KOMİTECİ KIRGIZ KADINLAR..

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 23-07-2008

0

Türkiye’de bütün bu olup bitenlere karşı solun öne çıkan ve gelişmeleri yönlendiren bir politik duruşunun olmamasının sancılarını çok çekeceğiz. Bu, Türkiye’nin tek bacakla yürümesi demek. Sol yanımız yok. Tam burada “e, ama dünyada da böyle” diyerek bir savunma-avunma mekanizması geliştirebiliriz. Ama artık bu da doğru değil. Dünyanın birçok yerinde soğuk savaştan kalma kurumlar çözülürken bu kurumların ürettiği ideolojik anlayış ve politik duruş da ortadan kalkıyor. Kaçkar dağlarında bile.

İktisat Politikası Değişirken…

Posted by cemilertem | Posted in Finans Politik | Posted on 06-06-2008

1

İktisat politikası değişikliği, Anayasal Faşizm ve diğer “Sol”

 

Merkez Bankası yapması gerekeni yaptı.  Enflasyon hedefini revize etti. Şimdi burada tartışılması gereken-bence- Merkez Bankası’nın bir önceki hedefi ya da para politikası değil. Zaten ortada derinliği olan, şimdiki küresel şokları karşılayacak bir para politikası demeti olduğunu kimse söyleyemez.  Burada tartışılması gereken AKP iktidarının 1. ve 2. dönemi arasındaki iktisat politikası farkı bence. Bu fark aynı zamanda iki dönem arasındaki siyasi farka da tekabül ediyor. Tabii iki dönem arasında bir diğer önemli farkta küresel dalgalanmanın şiddeti ve petrol- emtia fiyatlarındaki sıçrama.

Birinci AKP iktidarının programı üç temel belgeye dayanmaktaydı. Bunlar 16 Kasım 2002 Acil Eylem Planı, 58. ve 59. hükümet programlarıdır.

Acil eylem planında, doğrudan yabancı yatırımların özendirileceği, özelleştirmelerin kurumsallaştırılarak hızlandırılacağı, verimliğin öne çıkarılacağı, kamu mali yönetiminin yeniden tesis edileceği vurgulanmaktaydı. Birinci AKP iktidarı, acil eylem planında söz edilen bu uygulamaları “başarıyla” gerçekleştirdi. 58. ve 59. hükümet programları ise aşağıdaki temel yapılanmayı hedeflemekteydi:

Bu Borsada Spekülasyon Yok! – Çiçeklerin Piyasasına Üretici Hakim!

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem ve Gülşen İşeri Taraf Gazetesi Yazısı

Türkiye’de her şeyin birbirine karıştığı günlerden geçiyoruz. Bütün bu olup bitenleri, başımıza gelenleri demokrasiye, dışa açılmaya yükleyen siyasi yaklaşımlara ve ufuk açıcı (!) görüşlere her geçen gün bir yenisi ekleniyor. Aslında bu Türkiye “kahrolsun insan hakları” diye slogan atarak yürüyen devlet görevlileri gördü. Bundan ötesi olmaz artık dediğinizde bir yenisi geliyor. Irkçıların adına ödül koyan baroda gördük nihayet. Şimdilerde kesif bir AB ve piyasa düşmanlığı çok moda oldu. Tabii bu aynı anda, gizli ya da açık demokrasi karşıtlığını da beraberinde getiriyor.

Türkiye’de devlet elitleri ve onları takip eden “eğitimli” kesim, başından beri, hiçbir şeyin başıboş bırakılmamasını savunur. Her şey, “bilenler” tarafından, denetlenmeli, planlanmalı, düzenlenmelidir. Bu planlayıcı ise devlet ve onun teknokratları olmalıdır. Hele ekonomi kesinlikle başıboş bırakılamaz.

