SOLUN İKTİSADI VE PİYASA İÇİN ÜÇ KISA NOT..

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat, Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 27-06-2008

0

Müptezel Anlayış ve Kurumlara Karşı “Ne Yapmalı”?

 

Güven Sak’ın küreselleşme döneminde büyüme, kalkınma ve yeni bir sol yazılarına verdiğim yanıta Nabi Yağcı’da katılmıştı. Taraf ve Referans’ta bu tartışmalara devam etmeyi kararlaştırmıştık. Bu çerçevede Sayın Güven Sak’ın Referans’ta yayınlanan son yazısı çok ilginçti.

Sak yazısını şöyle bitiriyor: “ Küreselleşme sürecinin getirdiği fırsatları anlayan, piyasa mekanizmasının önemini kavramış bir sol partiye ihtiyaç vardır.” Bu Türkiye’deki sola önerilecek en son şey olabilir. Türkiye’de sol, piyasa dendiğinde bütün savunma mekanizmalarını (tırnaklarını) çıkarır. Ama Sayın Sak’ın cesareti bununla da bitmiyor, sorarak devam ediyor: (…) Türkiye özelinde meseleye bakıldığında AKP acaba sol mudur? Aman dikkat Sayın Sak; buna benzer şeyleri en son İdris Hocamız otuz küsur yıl önce söyledi ve herkes selamı sabahı kesti. Aman dikkat! Türkiye’de solun ezberleri var ve onlara bugün solcuyum diye geçinen “Japon askerleri” dokundurtmaz. Yani Güven Sak “piyasa” derken ne demek istedi bir durup düşünelim demezler. Şimdi ben Sayın Sak’ı bu cesareti için kutluyorum ve şu piyasa ve sol “düzenleme” meselelerine devam etmek istiyorum:  

ALTERNATİF İKTİSAT NOTLARI

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat, İstanbul Üni. Verilen Dersler | Posted on 16-06-2008

0

YENİ BİR İKTİSADA BAŞLANGIÇ DERSLERİ

Bu notlar çeşitli tarihlerde yazdığım “alternatif iktisat” yazılarının bir derlemesi. Şimdi burada yayınlamamın nedeni ise bugünlerde Marksist iktisat referans verilerek küreselleşme sürecinin yeni akım sol bir iktisadı doğuracağı tartışmasının başlaması. Bu tartışmaya Referans Gazetesi’nde Güven Sak ve Nabi Yağcı katıldı. Bu ön notları derli toplu bir makaleye (referansları ile birlikte) dönüştürmek artık boynumun borcu. Belki bir kitap olur. Ama bundan önce burada yayınlıyorum ki eleştirileri, eksikleri saptayalım. Bu yazıların dipnotlarını da önümüzdeki günlerde yayınlayacağım. Okurken kopukluk ve tekrarlara rastlayacaksınız. Lütfen geçiniz. Bunları birlikte düzelteceğiz.

Sweezy, Baran ve Magdoff 1942’de “Eğer kapitalistler kendi başlarına sermaye biriktirir, böylece her birinin kontrolü altındaki sermaye artarsa, daha büyük miktarlarda üretim mümkün olur” der. Marx’da buna sermayenin yoğunlaşması der. Sermayenin kapitalizmin tünelindeki yolculuğunu üç istasyonla sınırlayabiliriz.

Birincisi sermayenin birikimi, ikincisi yoğunlaşması üçüncüsü merkezileşmesi ve ihracı. Yoğunlaşma rekabeti ortadan kaldıran merkezileşmenin öncüsüdür ama kendisi değildir. Bu bakımdan birikim ve yoğunlaşmadan daha farklı bir süreç olan merkezileşme toplumsal servetin tekellerde toplanmasıdır. Bu süreç sınırları belli olan bir ekonomide büyük çoğunluk aleyhine hızlı bir yoksullaşmayı ve mülksüzleşmeyi beraberinde getirir. Çünkü merkezileşmede, birçok kişinin kaybettiği bir yerde, bir kişinin elinde büyük miktarlarda sermaye toplanmış olur. Yani birikiminin ve yoğunlaşmanın aksine merkezileşmede toplum, kısmi de olsa, zenginleşmiş olmaz, tam aksine fakirleşir. Herhangi bir endüstri dalında merkezileşme bir tek şirket kalıncaya kadar sürebilir. Bu bir ekonomi için akıldışı bir süreçtir. Çünkü tekelleşen malların fiyatı artar, bir müddet sonra ortalama kâr oranları da düşmeye ekonomi tam istihdamdan uzaklaşmaya başlar. Burada tekellerden geçinen bir orta sınıf yaratılmış olur, ama büyük çoğunluğun yoksulluğu niceliksel ve niteliksel olarak artar.

Bu aynı anda kıtlıktır. Yani başta temel mallar olmak üzere insanın yaşaması için güncel mallar da “kıt” olur ve fiyatları artar. Çünkü kar oranlarının giderek düşme eğilimi tekelleri yüksek fiyat mekanizması ile ayakta kalmaya zorlar. Tekelci yapı bunun için şimdiye kadar bilgiyi ve teknolojiyi de denetleyerek bunu başarabildi. Ama bugün kapitalizm bunu yapmakta zorlanıyor.

Bu dökülen kanlar kimin çıkarına, ‘Cui Bono?’

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-02-24 tarihli Sesonline.net Yazısı

Marcus Tullius Cicero heyecanla ayağa kalktı; sakin ama kararlı bir ses tonuyla “onurlu yargıçlar” diye söze başladı; “Onurlu yargıçlar şimdi burada vereceğiniz karar, yalnızca bu sanığın hayatıyla ilgili olmayacaktır; Roma’nın ve hepimizin adalete olan güvenini yeniden sağlayacaktır. Kararınızı vermeden önce bir şeyi hatırlatmak istiyorum: Her biriniz kendinize sorun; bu cinayet kimin çıkarıdır, yani bu cinayetten en çok kimler yararlanmışlardır. Yani ‘cui bono’?” (1) Cicero’nun bu savunması o tarihten bu yana cinayetlerin ve savaşların arkasındaki gerçek nedeni bulmamıza yarayan anahtar kavramı önümüze atmıştır. ‘Cui bono?..’ (Kimin çıkarına?)

