‘Cüppeli muhtıra’ya ‘ama’sız, ‘fakatsız’ karşı çıkmak…

Posted by cemilertem | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-17 tarihli Sesonline.net Yazısı

Cuma günü Türkiye’de hiç alışılmadık bir şey oldu aslında. Oy verenler, örgütlü emek güçleri çıkarlarına aykırı gördükleri bir yasayı protesto ettiler ve yasayı yürürlüğe koymayı amaçlayan hükümete geri adım attırdılar. Hükümet böylesine büyük bir tepki beklemiyordu açıkçası. Üstelik kamu çalışanlarının iş bırakmasına da yurttaşlar büyük ölçüde destek verdi. Bu demokratik bir başarıydı. Küresel krizin ülkenin kapısına dayandığı şu günlerde, hükümet de çalışanların bu haykırışını duymamazlıktan gelemedi ve zorunlu olarak geri adım attı. Bütün bunlar mesai saati bitimine kadar olan gelişmelerdi.

Ama çalışanlar günün yorgunluğuyla evlerinin yolunu tutarken bu sefer alışıldık bir şey daha oldu: ‘Cüppeli muhtıra’ geldi. Yani devlet araya girdi. Zamanlama ilginçti AKP’ye adeta “öyle sokağa bakma, bizim devlet geleneğimizde sokağa bakmak, ona göre karar vermek yoktur” deniyordu. Zaten neo-liberal politikalar yürütmek konusundaki azmi, çalışanların kararlı direnişiyle gerilemek üzere olan AKP aslında rahat bir nefes aldı. Şimdi bu müdahalenin kesinlikle AKP’ye ve onun ekonomik-politik hattına yapılmadığını, tam aksine başta yeni yükselmek üzere olan birleşik sendikal mücadeleye ve Kürt sorununda olası bir siyasi açılıma karşı olduğunu bilmeliyiz.

Ama olan biten iktisaden çok basit, çok anlaşılır. Bu işler artık çok bilinmeyenli denklemler olmaktan çıktı. Denklemin değişmeyen bir temel değişkeni ve konjoktüre göre en çok iki bilinmeyeni oluyor. Değişmeyen temel değişken: Asker-sivil bürokrasinin –bu sefer- yargı kanadı. Diğer değişken: Rejimi(‘bürokrasinin” iktidarını diye de okuyabilirsiniz) tehlikeye atan “kesimler”…

MÜDAHALE İKİ TEMEL DİNAMİĞE

Bu müdahale aslında Türkiye’nin önümüzdeki günlerde gündeme gelecek iki önemli dinamiğine yapıldı. Burada “türban” ya da laiklik elden gidiyor söylemleri çok kötü ve minareye sığmayan kılıflardır.

Bunlardan birincisi; önümüzdeki günlerde Kıbrıs sorunuyla tekrar gündeme gelecek olan AB süreci dinamiğinin demokratik açılımlarıdır. AB sürecinin önümüzdeki günlerde hızlanması, küresel ekonomik krizin Türkiye’ye dönük olumsuz etkilerinin azalması için de tercih edilecek. Özellikle TÜSİAD’ın bu konuda hükümeti sıkıştıracağı biliniyordu. Türkiye’nin ihracatının yarısından fazlası AB ülkelerine oluyor. Üstelik AB kaynaklı sermaye girişlerinin ve doğrudan yabancı yatırımların devamının gelmesi yalnız ekonominin kendiliğinden seyrine bırakılacak meseleler değil. Bunun için AB üyeliği sürecinin yeniden hızlanması ve yoluna girmesi gerekiyordu. Bu dinamikle birlikte Kürt sorununa sosyal ve ekonomik çözüm arayışının, hükümet tarafından adımlarının atılması da ikinci müdahale gerekçesi. İşte tam burada hem Kürt sorununda gündeme gelecek siyasi çözümün etkileri ve genişlemesi hem de AB ilişkilerinin getireceği nispi demokratikleşme sürecinde birleşik ve yeni bir sendikal mücadelenin ortaya çıkacak olması Ankara oligarşisini çok rahatsız etti. (1) Tabii ki hükümetin ekonomik paketinin arkasından sosyal adımların daha sonra da siyasi çözümün gündeme gelmesi kaçınılmazdı. Zaten bunun ipucunu Cumhurbaşkanı Gül, DTP ile görüşerek vermiş, Erdoğan’da durumu dengelemek için DTP’ ye PKK şartını dayatmıştı.

