Yeni Döneme Hazırmıyız?

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-01-25 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Dünya ekonomisi, ABD’den başlamak üzere, bir makas değişimine hazırlanırken, Türkiye buna hazır mı? Son bir yılda yaşadıklarımızı nasıl nitelerseniz niteleyin, herkesin kabul ettiği bir gerçek var: Artık kimse kendi bacağından asılmayacak. İçe kapalı ulusal ekonomiler devri bitti. Herkes ayağını yorganına göre uzatacak, ama aynı anda, bilgi ve teknoloji geliştirip dünya çapında pişen pastadan en çok payı almaya çalışacak. Bunun için şimdi başta ABD olmak üzere bütün ekonomiler bu yeni döneme uygun reform paketlerini şu toz duman kalktıktan sonra açacaklar. Yeni dönemin ayırt edici özellikleri neler olacak ve biz buna nasıl hazır oluruz? Bizce bu can alıcı sorunun yanıtı kısaca şöyle:

Yeni dönemde büyüme önemli ama bunun sürdürülebilir ve rekabet edici özellikte olması gerekiyor. İşte bunun için Türkiye çok acil olarak yeni bir reform süreci başlatmalıdır. Bu süreç, nitelikli ve sosyal büyümeyi öne çıkaran kurumsal bir ekonomi inşa etmelidir.

Türkiye 2001 krizinden beri büyümeyi yüksek faiz ve olumlu dış konjoktürle sağladı. YTL hem reel olarak hem de nominal olarak değerlendi. Ancak bu süreçte yalnız YTL değil, gelişmekte olan ülkelerin hemen hemen tümünün paraları değerlendi. Ama Türkiye, bunların içinde en çok cari açığı veren ülkelerden biri oldu. Bu süreçte Türkiye’deki büyümenin iki dinamiği vardı. Yüksek faiz ve emeğe dayalı verimlilik artışı. Son beş yılda imalat sanayi ortalama verimlilik artışı yıllık yüzde 7,5 oldu. Yine bu süreçte kur düşerken ihracatımızda arttı. Bu dönemde ihracatımız yılda ortalama yüzde 23 arttı. Bunu dışardan bol ve ucuz borçlanarak, emeğe dayalı verimlilik, ucuz ara malı ithaliyle sağladık. Buna bağlı olarak ihracatımızın niteliği ve kalitesi de artı. 1995’de daha çok tekstil, demir ve tarım ürünleri ihraç ederken şimdilerde daha çok otomotiv, TV alıcısı, motorlu taşıtlar ihraç ediyoruz. Ama burada mesela bir Çin’in ihracat kalitesini yakalamaktan uzağız. Henüz dijital bilgisayar parçaları, dijital devreler vb ileri teknoloji ürünleri ihraç edemiyoruz. Mesela Macaristan’da bizim gibi cari açık veriyor ama onun ihracat sepeti kalitesi bizi katlıyor. Yani Macaristan cari açık sorununu bizden önce halledecek.

Türkiye bu dönemi kazasız atlatmak için büyümeden taviz vermeden teknoloji yoğun sektörleri harekete geçirmelidir. 2001’den beri en çok tekstil, deri ürünleri, kâğıt ve ürünleri, tarım ve alt sektörleri kaybetti. Bu sektörler, ne yazık ki, önümüzdeki yıllarda da kaybedecek. Bilişim, telekomünikasyon, kimya, metal, otomotiv, perakende kazandı. Yine öyle olacak ama bu sektörlere dijital devreler, bilgisayar ve parçaları üretimi, eğitim, bilgi iletimi eklenecek. Emek verimliği yerini yavaş yavaş teknoloji verimliliğine bırakacak.

Yine bu süreçte Türkiye, en çok tarımda ve 25–34 yaş arasında işsiz yarattı. Bu çok büyük sorun. Bunu aşabilmek için dünyayla rekabet eden yeni bir sanayi geliştirmek gerekiyor. Bunun de ilk şartı, Ar-Ge teşvikleri ve ciddi KOBİ desteği.

Ayrıca, eğitim ve sosyal güvenlikte kapsamlı reformlarla birlikte, bölgesel eşitsizliği azaltacak demokratik reformlar ve kesintisiz, ısrarlı bir AB süreci Türkiye’nin bu toz dumandan çıkması için atması gereken ilk adımlar.