“Devletin elinin değmediği bir ekonomi kadının elinin değmediği ev gibidir” Bu devletçi, ataerkil görüşe Türkiye’de “sol”’da başından beri sahip çıkmış, çoğu kere onu açıktan savunmuştur. Seksen sonrası gündeme gelen ve 12 Eylül Cunta’sıyla sonuçlanan neo liberal sürecin karşısına yağmacı bir devletçiliği dikenler, şimdilerde karşımıza Ergenekoncu olarak çıkıyorlar. Peki, çözüm nedir? Bugün yaşadığımız küresel krizin ve onu üreten politikaların demokrasi içinde bir alternatifi var mı? Şimdilerde yeniden Keynesci bir devletçiliğe dönülmesini savunanlarla, gümrük duvarlarını örüp öyle Allah ne verdiyse geçiniriz diyenlere kadar her çeşit “şaşkın” alternatif iktisat önerisine rastlanıyor. Ama ortak nokta, içe kapanma ve akıl dışı bir piyasa-demokrasi karşıtlığı olarak öne çıkıyor. Piyasa adil olabilir mi? Bu çok eski bir tartışma. Bu tartışmaya burada girmeyeceğiz ama bugün aslında devletçiliğin dik alası olan neoliberal piyasa dışında, ona rağmen, üreticilerin kendi ürünlerinin fiyatlarının belirlenmesinde söz sahibi oldukları “piyasalar” var ve bunlar belki de geleceğin adil ekonomik sisteminin ipuçlarını bize veriyor. İşte size bir örnek: Hem de Türkiye’den.

KARANFİLLERİN PİYASASI

Ürettiğiniz ürünün kalitesi, ambalajı, alıcı için yeterli ve rekabet edebilir nitelikte olması için üyesi olduğunuz kooperatif yalnız buralarda sizi desteklemekte kalmasa, aynı zamanda ürettiğiniz ürünün piyasada hak ettiği fiyatı bulması için piyasayı belirleyecek kadar büyük ve güçlü olsa; sizde üretici olarak gücü olana ürününüzü ucuz fiyattan kaptırmamış olsanız bunun adını ne koyardınız? Bu soruya yanıt verirmisiniz yoksa bu zamanda böyle bir şeyin henüz erken olduğunu ama yakın gelecekte olması gerektiği söyleyip konuyu kapatırmısınız? Böyle bir yer var.

Hem de çiçeklerin renkli dünyasında. İşte Gülşen’le bulutlu bir bahar sabahı bu çok eski ama az bilinen deneyimi anlatmak için Karanfilköy’ün yolunu tuttuk.

Karanfilköy, Akmerkez ile Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün Avrupa girişi arasında sıkışmış, yağmadan mucize eseri sıyırmış, ağaçlar içinde sevimli bir mahalle. Bu mahallenin camisinin altında bir mezat yeri. Kapısında “Flora Çiçekçilik Üretim ve Pazarlama Kooperatifi” yazıyor.

Haftanın 5 günü açık olan mezat bir anlamda da çiçek borsası. Yani sizin dışarıdan aldığınız, sokaktan ya da dükkânlardan aldığınız çiçeklerin fiyatları işte tam da burada belirleniyor…

Nasıl mı? Borsa müdürü Süleyman Çiftçi anlatıyor: “Mezat günleri kooperatifin üyeleri mallarını getiriyorlar. Ama çiçek fiyatlarını belirlemek tamamen alıcının elinde. Üreticiler mallarını hazırlar gönderirler fiyatlar burada belirlenir.

Fiyatların olması gereken seviyede olması için biz arz ve talebi kontrol ederiz. Örneğin karanfile talep Antalya’da azsa oradan karanfil alır, burada gül arzı çoksa buradan Antalya’ya ya da gül talebi olan yerlere gül yollarız o gün. Ayrıca tekelleşmeyi, fiyat spekülasyonunu da önleriz. Hiçbir üretici kooperatiften büyük değil.