Demek ki; denklemimizin belirleyici ve belirlenen değişkenleri artık elimizin altında. Artık burada sürecin AKP’nin kapatılması ya da kapatılmaması ile sonuçlanması önemli değildir. Bu adım, yukarıda sözünü etiğimiz ve Türkiye’nin demokratikleşmesinde iki önemli basamak olan AB ve Kürt sorunu dinamiklerinin, çözüm doğrultusunda derinleşmesini, bir müddet daha ertelemeye dönüktür.

KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ / ANKARA OLİGARŞİSİNİN SONU

Kürt sorununun siyasi çözümü konusunda Ankara’nın “dışarıdan” sıkıştırılması ve bunun AKP’ye havale edilmesi oligarşinin kapatma davası için en önemli gerekçelerindendir.

Çünkü kapatma davasının en önemli hedeflerinden birisi AKP’nin, Kürt sorununda siyasi çözüme varacak ekonomik ve sosyal bir paketi ortaya atacak olma ihtimalidir. Bir kere bölgesel kalkınma, GAP’ın tamamlanması ya da bölgeye yeni “yatırım paketleri” getirerek olmaz. Bunu öncelikle belirtelim. AKP’nin ekonomik açılımı, giderek AKP’den bağımsızlaşarak, mutlaka sosyal ve siyasal bir çerçeveye oturacaktı. Bu olası sonuç, Kürt sorununda siyasi çözümü kendi sonu olarak gören kesimleri çok rahatsız etti. Kapatma davasının en önemli gerekçelerinden birisi budur. Kürt sorunu aynı zamanda kendi karşıtını yaratan ve besleyen bir sorundur. Yani Türkiye’de militarist, baskıcı bir oligarşinin varlığı, bölgedeki sorunlara ve Kürt sorunun şimdiye kadar çözülememiş olmasına büyük ölçüde bağlıdır.

Bugün yaşadığımız ekonomik ve politik birçok sorun bu sorunun türevi olarak ortaya çıkıyor ve gelişiyor. Türkiye’nin içe kapalı, azgelişmiş bir diktatörlük olarak kalmasından yana çıkarı olanlar için Güneydoğu’nun geri kalmışlığı adeta bir fırsatlar denizi. Bunun için, Cumhuriyet tarihi boyunca, yapılması gereken toprak reformları bir türlü yapılmadı. Doğu’daki Ankara’ya bağlı yarı- feodal yapının çözülmesi istenmedi ve engellendi. Bugün yaşadığımız Kürt sorunun kökü buradadır. Türkiye oligarşisinin yapısı ve güçler dengesi her dönem değişti ama onun içindeki Ankara’ya bağlı yarı-feodal unsurlar varlığını hep korudu.

Bugün Kürt sorununun yaratıcısı ve sürdürücüsü olan oligarşinin önemli bir parçası doğudaki militarist-yarı feodal yapılarıdır. Bu yapılar eskiden toprak ve maraba gücüyle oligarşi içinde yer alıyorlardı. Şimdi paramiliter yapılar örgütleyerek oligarşi içindeki yerlerini alıyorlar. Bu yapılar ayrıca doğuda hayvancılığın ve kaçakçılığın çökmesinden sonra uyuşturucu trafiğini yönetiyor ve bizzat yapıyorlar.

