Türkiye’nin patatesçileri

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

 

 

Bütün bu olanlar ve darbecilerin amaçları, bir zamanlar bir ada olmasına rağmen patatesle beslenen, 19. yüzyılda patates bile bulamadığı için nüfusunun yarısı açlıktan ölen ama şimdi eğitim ve teknolojide dünyanın en hızlı gelişen ülkesi olan İrlanda’yı hatırlattı bana.

İrlanda çok değil 30 yıl öncesine kadar ürettiği patatesleri İngiltere’ye satarak kişi başı 1500 dolarlık gelire sahip olan bir ülkeydi. İngiliz sömürüsü ve işgali, mezhep savaşları, yüksek dış borç ( milli gelirin yüzde 65’i civarında.) İrlanda’nın yoksulluk çemberinin katmerleriydi. İrlanda’nın 1950’lerde nüfusunun yarısı tarımdaydı ve açlık çekiyorlardı.

Bunda İrlanda’nın 1922’den beri uyguladığı ekonomi-politikasının payı vardı. Bağımsız devlet statüsünün kazanıldığı 1922’den 1950’li yılların sonuna kadar ülkede içe dönük, gümrük duvarları ile korunan otarşik bir ekonomi-politikası uygulanmıştır. (Bu tarihsel süreci bir yerlerden hatırlıyor musunuz?) Sonuç: Dört tarafı denizlerle çevrili bir ülkede balıktan çok patatesle beslenen yoksul bir halk.

İrlanda’nın kaderini iki önemli tarih tersine çevirmiştir. Birincisi AB’ye üyelik tarihi olan 1973. İkincisi ise İrlanda Poundu’nun Sterline olan bağımlığının sona erdiği ve İrlanda’nın Avrupa para sistemine dâhil olduğu 1979. Bu tarihten sonra İrlanda’da mali piyasalar gelişmeye ve İrlanda’ya Doğrudan Yabancı Yatırımlar gelmeye başlamıştır.

Ayrıca İrlanda’ya AB’den bölgesel farklılıkların giderilmesi doğrultusunda 50 milyar doları aşan fonlar aktarılmıştır. Bu fonlar eğitim ve teknoloji altyapısı için kullanılmıştır. İrlanda’da eğitim harcamaları GSYİH’nin % 5,5’ine eşittir. OECD ortalaması ise % 4,9’dur.

Böylece İrlanda tıp, kimya, elektronik, mühendislik gibi alanlarda dünyadaki üç ülkeden biri oldu.

İrlanda’nın bu dönüşümü yalnızca AB üyeliğiyle yaptığını söylemiyorum. İrlanda bu dönüşümü bir toplumsal mutabakat ve demokratik katılım sonucu gerçekleştirmiştir. Bunda İrlanda burjuvazisinin iştahı olduğu kadar, yoksulluktan ve kırdan kurtulmak isteyen çok geniş kesimlerin de rızası vardır. 1987 yılı İrlanda için bir dönüm noktası olmuştur. 1987’de siyasal partiler, işçi ve işveren kuruluşları ve ülkenin toplumsal yaşamında etkili olan kilisenin bir araya gelmesiyle “Ulusal İyileşme İçin Program Anlaşması” imzalanmıştır.

Şimdi kimse bu İrlanda’da olabilir; orası küçük, Türkiye ile karşılaştırılmaz demesin. Bu bir modeldir. Bir demokrasi ve katılım-sorunları birlikte çözme-, dünyaya ayak uydurma, zenginleşme modelidir. Bizim bu modelden çıkarmamız gereken dersler şunlar:

1) Artık içe kapalı, otarşik bir ekonomi hiçbir toplum için çıkış değildir.

2) Eğitim ve teknoloji kurtuluş için önemli iki basamaktır.

3) İç tasarrufların yetmediği yerde istihdam yaratan dış yatırımlar gereklidir.

4) Bütün toplumun katıldığı demokratik bir yönetim her şeyin ilk adımıdır.

