“YENİDÜNYA” DÜZENİNİN DEPREMİ BAŞLADI

Posted by ertemcemil132 | Posted in ABD, Kriz, Küreselleşme, Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 07-12-2009

2

George Friedman’ın son kitabı Önümüzdeki 100 Yıl’da ilginç bir harita var. Friedman’ın “deprem bölgesi” olarak nitelediği harita, Doğu Avrupa’dan başlayıp neredeyse Çin’in sınırlarına kadar ulaşıyor. Bu harita aynı zamanda bir tarihsel çözülmeyi de anlatıyor. Sovyet sonrası dönemde hızla çözülen Doğu Avrupa rejimleri ve Ön Asya’daki Müslüman ülkelerle, Ortadoğu coğrafyasındaki İslâm dünyası gelecek yüzyılı belirleyecek “depremin” tam ortasında yer alıyor. Bütün bu depremin “merkez üssü” ise tabii ki Türkiye. Aslında Friedman’ın bu “altüst oluş” haritası eksik gibi; ama bir sonraki sayfada Friedman, (Friedman: 2009; 37) bir İslâm dünyası haritasına yer veriyor. Bu haritada Kuzey Afrika da var tabii; böylece 1989’da başlayan büyük depremin merkez üssü ve ilk etki alanlarını toptan görmüş oluyoruz.

Friedman, İslami siyasi hareketleri, (onun deyimiyle “cihat”) amacına varmayacak ama bütün bu coğrafyada esaslı bir depreme yol açacak “hareketlenme” olarak nitelendiriyor. İslami hareketlerin muhalifliği, aslında küreselleşme karşıtı bir “merkez” oluşturmaktan ziyade neoconların saldıracağı anti-Amerikan bir merkez ve savaş gerekçesi oluşturdu. Ortadoğu’nun ilkönce ABD savaş makinesi tarafından çözülmesi şüphesiz bir neocon projesiydi ama hızla gelen kriz ve küreselleşmenin bir Amerikan ulusal hakimiyeti çerçevesinde hareket etmeyeceği gerçeği, ABD’yi, ister istemez, tornistan ettirdi. Bu aslında ikinci savaştan beri süregelen ABD’nin ulusal hegemonyasına dayalı yeni emperyalizmin bitmesi idi. Bu bitiş aynı zamanda, bir türlü buluşamayan Anglosakson iktidarı ile Avrupa egemenliğinin (genişlemesinin) buluşma yollarının açılması idi. 

Geleceğin işaretleri

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Bükreş’te yapılan NATO zirvesi beklendiği gibi, soğuk savaşı hatırlatacak, bir ABD-Rusya çekişmesine sahne olmadı. Ama yakın gelecekte dünyanın, hatta AB-Türkiye-Ortadoğu bölgesinin nasıl şekilleneceğinin işaretlerini verdi. Aslında biraz başımızı kaldırıp bu işaretlere bakmayı becerebilsek, şu son bir aydır yapılan tartışmaların ve çekişmelerin nerede, nasıl sonuçlanacağını az çok görebiliriz.