Enflasyon ne zaman artar?

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-05-13 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Enflasyon ne zaman artar?

Petrol fiyatları ve enflasyon ne olacak’tan devam ediyoruz.

Tabii bu konuda en önemli referans Merkez Bankası’nın son enflasyon raporu. Merkez Bankası’nın iki senaryosu var. Biri iyimser diğeri kötümser. Kötümser senaryoda gıda fiyat enflasyonun 2008, 2009, 2010 yıllarında yüzde 17, 11 ve 10 olarak gerçekleşeceği, petrol fiyatlarının 2009 sonunda 150 dolara çıkacağı varsayılıyor. Burada Merkez Bankası, kısa vadeli faizleri kademeli olarak artırıyor ama 2009 sonunda petrol fiyatı ve enflasyon öngörüsünde bulunurken faiz oranı konusunda bir şey söylemiyor. Aynı şekilde iyimser senaryoda da gıda fiyatları enflasyonu, 2008, 2009 ve 2010 da sırasıyla 9, 5, 4 olarak gerçekleşeceği ve petrol fiyatlarının 2009 sonunda 85 dolara ineceği varsayılıyor. Burada Merkez Bankası ilk aylarda sınırlı olsa da faizleri artırıyor ancak 2008 son çeyreğinden itibaren kademeli olarak indiriyor. Bu durumda enflasyon ancak 2010 yılının sonunda yüzde 4 hedefine varıyor.

Şimdi buradan yalnızca Merkez Bankası’nın önümüzdeki günlerde mutlaka faiz artıracağı ortaya çıkıyor.

Merkez Bankası’nın senaryolarında siyasi riskler yok. Dolayısıyla kötümser senaryo bile biraz “iyimser.” Burada Türkiye için iki önemli risk var. Biri cari açık riski diğeri de AKP’nin ya kapatılarak ya da sıkıştırılarak cuntacı güçler tarafından teslim alınması ve Türkiye’nin AB sürecinden koparılarak bir ara dönem yaşaması. Ben bu ikincisine kıyısından adım attığımızı düşünüyorum. Zaten cari açıkla, siyasi olarak içe kapanma birbirini besleyen şeyler.

Türkiye 1966–73 arasında ithal ikameci, kendine yeterli (ekonomik olarak tam bağımsız(!)) politika uygulamış. Şimdiki dış ticaret açığımızın kökeni de burada. Tüketim mallarını içerde yapmışız. (Eğri büğrü plastik eşyalar, teneke otomobiller olarak) Ama ara malı hatta dayanıklı tüketim malı ikamesini bile becerememişiz. Ara ve sermaye malları ithaline dayalı bir ekonomi kurguluyorsanız doğal kaynaklarınız ve bunları değerlendirecek güçlü bir siyasi yapınız olması lazım. Bu olmayınca batarsınız. Türkiye’de de bu olmuş. Dünya 1973’te krize girerken Türkiye bir iç savaşa doğru yol almaya başlamıştı. Umarım yine böyle olmaz.

Türkiye, dünyadaki krizlerden dünyadan koptukça daha çok etkilenmiş. Örneğin 1981–88 arası Türkiye’nin enflasyon ortalaması hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerden yüksek. Yüzde 43,3 enflasyon oranımız var bu dönemde. Yine 1989–94 arası dünya enflasyonu artmış ama bizimki herkesten çok artmış. Gelişmekte olan ülkelerde enflasyon yüzde 60’ın üzerine çıkmış ama bizim ortalamamız yüzde yetmişin üzerinde. Ancak 1995–2001 arası dünya kendisini toparlamış enflasyon oranları çok hızlı düşmüş ama Türkiye’de, aynı dönemde, artmış. Gelişmekte olan ülkeler enflasyonlarını yüzde 60’lardan yüzde 8–9 lara indirmişler; Türkiye yüzde 73,4 e çıkarmış. O yılları hatırlayalım; 28 Şubat, Susurluk, çeteler, savaş ve caddelerde tank yılları. Yine o yıllarda Türkiye ekonomisi giderek verimsizleşmiş ve tam bir yağma ekonomisine dönüşmüş. 1990–2000 arası Türkiye’nin her 8 birimlik yatırımı ancak 1 birim büyüme sağlarken, gelişmekte olan ülkelerde bu oran 6 da 1 olarak gerçekleşmiş. Bugün küresel krizden bu grup daha az etkileniyor. Yani daha az yatırımla, daha kısa zamanda, daha çok büyüme sağlıyorlar. Dolayısıyla bu ülkelerin cari açık gibi bir sorunları da yok. Dün borç batağında gezinen Latin Amerika’nın bugün birçok ülkesinde sol iktidarlar bir “geçiş”ekonomisi uygulayarak demokrasiye ve refaha adım atıyorlar.