İrlanda faşist kafalı “patatesçilerini” 1973 yılında tasfiye etti. Bizdekiler ise hala darbe yapmaya çalışıyor. Üstelik bu patatesçi faşistler kahraman ilan ediliyor. Ama herkes artık biliyor ki; demokrasi dışı her yol yoksulluk getirir. Türkiye’nin şu krizde en çok kaybeden ülke olmasının nedeni, AKP’nin ayak direyerek demokratik reformları yapmamasıdır. Yoksulluktan çıkmak için önümüzde fırsat var: Bu patates kafalı darbecileri yargılayalım ve demokratik reformları yapalım. Toplumsal mutabakat ve refah ondan sonra gelecektir.

 

 

Share on Facebook

Artık zor; AKP kapatılmayacak!

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Bütün veriler kötü gelmeye başladı. İşsizlik, doğrudan yabancı yatırımlar, tüketici güven endeksi… Merkez Bankası’nın faiz artırması da çok şeyi değiştirmeyecek. Çünkü artık faiz dâhil Merkez Bankası’nın elindeki para politikası araçları etkinliğini yitirdi. Bundan böyle bu araçların piyasaların dikkatini çekecek oranda kullanımı istendiğinin tam aksi sonuçlara yol açabilir. Yukarıdaki temel veriler dışında, özel sektörün borçluluk seviyesinin de yükselen enflasyon ve kurla birlikte sorun olmaya başladığını söyleyebiliriz. Yabancı yatırımların geçen yıla göre yüzde 80,4 azalması çok kaygı verici bir gelişme. Zaten portföy yatırımları da giderek azalıyor. Son üç yıllık dönemde, yabancı sermaye girişi, önceki dönemlerden farklı olarak, önemli ölçüde reel kesim borçlanması ile doğrudan yatırımlar kaleminde yer alan özelleştirme gelirlerinden kaynaklanmıştır. 2007 yılı son verilerine göre ise, finans hesabının kompozisyonunun yaklaşık yüzde 65’i reel kesim borçlanmasından oluşurken, portföy yatırımlarının tamamen durma noktasına gelmesi, cari açığın finansmanında bu defa, geçen beş yıldan farklı bir finansman kompozisyonuyla karşılaşmamıza neden olmuştu. En temel farklılık 2006’da 8,2 milyar dolar civarındaki portföy hesabının 2007’de 0,1 milyar dolara gerilemesidir. 2007’de net doğrudan yatırımlarda yaklaşık 3 milyar dolar gerileme yaşanırken, söz konusu iki kalemde yaşanan düşüşler, diğer yatırımlar hesabındaki girişlerle fazlasıyla dengelenmişti.

Şimdi özel kesimin borçlanması duracak, doğrudan yatırımlar daha da azalacak. Bu durumda özelleştirmeleri hızlandırmak ancak geçici ve ucuz bir çözüm. Hükümetin bu yılki özelleştirme hedefi 11,8 milyar YTL. Artık bunun gerçekleşmesi çok zor. Ödemeler dengesi hesabında genel dengede 10,5 milyar dolar civarında fazla veriyoruz. Yani dış ticaret açığını finans hesabı karşıladığı gibi, 10 milyar dolar civarında, çoğu borçlanma ve doğrudan yatırımlar kaynaklı fazlamız oluyor. İşte bu 10 milyar dolar kuru aşağıya basarken hem kur artışı kaynaklı enflasyonu önlüyordu hem de ihracatımızı kolaylaştırıyordu. Buradaki doğrudan yatırımların çoğu özelleştirmedir.

Hükümet, çok zor olmasına rağmen, 2008 özelleştirme hedefini tuttursa bile bu yeterli olmayacaktır. Kaldı ki bu senaryoya AKP’nin kapatılması riskini dâhil etmiyoruz. Bu olasılık, ekonomi açısından, artık düşünülmesi bile güç bir durumdur. Elektrik, köprü ve otoyol özelleştirmelerine yerliler dışında Avrupalı firmalar girecek. Türkiye’nin 2008–2010 arası, hem hedeflediği özelleştirme rakamına ulaşması, hem durma noktasına gelen portföy yatırımlarını ve doğrudan yatırımları yeniden almaya başlaması için bütün siyasi risklerini berhava etmesi gerekir. Siz darbe tehdidi olan bir ülkede ismi Atatürk ya da Fatih Sultan Mehmet olan bir köprüyü, otoyolu almak istermisiniz?