The Independent’den Adrian Hamilton NATO zirvesinde hayal kırıklığına uğrayanlardan. Şöyle diyor: “ NATO, ABD’yi askeri bakımdan Avrupa’ya kenetlemek ve Sovyetler’i dizginlemek bakımından olağanüstü derecede etkin bir örgüt oldu. Fakat geçmişte taşıdığı önem, gelecekteki hedeflerin kılavuzu değil ve bugün ortaya çıkan bütün bu gerilimlerin arkasında NATO’nun neye yaradığının tarifinin yapılamaması yatıyor.” Evet, çok haklı. Özellikle 11 Eylül sonrası Bush ve Blair NATO’yu resmen bir işgal örgütü olarak işlevlendirmek istediler. Ama AB’nin ve Rusya’nın faklı yönelimi NATO’nun bir “anti-terör” örgütü olarak yeniden yapılanmasını önledi. Aynı makalenin sonunda Hamilton çok ilginç bir şey daha söylüyor: “Deniyor ki, NATO olmasaydı, onu icat etmek durumunda kalırdık. Tam tersi doğru. NATO olmasaydı, bu dönemde çok daha farklı bir şey icat ederdik. Afganistan’a illa bulaşacaksak, bunu farklı bir biçimde yapardık. Eski Sovyet cumhuriyetlerindeki demokrasiyi garanti altına almanın aracı olarak AB üyeliğini kullanırdık. Ve bağımsız bir Avrupa savunma gücü oluştururduk. Bükreş’teki korku verici ihtimal şu: Geleceğine dair zor sorularla yüzleşmeden NATO’nun yeni yönlere çekilmesine göz yumarak, bütün bir ittifakın üzerine kurulduğu temeli yıkma tehlikesine giriyoruz.” Hamilton’a teşekkür etmek lazım. ABD başkanlık seçimlerinden sonraki ABD dış politikası ancak bu kadar iyi özetlenebilirdi. Benim iddiam şu: Ukrayna, Gürcistan bizden önce AB üyesi olacaklar. Yani Hamilton’un dediği olacak; AB genişlemesi, NATO’nun da şemsiyesiyle doğuya doğru hızlanacak. ABD, Irak, Afganistan sorunlarını militarizmin batağından çıkarak halletmeye çalışacak. İşte tam burada geleceğin işaretlerini de buluyoruz: “ABD’nin dünya sistemi içindeki hegemonik konumu kaçınılmaz bir biçimde son bulmaktadır. Keza, Wallerstein de, önümüzdeki çeyrek yüzyılın sonunda dünya ekonomisinin büyük “aktörleri” içinde ABD’nin en zayıf konumda olacağını öngörmektedir. Ona göre, yeni bir kutuplaşma sürecinin sonunda Amerika’nın Çin ve Japonya’nın egemen konumda olacakları bir Doğu Asya gruplaşması ile işbirliğine mahkûm olması; Rusya’nın ise Avrupa ile bütünleşmesi beklenmelidir.” Bu Wallerstein yorumu Korkut Boratav’dan. Ayrıca Boratav, Wallerstein’ı 21. yüzyılda yaşayan birkaç bilgeden biri sayıyor.

Şimdi yukarıdaki tespit iddialı, ama son NATO zirvesi ve ABD’den başlayan kriz dâhil, bütün işaretler bu tespiti doğrular yönde. İkincisi bu tespit Türkiye’yi çok ilgilendiriyor. Yani Türkiye için, bu tespitten hareket edersek şu sonuçlar ortaya çıkıyor: 1) AB genişlemesi Rusya’nın da onayıyla ( AB-Rusya şu an dünyadaki en büyük enerji ortaklarıdır. Almanya ve Fransa Gazprom’a proje ve hisse bazında ortaktır.) doğuya doğru hızlanacak. Belki Ukrayna Türkiye’den önce AB üyesi olabilir ama Türkiye’de mutlaka üye olacak. 2) ABD-Türkiye ilişkisi ağırlıklı olarak AB üzerinden yürüyecek. 3) Türkiye, “yaramazlık etmezse” –darbe, hukuk dışı “hukuk” gibi- Irak pazarı ve petrollerinde söz sahibi olacak. 4) Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu bu çerçevede çözülecek.

Kapatma davası, Ergenekon vb işleri mi soruyorsunuz? Geçin onları bitti o işler. Hamilton ne diyordu? “Geleceğe ait zor sorularla yüzleşmeden bu günün adımlarını atamazsınız.”