Aslında biraz geriye gidip araştırdığımızda ortaya çıkıyor ki kooperatif 1945 yılında Sadık Güzel Osman tarafından kurulmuş. Sadık Güzel Osman Karadenizli. Otuzlu yılların başında Heybeliada’ya gelmiş, plaj işletmeye başlamış. Sonra plaj etrafında yetiştirdiği çiçekler dikkat çekince, etrafının da desteğiyle bir kooperatif kurarak çiçek yetiştirme ve pazarlama işine girmiş.

Süleyman Bey; “ O yıllardan bu yıllara kadar devletten tek kuruş almadan ayakta duran tek kooperatif” diyor Flora Çiçekçilik Üretim ve Pazarlama Kooperatifi için.

Dört bin tane üyenin bulunduğu kooperatifin Yalova, İzmir, Antalya, Mersin, Kemer, Kilyos, Silivri gibi çiçekliğin yaygın olduğu yerlerde şubeleri bulunuyor.

“ÜRETİMİ DESTEKLİYORUZ”

Üreticilerle de birebir ilişki içinde olan kooperatifin başkanı Muammer Yazıcı ; “biz üreticimize gerek maddi gerek manevi her türlü desteği veriyoruz. Ülkemizde olmayan bir çiçek soğanını dikmek istiyorlarsa biz adetlerini toplar hangi ülkeyse oradan ithal eder veririz. Onların hesaplarına borç olarak geçer bu. Naylon ihtiyacını da biz karşılarız. İlaç ihtiyacını vs… Üyelerimize kredi sağlarız. Her anlamıyla üretimi destekliyoruz. Türkiye’de olmayan çiçekleri üreticimize yetiştirmeyi bugün başardık biz” diyerek devlete de sitem ediyor. Devletin tek kuruş yardımını alamadıklarını da söyleyen Muammer Bey, “devletten para değil yer istiyoruz” diyor.

İzmir, Yalova ve Antalya’da ihracat mezatlarımız var. Hollanda’ya kadar fiyatları biz belirliyoruz. Artık Avrupa bize gelecek ve fiyatlar burada belirlenecek. Buna az kaldı, diyor, Muammer Yazıcı.

“POLİTİKA BİZİ DE ETKİLİYOR”

Çiçekçilikte diğer sektörler gibi ülkenin politik sürecinden nasibi alıyor… AKP’nin kapatılma sürecinde durgunluk yaşanmış ve “hala devam ediyor o durgunluk” diyor Süleyman bey. “Her işte olduğu gibi bizde de durgunluklar oluyor… Politika bizi de etkiliyor.

Borsa nasıl mı işliyor… Belirli müşteriler var üye olan, her birine bir numara veriliyor ve çiçek banttan geçerken almak isteyen önünde duran düğmeye basılı tutuyor, bilgisayar en son yakaladığı numarayı belirler ve satış gerçekleşir. Gün boyu bu borsa devam ediyor.

Gittiğimiz gün çiçek borsası İMKB gibi durgun bir gün yaşıyordu. Üretici Mehmet Tunoğlu, geçen seneye göre en az yüzde otuz aşağıdayız dedi. Ama diye ekledi, bu kooperatif olmasa bu fiyatlar da olmaz, bizde aç kalırdık…

Türkiye ara döneme girerken (1)

Posted by cemilertem | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-05-05 tarihli Sesonline.net Yazısı

Darbe olunca n’olur? Bunu bu ülkede herkes biliyor. Kaç kere yaşadık. Ama şu Ergenekon işleri ortaya dökülmeye başladığında Murat Belge’nin söylediği hepimizin kanını dondurmuştu. “Artık darbe olursa öyle sabaha karşı sizi almaya teğmen ve askeri cip gelmeyecek; kapımızı Ogün Samastlar çalacak.” Şimdi herkes 12 Eylül’ü gördükten sonra ondan beterini bekliyor. Tamam, ondan beterini tezgâhlamak isteyenler son dört-beş yıldır ellerinden geleni artlarına koymadılar ama dünya konjonktürü elvermedi işte. Ne yapsın çocuklar? Şimdi herkes kendisini beterine alıştırdığı ve onu beklediği için bir ara döneme girmiş olabileceğimizi düşünmüyor bile. Ben şu tespiti yapıyorum: Türkiye, 27 Nisan’da başlayan süreci 14 Mart ve 1 Mayıs’ta sonlandırarak bir “ara rejim” dönemine girmiştir. İsterseniz hayli iddialı olan bu çıkarım için bir basın toplantısından başlayalım:

