Posted by ertemcemil132 | Posted in Finans Politik | Posted on 02-11-2009
1
Dünyadaki “gizli hesapların” barınağı UBS, nihayet geçen ay ağzındaki baklayı çıkardı. UBS, “gizli” hesap sahiplerine posta yolu ile hesaplarındaki bilgilerin ABD’ye aktarılacağını bildirdi. Bu önümüzdeki günlerin en ciddi finansal regülâsyonunun başladığı anlamına geliyor. Kriz sonrasının önemli gelişmelerinden birisi, vergilendirilmeyen servetlerin kaynağındaki ülkede vergilendirilmesini sağlayan düzenlemelerin başlaması olacak.
Bunun anlamı, başta Türkiye olmak üzere birçok gelişmekte olan ülkeye bu kaynakların girmesi ve bu ülkelerin finans piyasalarının hareketlenmesine bağlı olarak yerel paraların dolar karşısında güçlenmesi olacaktır. Ama daha da ötesi bu likit servet akışının bu ekonomilerde, 2010 yılının ikinci çeyreğinden itibaren ciddi büyüme ataklarına yol açacak olmasıdır.
Gündem çok yoğun; ama bu yoğun ekonomi ve siyaset trafiği öyle kavşaklarda kesişiyor ki olan bitenlerin, krize rağmen, şaşırtıcı bir rasyonalitesinin olduğunu anlıyorsunuz. Ekonomiden başlayarak siyasete doğru güncel bir yolculuk bize aynı zamanda geleceği de gösteriyor.
Şu sıralar emtia piyasaları oldukça canlı. Başta petrol olmak üzere bakırdan alüminyuma kadar ana sanayilerin girdisi olan emtia fiyatları hızla artmaya başladı. Bu durum için kriz bitti; çıkışa geçtik açıklaması yeterli değil. Goldman Sachs, hammadde talebi açısından kötü günler geride kaldı diyor ama bu küresel resesyonun sona erdiği ve çıkışın başladığı anlamına gelmiyor. Krizin dibi göründü çıkış başladı iyimserliği şimdilik pek rağbet görmüyor. Ancak bu krizin yalnız ekonomik bir kriz olmadığı –hatta daha çok- yeni bir siyasi yapılanma ve hegemonya krizi de olduğunu söylemeliyiz.
Bugün Taraf gazetesinde yayınlanan Avrupa’nın seçimi ya da demokrasinin krizi yazısı bu perspektifi anlatıyor.
Şimdi herkesin aklına gelen ama bir türlü söylemeye dilinin varmadığı bir olasılığa gelelim. 20. stand-by, yani IMF anlaşmasının hiç olmaması olasılığına.
Hükümetin –Maliye Bakanı’nın da içinde olduğu- önemli bir kesiminin, Merkez Bankası’nın ve TÜSİAD gibi iş çevrelerinin 20. stand-by’ın bir an önce olması konusundaki güçlü iradelerine rağmen anlaşma bir türlü olmuyor. Neden? Bu tek kelimelik ama çok önemli sorunun yanıtı bizce çok kapsamlı. Yani, basitçe Başbakan’ın krizi hafife almasına, IMF’nin hükümetten, kısa sürede, altından kalmayacağı reformlar istemesine bağlanacak düzeyde bir mesele değil bu “anlaşamama” meselesi. Aslında bu “anlaşamama” hali bize bu dönemi anlattığı gibi bundan sonrasını da anlatıyor. Öncelikle herkesin merak ettiği soruya kestirmeden yanıt verelim: Bize göre şu an Türkiye’nin, IMF ile anlaşma yapmasının koşulları ortadan kalkmıştır.