Şimdi bütün bu olan bitenlere bakıp Cicero’nun bu basit sorusuyla işin içinden çıkabilirmiyiz? Evet, ortada ölüm ve kan var. Ve Einstein‘ın da dediği gibi savaşlardaki ölümler de bir cinayettir. Gencecik insanların öldürüldüğü bir cinayet silsilesini hep birlikte izliyoruz. Katiller de, bu genç insanları ölüme yollayanlar yani, ellerini ovuşturarak çıkar sıralarının gelmesini bekliyorlar. Bugün gerçekler tabii ki Cicero’nun sorusu kadar yalın değil; ama binlerce yıl öncesinden gelen bu akıl bize olayların çözümü için neden-sonuç ilişkisini öğütlüyor. Yani siz bu ilişkiyi kuramadığınız zaman mesela Hitler ve Hitler’in faşizmiyle ilgili birçok ipe sapa gelmez seçeneğiniz olur: Hitler’in ‘manyak’ olduğundan tutun da aslında büyük Almanya’yı düşünen ama yöntem konusunda hata yapan bir “vatansever” olduğuna kadar sonsuz seçeneğiniz vardır; dünya savaşının ve faşizmin nedenleri açıklamak için. Hitler demişken sahi niye Almanya durup dururken Polonya’ya saldırmıştı ya da durup dururken mi saldırmıştı? Peki, şimdi Türkiye yalnız PKK için mi K.Irak’ta. İşte burada Cicero’nun sorusunu sormanın zamanı gelmiştir.

CUİ BONO: ALMANYA 1933

1913–1933 arası Alman ekonomisinin en büyük sorunu hızlı yaşlanmaydı. Çünkü karşılaştığı engeller, onu, zamansız bir yaşlanmaya uğratıyordu. Alman sanayisi 1860’dan 1913’e kadar çok hızlı büyümüş ve bu büyüme iki sorunla karşı karşıya kalmıştı.

Birincisi hammadde sorunu. Almanya yalnızca kömür, çinko ve potasa sahipti. Oysa başta petrol olmak üzere, bakır, kalay, demir, kükürt gibi o dönemin kontrol sanayilerini ileri götürecek hammaddelerini ithal etmek zorundaydı. İkinci önemli sorun pazar sorunu idi tabii. Fransa ve İngiltere pazar sorunlarını sömürgeleri ile çözerken Almanya bundan yoksundu. İngiltere 1913’te ihracatının yüzde 40’ını sömürgelerine yapıyordu. Almanya’nın ise denetleyebildiği ekonomilere ihracatı yüzde 1’i bulmuyordu. Gelişen ve gelişmesinin sınırlarına gelen Alman sanayisini artık iç pazar kesmez olmuştu. Böylece sanayi üretimi giderek düşmeye başladı. 1913’te 100 olan sanayi üretim endeksi 1918’te 57’ye düşmüştü. Bu tarihten sonra işsizlik de hızla artamaya başladı. İşsizlik bazı bölgelerde yüzde 50’ye kadar çıkmıştı. Bu tabloyu düşen ücretler tamamlıyordu.

1929 bunalımı bu şartlardaki Almanya’yı çok etkiledi. 1929’da 100 olan sanayi endeksi 1932’de 55’ e düştü. Artık enflasyon ve işsizlik bir aradaydı. (2)

Böylece büyük Alman burjuvazisi için tek çözüm kalmıştı: Savaş ve diktatörlük. Bu sayede yeni pazarlar açılacak, borçlar silinecek, savaşın yarattığı devlet talebi, ekonomiyi canlandıracak, işiz Almanlar iş bulacak, işgal edilen yerlerde ulus-devletin hâkimiyeti ile yeni kaynaklara ulaşılacaktı. Bütün bunlar için Almanlar dışında kimseye de ihtiyaç yoktu. Çünkü iç pazardan vazgeçilmişti. Yahudilerin ve diğerlerinin Alman burjuvazisinin ürettiği malları alması gerekmiyordu. Devlet gerekli talebi savaş ekonomisiyle yaratıyordu zaten. Gerekli olan tek şey ulusal birlik ve bütünlük, savaşan bir ordu ve o orduya kaynak olacak saf Alman gençleri idi. Şimdi gelelim bugüne…

CUİ BONO: TÜRKİYE 2008

Koşullar ve tarih değişti. Ama kapitalizmin özü ve savaşın gereçleri aynı. Bugün Türkiye’ye bakalım.

Türkiye ekonomisi hızla küresel durgunluğun tetiklediği bir açmaza doğru gidiyor. Bugün ekonomi yarım yamalak gelişen bir sanayi ve finans-hizmetler sektörleri üzerinde duruyor. Tarım çoktan tarih oldu. AB finansal hizmetler tek pazarına girdik bile. Türkiye, bankacılık, sigortacılık ve diğer mali hizmetlerde ve piyasalarda, tam üyeliliğin gerçekleşmesinden çok önce tek pazar uygulamasına fiilen geçiyor. Banka ve sigorta gibi fon havuzu sektörler Türk burjuvazisinin denetiminde olmayacak. Hatta bir müddet sonra Türkiye avroya geçerse Merkez Bankası Avrupa Merkez Bankası’nın yerel bir şubesi olacak. Mali kesimin yakın gelecekteki bu entegrasyonu bir kesim iktidar odağı için belirsizlik ve endişe kaynağı.

Öte yandan sanayiye dayalı büyümeye çalışan kesimlerin 20. yüzyıl başındaki Alman burjuvazisi gibi iki önemli “küçük” sorunu var:

1) Hammadde sorunu, 2) Pazar sorunu.