Türkiye ise hala yağmacı ve darbeci bir azınlığın vesayeti ve baskısıyla yolunu bulamıyor.

Sonuç: Enflasyon denilen şey bir gelir aktarım mekanizmasıdır ve gelişmemiş ekonomilerin hastalığıdır. Dünyada enflasyon artıyor kaçınılmaz olarak bizde de artacak diye bir şey yok. Türkiye demokrasiden uzaklaştıkça enflasyonu artacaktır. Şu ara dönem derinleşsin siz o zaman görün enflasyonu.

Ergenekon’un ‘sivil kanadı’, hanehalkları ve ötesi

Posted by cemilertem | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-22 tarihli Sesonline.net Yazısı

Böylesi istesek olmazdı herhalde. Şu Ergenekon operasyonu’nun üstüne TÜSİAD’ın ve Merkez Bankası’nın “hanehalkı çalışması” geldi. Ne alakası var demeyin: Bu çalışma 2002–2005 döneminde hane halklarının yapısını ortaya koyuyor. Ancak çalışma Türkiye’de bundan sonrasının da sosyolojik ve ekonomik yapısının işaretleri veriyor.

Ergenekon operasyonu da Türkiye’nin bundan sonraki siyasi yapısını ve aktörlerini belirleyeceği gibi, Türkiye’de “sol”un nasıl bir geçmişten geldiğini de ortaya koydu.

Bu kısa yazıda bu ilişkileri analiz edeceğiz. Ama hem Ergenekon operasyonu hem de TÜSİAD’ın hanehalkları çalışması bir AKP süreci özeti gibi. Hanehalkları çalışması 2002–2005 dönemini kapsadığı için AKP’ye ayna tutuyor. Evet, şimdi ilk önce kavramlardan başlayalım. Ergenekon ve hanehalkı kavramlarından.

KİMDİR BU HANEHALKI

Hanehalkı olmanız için bir konutta yaşamanız ve kazanç ve masraflarınızı ayırmamanız gerekiyor. Yani aynı evde kalan ama diş macunlarını paylaşmayan öğrenci kardeşlerimiz hanehalkı sayılmıyor. Türkiye’nin 72,6 milyon kurumsal olmayan nüfusu, ortalama büyüklüğü 4,1 olan yaklaşık 17,7 milyon haneye dağılmaktadır. Burada hemen iki özelliğe dikkatinizi çekelim: Birincisi hanehalklarının yaklaşık 4 nüfustan oluşması Türkiye’de kapitalist değişimin önemli sosyolojik işaretlerinden biri sayılan “çekirdek aile” olgusunun yakalandığını göstermektedir. Zaten bu olgu çalışmada tarımın, çeşitli açılardan, çözüldüğü vurgulanarak güçlendirilmektedir. Ancak ikinci önemli özellik ise; kır ve kent arasındaki gelir ve sosyal yaşam farkının artmakta olduğudur. Bu olgu kırın küçüldüğünü ama küçülen kırda yaşamak zorunda olanlarında çok güç şartlarda ve mecbur olduklarını için yaşadıklarını bize anlatmaktadır. Kente oturan hanehalklarının büyük bir bölümü kırla olan ilişkisini ya tamamen koparmış ya da koparmak üzeredir. Bu durum Türkiye’de yoksulluğun en önemli nedenlerindendir. Kentlerin kırla olan ekonomik ve sosyal ilişkisinin kopması düşük ve orta gelirli ailelerde borçlanmaya dönük bütçe ekonomisine yol açmıştır. Türkiye’de hanehalkları okul çağında ya da işsiz genç bireyleri barındırmakta ve bunların kent sosyal yaşamına katılımı sorunlu olmaktadır. Eğitim ve iş sorunu çeken bu genç nüfus aynı zamanda kimlik sorununu da yaşamaktadır. Bu nüfusun sosyal ve kültürel yalpalanması ‘sol hareketlere’ yansımaktadır. Geçmişte gençliğin sola kazandırdığı dinamiği bugün göremiyoruz. Sol bu yüzden hala “soğuk savaştan” kalma “teorileri” ezbere tekrarlayan örümcek kafalı ihtiyarların elinde.