Ankara; 3 Mayıs 2008: Maliye Bakanı ve Hazine’den sorumlu Devlet Bakanı basın toplantısında beş yıllık orta vadeli mali çerçeveyi açıklıyor. Sıradan bir “ekonomik program” açıklama toplantısı gibi gözüken bu toplantı aslında çok önemli bir makas değişikliğini gündeme getirdi.

Unakıtan, faiz dışı fazla hedefinin yüzde 3,5 olarak revize edildiğini söylemekle kalmıyor; bütçe performansı için asıl izlenmesi gereken hedefin faiz dışı fazla değil, bütçe açığı olduğunu belirtiyor. IMF ile stand-by anlaşmasının sona ermek üzere olduğu günlerde yapılan bu açıklama çok önemli bir politika değişikliğini içeriyor aslında. Bilindiği gibi son yıllarda maliye politikasında bütçe açığı yerine faiz dışı fazla kavramı öne çıkmıştı. Bütçe açığını en aza indirmek hedefi aslında geleneksel bütçe dengesi yaklaşımıdır. Ancak bütçenin dışında tüm kamu kesimi disiplini için “kamu kesimi borçlanma gereği” kavramı geliştirildi. Bu kavram, bütçeyle birlikte kamu kesiminde olan tüm kurumların bir yıl içersinde gelir, gider ve açıklarını gösterir. Yani Kamu Kesimi Borçlanma Gereği bütçe dâhil tüm kamu açığının milli gelire oranını bize verir. Aslında bu kavram neoliberal bütçe yaklaşımının temel argümanlarından biridir. (Puclic Sector Borrowing Requiement-PSBR) PSBR, IMF temelli programların anahtar kavramıdır.

Yalnız bizim gibi borçla ayakta duran ülkelerin KKBG’ni düşürmeleri ancak faiz dışı fazla vererek mümkün olacağı ve asıl hedefin bütçe açığını düşürmek değil, faiz dışı fazla yaratmak olduğu tezi IMF’nin temel argümanı olmuştur. Şimdi eğer Maliye Bakanı çıkıp bizim için artık faiz dışı fazla değil, bütçe açığı önemli diyorsa bunun iki anlamı vardır: Bir: Bu, “biz artık eskisi gibi borçlanmayacağız ya da siz bize zaten kolay kolay borç vermezseniz” demektir dış dünyaya. İki: “Biz faiz dışı fazlayı düşürdüğümüz gibi hedef de yapmıyoruz. Artık muslukları açacağız” Bu mesaj da iç kamuoyunadır. “Biz sıkıştık seçim ekonomisi başlatıyoruz” diyor Maliye Bakanı. Hükümet, GAP ağırlıklı olmak üzere, sosyal sigorta primlerinde indirim, mahalli idare reformu ve diğer altyapı ve sosyal harcamalara kaynak aktaracak. Yani önümüzdeki dönemde bütçe şaşacak. Bunun siyasi sonucu açık; Hükümet dış dünyayla ipleri koparmıyor ama gevşetiyor; AB ve IMF’yi eskisi gibi takmıyor. Ve kendisini düşürmekle tehdit eden “darbeci güçlerle” anlaşır gibi yapıp onları idare ediyor. Bunun için de Cemil Çiçeklerin borusunun öttüğü bir ara döneme girdik. AB bunu biliyor ve telaşı bundan. Bush ekibi de biliyor; ama Başkanlık seçimi var. Bir şey yapmamayı tercih ediyor. Washington-Post bunu tespit etti.

Bu durum yeni bir durum mu; evet yeni bir durum.