Yani önümüzdeki altı ayda Türkiye’nin, orta ve uzun vadeli, sosyal içeriği olan, doğuyu da kapsayacak başka bir ekonomik programı tartışmaya başlaması için bu enflasyon ve durgunluk anaforunun içinde kaybolmaması gerekiyor. Bunun da tek yolu demokrasi. Başka çıkış yok. Yani bu yol tamamlanmadan bir başka yola geçemeyiz. 2008-2009’da, bir önceki yıl gibi olmasa bile, özel sektörün ve hazinenin borçlanması, portföy yatırımlarının yeniden hareketlenmesi, doğrudan yabancı yatırımların gelmeye başlaması ve konut, perakende, tekstil gibi sektörlerin çökmemesi gerekiyor. Örneğin tekstilde, her şeye rağmen, dış ticaret fazlası verdiğimizi unutmayalım. 2007 yılında tekstil ve hazır giyim 15,9 milyar dolarlık fazla verdi.

Şimdi, en azından, şu konuttan sonra gıdayı da saran kriz geçene kadar Türkiye’nin içinde bulunduğu senaryoyla devam etmesi gerekiyor. Bunun dışına çıkmak AKP’ye karşı olan kesimler için bile bir felaket. Toplumsal mutabakat burada sağlanacak.

Artık AKP’nin kapatılması zor.

Share on Facebook

Yaratıcı bir dinamik: Avro

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Barrosso’nun ziyareti ve AKP’nin yeniden AB sürecini hatırlaması şu bitmek tükenmek bilmeyen AB tartışmalarını yine gündeme getirdi. AB, Türkiye için bir turnusol kâğıdı. Türkiye’de AB karşıtlığı, AB’nin ne olduğu üzerinden değil, Türkiye’nin ne olması gerektiği üzerinden gidiyor. Örneğin “sol” her zaman AB’nin kendisiyle AB sürecinin dinamiklerini birbirine karıştırmıştır. Bundan dolayı AB karşıtları hiçbir zaman AB’yi ve onun kurumlarını anlamadılar, onun dinamiklerini ve Türkiye üzerindeki etkilerini çözmeye çalışmadılar. Mesela bu kesimi en çok AB parası avro şaşırtmıştır. Almanya’nın marktan, Fransa’nın franktan nasıl vazgeçtiğini bir türlü çözemiyorlar.

AB anayasası suya düştüğünde, her kesimden bilumum “ulusalcı” ayaklanmıştı. AB’nin zaten hiçbir zaman bir siyasal birlik olamayacağı, yakın gelecekte parçalanacağı ve ulus-devlet gerçeğinin hepimizin sonsuza kadar tek gerçeği olduğunu hep bir ağızdan (hem sağdan hem soldan) haykırmaya başladılar.

Ulus-devletin en önemli egemenlik alanlarından biri olan ulusal paranın Avrupa’da tekrar gündeme geleceğini de ileri sürdüler. Hatta bunlardan hızını alamayanlar İtalya’da fiili olarak lirete dönüş yapıldığını, bazı benzin istasyonlarında liretin kullanılmaya başlandığını bile ileri sürdü.

İşte milliyetçiliğin her türlüsünün en önemli sorunu budur. Onlar aslında her zaman kapitalizmin bekasını isterler. (Sonuçta bu bir ana-çocuk ilişkisidir.) Ama kapitalizmin bekasının onun rasyonalitesinden geçtiğini anlamazlar. Yine öyle oluyor.

Kapitalizm yetmişli yılların sonunda ilan etti: “Ben, bundan sonra bana gerekli olan sermayeyi ulus-devlet üzerinden biriktirmeyeceğim; büyük bölgesel-kıtasal pazarlar ve birlikler yaratacağım” Bu irade kapitalizmin tarihindeki en önemli iradedir. AB, bu iradenin sonucunda ekonomik birlikten siyasi birliğe doğru evrilmiş ve bu siyasi birliğin genel eşdeğeri (parası) olan avroyu yaratmıştır. Avro, bu anlamda yaratıcı bir dinamiktir.