Hammadde sorununun başında tabi petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynakları geliyor. Türkiye ekonomisi giderek artan enerji maliyetlerini kaldıracak durumda değil. Bu gerçek küresel durgunluğun arttığı şu günlerde iyice belirginleşti. Türkiye’nin hala doğru dürüst bir doğalgaz depolama kompleksi bile yok. Petrol ve giderek yükselen petrol fiyatları ise ayrı bir sorun. Türkiye, hem fiyatı ne olursa olsun sürekli dışarıya bağımlı bir petrol ithalatçısı olmak istemiyor hem de artık kaldırılacak ve sürdürülecek seviyeyi geçen petrol fiyatlarına katlanmak istemiyor. Bunun dışında Türk burjuvazisi Avrupa’da elinin güçlü olmasının doğalgaz ve petrol kaynaklarının denetiminden geçtiğini biliyor.

İkinci sorunumuz tabi pazar. Türkiye pazarı artık yeterli değil. Zaten günümüzde hiçbir ekonomi yalnız ulusal pazara dayalı olarak gelişemez. Bunun için diğer Avrupalı ve Asyalı rakiplerine göre zayıf olan Türkiye, Ortadoğu’da yaratacağı siyasi ve askeri güçle pazar olanaklarını güçlendirmeye çalışıyor. Türkiye büyük burjuvazisi ABD ve AB’nin de onanıyla K.Irak’ta ki enerji kaynakları üzerinde söz sahibi olmak istiyor. Bu son yapılan operasyon hem ABD’ye hem de AB’ye bölgedeki en büyük askeri güç benim; sizin buralardaki malınızın mülkünüzün teminatı benim operasyonudur.

Bu operasyonun dört temel amacı vardır:

1) Türkiye’nin militarist bölgesel güç olduğunu kanıtlama ve bu yolla Irak’taki enerji damarlarını denetleme pozisyonu yakalaması amacı,

2) Bağımsız ama sorunsuz bir Kürt Federe devletinin kurulması amacı,

3) Kerkük’ün Kürt bölgesi içinde değil de özel statüde kalması amacı,

4) Silahları bırakma ve politik yeni bir açılım yapma aşamasında olan PKK’yı “silah bırakmamaya” zorlamak. Yani bölgede silahlı güç bulundurmanın “meşru” temelini sağlamak. Kısaca bu operasyonun son amacı silahlı PKK varlığına son vermek değil, tersini yapmaktır.

Bu amaçlara tekrar geleceğiz. Ama ilkönce seçimlere gidilirken Amerikan politikalarını bakalım:

CUİ BONO: AMERİKA 2008

ABD’nin Irak’a müdahalesini bir bütün olarak değerlendirdiğimizde:

Stratejik öneme sahip olan bölgenin yeniden yapılandırılması, radikal İslamcı tehdidin ortadan kaldırılması, enerji arzının kesintisiz sürmesi, İsrail’in politik meşruiyeti ve Filistin sorununun halli; buna bağlı olarak da Suriye’nin yeniden yapılandırılması ve Lübnan sorunun buna bağlı çözümü;(3) gibi amaçları sıralayabiliriz. Birbirini çözecek ve doğuracak bu denklemin içinde olmayan ama denklemin çözümünde başat olacak iki dinamik daha vardı; bunlar Türkiye ve İran dinamikleriydi. ABD ilk önce İran dinamiğini silahla çözmeyi düşündü. Ama bunun imkânsızlığı çok geçmeden anlaşıldı. Çünkü Rusya faktörü vardı ama daha önemlisi İran ve Ahmedinecat göründüğü gibi sorun değildi. Rusya ABD’nin her zaman dikkate alması gereken bir güç. Rusya, İran’la bölgenin denetimi için işbirliği yapıyor.Avrupa’nın petrol ihtiyacının 1/3’ünün, doğalgaz ihtiyacının ise yüzde 40’ının Rusya sağlıyor. Savaş Rusya’nın doğalgaz ve petrol gelirlerini yükselten bir araç bugün. Rusya’nın petrol ihracatından kazancı yıllık 125–150 milyar dolar arasında. Bu rakam 2000’lerin başında 39–40 milyar dolarlar civarındaydı. Irak belirsizliğinin sürmesi Rusya’nın ekonomik olarak işine geliyor. Bütün bu süreçte Rusya iki şey yaptı: Birincisi Türkiye’yi kontrol etti. İkincisi İran’la stratejik ilişkiler geliştirdi ve İran’a dokunulmasına izin vermeyeceğini açıkladı. Ama bu ABD’nin de işine geldi. Zaten ABD’nin ikinci dönem planında İran’a saldırmak yoktu. ABD, bütün bunları 1970’li yılların ortalarından beri şekillenmeye başlayan “Yeni Dünya Düzeni” çerçevesinde projelendirmiştir. Bunun için bu amaçlar, seksenli yıllarda belirginleşen ve Washington uzlaşısıyla da çerçevesi çizilen yeni sermaye birikiminin ön gerekleridir. Bu modele İngiltere, bilindiği gibi, başından beri dahildi. Ancak AB Bush yönetiminden kaynaklı çekincelerle, ABD’yi yalnız bıraktı. Rusya’nın da savaş sonrası belirsizliğine bağlı çekinceleri bu sürece eklenince Büyük Ortadoğu Projesi kadük bir ‘neocon planı’ olarak ortada kaldı.