Korucu örgütlenmesi ve yapısı ekonomik gücünü iki yerden alıyor; birincisi devletin örtülü ödenekleri, ikincisi uyuşturucu parası. Bugün bu yapı bütün gücüyle politik bir güç olarak duruyor. Ve Kürt sorununu yönetiyor. Doğunun makûs talihi bu çerçevede bir içe kapanma ve kapitalist sömürüye açılamama tarihidir de. Eğer Türkiye büyük burjuvazisi başından beri yeteri kadar güçlü olsaydı ve doğudaki feodal unsurlarla ittifak yapmak yerine, onları tasfiye edip, doğunun kapitalist yoldan sömürüsünü öne çıkarsaydı bugün Kürt sorununu bu kadar ağır yaşamıyor olacaktık. Bu tablo bize Ankara oligarşisinin nereden beslendiğini de söylemiyor mu?

Şimdi bu çerçevede AKP’nin ne milyarlarca dolarlık doğu paketleri ne de GAP’ın tamamlanması sorunun çözümü için yeterlidir. Kürt meselesi ve kapatma davası ilişkisi böyle.

Peki, oligarşinin demokrasi telaşını nasıl anlatırız?..

Burada AKP’nin en önemli hatası, türban meselesini Türkiye’nin demokratikleşmesinden ayrı bir mesele olarak görüp tek başına çözmeye kalkışmasıydı. Şimdi suyun başını kaptırmak istemeyen “yargı erkinin” bu golünü kalesinden çıkarmaya çalışacak. Aslında bu gol hepimize atıldı. Peki, kim bunlar? Türkiye’de statükonun dolayısıyla geri kalmışlığın ve yoksulluğun baş sorumlusu olan bu oligarşik yapının gücü nereden geliyor? Buna bir bakalım:

SUYUN BAŞI

Türkiye’de asker ve sivil devlet bürokrasisi hep suyun başını tutmuştur. Oktay Yenal buna rant devletçiliği der. (2) Devlet ekonominin bir unsuru değil, kendisidir. Yine Yenal bu devletçiliği üçayağa oturtur. Denetleme, rant dağıtma ve enflasyoncu finans ayağı. Denetleme ve rant dağıtma ayakları Osmanlıdan beri devam eden müesseselerdir. Yani devlet elitleri kendi çıkarları ve refahları doğrultusunda ilkönce kaynakları ve üretimi denetliyor-yönlendiriyor sonra da elde edilen artığı bir rant olarak paylaşıyor.

Bu açıdan Osmanlı-Cumhuriyet bürokrasisi aslında devamlılık arz eder. 1950’ye kadar devlet, denetleme ve rant dağıtma ekonomisi ile ayakta durur. Bu iki ekonomiye 1950’den sonra yeni bir kardeş gelir. Enflasyoncu finans. Enflasyoncu finans, devletin elitlerinin ve yeşermeye çalışan yerli-burjuvazinin devlet eliyle finanse edilmesidir. Yine Yenal buna para devletçiliği der.