AB kapitalizminin bir rezerv para yaratma iradesi ve bunun sonucunda avronun doğması 21. yüzyılın hemen başında olmuştur ama belki de bu durum, yüzyılın en önemli ekonomik hatta siyasi olayı olmaya adaydır. Bir noktada siyasi olayıdır; avro, AB siyasi birliğinin, ulusal devletleri aşarak yeni kıtasal bir oluşum yaratmasının en önemli kaldıracıdır.

Avronun yaratıcıları onu, Maastrich kriterlerine dayandırmışlardır. Maastrich kriterleri ulusal merkez bankalarının yerini alan Avrupa Merkez Bankası’nın temel felsefesidir. Bugün merkez bankalarının bağımsızlığı deyince para politikalarının, ulusal hükümetlerden bağımsız olarak merkez bankalarınca yürütülmesi anlaşılır. Avronun bir zorlama olduğu ve yürümeyeceği iddiaları da, en azından, iktisadi değil siyasi savlardır. Avro iki nedenden bugün kapitalizm için gereklidir; bunlardan birincisi dolar karşısında alternatif bir rezerv para, bugünkü koşullarda, olmak zorundadır, bu operasyonel bir gerekliliktir. İkincisi kapitalizmin ulusal pazarlar yerine kıtasal pazarların inşası için kıtasal-küresel para birimlerine ihtiyacı vardır.

Avronun arkasında devlet yok yürümez iddialarına gelince kapitalizm artık parayı devletler eliyle üretmeyecek. “Bağımsız” Kıtasal Merkez Bankaları eliyle üretecek ve yürütecek. Para devletin gücüne değil, ekonominin rasyonalitesine dayanacak. Siyasi değil, ekonomik karşılığı olacak.

Yani kısaca ne Hitler’in ruhu markı ne de Mussolini’nin hayaleti lireti geri getirebilir.

Türk lirasını sormayın o daha uzunca bir süre var olacak. Biliyorsunuz” bizimki” yaşıyor.

Share on Facebook

İşçi sınıfının yeni yönü

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Perşembe günü tüm dünyada işçi sınıfı, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs’ı kutlayacak. Türkiye’de de bu sefer 1 Mayıs bütün sendikaların katılımıyla, son yılların en kitlesel kutlamasına sahne olacak. Umarım devlet yine devletliğini yapmaz, 1 Mayıs alanını, Taksim’i işçilere bırakır.

Çalışma Bakanlığının verilerine göre, Türkiye’de kamu hariç 5,3 milyon civarında işçi var. Bu işçilerin yüzde 58’i sendikalı. Sendikalaşma oranı 2002’den beri artmıyor.

Türkiye’de en fazla işçi inşaat, sonra metal ve dokumada var. Ama en çok artan işçi metal iş kolunda. Çünkü Türkiye’de tekstil gerilerken otomotiv ve onun yan sanayileri gelişiyor.

Bu açıdan bu işkolundaki örgütlülük bugün bize Türkiye işçi sınıfının içinde bulunduğu durumu gösteriyor.