ŞU 2001 SONRASI

Türkiye’nin 2001 krizinden sonraki ekonomik ve siyasi yapılanması çok önemli. Çünkü bu yeniden inşa sayılabilecek süreç hem ekonomik hem de siyasi aktörleri değiştirmektedir. Ekonomik olarak Türkiye AB mali pazarına girmiştir bile. Banka sistemi, sigortacılık ve sermaye piyasaları AB sermayesi başta olmak üzere uluslararası sermayenin bir parçasıdır artık. Siyasi yapılanmada bu ekonomik değişime uygun olarak kendini tamamlama sancıları çekmektedir. Bugün solun ve sağın bütün yapıları ve aktörleri değişirken, Cumhuriyetin hukuki ve idari yapısı bu köklü değişime direnmektedir. Şimdi ikinci kavramınızı açıklayarak hem Ergenekon operasyonun iki aşamasını hem de 2001 sonrası hanehalkları rakamlarını yorumlayalım. Ama önce ‘ikinci anahtar kavramımızın’ tanımı.

NEDİR BU ERGENEKON?

Yapılan operasyonlar ve ortaya çıkan isimlerle epey renklenen bu kavram, aslında şimdilerde Türkiye’nin siyasi tarihinin bir özeti olabilecek tartışmaların ve iktidar mücadelesinin en özlü anlatımıdır. Biraz dikkat edersek şimdiye kadar başımıza gelenlerin kaynağını bu kavramın açılımının karanlık labirentlerinde bulabiliriz.

Cumhuriyetin tarihiyle sınırlı kalmayan Osmanlı’dan beri süren “devletçi geleneğin” izleri Ergenekon’da olduğu gibi, 12 Eylül öncesinin “faşist” katillerini ve örgütlenmesini bu yapıda görebilirsiniz. Ama Ergenekon tabii ki bu kadarla bitmiyor. Doksanlı yılların “özelleştirme” ve “çek-senet mafyaları” (yeğen ve kara para ekonomisi) 2001 sonrasının kavruk ve işsiz “taşra faşistleri” ve nihayet bu ülkenin “sol bildiği” ancak başından beri devletçi-neo faşist bir geleneği (tıpkı Mussolini gibi) gizliden gizliye savunan “ihtiyar”ları da Ergenekon içinde.

Peki, bu yapı niye şimdi çözülüyor? Çünkü Türkiye oligarşisi çözülüyor. Türkiye’de ulus-devletle birlikte iktidarda olan sermaye güçleri artık hem geleneksel devlet güçlerini yanlarında istemiyorlar hem de kendileri için her zaman koltuk değneği olmuş ve hükümetlerde (çoğu zaman içişleri bakanı olarak) yer almış yarı-feodal, şimdilerde de militarist-feodal, unsurlardan kurtulmak istiyorlar. Artık zaten Türkiye’de, yerel homojen sermaye iktidarı olmayacak. Uluslar arası finans-bilişim ve sanayi sermayesi hâkim güç olarak iktidara tek başına geliyor. Bu çok önemli bir değişim. Zaten bu sürecin ve değişimin tam ortasında olduğumuzu aşağıda vereceğimiz hanehalkları çalışması rakamları kanıtlıyor. Şimdi çalışmanın sonuçlarına bakalım ve buna bağlı olarak önümüzdeki günleri tahmin etmeye çalışalım.