İşçi sınıfının Google karşısındaki tutukluğu

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-04-20 tarihli Sesonline.net Yazısı

Geçen gün Ali Nesin büyük bir bıkkınlıkla söylemiş gazetenin birine; artık Türkiye geçsin şu geçiş sürecinden diye. Gerçekten öyle gına geldi yani. Ben kendimi bildim bileli bir “geçiş süreci” yaşıyoruz. Her seferinde tam sonuna geldik derken “yeni bir geçiş süreci” başlıyor. Sosyal Güvenlik Yasası da çıktı nihayet. Çalışanlar için Cumhuriyet tarihinin en önemli yasalarından biri olan bu yasanın çıkış sürecinde işçi sınıfı iyi bir sınav verdi mi? Bu gibi zamanlar kazanım elde etme amacını taşıdığı gibi örgütlülükleri geliştirme ve güçlendirme zamanları olarak da ele alınmalıdır. Ancak bu süreçte bunun tam anlamıyla gerçekleştirildiğini söyleyemeyiz. Türkiye’de işçi sınıfının örgütlülüğü ve mücadelesi Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarından ayrı ele alınamaz. Bu yapısal sorunlar, Türkiye’de kapitalizmin bir geçiş süreci olarak tanımlanan tarihsel yolculuğu kaynaklıdır. Cumhuriyet kurulduğundan beri tercih edilen yol kapitalizmin bu topraklarda batının bir parçası olarak yapılanmasıdır. Çeşitli kopuşlar ve içi kapanmalar da Türk egemen sınıflarının tercihinden çok batı kapitalizminin krizlerinden kaynaklı olmuştur. Türkiye kapitalizminin yapısal sorunları doğrudan politik olanla içli dışlı bir “geçiş” sürecini içerir. Bütün bu süreçte politik olanın belirleyicisi ise devlettir. Aksi hiç olmadı. Aksinin olduğu yer ve zaman işçilerin inisiyatif aldığı bir tarih olacak. Yani sokakların politik olanı belirlediği ve ekonomik olana buradan müdahale ettiği bir eşik aynı anda bir demokratik devrim tarihi ve zamanıdır da. Bu gerçekleşebilir mi? Burada hep söylediğim bir şeyi tekrar söyleyeceğim: Türkiye devleti sınırları içinde ve bu sınırların belirlediği siyasi kompozisyonla değil. Bugün dünyada ve ülkemizde işçi sınıfının yeni yüzünü ve örgütlenme potansiyelini anlamak dünya kapitalizminin içinde bulunduğu yeni yönelimi anlamaktan geçiyor.

Örgütlülük tamam da nerede ve nasıl? Bence bu sorunun yanıtı belki bütün sorunlarımızı çözmez ama temel yönelimimizin yanıtlarının başlıklarını verebilir. Bunun için biraz tarihle birlikte günümüzün dinamiklerini ele alalım.

MANDEL’İN ÜÇÜNCÜ TEKNOLOJİK DEVRİMİ

Mandel Geç Kapitalizm’de üçüncü teknolojik devrimin iki temel sonucuna ulaşır. Bunlardan ilki çok önemli ve bence şu yaşadığımız günleri özetliyor: “ Üretkenlik düzeylerindeki bölgesel ya da uluslararası farklar artık kar elde etmenin ana kaynağı değildir. Şimdi bu rolü, sektörler ve işletmeler arasındaki farklar üstlenmektedir.” (1)