BOP’u kadük bırakan, neoconların dar ve yalnızca Amerikan hegemonyasını öne çıkaran stratejisi olmuştur. Bu strateji yalnız işgale dayanan bir güçle bütün bir bölgenin yeniden yapılanmasının başlayacağını savunuyordu. Bu strateji devam etseydi, İran ve Suriye de benzer yöntemlerle neocon usulü yeniden inşa edilecekti. Ancak neoconlar işgalin başlarında ABD’nin ulusal hegemonik devlet olamayacağını, Amerikan emperyalizminin artık eskisi gibi dolar ve silah egemenliği üzerinden işlerini halledemeyeceğini göremediler. Çünkü çok açık olarak, bir önceki sermaye birikiminin üretim güçlerinin temsilcisi olarak işbaşındaydılar. AB’nin bu süreçte ABD’nin yanında olmamasının tarihsel nedeni budur. Petrol, silah, demir-çelik sanayileri bir önceki kontrol sanayileri olarak, aslında baba Bush’tan bile önce, kapitalist birikimin gündeminden düşmüştü. Neoconlar yüksek faiz, güçlü dolar, yüksek petrol fiyatı, yüksek emtia fiyatlarını öne çıkaran arz yönlü neoliberal politika izlediler. Bu hat yüksek silahlanma harcamaları, açık bütçe ve giderek katlanan dış ticaret açığı ile sağlandı. Tabi bütün bunların yaratıcısı Amerikan Merkez Bankası (FED) idi. Çünkü dolarları o basıyordu. Bilindiği gibi bu bitti. Yaklaşık bir yıldır yaşadığımız kriz bunun krizi. Şimdi Bush ve ekibi yolcu. Ama Amerikan devleti tehlikeyi çok önceden gördüğü için 2009 başını bekleme cesaretini gösteremedi. İlk önce yaratıcıdan (FED’ten) başlayarak yeni düzenlemelere başladı. Bu düzenlemeleri öne çıkaran üç önemli etkeni de ikincil nedenler olarak sayabiliriz; bunlar, giderek gerileyen Amerikan imajı ve Amerikan kamuoyunun karşı duruşu, Amerikan askeri gücünün sınırlarına gelinmesi ve neocon ekonomik hattının tıkanması.(Kriz)

Burada bir şeye dikkat edelim: Bu sefer Amerika’nın gerilemesi ve strateji değiştirmesi, Vietnam’da olduğu gibi, karşısındaki gücün direnmesi ile değil, kendi dinamiklerinden kaynaklanıyor. Çünkü karşısında politik pozisyon alacak bütünsel bir yapı yok. Dünya kapitalizmi, bundan sonra yoluna Amerika’nın hegemon devlet olarak başını çektiği emperyal bir birikim tarzıyla değil de, küresel uzlaşıya dayanan yeni bir emperyal yapı oluşturarak yoluna devam edecek. İşte hemen yanı başımızda olan bunun ilk doğum sancıları.

CUİ BONO: IRAK-ORTADOĞU 2008

Bu çerçevede Ortadoğu’nun yalnız ABD’nin değil, AB’nin, İngiltere’nin ve Rusya’nın da çıkarlarını ve durumunu göz önüne alınarak yapılandırılması öne çıkıyor. İşte burada üç önemli pürüz var. Birincisi İran. İran sorunu şimdilik askıya alınmak üzere. İran bir müddet daha kendi dinamikleri ile baş başa bırakılacak. Ama bütün bu süreçte İran ilkönce Rusya’nın en önemli müttefiki oldu. Kimsenin şüphesi olmasın ki ABD başkanlık seçimlerinden sonra İran bölgede ABD’nin de en önemli müttefiklerinden olacaktır. Burada ABD’nin stratejisi İran’ın petrol sahalarını işlevsel hala getirerek ülkenin gelirini artırmak ve liberalizmi İran’la tanıştırmaktır.(4) Diğer önemli sorun İsrail. Geçmişin politik denklemine göre şekillenmiş İsrail devleti ve ekonomisi yeniden ele alınacak. Kurulduğu 1948 yılından beri 100 milyara yakın ABD yardımıyla yaratılan İsrail, artık Ortadoğu’da Amerika’nın uçak gemisi gibi davranmak zorunda değil. İsrail’in silahlanmaya ve Amerikan yardımına dayanan varlığı Irak’ın yapılanmasından sonra kabuk değiştirecek. Bu bölge için yeni bir dünyanın kapılarının açılması demek. Ancak İsrail’in ulusalcı şahinleri, tıpkı Türkiye’dekiler gibi, alıştıkları eski kanlı iktidarlarını kaybetmek istemeyecekler. Bunun için eski patronlarına kafa da tutacaklar. İsrail işte bunun için sorun.

Üçüncü pürüz; Türkiye tabi. Türkiye, bütün bu süreçte, Ortadoğu’nun yeniden yapılanmasında, enerji geçişlerine ve üretimine göre, ekonomik ve siyasi pay almak isteyecek. Dünyanın petrol ve doğal gaz kaynaklarının yüzde 65’i bu bölgede. Bunun yüzde 10’ununa yakını da Irak’ın kuzeyinde. Mondros Mütarekesi’nden beri (1918) bir sorunlar yumağı olan Musul tabii ki özünde ekonomik bir sorun olarak karşımızda.

Türkiye’nin Kuzey Irak’la ekonomik ilişkisi bütün sorunlara rağmen dört ekonomik başlıkta yürümüştür.

Sınır Ticareti, Petrol Nakliyatı ve Hatları, Yasa Dışı Ekonomik Faaliyetler (kaçakçılık ve uyuşturucu) Ulaştırmadır. Bu dört ekonomi başlık milyar dolarlık bir ticari döngüdür.

İşgal öncesinde Irak’a Türkiye’nin ihracatı milyar dolar sınırına dayanmıştı.

Amerikan işgali ilk önce hem KYP’nin hem de KDP’nin ekonomik güçlerini ve kazanımlarını önemli ölçüde artırdı. İşgal sonrası akaryakıt transit ticaretinin yıllık hacmi 3 milyar doları bulmuştu. Bunun dışında merkezi Irak yönetiminden alının paylar da federe yönetime ve bölgeye gitmektedir. Bugün kuzeydeki yasadışı geçişleri KDP kontrol etmektedir. KDP bu yolla KYB ile çekişmesinde ekonomik dengeleri kendi lehine çevirmiştir.

Bugün Türkiye’de KDP’nin ekonomik gücünü paylaşan ve bu bölgeye ticaret yapan çok önemli bir kesim vardır.

Savaş sonrası Kürt Federe Bölgesi’nin yeni bir ticaret ve üretim merkezi olacağı şimdilik şüphe götürmüyor. Çin,(5) Güney Kore, AB ile şimdiden çok yönlü anlaşmalar imzalanmıştır. Bunun için Basra, Ürdün, Akabe ve Mersin limanları kullanılacaktır.