TARIMDAKİ ÇÖZÜLME VE İŞSİZLİK

Türkiye’de yukarıda özetlemeye çalıştığımız sürecin, çalışmada sıkça vurgulanan, iki önemli dinamiği vardır. Birincisi tarımdaki çözülme; ikincisi ise artan genç nüfus ve buna bağlı işsizlik. İncelenen dönemde istihdamın sektörel dağılımı çok önemli ölçüde değişmiştir. Tarım sektörünün istihdam içindeki payı 2002–2004 döneminde ortalama yüzde 34,3 iken, 2005 ve 2006 yıllarında keskin bir çözülme yaşanmış ve bu oran 27,3’e düşmüştür. Türkiye işte bu değişim sürecinde ve bunun sosyal sancılarını çekiyor. “Ogün Samast”lar bu çözülmenin çocuklarıdır. Öte yandan, bu süreçte kentlerde istihdam artış eğilimi sürmüş ama eğitimli ve işsiz genç nüfusun sayısı artmıştır. İşgücüne dâhil olmama eğilimi en çok kırsal kesimde görülmektedir. Son dört yılda işgücüne dâhil olmayan nüfusun payı 5,4 puan artmıştır.

GELİR DAĞILIMI KENTLERDE GÖRELİ DÜZELİYOR

Türkiye’de 2005 yılında, hane gelirinin yüzde 6’sı birinci yüzde 20’lik gelir grubundaki haneler tarafından paylaşılırken, beşinci yüzde 20’lik gelir grubundaki haneler toplam gelirin yüzde 44,4’ünü elde etmektedirler. Beşinci ve birinci yüzde 20’lik gruplar arasındaki gelir farkı 2002 yılında 9,46 kat iken, 2005 yılında 7,35 kata gerilemiştir. Bu olguyu “Gini katsayı”nda izliyoruz. 2002 yılında 0,44 olan katsayı 2005 yılında 0,38’e gerilemiştir.

Ancak burada atlanmaması gereken olgu, bu göreli iyileşmenin borçlanarak yapılmış olmasıdır.

Borçlanma, en yoksul yüzde 20’de 2002’de 3,6 milyar YTL iken, 2005’te 5,6 milyar YTL’ ye çıkıyor. İşin ilginci orta ve üst düzey gelir grupları bu süreçte doğru dürüst tasarruf yapmamışlar.

Bu gruplar kazandıklarını harcamışlar. Bu çok doğru bir sonuç değil. Muhtemelen bu ankete yanıt verenler gerçek gelirlerini sakladılar. Yalnız kentlerde düzelen gelir dağılımının borçla olduğu kesin. Öte yandan tasarruf eğilimimizde düşmektedir. 2002–2004 döneminde 16,8 olan tasarruf eğilimi, 2005 yılında yüzde 10 seviyesine düşmüştür.

Türkiye yukarıda özetlediğimiz değişimi, dış dünyanın tasarruflarını kullanarak yapmaktadır. Bu sürecin ve AKP’nin yumuşak karnıdır.

YA KÜRESEL KRİZ?

Şimdilerde yaşadığımız gel-gitlerin 1970’lerden beri yaşanılanlardan farklı olduğunu artık biliyoruz. Şimdi yaşadığımız bir kriz değil, daha doğrusu şimdi ortaya çıkmış bir kriz değil. Bu olan, dünyadaki siyasi ve ekonomik güç dengesinin değişimi ve 1971’de başladı. 1971’de Nixon doları altından ayırıp başıboş bıraktığında bugünlerinde adımını atmıştı. O tarihten bu yana ABD ekonomisi kaynaklı birçok sarsıntı yaşadık. Ama bu sonuncusu doların ve ABD’nin egemenliğine son vereceği için en güçlüsü ve sonuç alıcı olanı.

Avro-dolar paritesi bu çok önemli gerçeği yansıtıyor. Şu an avro bölgesi milli geliri tarihte ilk defa ABD milli gelirini aştı.

Şimdi burada Türkiye açısından tartışmamız gereken iki olgu var. İlki; ABD’nin parasal ve ekonomik güç devrinin, dünyada siyasi ve ekonomik bir ayrışmayla mı yoksa bütünleşmeyle mi sonuçlanacağı, ikincisi ise bu süreçte Türkiye’nin rolü ve duracağı yer.