Çünkü bütçenin yetmediği yerde banknot matbaası devreye giriyordu. Böylece fiyatlar aniden yükseliyor; o zamanlar ticaret ve stokçuluktan başka bir şey bilmeyen burjuvazi palazlanırken, devlet elitleri de şişen bütçeden, en az ticaret burjuvazisi kadar, pay alıyorlardı. Denge şöyleydi; Asker-sivil bürokrasi-feodal yapı-ticaret burjuvazisi. Bu “nispi denge” 1960 da biraz, 1970 de ise tamamen dağıldı. 1950–60 arası enflasyoncu-finans ile palazlanan ve sanayileşen büyük burjuvazi asker bürokrasisini yanına alarak feodal-ticari unsurlara karşı darbe yaptı. Burjuvazinin en ileri ve gelişmiş kesiminin, ona ayak uyduramayan ittifaklarını tasfiye harekâtı olan 27-Mayıs darbesinin aslında “ilerici-demokrat” bir yanı olmadığı, buz gibi darbe olduğu en çok bugünlerde anlaşılıyor. 27 Mayıs’ın çarpık bir ekonomi, güdük bir burjuvazi ve cuntacı bir gelenek yarattığı en çok bugün belli değil mi? 12 Mart ve 12 Eylül bu geleneğin mirasıdır. En az hakim burjuvazi kadar üretimden pay ve rant almak isteyen asker-sivil bürokrasinin bugünlerde ortalığa dökülen ve kanlı bir savaş oyununa dönüşen iktidar hırsı, Türkiye için toplumsal bir yara olduğu kadar, ortadan kaldırılması gereken tarihsel olgudur da. Bugün bu iktidar odağı çözülüyor. Niye, çünkü küresel-kapitalizmin işleyişinde böyle bir odak yok. Türkiye’de bu küresel dünyanın bir üyesi artık. Yani Merkez Bankası bundan böyle onlar için para basamaz, bu yağmacı azınlığın sınırsız örtülü ödenekleri olamaz, maaşları, yetkileri, etkileri bellidir. İşte bu durum iki yüz yıllık yapış yapış bir iktidarı Türkiye’nin sırtından alacak bir gelişmedir. Türkiye bir eşikte. Osmanlı’dan Cumhuriyete miras kalan baskıcı bir gelenek çözülüyor.

28 şubat, 27 nisan ve 14 mart bu çözülmeyi ertelemeye dönük müdahalelerdir.

FAŞİZME “ÂM”SIZ KARŞI ÇIKALIM

Bu aynı zamanda bir demokrasi fırsatı da. Bu tür anti-demokratik müdahalelerin Türkiye’yi yoksullaştırdığını ve üretmeden yaşamaya alışmış bir avuç yağmacının işine yaradığını herkes birbirine anlatmalıdır. Demokrasinin olmadığı bir ülkede yoksulluğun ve çaresizliğin kalıcı olduğunu artık biliyoruz. Bunu öğrenmek için Türkiye çok ağır bedeller ödedi.

Şimdi herkes soruyor: Ne olacak? Hiçbir şey olmayacak. Bu yapılanlar zaten çoktan yenilmiş yağmacı bir azınlığın son çırpınışları. Türkiye bu talihsiz adımı bir demokrasi fırsatına dönüştürmesini bilecektir. Bu, aynı zamanda hükümet dâhil herkese bir ders ve turnusol kâğıdıdır. Müdahaleden sonra kimler demokrasi yanlısı kimler diktatörlük yanlısı belli oldu zaten. Kendilerine “sol” ya da sosyal-demokrat gibi sıfatlar yakıştıran birçok parti ve kurumun bu gelişmeyi destekleyeceği ya da yalnızca seyredeceği de belli oldu. Şunu söylemeden edemeyeceğim; 27 Mayıs özünde DP’ye 12 Mart özünde AP’ye 12 Eylül özünde MC’ye karşı değildi. 14 Mart “Cüppeli Muhtırası’ da özünde AKP’ye karşı değildir. Halka karşıdır; artık bunu anlayalım ve faşizme “ama”sız karşı çıkalım. Bunu yapmazsak faşizmin işbirlikçisi, giderek de kendisi oluruz…

(1) Yani Sosyal Güvenlik Yasası karşı çıkışları ve eylemleri DİSK’ten Türk-iş’e ve Hak-İş’e kadar birleşik bir işçi mücadelesini gündeme getirmiştir. Bunun neoliberal politikaların tahrip ettiği diğer alanlara artan ekonomik krizle birlikte sıçraması ve bu eylemliliklerin AKP’nin denetiminden çıkacak olması oligarşiyi çok rahatsız etti.

(2) Oktay Yenal, Cumhuriyetin İktisat Tarihi, Homer kitapevi, İstanbul, 2003