Mandel, 19. yüzyılda tüketim malları ve üretim malları arasındaki emek üretkenliği farklarının azalmasının bir değer aktarım mekanizması olduğunu söylerken, tüketim malları kesimimden üretim malları kesimine değer aktarımının sömürge ve yarı sömürgeler yoluyla olduğunu, bunun için de tarımın stratejik bir sektör olduğunu söyler. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra (yani ikinci savaştan sonra) çok açık olarak bunun ortadan kalkmaya başladığına vurgu yapar. Hiç şüphesiz onun bu vurgusu bir süreçtir. Ama bu dönemi karşılayan ve onun içinden çıkmakta olan teknoloji dalgası daha da ilginçti. Telekomünikasyon, radyo ve alüminyum, plastik dönemi belirledi. Bu dönem ve onu karşılayan dönemde (1940’lardan 1980’lerin ortalarına kadar) monopol ve oligopol yapılar devletinde önemli bir ekonomik oyuncu olması ile birlikte ortaya çıktı ve gelişti. Kamusal yaygın alt yapı hizmetlerinin düzenlenmesi ya da kamu sahipliğine geçmesi, bankacılığın ve finans kapitalin büyük şirketlerde yoğunlaşması fordist üretim ile birlikte bu tarihsel döneme damgasını vurdu. Esasında fordizm ve buna bağlı ölçek ekonomilerinin gerçek ağırlığı ikinci savaş sonrası dönemde artmıştır. Elektrik üretimi ve dağıtımı fordizmin kılcal damarları olarak dünyayı sarmış ve kapitalizmi her yere taşımıştır. Bu üretim hızla otomobil ve diğer demir-çeliğe dayalı sanayileri ve dayanıklı tüketimi geliştirmiştir.

Yine bu dönemde hiyerarşik denetim ve büyük şirketlerde tekno-yapılaşma ortaya çıkmış ve uygulanmıştır. Perakende ve mağaza zincirleri, eğitim turizm ve eğlence sektörleri hızla gelişmiştir. Bu dönemin ana yürütücüsü ülkeler Almanya, ABD, İngiltere, Fransa, Belçika, İsviçre ve Hollanda’dır. Bu dönem AB genişlemesinin de ikinci dalgasına tekabül eder. Yani AB merkezi bir kontrol sanayileri ve gelişmiş ulus-devletler sıkışması olmaktan çıkarak bölgesel bir entegrasyon için ilk önemli adımlarını bu dönemde atmıştır. Yine bugün yaşadığımız zamanlara damgasını vuran kamu düzenlenmesinde ulusçu ve emperyalist devlet en gelişmiş halini bu tarihsel dönemde almıştır. Bu olgu aynı anda yaşanılan dönemde sanayileşmeye ve sanayinin alt yapı özelliklerini de damgasını vurmuştur.

ZORAKİ SÖMÜRGECİLİK

İkinci savaş sonrası ABD ekonomik gücünü, savaş öncesi ve savaş sırasında Avrupa’nın geliştirdiği teknoloji birikimine sahip çıkarak eldi etti. Silikon vadisi bir mucize değildi. Savaşın biriktirdiği teknolojik bilginin Amerika tarafından kullanılmasıydı. Bu teknolojiyi yaygınlaştırmak için risk sermayesi kavramı geliştirildi. Ve Amerikan üniversitelerinden fırlayan genç beyinler kendilerine parayı bastıracak savaş zenginleriyle silikon vadisinde buluştu. Bu teknoloji, uzay harcamaları ama daha çok ev aletlerinin ve kişisel bilgisayarların geliştirilmesi için kullanıldı. İşte sorun da, Mandel’in dediği gibi, tam buradaydı. Çünkü tüketim malları kesiminin genişlemesinin sınırı vardı. Bu sınır gelişmiş ülkelerin pazarı idi. Bu pazarın sonuna gelindiğinde buralardaki işçi sınıfını için alacak –kişisel bilgisayar dâhil- tüketim malı kalmamıştı. Ancak işçi sınıfına tüketim malı satmanın yükü de ağırdı. Yüksek ücretli ve örgütlü işçi sınıfı kar oranlarını düşürdüğü gibi bir müddet sonra talep yetersizliğine de sebep oluyordu. Çünkü alım gücü ne kadar çok olursa olsun işçilerin talebi devletin talebinin yerini tutamaz. Bir müddet sonra yani pazarlar bulmanın elzem olduğu ortaya çıktı. Zaten bu ortaya çıkmadan önce, petrol bahanesiyle kriz de başlamıştı. Bu üçüncü dalga dediğimiz yeni sömürgeci dönemin sonuydu ama bunun tam anlamıyla tasfiyesi hemen mümkün değildi. Çünkü dünya gelişmiş ülkelerden ibaret sayılamazdı. ABD’nin hegemonik devlet rolünden soyunması, azgelişmiş ülkelerin diktatörlüklerden sıyrılması o kadar kolay süreçler değildi. Ve bunlar hep şimdi yaşadığımız “geçiş” sürecini içerecekti.