Dünya ekonomisindeki yeni dengenin bir ayrışma (gelişmiş ülkeler-gelişmemiş ülkeler ya da bölgeler) olarak değil de tam anlamıyla küresel bir bütünleşmeyle oluşacağını söyleyebiliriz. “Gelişen ülkeler” ekonomilerine baktığımızda bu gerçeği görüyoruz. Örneğin DAX endeksinin (Almanya) yılbaşından beri kaybı yüzde 10 civarında. Gelişmekte olan ülkelerin kaybı da 12,5 civarında. Ancak burada ilginç bir nokta var. Bu süreçte dünya ekonomisinin üretim üssü olan ekonomilerinden Brezilya ve Arjantin’in borsaları Bovespa ve Meriva yüzde 3 seviyelerinde değer kaybetti. Siyasi sorunlarla boğuşan ve yağmacı ekonominin artıklarını temizleyemeyen Türkiye’nin İMKB’si ise; yılbaşından bu yana yüzde 23,3 değer kaybetti. İMKB’nin 14 Mart müdahalesinden sonraki kaybı ise yüzde 7,5. Aynı şekilde Brezilya reali yılbaşından bu yana dolar karşısında en iyi performansı gösteren para. YTL ise, yüzde 9 reel faize rağmen, eksi yüzde 4 ile dolar karşısında en kötü performansı gösteren para. Bu rakamlar bize şu sonuçları veriyor: Dünya tam küreselleşmeye doğru gidiyor.

Bu süreç, yeni bir dünya parası, gelişmiş-gelişmemiş ülke ayrımlarının ve kategorilerinin değiştiği yeni bir yapı, ABD-AB bütünleşmesi ve onlara eklemlenen bir Rusya yaratacak. Ortadoğu bu çerçevede şekillenecek. İşte Türkiye bu küresel koşullarda bir kere daha siyasi ve ekonomik kaosun içinde. TÜSİAD’ın hanehalkı çalışmasını bu küresel koşulların üzerine koyarsak hangi sonuçlarla karşılaşırız. Buna bir bakalım:

ÇALIŞMANIN VERDİĞİ SİNYALLER

2001 sonrası dönemde Türkiye’nin en önemli sorunları, tarımın alternatifsiz çözülmesi, genç işsiz nüfus, işgücüne katılımın giderek düşmesi ve kent yaşamına uymaya çalışan hanehalklarının borçlanması olarak gözükmektedir. Bu sorunlara bağlı olarak artan bölgesel eşitsizlik, eğitim ve sosyal alt yapı sorunları siyasi gündeme yansıyacak başlıklar olarak öne çıkmaktadır.

Dünyada büyüme ile istihdam arasındaki ilişkinin kopması ve geleneksel sanayi yapılarının çözülmesi aslında şu sıralar yaşamakta olduğumuz küresel krizin en önemli özelliklerinden birisidir. Büyüme istihdam ilişkisi sağlayarak büyüyen ülkeler yaşanılan krizlerden en az etkilenen ülkelerdir. (Bkz. İrlanda) Türkiye henüz bunu başarmış değildir. Bu geçiş döneminin en önemli sorunu bu olacaktır. Türkiye bu süreçte kentleşme (sanayileşme değil ama) ile küreselleşmeyi birlikte yaşamaktadır. İşte bu olgu yaşadığımız siyasi ve ekonomik alt-üst oluşun en somut nedenidir. Ulusal yapıya göre oluşmuş ekonomi, hukuk ve siyasi yapı çözülürken bunların aktörleri hem sağda hem solda “derin” bir şaşkınlık içindedirler.

Bu şaşkınlık, Ergenekon yanlısı olmaktan, “siz birbirinizi yiyin, biz zaten bu ülkede yaşamıyoruz”a kadar varıyor şimdilik. Önümüzdeki günlerde AB sürecinin, ABD’nin de desteğiyle, yeniden hızlanmasıyla Kıbrıs ve Kürt sorunu açılımları gündeme gelecektir. İhtiyar Ergenekoncuları da kafanıza takmayın: Onlara bir şey olmaz. Nazi savaş suçlusu Michael Seifert yakalanıp Kanada’dan İtalya’ya iade edildiğinde 83 yaşındaydı. Bir şey olmadı, yargılandı sadece. Türkiye kendi darbecilerini, faşistlerini yargılamadıkça refaha ve demokrasiye ulaşamaz. Bu süreçte “sol” sıfırlanmıştır. Yeni bir solun ortaya çıkması ve yukarıdaki ekonomik ve siyasi sorunları kucaklaması tek alternatiftir; ama bu zaman alacaktır.