Geçen hafta sonu TAREM (Toplumsal Araştırma ve Eğitim Merkezi ) ve DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikasının düzenlediği panele katıldım. Yaşadığımız krizde ve sonrasında çalışanların fırsatlarının ve zorluklarının ne olacağı konuşuldu. Metal işçisi çok şeyin farkında; tabii bunda örgütlü oldukları sendikanın payı var. Birleşik Metal-İş, işçi hareketi tarihine damgasını vuran pek çok grev ve direnişi örgütleyen, Türkiye Maden-İş’in devamı. Kavel Grevi, Sungurlar Direnişi, MESS’e bağlı işyerlerinde 1964, 1977–1978 ve 1980 yıllarında yaşanan yaygın grevler bu sendikanın yürüttüğü etkinliklerdi. İşte böyle bir gelenekten gelen Birleşik Metal-İş şimdilerde ikili bir görevi üstlenmiş durumda. Birincisi Türkiye’nin en hızlı işçileşen ve gelişen en dinamik sektöründe örgütlenmek ve işçinin haklarına sahip çıkmak, ikincisi ise bu işkolunda ağırlığı olan ama artık sarıdan faşizmin  siyahına  dönmüş bir sendikanın ideolojik ve politik ağırlığını kırmak. Birleşik Metal-İş’in bunu başarması metal iş kolundaki işçilerin haklarını almalarının ötesinde bir şey olacak. Yapılan panelde işçiler milliyetçiliğin ve içe kapalı bir Türkiye’nin kendileri için daha fazla sömürü ve yoksulluk olduğunu vurguladılar. AB süreci ve demokratikleşmenin çalışanlar için bir fırsat olduğu da genel kabul gören görüştü. Çalışanlar bu konuda kendilerine dayatılan ve mücadeleyi dar ulusalcı bir kalıba sokan sağ ve “sol” milliyetçiliğin farkında.

Bugün üretim eksenin “gelişmekte olan ülkelere” kayması sonucunda buralarda sendikal hareketlilik ve örgütlenme artıyor. Dünyada sendikalaşma 1945–1970 arası çok önemli sayısal yükselişler göstermiştir. Ancak bu devletin de araya girdiği ve yönlendirdiği sarı sendikacılığı öne çıkarmış ve gerçek anlamda bir sendikal mücadele alanı yaratmamıştır. Bugün her şeye rağmen sendikal mücadele “gelişmekte olan ülkelerde” artıyor.

İşçi sınıfı bu süreçte toplu pazarlık gücünü de artırmalıdır. Bugün toplu pazarlık gücü sendikal örgütlülükten ayrı olarak etki alanı açısından güçlü bir silahtır.

Bu önümüzdeki günlerde işçi sınıfının devletsiz, gerçek bir sendikal mücadele ve örgütlenme açısından önünün açılması anlamına da gelecektir.

Toplu sözleşmelerin kapsamı ve uygulama gücünü kıtasal hale getirmek bugün işçi sınıfının ilk hedefi olmalıdır. Toplu pazarlığın kapsama alanı genişletilmeli ve bu alan sendikasız işçileri de kapsamalıdır. Avrupa sendikaları azalan güçlerine çözüm olarak sendikal birleşmelere yönelmektedirler. Kimya, Enerji ve Maden işçileri uluslar arası federasyonu (ICEM), sendikal hareket için temel sorunun “bütünleşen küresel piyasaya karşı sendikaların yenilenme ve bütünleşmesi olduğunu ortaya koyuyor.

Bugün AKP iktidarı Cumhuriyet tarihinin, çalışanlar açısından en güçsüz iktidarlarından biridir. İktidardan tasfiye edilmekte olan faşist ve militarist yapılar da AKP ile uğraşmakta, bir süre daha iktidarlarını devam ettirmek için bütün imkânları ve hukuk dışı yolları –darbe ve benzeri girişimler dâhil- kullanmak istemektedirler. İşçiler AKP iktidarıyla mücadele ederken darbeci ve yağmacı azınlığın oyununa da gelmemeli politik süreci doğru okumalıdır. Bu açıdan önümüzdeki 1 Mayıs önemli bir deney olacaktır.

İşçi sınıfı kendi enternasyonal sınıf bayraklarıyla alanı doldurmalıdır.

Share on Facebook

Türkiye nerede duracak?

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-21 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Çarşamba günü Merkez Bankası faiz indirmedi. Bunun iki anlamı var: Birincisi Fed faiz indirse bile artık bizim onu takip etmemiz çok güç; çünkü siyasi risklerimiz var. İkincisi ABD kaynaklı bu dalgalanma uzun süreli ve başta enflasyon hedefi olmak üzere, fiyat istikrarı dâhilinde, birçok hedefi tutturmamız artık zor. Yani para politikasının etkinsizliği sürecine girdik. Şimdi artık, para ve maliye politikası gibi araçlar yerine, siyasi ve ekonomik riskleri yönetmek önem kazandı.