NEYDİ BU ÜÇÜNCÜ DALGA

Üçüncü dalga Pax-Britannica ve sömürgeciliğin devam ettiği ama aynı zamanda sonlandığı ve yerini Pax-Americana’ya bıraktığı dönemdir. Üçüncü büyük sermaye birikim dönemini takip eden dördüncü dönemde ABD’nin hegemonik devlet olarak iktisadi ve askeri hâkimiyetinden bahsedebiliriz. SSCB’nin bu dönemdeki ekonomik örgütlenmesi ve silahlanma yarışı, soğuk savaş olguları ABD’nin emperyalist-hegemonik devlet olarak yapılanmasını tamamlarken, SSCB’nin varlığı kapitalizmin o dönemdeki yapılanmasının ve sermaye birikiminin, çoğu kere söylendiği üzere, alternatifi olmamış onun tamamlayıcısı olmuştur. Wallarstein bu konuda oldukça iddialıdır. Wallarstein ABD ve SSCB ilişkisinin yüzeydeki görüntüsü başka, altında yatan gerçek başka der. (2) Wallarstein’e göre 1917’den beri olan, kapitalizmin işleyişini güvenle sağlamak ve fordizm, merkezi planlama gibi örgütlenme biçimlerini ve araçları farklı veçheleriyle uygulamaktı. Bu anlamda ulusal merkezi planlama, fordist üretim, devletçi ekonomi gibi uygulamalar ve araçlar sanıldığının aksine sol bir seçenek değil, tam aksine, dönem itibarıyla ABD egemenliğini pekiştiren ve onu dengeleyen-devam ettiren (sürekliğini sağlayan) oluşumlardı.

POLİTİK TEKNOLOJİ

Bugün Freeman beşinci dalgayı 1980’lerden başlatıyor ve günümüze getiriyor. Bu dönemi tanımlayan temel niteleme enformasyon ve iletişim. Temel taşıyıcı büyüme sektörleri ise yazılım, esnek üretim sistemleri, sayısal haberleşme ağları, uydu teknolojisi, biyoteknoloji. Castells, Freeman’ın bu çerçevesini enformasyon teknolojisi paradigması ile tamamlar. (3) Yeni teknolojilerin hızlı yayılımı, bu teknolojilerin ağ kurma iradesi ve etkileşimi, esnekliğin temel olduğu ve yatırım üretim planlamasını bilgisayar ağlarına bağlı yapan oluşumların ortaya çıkması ve üretim zincirini oluşturması paradigmanın başlıca ayaklarıdır. Castells şöyle devam eder:”Böylece mikro elektronik, telekomünikasyon, opto-elektronik ve bilgisayarlar artık enformasyon sistemleri ile bütünleşmiştir. Bu noktada örneğin yonga üreticileri ile yazılımcılar arasında hala işletme düzeyinde bir farklılık mevcut olacaktır. Ancak bu tür bir farklılaşma, yonga donanımlarına yazılımların yerleştirilmesi kadar, şirketlerin stratejik ortaklıklar, işbirliğine dayalı projeler çerçevesinde giderek daha fazla bütünleşmesiyle bulanıklaşmıştır.” (4)

Bu gelişmenin taşıyıcı ülkeleri daha doğrusu bölgeleri Freeman’a göre, ABD, Asya, AB, Rusya ve diğer gelişmekte olan ülkelerdir.

Bu stratejik gelişmelere uluslar arası finans piyasalarının serbestleşmesi ve düzenlenmesi eklenince karşımıza tek bir pazara doğru giden bir kapitalizm çıkıyor. Mandel’in dediği gibi bu gerçekleşmelerin çok önce yani ikinci savaştan hemen önce olması gerekirdi.