Çünkü AKP, kapatma davasına karşı direnmekten vazgeçti; uydur kaydır bir savunma verdiler. Türban meselesini bile unutmaya hazırlar. Eğer bu ülkede 30 Nisan’da darbe olsaydı 1 Mayıs’ta neler olacaksa bunu 1 Mayıs günü yaptılar. Şunu demeye getiriyorlar; darbe falan böyle şeylere gerek yok, biz gereğini yapıyoruz.

‘Cüppeli muhtıra’ya ‘ama’sız, ‘fakatsız’ karşı çıkmak…

Posted by cemilertem | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-17 tarihli Sesonline.net Yazısı

Cuma günü Türkiye’de hiç alışılmadık bir şey oldu aslında. Oy verenler, örgütlü emek güçleri çıkarlarına aykırı gördükleri bir yasayı protesto ettiler ve yasayı yürürlüğe koymayı amaçlayan hükümete geri adım attırdılar. Hükümet böylesine büyük bir tepki beklemiyordu açıkçası. Üstelik kamu çalışanlarının iş bırakmasına da yurttaşlar büyük ölçüde destek verdi. Bu demokratik bir başarıydı. Küresel krizin ülkenin kapısına dayandığı şu günlerde, hükümet de çalışanların bu haykırışını duymamazlıktan gelemedi ve zorunlu olarak geri adım attı. Bütün bunlar mesai saati bitimine kadar olan gelişmelerdi.

Ama çalışanlar günün yorgunluğuyla evlerinin yolunu tutarken bu sefer alışıldık bir şey daha oldu: ‘Cüppeli muhtıra’ geldi. Yani devlet araya girdi. Zamanlama ilginçti AKP’ye adeta “öyle sokağa bakma, bizim devlet geleneğimizde sokağa bakmak, ona göre karar vermek yoktur” deniyordu. Zaten neo-liberal politikalar yürütmek konusundaki azmi, çalışanların kararlı direnişiyle gerilemek üzere olan AKP aslında rahat bir nefes aldı. Şimdi bu müdahalenin kesinlikle AKP’ye ve onun ekonomik-politik hattına yapılmadığını, tam aksine başta yeni yükselmek üzere olan birleşik sendikal mücadeleye ve Kürt sorununda olası bir siyasi açılıma karşı olduğunu bilmeliyiz.

Ama olan biten iktisaden çok basit, çok anlaşılır. Bu işler artık çok bilinmeyenli denklemler olmaktan çıktı. Denklemin değişmeyen bir temel değişkeni ve konjoktüre göre en çok iki bilinmeyeni oluyor. Değişmeyen temel değişken: Asker-sivil bürokrasinin –bu sefer- yargı kanadı. Diğer değişken: Rejimi(‘bürokrasinin” iktidarını diye de okuyabilirsiniz) tehlikeye atan “kesimler”…

MÜDAHALE İKİ TEMEL DİNAMİĞE

Bu müdahale aslında Türkiye’nin önümüzdeki günlerde gündeme gelecek iki önemli dinamiğine yapıldı. Burada “türban” ya da laiklik elden gidiyor söylemleri çok kötü ve minareye sığmayan kılıflardır.

Bunlardan birincisi; önümüzdeki günlerde Kıbrıs sorunuyla tekrar gündeme gelecek olan AB süreci dinamiğinin demokratik açılımlarıdır. AB sürecinin önümüzdeki günlerde hızlanması, küresel ekonomik krizin Türkiye’ye dönük olumsuz etkilerinin azalması için de tercih edilecek. Özellikle TÜSİAD’ın bu konuda hükümeti sıkıştıracağı biliniyordu. Türkiye’nin ihracatının yarısından fazlası AB ülkelerine oluyor. Üstelik AB kaynaklı sermaye girişlerinin ve doğrudan yabancı yatırımların devamının gelmesi yalnız ekonominin kendiliğinden seyrine bırakılacak meseleler değil. Bunun için AB üyeliği sürecinin yeniden hızlanması ve yoluna girmesi gerekiyordu. Bu dinamikle birlikte Kürt sorununa sosyal ve ekonomik çözüm arayışının, hükümet tarafından adımlarının atılması da ikinci müdahale gerekçesi. İşte tam burada hem Kürt sorununda gündeme gelecek siyasi çözümün etkileri ve genişlemesi hem de AB ilişkilerinin getireceği nispi demokratikleşme sürecinde birleşik ve yeni bir sendikal mücadelenin ortaya çıkacak olması Ankara oligarşisini çok rahatsız etti. (1) Tabii ki hükümetin ekonomik paketinin arkasından sosyal adımların daha sonra da siyasi çözümün gündeme gelmesi kaçınılmazdı. Zaten bunun ipucunu Cumhurbaşkanı Gül, DTP ile görüşerek vermiş, Erdoğan’da durumu dengelemek için DTP’ ye PKK şartını dayatmıştı.