Türkiye bunu yapabilir mi? Bu süreçte AKP’nin hata yapmayacağını söylemek çok güç. Darbecilerin amaçları yalnız parti kapatıp kaos yaratmak değil. Küresel krizin Türkiye’ye olan etkisini artırıp hükümetin ömrünü kısaltmak. Bu amacın başarıya ulaşması için bütün ekonomik şartlar mevcut. Şimdilerde yaşadığımız gel-gitlerin 1970’lerden beri yaşanılanlardan farklı olduğunu artık biliyoruz. Şimdi yaşadığımız bir kriz değil, daha doğrusu şimdi ortaya çıkmış bir kriz değil. Bu olan, dünyadaki siyasi ve ekonomik güç dengesinin değişimi ve 1971’de başladı. 1971’de Nixon doları altından ayırıp başıboş bıraktığında bugünlerinde adımını atmıştı.

O tarihten bu yana ABD ekonomisi kaynaklı birçok sarsıntı yaşadık. Ama bu sonuncusu doların ve ABD’nin egemenliğine son vereceği için en güçlüsü ve sonuç alıcı olanı.

Avro-dolar paritesi bu çok önemli gerçeği yansıtıyor. Şu an avro bölgesi milli geliri tarihte ilk defa ABD milli gelirini aştı.

Şimdi burada Türkiye açısından tartışmamız gereken iki olgu var. İlki; ABD’nin parasal ve ekonomik güç devrinin, dünyada siyasi ve ekonomik bir ayrışmayla mı yoksa bütünleşmeyle mi sonuçlanacağı, ikincisi ise bu süreçte Türkiye’nin rolü ve duracağı yer.

Dünya ekonomisindeki yeni dengenin bir ayrışma ( gelişmiş ülkeler-gelişmemiş ülkeler ya da bölgeler) olarak değil de tam anlamıyla küresel bir bütünleşmeyle oluşacağını söyleyebiliriz. “Gelişen ülkeler” ekonomilerine baktığımızda bu gerçeği görüyoruz. Örneğin DAX endeksinin (Almanya) yılbaşından beri kaybı yüzde 10 civarında. Gelişmekte olan ülkelerin kaybı da 12,5 civarında. Ancak burada ilginç bir nokta var. Bu süreçte dünya ekonomisinin üretim üssü olan ekonomilerinden Brezilya ve Arjantin’in borsaları Bovespa ve Meriva yüzde 3 seviyelerinde değer kaybetti. Siyasi sorunlarla boğuşan ve yağmacı ekonominin artıklarını temizleyemeyen Türkiye’nin İMKB’si ise yılbaşından bu yana yüzde 23,3 değer kaybetti. İMKB’nin 14 Mart müdahalesinden sonraki kaybı ise yüzde 7,5. Aynı şekilde Brezilya reali yılbaşından bu yana dolar karşısında en iyi performansı gösteren para. YTL ise, yüzde 9 reel faize rağmen, eksi yüzde 4 ile dolar karşısında en kötü performansı gösteren para. Bu rakamlar bize şu sonuçları veriyor:

Dünya tam küreselleşmeye doğru gidiyor.

Bu süreç, yeni bir dünya parası, gelişmiş-gelişmemiş ülke ayrımlarının ve kategorilerinin değiştiği yeni bir yapı, ABD-AB bütünleşmesi ve onlara eklemlenen bir Rusya yaratacak. Ortadoğu bu çerçevede şekillenecek.

Geldik kritik soruya: Türkiye nerede duracak? Brezilya, Arjantin gibi, daha on yıl öncesinin borç batağı ülkeleri gelişmiş ülke sınıfına atlarken Türkiye, Avrupa ile Ortadoğu arasında kavruk, içe kapalı militarist bir diktatörlük mü olacak yoksa AB üyesi bir demokrasi mi?

Birinci seçeneği isteyenler ellerindeki kartları açıyorlar. Ya ikinci seçeneği isteyenler ve bu ülkenin gerçek sahipleri? Onlar da artık üzerlerindeki ölü toprağını atıp ellerini göstersinler.

Share on Facebook