Ancak İkinci savaştan sonra yeni sömürgeciliğin devreye girdiğini ve bu süreci uzattığını biliyoruz. Zaten yeni sömürgecilik dolayımlı bir faşizm olarak üretim araçları sektöründeki artı-değer çöküşüne karşı geliştirilmişti. Bu çok açık olarak, ikinci teknolojik devrimin, gecikmeli olarak, tüketim malları sanayine uygulanmasıydı. Fordizmle birlikte uygulanan dayanıklı tüketim mallarını metropol ülkelerde yaygınlaştırma çabası sermayenin organik bileşiminde önemli bir artışa yol açtı. Bu kar oranlarında geçici bir yükselişe neden olurken, üretim malları ve teknoloji geliştiren sektörler geldikleri sınırdan öteye geçemediler. Çünkü tüketim malları sektöründeki kar yükselişinin iki sınırı vardı; birincisi teknoloji yapan ve üreten sektörlerine yatırım yapılmıyordu ve buralardaki karlar düşüyordu. İkincisi sömürgelerdeki pazarların sınırına gelinmişti. Yani sömürgeler mal ve para çevrimini yapamaz hale gelmişti.

İşte burada gelişmiş ülke-gelişmemiş ülke ayrımının önemi ortadan kalkıyor. O tarihe kadar “geliştirilmeyen” ülke ya da bölgeler artık “geliştirilebilirlerdi” Çünkü çıkış için tek yol vardı: Teknolojiyi hızla devreye sokmak. Ancak bu çok bilinen bir sorunu yeniden devreye soktu. Teknoloji hızla çoğalır ve küreselleşirken kar oranları da aynı hızla düşmeye başladı.

YAKALARIN RENGİ KARIŞTI

Bugünü belki de bu çerçeve biraz anlatabilir. Peki, bu süreçte işçi sınıfı ne oldu? Tabii ki bu dönemde işçi sınıfının ortadan kalktığını söyleyen yeni liberal tezlerden, değişen hiçbir şeyin olmadığını, fabrikaların ve mavi önlüklü, çelik iradeli ve devrimci parti benzeri sendikalarıyla işçi sınıfının küresel kapitalizmin kafasına vurarak iktidarı ele geçireceğini iddia eden tezlere kadar tüm içi boş iddialar bugün gerçek yerlerini buldular.

Fordist kitle üretiminin, sosyal devletin, ucu bucağı olmayan fabrikaların ve onların sendikalarının tasfiyesinden sonra şimdi, yukarıda anlattığımız gibi, yeni bir dönemi yaşıyoruz.

Şimdi küreselleşme, ulusal hükümetlerin farklı para ve maliye politikaları geliştirmelerini güçleştirdiği hatta imkânsız hala getirdiği gibi, farklı emek politikaları geliştirmesini de önlüyor. (5) Çünkü artık ulusal sınırlar içindeki talep önemli değil. Küresel teknolojik gelişim ve bu teknolojinin başat üretim aracı olarak gelişimi önemli.

GOOGLE GERÇEĞİ

Bugün arama motoru Google’un ilk çeyrek karının 1.31 milyar dolar olması ancak bunun yanında sanayi ve finans sektörünün toptan zarar yazması bize bu dönemi özetliyor. Yüksek faizlerin sanıldığı gibi küresel kapitalizmin karlılığını artıran bir araç olmadığı tam aksi sonuçlara yol açtığını da bu süreçte gördük. “Metropol ülkelerdeki birikim azlığı ve sömürgelere sermaye ihracının düşmesi böylece sadece sermaye fazlasının ortaya çıkışını ve kar oranının düşmesini pekiştirdi. Bilindiği gibi, fazla sermaye yalnızca ortalama faiz elde eder, ortalama kar değil. Ancak kendisi sermayenin değer kazanma sürecine bizzat katılmadığı için ve dolayısıyla bu faiz toplam toplumsal artı değerden ödenmesi gerektiği için ortalama kar oranını daha da düşmeye zorlar” (6)

Artık devletlerde, mali sermaye de yüksek faizle daha fazla idare edilemeyeceğini gördü.