Demek ki; denklemimizin belirleyici ve belirlenen değişkenleri artık elimizin altında. Artık burada sürecin AKP’nin kapatılması ya da kapatılmaması ile sonuçlanması önemli değildir. Bu adım, yukarıda sözünü etiğimiz ve Türkiye’nin demokratikleşmesinde iki önemli basamak olan AB ve Kürt sorunu dinamiklerinin, çözüm doğrultusunda derinleşmesini, bir müddet daha ertelemeye dönüktür.

KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ / ANKARA OLİGARŞİSİNİN SONU

Kürt sorununun siyasi çözümü konusunda Ankara’nın “dışarıdan” sıkıştırılması ve bunun AKP’ye havale edilmesi oligarşinin kapatma davası için en önemli gerekçelerindendir.

Çünkü kapatma davasının en önemli hedeflerinden birisi AKP’nin, Kürt sorununda siyasi çözüme varacak ekonomik ve sosyal bir paketi ortaya atacak olma ihtimalidir. Bir kere bölgesel kalkınma, GAP’ın tamamlanması ya da bölgeye yeni “yatırım paketleri” getirerek olmaz. Bunu öncelikle belirtelim. AKP’nin ekonomik açılımı, giderek AKP’den bağımsızlaşarak, mutlaka sosyal ve siyasal bir çerçeveye oturacaktı. Bu olası sonuç, Kürt sorununda siyasi çözümü kendi sonu olarak gören kesimleri çok rahatsız etti. Kapatma davasının en önemli gerekçelerinden birisi budur. Kürt sorunu aynı zamanda kendi karşıtını yaratan ve besleyen bir sorundur. Yani Türkiye’de militarist, baskıcı bir oligarşinin varlığı, bölgedeki sorunlara ve Kürt sorunun şimdiye kadar çözülememiş olmasına büyük ölçüde bağlıdır.

Bugün yaşadığımız ekonomik ve politik birçok sorun bu sorunun türevi olarak ortaya çıkıyor ve gelişiyor. Türkiye’nin içe kapalı, azgelişmiş bir diktatörlük olarak kalmasından yana çıkarı olanlar için Güneydoğu’nun geri kalmışlığı adeta bir fırsatlar denizi. Bunun için, Cumhuriyet tarihi boyunca, yapılması gereken toprak reformları bir türlü yapılmadı. Doğu’daki Ankara’ya bağlı yarı- feodal yapının çözülmesi istenmedi ve engellendi. Bugün yaşadığımız Kürt sorunun kökü buradadır. Türkiye oligarşisinin yapısı ve güçler dengesi her dönem değişti ama onun içindeki Ankara’ya bağlı yarı-feodal unsurlar varlığını hep korudu.

Bugün Kürt sorununun yaratıcısı ve sürdürücüsü olan oligarşinin önemli bir parçası doğudaki militarist-yarı feodal yapılarıdır. Bu yapılar eskiden toprak ve maraba gücüyle oligarşi içinde yer alıyorlardı. Şimdi paramiliter yapılar örgütleyerek oligarşi içindeki yerlerini alıyorlar. Bu yapılar ayrıca doğuda hayvancılığın ve kaçakçılığın çökmesinden sonra uyuşturucu trafiğini yönetiyor ve bizzat yapıyorlar.