Bu resme baktığımız zaman yalnız petrolü görmüyoruz. Yüz milyarlarca doları bulan bir pazar ve sermaye birikimi hinterlandı önümüzde duruyor. (Bkz: Harita)

İşte şu sıralar Türkiye’yi ayağa kaldıran savaş bunun kimler tarafından ve nasıl düzenlenip paylaşılacağının henüz belirlenmemiş olmasına bağlıdır. Geleneksel Türk burjuvazisi, çok açık olarak, kendisine rakip yeni bir güç istemiyor. Çünkü bu güç bölgenin doğal zenginliklerini de denetlerse çok çabuk büyüyecek ve Türkiye hatta AB pazarından da pay alacak. Kısaca şimdiki büyük Türk burjuvazisinin ulaştığı her yere ulaşıp onu tehdit edecek.

EN GÜÇLÜ OLASILIK

Bundan sonrası için iki senaryo geliştirilebilir. Ancak sonuç olarak bölgenin tarihsel gelişimi ve dünyadaki sermaye birikiminin yönü tek bir noktayı işaret etmektedir: Yukarıda da vurguladığımız gibi Türkiye’de şimdiye kadar iktidarı elinde bulunduran kesimler, Kuzey Irak’ın ekonomik zenginliklerinin üstüne oturmasalar bile, buralarda kendilerine rakip olmayacak, hatta kendilerini de içinde bulunduğu bir yapı istemektedirler. Geleneksel statükocu kesim emperyal ulus-devlet savunusunu şimdilik bu fırsatı kullanarak yapmakta ve Kuzey Irak’ta kalıcı olmayı savunmaktadır. Ancak TÜSİAD’tan hükümete kadar bu kesimler ABD’yle uzlaştıkları gibi bu müdahalenin yumuşak bir Federe Kürt Devleti’ni ve Kerkük meselesini gündeme taşımasını istemektedirler.

KERKÜK ANAHTARI

Irak işgalini savunan ABD’li uzman, gazetecilerin çoğu daha işgal başlamadan yeni rejimin federal olarak yapılandırılması gerektiğini savunmuşlardır. Federalizmin öne çıkması hiç şüphesiz yeni dönemin sermaye birikimine ve bu birikim rejimine bağlı olarak Irak’ın nasıl yapılandırılacağın da yanıtıdır. Bu anlamda ABD, yalnız Irak’ın değil, Türkiye dâhil bölgedeki tüm ülkelerin federalizm çerçevesinde yeniden yapılandırılmasını istemektedir. Zaten 1991 “Çekiç Güç” operasyonundan beri ABD bölgedeki Kürt “kazanımlarını” federal yapıya uygun olarak korumuştur.(6) Bir siyasal sistem olarak federalizmin herhangi bir toplumda yerleşmesi ve işlevsel olması ancak siyasi uzlaşı kültürünün, güçlü federal kurumların ve merkeze bağlılığı destekleyen ödüllendirme mekanizmalarının bulunmasına bağlıdır.(7) Hiç şüphesiz, bugün federalizm modeli küreselleşme dinamiklerini karşılayan ve küresel tek bir ekonominin yapılanmasının önünü açacak yegâne siyasi modeldir. Üniter ulus-devlet modeliyle Washington uzlaşısı ve devamı olan konseptlerin yürümeyeceği artık çok açıktır. Özellikle Irak gibi hem parçalı ulusal öğelerin hem de dinsel ve mezhepsel unsurların bulunduğu ve sanayinin gelişmediği, modern sınıfların ortaya çıkmadığı bir bölgede yürüyebilecek tek model federalizmdir.

Irak’ta federalizm süreci farklı biçimlerde sonuçlanabilir: Etnik/mezhepsel temelli federe bölgelerden oluşan Irak modeli; coğrafi esaslara göre oluşacak federe Irak modeli ve bunların karma biçimde uygulandığı bir model. Bu modeller bir süreç sonunda birbirini reddeden değil birbirini tamamlayan, sorunlar çözüldükçe netleşecek alternatiflerdir. Federalizm konusunda çözülmesi gereken en önemli konulardan birisi Kürt sorunu ve Kerkük’ün durumudur.

Kerkük’ün, federe Kürt yönetiminden, bağımsız, Bağdat’a bağlı olması ya da farklı bir statüde bağımsız bir vilayet olarak bölgeye dâhil olması ama kaynaklarının merkezi yönetiminin denetiminde olması tartışması hemen bitecek bir tartışma değildir. Tabii ki Kürtler, Kerkük’ün federe Kürt bölgesinin bir parçası olmasını istemektedirler. İşte bu tartışmayı biraz olsun netleştirmişe benziyor. Çünkü orada Türkiye’nin varlığı, Kerkük’ün Kürt bölgesi içinde kalacağı ancak gelirlerinin uluslararası denetimde olacağının en büyük işareti. Bu cümleden olmak üzere, Türkiye’nin K.Irak’taki varlığı, iddia edilenin aksine, asker geri dönse bile, artık kalıcıdır.

Tabii esasında Kerkük sorunu Irak’taki yeniden yapılanma tartışmalarında merkezi bir yere oturmaktadır. Çünkü bu tartışma doğal kaynakların federe yönetimlere değil de merkezi yönetimin denetimine bırakılması tartışmasıdır da aynı zamanda. ABD doğal kaynakların merkezi yönetime bırakılması fikrine uzaktır. Çünkü böyle bir durumda zaman içinde güçlenen ve ulus-devlet gibi ters bir yöne sapacak bir merkezi yönetim pekâlâ ortaya çıkabilir. ABD’nin başından beri tercihi denetleyebildiği, zayıf federe yapılardır.

YENİ DEVLET MODELLERİ

Bu tercih aslında bize yeni bir devlet kavramını veriyor. Bu devlet küreselleşmenin, yeni sermaye birikimini karşılayacak yeni bir devlet modelidir:

Uygulamacı-çatı devletler. Bu devletler yerel ihtiyaçlar kadar silahlı güç barındırlar, federal yasaları yaparlar ve uygularlar. Diplomatik ilişki kurarlar ve küresel yönetim erkiyle hem ekonomik hem de siyasi ilişkileri yürütürler. Bu devletlerin temel işleve küresel sermayenin bulundukları bölgedeki işleyişini sürekli kılmaktır. Bu çerçeve tabii ki bu devletler, bir araya getirdikleri halkların ve yöneticilerin refahını ikinci plana atmaz. Tam tersine uygulamacı-çatı devletler küresel yönetim erkiyle ilişkilerini kendi toplumlarının refahını da en çoklaştıracak şekilde düzenlerler. Örneğin şu an Irak’taki Kürt yönetimi ve ABD ilişkileri bunun prototip örneğidir.

Bugün gelinen aşamada Irak’ın Kürtler ve Sünni Arap ulus-devletleri olarak bölünmesi en zayıf ihtimaldir. Çünkü bu yeni ulus-devletler yaratacak bir modeldir. Ve yeni sermaye birikim modeline uygun olmadığı için ABD’nin şiddetle karşı çıktığı, olmaması için çalıştığı bir modeldir. Öte yandan bu modelin üçlü bir yapı ortaya çıkararak oluşması da aynı kapıya çıkmaktadır. Yani Kürtler, Sünni Araplar ve Şii Arapların ulus- devlet olarak örgütlenmesi ve Irak’ın bu yolla bölünmesi yine ABD’nin hatta dünyanın geri kalanın isteyeceği bir şey değildir. Yani önümüzde bir konfederasyon modeli duruyor.

HEDEF SORUNSUZ KÜRT DEVLETİ

Kürt devletinin olası sorunları: 1) Devletin jeopolitik konumu dolayısıyla Türkiye faktörü ve ABD desteğine sürekli gereksinim 2) Enerji kaynaklarının denetimi sorunu, Kerkük sorunu; Kürtlerin kendi aralarındaki sorunlar 3) PKK dâhil alternatif Kürt hareketlerinin dinamiği.

Şimdi bu sorunlardan ikisi Türk ordusunun operasyonuyla hal yoluna konuluyor. Türk operasyonu aslında sorunsuz bir Kürt federe devleti yaratma operasyonudur. Bunun için Kerkük vilayeti Kürt bölgesinin içinde kalırken, petrol gelirleri içinde Türkiye’nin de bulunduğu (örtülü ya da açık) bölgesel bir uluslararası hukuki yapılanmayla gerçekleştirilecektir. (8) Şimdilik Kerkük Türkiye’yle uzlaşan sorunsuz bir Kürt yönetimine emanet edilecektir. Bu konudaki” resmi” anlaşma budur. İşte bu operasyon bunun perçinlenmesidir. Bu orta vadede ABD’nin de tercini olacaktır. Ancak ABD şimdiye kadar, arkasında denetleyebileceği bir Kürt yönetimi bırakmak istemekte bunun için de PKK’ya kadar tüm Kürt güçlerini dışlamayan bir strateji gütmekteydi.

ABD şimdi gelinen aşamada, PKK’yı dışlayarak Türkiye kozunu öne sürmüş ve hem Rusya’ya hem de dünyanın geri kalanına ‘benim Ortadoğu projem, hepimizin projesi’ demiştir. PKK’nın bölgeden temizlenmesi ve şimdilik etkisizleştirilmesi sağlanıyor. Bu “şimdilik” sözcüğü çok önemlidir. Çünkü operasyon aslında silahlı PKK varlığına yönelik görünmesine rağmen bunu tamamen ortadan kaldırmaya yönelik değildir. Bu operasyon özünde Türkiye, Kürt yönetimi ve İran’ın, Amerikan çıkarları ve Bush sonrası politikaları doğrultusunda kucaklaşma operasyonudur.

Türkiye’de ki, milliyetçi kesime rağmen şimdilik, en güçlü olasılık Türkiye ile siyasi ve ticari ilişkileri olan bir Kürt federe devletidir. Türkiye de, şimdiki Irak yönetimi de, ABD’de ve Kürtler de yüz milyarlarca dolar olan petrol, doğal gaz, uyuşturucu, inşaat, lojistik, ulaştırma ve giderek finans- hizmetler gibi para basan alanları başıboş ve birbirlerine bırakmayacaklardır. Herkes gücü ve uygulayacağı stratejinin doğruluğu-geçerliliği oranında pay alacaktır. Ama şunun da bilinmesi gerekir ki bütün bu toz duman kalktıktan sonra Türkiye’nin, İsrail’in ulusalcı şahinleri artık sahnede eskisi gibi olamayacaktır. Ancak esas olan barış ve demokrasi güçlerinin onların yerinde olmasıdır.

NOT: Erbil, Kerkük ve Kürt bölgesindeki enerji kaynakları Basra körfezine (950 km), Ürdün üzerinden Kızıldeniz’e (1250 km) ve Suriye üzerinden Akdeniz’e ulaşacaktır. (850 km) Bunun için bu operasyon yalnız Türkiye-Irak-ABD arasında değildir. Suriye, Ürdün gibi ülkeleri de ilgilendiren kapsayan bir yanı vardır.

i» 1) Cicero’nun bu deyimi bir cinayet davasının savunmasında kullandığı ve bu davayla hatipliğinin ün kazandığı rivayet edilir.

» 2) Bettelheim, C. Nazizm Döneminde Alman Ekonomisi, İstanbul: 1982

» 3) Bu çerçevede bize göre, Hariri suikastıyla başlayan süreç bunun en önemli işaretidir. Suikast ABD’nin işidir. Hariri Lübnan için erken liberalizmdi. Sınırlarını bilmedi. Tıpkı Özal gibi. Hizbullah ve Suriye dinamiklerinin ehlileştirilerek Lübnan potası içinde erimesi ABD’nin şu aşamada işine gelmedi ve Lübnan sorununu Hariri gibi “liberal” bir tercihle çözmedi.

» 4) İşte o zaman Türkiye’de ki faşist-militarist kesimin ruh halini gerçekten görmek lazım.

» 5) Çin Irak belirsizliğinin bir an önce bitmesinden yanadır. Çünkü Çin enerji maliyetleri yukarı çekecek tüm belirsizlikleri karşısında görmektedir.

» 6) TEPAV, Irak Raporu, 2007

» 7) agy.

» 8) Bu konuda ABD Savunma Bakanlığı ve CIA sitelerinde ve atıf yapılan yazılarda sayısız ipucu mevcuttur. Bkz: US Deparment of Defence, www.defenselink.mil/transcript, www.cia.gov/cia/publications

Peki nedir bu neoliberalizm, biz neye karşıyız?

Posted by ertemcemil132 | Posted in ABD, Kriz, Küreselleşme | Posted on 31-03-2007

0

Neoliberalizmin günümüzde işleyişi nihayet soldan anlatılmaya başlandı. Bu konuda örnek bir çalışmayı Boğaziçi Üniversitesinden Koray Çalışkan yaptı; ve bu çalışma Toplum Bilim dergisinin 108. sayısında yayınlandı. Çalışkan bu işleyişi çok somut örneklerle anlatmakla kalmıyor, zorunlu olarak anlattığı ve eleştirdiği “şeye” alternatif de üretiyor. Niye zorunlu olarak; bir şeyi tüm ayrıntılarıyla anlatmayı becerirseniz, istemesiniz de seçenekleri sıralarsınız.

Neoliberalizm bir ezber kavram olarak dilimize yerleşmek üzere. Herkes, hepimiz neoliberalizme karşıyız. Artık sol dışında sağ da neoliberalizme karşı olduğunu iddia ediyor.  Hele şimdilerde,  ne kadar “devlet olmadan asla” diyen “sol” varsa, hem “yenisine”  hem de “eskisine”  şiddetle  karşı. Ama Türkiye’de karşı olunan bir çok kavram gibi neoliberalizm kavramının da iyice bilindiğine kani değilim. Zaten bilinseydi az çok elle tutulur bir alternatif çıkardı. Bu sayfalarda birkaç haftadır yaptığımız “Alternatif İktisat” tartışmaları biraz ” biz daha buralara gelmedik ama” yaklaşımı ile karşılandı. Çünkü gelen elektronik postalar ve tepkiler bunu ortaya koyuyor. Gelmediğimiz yerin  neresi olduğunu kestirmek az çok mümkün. Yani neoliberalizm sonrasına gelemedik. Buna hiç kimse hazır değil, bunu itiraf etmek herhalde bir yerden başlamak olacak.

SINIRSIZLAŞMAK

Bugün küresel kapitalizmin yürütücüsü ve oyuncusu tüm kurumların, başta IMF ve Dünya Bankası olmak üzere, uyguladıkları politikaların alt yapısını ve ideolojik temelini oluşturan neoliberal anlayış 1973 krizini takip eden düzenlemeler çerçevesinde  tam anlamıyla küresel bir uygulama alanı bulmuştur. Klasik anlayış, her şeye rağmen, sınırları olan bir yaklaşımdı. Reel olandan ve sınırlı olandan hareket ediyordu. Sınırlar, ülke, ulus sonra da ulus-devletin emperyal hegemonik alanıydı. Ama bu sınırlar üretimden kaynaklı bir zenginliği elde etmeye yönelik sermaye birikimini garanti etmeliydi. Bu açıdan kapitalizmin klasik iktisat teorisi, sermaye birikimi için, iki önemli öncül ortaya atıyordu: Genişleyen ve hegemonya altına alan coğrafi alan ve bu alandaki üretim. Ama Marx’ın ortaya koyduğu gibi bu üretimini bir “gerçekleşme” sorunu vardı. Bu sorun, yani verili coğrafi alanda üretilen her şeyin ” en uygun” fiyattan satılması zorunluluğu zincirin zayıf halkasıydı. Zaten Marx’da bu halkayı yakalamıştı. Marksist kriz teorilerinin çıkış noktası bu halkadır. Birinci ve İkinci savaşlar bu anlamda bir yeniden paylaşım savaşıydı. Birinci savaş emperyalist ulus-devletleri belirlerken, ikincisi bu ulus-devletlerin var olanı paylaşımı için kapışması idi. İşte 1929 krizi zayıf halkanın daha doğrusu klasik iktisat gerçekliğinin tarihe karıştığı dönüm noktası oldu. Bu dönüşüm ilk önce bir geçiş dönemi olarak Keynesciliği sonra da kalıcı olarak neoliberalizmi yarattı. Bu anlamda neoliberalizm, özü olan liberal öğretiden çok köklü bir kopuştur da. Neoliberalizm klasik teorinin aksine sınırlarla ve buna bağlı olarak üretimle de ilgilenmez. O, hem yaratıcısı olan klasik teoriye hem de klasik teorinin bütün zaaflarını ortaya çıkaran Marksizme köklü bir eleştiridir. Yani tam anlamıyla bir karşı devrimdir. Klasik teori bireyi merkez almaz, çünkü o  ulusu zengin etmeyi amaçlar. Adam Smith “Ulusların Zenginliği” der, başyapıtına. Ama neoklasik teori, bireyi ve onun subjektif tercihlerini merkezine alır. Böylece ilkönce asosyal sonra da tarihsiz olur. Neoliberalizm sıkışmış, donmuş, yalıtılmış plastik bir bireydir. Geleceği yoktur, ama beklentileri vardır. Beklentiler ise opsiyoneldir. Yani rasyonel tercihler şimdinin en çoklaştırılmış faydasını ve onun ideolojisini oluştururken, oluşmuş ençoklaştırılmış faydalarda geleceğin beklentilerini belirler. Böylece gelecek hem şimdi, şimdi de hem gelecek olmuş olur. Krizler yada dalgalanmalar ise geçmişteki gibi şiddetli dönüşümlere yol açmaz, çünkü yanılanlar toplum değil, bireylerdir. Bireyler beklenti opsiyonlarında şaşmış olurlar, hepsi o kadar. Şimdi bu birkaç satırda özetlemeye çalıştığım durum felsefeye meraklı bir iktisatçının laf dolaştırması değil. Aynıyla vaki olan, yaşanan gerçeklik. Bu durumu tam anlamıyla anlamadan buna alternatif bir şeyler yapmanın imkanı yok.

NASIL İŞLER BU NEOLİBERALİZM?