Kapitalizm şimdiye değin üretim araçlarını geliştirmek için devleti öne sürdü ve devletler eliyle savaşları çıkardı. Savaşları iki temel işlevi vardı; birincisi tıkanan pazar sorununun yeniden düzenleyip yeni sermaye birikiminin gereklerine göre paylaştırdılar ikincisi ise üretim araçlarını geliştirecek (Marks’ın ünlü Kesim I’ini ) talebi ve alt yapıyı sağladılar. Bunu tamamlamak içinse savaş sonrası dönemlerde tüketim ve hizmetler alanlarını geliştirildi. Gelişmiş ülkelerde sosyal devlet, sınırlardan taşan kültürel zenginlik ve örgütlü(!) işçi sınıfı bunun sonucuyken aynı dönemde azgelişmişler ilk önce ucuz hammadde ve emek deposu sonra da ucuz fabrikalar oldu. Şimdi ne savaşan ulus-devletlere eskisi gibi ihtiyaç var ne de ucuz hammadde depolarına.

Şimdi ki ihtiyaç, bilgiyi alacak bir talep, yaygınlaşan piyasa ağı ve bunu tamamlayan küresel bir düzenek.

Bunu sağlamak için de devletin ağırlığından her yerde hemen kurtulmak gerek. Devletin gereksiz kadrolarının, düzeneğinin yol açtığı gereksiz harcamalar ekonomiye başka bir yerden zerk edilerek yeni bir orta sınıf ve talep yaratmak şimdi en önemli hedef.

Ancak çok iddialı olacak ama yeni kapitalizm bunu hem İran’da hem Türkiye’de hem de Afganistan’da yapmak istiyor. Peki, burada işçi sınıfı nerede duracak. Bir kere şu “mavi yaka”, “beyaz yaka” gibi gereksiz tanımlardan kurtulduğumuzu söyleyelim. Artık ulusal hükümetlerin dünyadan ayrı bir iktisat politikaları olamayacak. Böylece işçi sınıfının ulusal hükümetlerle pek işi yok.

Örneğin yeni ‘Sosyal Güvenlik Yasası’ küresel bir düzenleme. Zaten bu düzenlemeyi yapmayacak bir hükümet iktidara gelemezdi. Sanıldığı gibi bu yasa IMF direktifi ve AKP işbirliğiyle değil, ‘Washington uzlaşısının’ bir sonucu olarak gündeme gelmiş ve yasalaşmıştır.

Burada iki şey yapılabilirdi; birincisi küresel düzeyde alternatif yeni bir sosyal güvenlik sisteminin dünya vatandaşlığıyla birlikte oluşturulması. İkincisi bunun, Türkiye’de eski yasanın yerine getirilmesi için küresel ve yerel eylemlilikler ve ittifaklar.

Evet, yalnızca küresel bir işçi hareketi ve bu alanda sınırların kalkması bile 21. yüzyıla damgasını vuracak bir gelişme. Ama bundan ötesi kafa ve kol emeği arasındaki farklılıkların giderek erimesinin heyecan verici sonuçları olacaktır.

1 Mandel, E. Geç Kapitalizm, S: 259, İstanbul–2008

2 Immanuel Wallerstein, Liberalizmden Sonra, 1998, Metis, İstanbul.

3 Manuel Castells, Ağ Toplumunun Yükselişi, 2005, Bilgi Üniversitesi ,İstanbul.

4 Manuel Castells, age, s; 91.

5 Şenkal, A. Küreselleşme sürecinde sosyal politika: S.469; Alfa yayınları, 2005, İstanbul.

6 Mandel, age. S:256