Korucu örgütlenmesi ve yapısı ekonomik gücünü iki yerden alıyor; birincisi devletin örtülü ödenekleri, ikincisi uyuşturucu parası. Bugün bu yapı bütün gücüyle politik bir güç olarak duruyor. Ve Kürt sorununu yönetiyor. Doğunun makûs talihi bu çerçevede bir içe kapanma ve kapitalist sömürüye açılamama tarihidir de. Eğer Türkiye büyük burjuvazisi başından beri yeteri kadar güçlü olsaydı ve doğudaki feodal unsurlarla ittifak yapmak yerine, onları tasfiye edip, doğunun kapitalist yoldan sömürüsünü öne çıkarsaydı bugün Kürt sorununu bu kadar ağır yaşamıyor olacaktık. Bu tablo bize Ankara oligarşisinin nereden beslendiğini de söylemiyor mu?

Şimdi bu çerçevede AKP’nin ne milyarlarca dolarlık doğu paketleri ne de GAP’ın tamamlanması sorunun çözümü için yeterlidir. Kürt meselesi ve kapatma davası ilişkisi böyle.

Peki, oligarşinin demokrasi telaşını nasıl anlatırız?..

Burada AKP’nin en önemli hatası, türban meselesini Türkiye’nin demokratikleşmesinden ayrı bir mesele olarak görüp tek başına çözmeye kalkışmasıydı. Şimdi suyun başını kaptırmak istemeyen “yargı erkinin” bu golünü kalesinden çıkarmaya çalışacak. Aslında bu gol hepimize atıldı. Peki, kim bunlar? Türkiye’de statükonun dolayısıyla geri kalmışlığın ve yoksulluğun baş sorumlusu olan bu oligarşik yapının gücü nereden geliyor? Buna bir bakalım:

SUYUN BAŞI

Türkiye’de asker ve sivil devlet bürokrasisi hep suyun başını tutmuştur. Oktay Yenal buna rant devletçiliği der. (2) Devlet ekonominin bir unsuru değil, kendisidir. Yine Yenal bu devletçiliği üçayağa oturtur. Denetleme, rant dağıtma ve enflasyoncu finans ayağı. Denetleme ve rant dağıtma ayakları Osmanlıdan beri devam eden müesseselerdir. Yani devlet elitleri kendi çıkarları ve refahları doğrultusunda ilkönce kaynakları ve üretimi denetliyor-yönlendiriyor sonra da elde edilen artığı bir rant olarak paylaşıyor.

Bu açıdan Osmanlı-Cumhuriyet bürokrasisi aslında devamlılık arz eder. 1950’ye kadar devlet, denetleme ve rant dağıtma ekonomisi ile ayakta durur. Bu iki ekonomiye 1950’den sonra yeni bir kardeş gelir. Enflasyoncu finans. Enflasyoncu finans, devletin elitlerinin ve yeşermeye çalışan yerli-burjuvazinin devlet eliyle finanse edilmesidir. Yine Yenal buna para devletçiliği der.