Nisan ayındaki zirveye hazırlık niteliğinde olan G-20 Maliye Bakanları toplantısından çıkan iki önemli vurgu vardı. Birincisi korumacılığın, bu krizin yol açabileceği en olumsuz sonuçlardan birisi olacağı ve korumacıkla mücadele edilmesine yapılan vurgu; ikincisi ise, banka sisteminin, bütün bu kriz boyunca, kendi başına bırakılmayacağının “resmen” kabulü. Yani likidite desteğinin yetmediği yerde hızla “devletleştirmelerin” gündeme gelmesi artık “resmen” onaylandı.
Şimdi bütün bu kararlar çok şeyi anlatıyor aslında. Korumacılığı bir tehlike olarak görmekle banka sistemini devlet eliyle tamir etme iradesi arasında çelişki var gibi duruyor. Ancak kesinlikle değil. Çünkü şu andaki finans sistemi, hem kurumsal yapı olarak hem de risk yönetimi ve anlayışı olarak, bu krizle birlikte batan, bir önceki sanayi yapısını temsil ediyor. Dolayısıyla bu sistemin çok hızlı bir şekilde kabuk değiştirmesi gerekiyor. İşte bu kabuk değişimi krizin süresini de belirleyecek. Banka sisteminin elindeki kaynakları “doğru yerlere” yönlendirmesinin yeni koşulları ancak sistemin tümüyle yeniden yapılanmasıyla mümkün olacaktır. Bu makalede krizin sıkıştığı yeri anlatırken, aynı zamanda, hayatın kaynağı olan suyu da ele alacağız. Çünkü bugün insanlığı bekleyen en büyük tehlikelerden biri olan “susuzluk” ve/veya suyun-hayatın- kirlenmesi ile krizin nedeni aynı.
Posted by ertemcemil132 | Posted in Finans Politik, Türkiye Yazıları | Posted on 13-02-2009
0
Kısa ve Orta Dönemde Yapılması Gerekenler
Sanayi üretimindeki düşüş önümüzdeki aylarda sürecek mi? Bu sorunun yanıtı bize Türkiye’nin krizden ne ölçüde etkileneceği de verecek. Ancak şu gerçek ki Türkiye’nin potansiyel büyüme hızıyla gerçek büyüme hızı arasındaki fark giderek açılıyor.
Türkiye’de emek verimliği sürekli arttığı halde içerilmiş teknolojiye dayalı ve istihdam yaratıcı büyüme gerçekleşmemektedir. Nitekim son 6 yıldaki büyüme emek verimliğine ve küresel sermaye girişlerine bağlı olarak gerçekleşmiştir. Burada sermaye verimliliği -ama giderek azalan oranda- gerçekleşmiştir. Sermaye yatırımlarının marjinal verimliği, teknoloji verimliliği ile desteklenmediği için, giderek düşmektedir. Ancak burada vurgulanması gereken bir diğer önemli noktada sermaye mallarında ithalata dayalı çizginin hala kırılamamış olmasıdır. Burada iki önemli değişkene dikkat çekmek isteriz: Birincisi tasarruf oranıdır. Bu yüzde 16 civarındadır. Oysa gelişmekte olan Asya da bu oran yüzde 30–40 arasında değişirken, OECD ortalaması da yüzde 23’tür. İkinci önemli değişken sermaye/hâsıla rasyosudur. Bu oran, sermaye stokunda oluşan değişimin toplam üründe ortaya çıkardığı artışı bize verir. Türkiye’de bu oran yüzde 2,5 civarındadır. Şimdi Türkiye’nin istihdam yaratıcı sürdürülebilir bir büyüme yaratması için sermaye/hâsıla katsayısını yükseltmesi (en az yüzde 5 civarı) ve tasarruf oranının artması gerekir. Şimdi bunu küreselleşme döneminde ve açık bir ekonomide nasıl sağlarız? Bunun için Türkiye’nin kriz sürecinde en çok etkilenecek sektörleri ayakta tutmaya çalışarak sermaye verimliliği yüksek üst teknoloji sektörleri desteklemesi gerekecektir. Yaptığımız çalışmada imalat sanayi ve alt sektörlerde krizden en çok etkilenecek sektörleri saptadık. Buna göre: