Geç kalmış bir ulus-devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti…
Posted by cemilertem | Posted in Makaleler, Türkiye Yazıları | Posted on 24-04-2010
0
Geç kalmış bir ulus-devlet olarak Türkiye cumhuriyetinin ekonomik-politik kurucu dinamikleri ve bugüne taşınan sonuçları
Giriş yerine-
Bugün Türkiye’deki değişimi anlatabilmek için tarihin şimdiye kadar bize açılmamış kapılarını açmak ve gezilmeyen labirentlerinde gezinmek gerekiyor. Anadolu’da Türk ulus-devletinin kurulması ve İmparatorluğun barındırdığı hakların Anadolu’dan tehciri ve daha sonra asimilasyonu bize aslında birçok noktada bugüne de anlatıyor.
Bugün geldiğimiz aşamada 19. yüzyılın ortalarından itibaren Batı’yla birlikte yaratılan baskıcı Türk ulus-devleti çürüme aşamasından çözülme aşamasına geçmiştir. Hiç şüphesiz ki Cumhuriyet, Osmanlı’da 19. yüzyılın hemen ilk çeyreği sonundan itibaren başlayan sürecin en önemli dönüşüm duraklarından birisidir. Osmanlı’nın toprak kaybı ve merkezin çevreyi denetleyememesi de esasında bu tarihlerde başlar. Ama aynı tarihlerde dünya ulusal pazarı ve ulus-devleti tam anlamıyla ortaya çıkarma sancısı içindeydi. Avrupa’yı kasıp kavuran Napolyon gericiliğinin denetleyemediği kriz, siyasi krize de dönüşerek İmparatorlukların sonunu getirirken, İngiltere, egemenliğini bu hızla değişen ekonomik ve siyasi ortamda koruyabilmek için Osmanlı’ya uzanacaktı. Kapitalizm, 19. yüzyılın hemen başından itibaren ulus-devletleri baş döndürücü bir hızla mutlakıyetçi ve patrimonyal devletlerin yerine koymaya başladı. Üç büyük burjuva devrimi, ( İngiliz, Fransız ve Amerikan) toprağı zenginlik olarak vaaz eden, patrimonyal bakışı ve tebaa kültürünü üretim araçlarının gelişme hızına paralel bir hızla yerle bir etti. İngiltere’de modern ulus kavramı, monarşik devletin patrimonyal bedenini miras alıp onu imparatorluk gücüyle, sömürgelerle birlikte, yeniden üretirken, Fransa, ulusun cumhuriyetini aynı zamanda, devrimci burjuvanın diktatörlüğü ve demokrasisi olarak kuruyordu. Amerika’da ise toprağa dayalı zenginliği “güneyde” bağımsız eyaletlerle ve köleci gericilikle sürdürmeye çalışan, ulusun merkeziyetçi oluşumuna ve “kuzeyin” burjuva devrimine direnmeye çalışan güney yeniliyordu. Bu üç büyük devrim ulusal egemenliğin maddi koşullarını yaratıyordu. “ Modern egemenlik kavramının ulusal egemenlik kavramına dönüşümü belli yeni maddi koşulları da gerektirir. En önemlisi, kapitalist birikim süreçleriyle iktidar yapıları arasında yeni bir dengenin tesisini gerektirir. İngiliz ve Fransız devrimlerinin gayet iyi gösterdiği gibi, burjuvazinin politik zaferi ulusal egemenliğin mükemmelleştirilmesi yoluyla modern egemenlik kavramının mükemmelleştirilmesine denk düşüyordu. Ulus kavramının ideal boyutunun arkasında birikim süreçlerine çoktan hâkim olmuş sınıf figürleri yatıyordu.” ( Hardt, Negri-S:117-2000) Şimdi Hard ve Negri’nin anlattığı bu maddi koşulları üç büyük burjuva devrimi baş döndürücü bir hızla sağlarken Doğu, bu yeni zenginliğe daha doğrusu ulus-devletin “modernizmine” ulaşamıyordu. Batı’nın ulus devleti burjuvanın ekonomik çıkarlarını öne çıkartarak ulusal birliği inşa etti. Ancak Doğu’nun geç kalmışlığı özünde devrimci sınıfın (burjuvazinin) Batı’daki kadar güçlü olmaması kaynaklıydı. Böyle olunca ulusal birliğin Doğu’da oluşması zayıf burjuvaziyle ittifak yapacak ekonomi dışı güç odaklarının (bürokrasi, askerler, yargıçlar vb) devreye girmesi daha doğrusu güçlendirilmesi ile oldu.
Ulus-devletler, hâkim ulusların diğer halkları yok ederek kurdukları iktisadi-siyasi oluşumlardır. Ulus-devletler, yalnız hâkim sınıfın (burjuvazinin) yalın ideolojisini ve birikimlerini barındırmazlar. Pazarlarını kurdukları coğrafyadan kovdukları, yok ettikleri halkların dinlerini, kültürlerini, dillerini ve sonuçta özlerini de kovarak sağıyla soluyla hâkim ulusa (ırka) ait bir toplum yaratırlar. Bu anlamda hâkim sınıfın (burjuvazinin) ideolojisi daha evrensel ve ağırlıklı olarak ekonomik çıkarlar odaklıyken, ulus-devletlerin ideolojileri ağırlıklı olarak bir ırkın asimilasyoncu, dışlayıcı kimliğini merkez alır. Söz konusu kimlik, kan ilişkilerinin biyolojik bir sürekliliğini, toprağın uzamsal bir sürekliliğini merkez alan dilsel ortaklık temelinde kurulmuş kültürel birleştirici bir ideoloji ile içkindir. Böyle olunca bu ideoloji özdür ama çoğu kere saklıdır. Çünkü ulus-devlet ve ulus-pazar kendini yeniden üretebilmek için “ötekine” de muhtaçtır. Ama “öteki” aynı zamanda tarihsel ve yok edilmesi gereken bir düşmandır. Bir ulus-devlet bu anlamda ekonomik çıkarları farklı yerlerde olan kesimleri bir araya da getirir. İşte Doğu, özellikle de Türkiye’de ulus-devlet bu çerçevede ağırlıklı olarak oluştu ve zenginliği yarattı.