Çünkü bütçenin yetmediği yerde banknot matbaası devreye giriyordu. Böylece fiyatlar aniden yükseliyor; o zamanlar ticaret ve stokçuluktan başka bir şey bilmeyen burjuvazi palazlanırken, devlet elitleri de şişen bütçeden, en az ticaret burjuvazisi kadar, pay alıyorlardı. Denge şöyleydi; Asker-sivil bürokrasi-feodal yapı-ticaret burjuvazisi. Bu “nispi denge” 1960 da biraz, 1970 de ise tamamen dağıldı. 1950–60 arası enflasyoncu-finans ile palazlanan ve sanayileşen büyük burjuvazi asker bürokrasisini yanına alarak feodal-ticari unsurlara karşı darbe yaptı. Burjuvazinin en ileri ve gelişmiş kesiminin, ona ayak uyduramayan ittifaklarını tasfiye harekâtı olan 27-Mayıs darbesinin aslında “ilerici-demokrat” bir yanı olmadığı, buz gibi darbe olduğu en çok bugünlerde anlaşılıyor. 27 Mayıs’ın çarpık bir ekonomi, güdük bir burjuvazi ve cuntacı bir gelenek yarattığı en çok bugün belli değil mi? 12 Mart ve 12 Eylül bu geleneğin mirasıdır. En az hakim burjuvazi kadar üretimden pay ve rant almak isteyen asker-sivil bürokrasinin bugünlerde ortalığa dökülen ve kanlı bir savaş oyununa dönüşen iktidar hırsı, Türkiye için toplumsal bir yara olduğu kadar, ortadan kaldırılması gereken tarihsel olgudur da. Bugün bu iktidar odağı çözülüyor. Niye, çünkü küresel-kapitalizmin işleyişinde böyle bir odak yok. Türkiye’de bu küresel dünyanın bir üyesi artık. Yani Merkez Bankası bundan böyle onlar için para basamaz, bu yağmacı azınlığın sınırsız örtülü ödenekleri olamaz, maaşları, yetkileri, etkileri bellidir. İşte bu durum iki yüz yıllık yapış yapış bir iktidarı Türkiye’nin sırtından alacak bir gelişmedir. Türkiye bir eşikte. Osmanlı’dan Cumhuriyete miras kalan baskıcı bir gelenek çözülüyor.

28 şubat, 27 nisan ve 14 mart bu çözülmeyi ertelemeye dönük müdahalelerdir.

FAŞİZME “ÂM”SIZ KARŞI ÇIKALIM

Bu aynı zamanda bir demokrasi fırsatı da. Bu tür anti-demokratik müdahalelerin Türkiye’yi yoksullaştırdığını ve üretmeden yaşamaya alışmış bir avuç yağmacının işine yaradığını herkes birbirine anlatmalıdır. Demokrasinin olmadığı bir ülkede yoksulluğun ve çaresizliğin kalıcı olduğunu artık biliyoruz. Bunu öğrenmek için Türkiye çok ağır bedeller ödedi.

Şimdi herkes soruyor: Ne olacak? Hiçbir şey olmayacak. Bu yapılanlar zaten çoktan yenilmiş yağmacı bir azınlığın son çırpınışları. Türkiye bu talihsiz adımı bir demokrasi fırsatına dönüştürmesini bilecektir. Bu, aynı zamanda hükümet dâhil herkese bir ders ve turnusol kâğıdıdır. Müdahaleden sonra kimler demokrasi yanlısı kimler diktatörlük yanlısı belli oldu zaten. Kendilerine “sol” ya da sosyal-demokrat gibi sıfatlar yakıştıran birçok parti ve kurumun bu gelişmeyi destekleyeceği ya da yalnızca seyredeceği de belli oldu. Şunu söylemeden edemeyeceğim; 27 Mayıs özünde DP’ye 12 Mart özünde AP’ye 12 Eylül özünde MC’ye karşı değildi. 14 Mart “Cüppeli Muhtırası’ da özünde AKP’ye karşı değildir. Halka karşıdır; artık bunu anlayalım ve faşizme “ama”sız karşı çıkalım. Bunu yapmazsak faşizmin işbirlikçisi, giderek de kendisi oluruz…

(1) Yani Sosyal Güvenlik Yasası karşı çıkışları ve eylemleri DİSK’ten Türk-iş’e ve Hak-İş’e kadar birleşik bir işçi mücadelesini gündeme getirmiştir. Bunun neoliberal politikaların tahrip ettiği diğer alanlara artan ekonomik krizle birlikte sıçraması ve bu eylemliliklerin AKP’nin denetiminden çıkacak olması oligarşiyi çok rahatsız etti.

(2) Oktay Yenal, Cumhuriyetin İktisat Tarihi, Homer kitapevi, İstanbul, 2003