İşte sol, şimdiye değin,  yalnız Türkiye’de değil, dünya da da bu durumu tüm açılımlarıyla anlatamadı. Ama galiba artık bu çember ortadan kalkıyor. Neoliberalizmin günümüzde işleyişi nihayet soldan anlatılmaya başlandı. Bu konuda örnek bir çalışmayı Boğaziçi Üniversitesinden Koray Çalışkan yaptı; ve bu çalışma Toplum Bilim dergisinin 108. sayısında yayınlandı. Çalışkan bu işleyişi çok somut örneklerle anlatmakla kalmıyor, zorunlu olarak anlattığı ve eleştirdiği “şeye” alternatif de üretiyor. Niye zorunlu olarak; bir şeyi tüm ayrıntılarıyla anlatmayı becerirseniz, istemesiniz de seçenekleri sıralarsınız.

Çalışkan işe bir meta ve bir soruyla başlıyor. Meta; pamuk, bence pamuk iyi bir seçim. Çünkü iki ana sektörü de anlatıyor; tarım ve endüstri. Soru ise şu; Pamuk kaç para? Böyle bir soruyu şimdilerde pamuk ticareti ile uğraşan kime sorsanız işi gücü arasında sizinle ilgilenmez, çünkü bu sorunun cevabı yok. Şöyle sormamız gerekiyor: “CIF New-York, Aralık 2007, teslimat için 1000 ton SLM 11/16 inç, 3.4-4.9 mikroner beyaz, T/4 minimum 24 GPT pamuk için son fiyatınız nedir?” Sorunuzu inceleyen satıcı çok kısa bir süre sonra size şöyle bir fiyat gönderecektir: yalnızca iki saat için, vadeli işlemler bazından 515 fazla. ( Çalışkan, age S:57)

Vadeli işlemler piyasalarında bir metanın şimdiki değeri değil, gelecekteki değeri el değiştirir. Alıcılar pamuğa hemen değil, aylar sonra ihtiyaç duyar, zira planlama yapabilmeleri için de çok önceden pamuk bulacağına emin olmaları lazımdır. ( agy)

Dolayısıyla fiyat mekanizması şimdilerde geçmişten farklı ve daha karmaşık bir düzeyde işliyor. Burada yalnız şimdinin değil geleceğin fiyatı da belirleniyor. Böylece bireysel riskler en aza indirilmiş oluyor. Bu vadeli işlemler ve vadeli fiyatlar Çalışkan’a göre bir tekno-siyasi iktidar alanı oluşturuyor. Şöyle; piyasa, fiyat gerçekleşme sürecinden, kriz kontrolü mekanizmalarına kadar sürekli müdahale edilen ve her gün tamiratı yapılan tekno-siyasi iktidar ilişkileri alanıdır. Piyasalar liberalleştikçe bu müdahale ve idare mekanizmaları daha da doğrulanlaşmaktadır.(agy) Dolayısıyla bu durum iki sonucu ortaya çıkarmaktadır: 1) Şimdilerin neoliberal dünyası geçmişten farklı olarak kendini sürekli tamir etmektedir; ve bu durum şiddetli krizleri değil de düzetmelerin yapıldığı dalgalanmaları doğurmaktadır. 2) Gerçek anlamda küresel bir emtia piyasasının oluşması gerekliği ortaya çıkmaktadır. Yani kesintisiz, doğrudan hızlı bilgi akışı gerekliliği.

Bu küresel-liberal bir dünyayı ön kılar. Bunun da sonuçları şöyledir: Her yerde aynı fiyat olmalı, fiyatları yerel etkiler belirlememeli;  fiyatları Çalışkan’ın söylediği gibi malın özelliği, vade opsiyonları, mala olan talep yoğunluğu vb etkenler belirler. Buradaki vade, riski içine alır. Böylece riski de alıp satmış olursunuz. Bu aynı anda Çalışkan’ın ifadesiyle protez fiyat olur. Bu protez fiyat bir değişim değeri değil ama değişim değerinin ortaya çıkmasında kullanılan bir üretim aracıdır. İşte bu tespit, yaşadığımız dönemi de anlatan bir küresel asimetrik iktidarı da ön kılar. Buradan sonraki adım ise artık ulus-devletler değil, yerel devlet ve küresel piyasadır.

ALTERNATİF İÇİN İPUÇLARI

Çalışkan’ın  çalışmasından onunla birlikte benim çıkardığım sonuçlar şunlar:

1)      Protez fiyatların üretimi neoliberal demokrasinin, ama aynı anda da,  neoliberal küresel bir diktatörlüğün varlığını anlatır. Neoliberal demokrasi doğrudan piyasa demokrasisidir. Sansürsüz, hızlı ve küresel bilgiyi içerir.  Ama bu aynı zamanda küresel bir diktatörlüktür. Çünkü Çalışkan’ın dediği gibi bir tekno-siyasi müdahale vardır. Ve bu küreseldir. Ama bu durum, paradoksal olarak,  katılımcı süreçlere de kendini açar. ” Piyasaya müdahil olma kuralsa, onu katılımcı süreçlerle de idare edebiliriz.” (agy)

2)      ” Pamuk piyasalarının değişim nesnesini üreten çiftçiler neoliberal piyasayı  tüccardan farklı algılar. İşte burada neoliberalizm dışındaki dünya ile yüz yüze geliriz. Piyasa pamuk tüccarı için ancak vadeli işlemlerle riskinin azaltılacağı bir yerdir. Ama çiftçiler ” piyasaya ve tüccara, sınıfsal bir tepki olarak korkulan ve ne yapacağı gayet belli olan şeyler olarak bakarlar. Bu nedenle neoliberalizmin piyasaya dair attığı her adıma karşı çiftçiler neoliberal piyasadan birkaç adım uzaklaşmaktadırlar.” (agy) İşte burada üreticilerin örgütlülüğünün gerekliliği ortaya çıkar.

3)      Tam burada benim aklıma Brezilya’da MST hareketinin yaptığı üretimden-pazarlamaya kadar üreticilerin denetlediği ve yönettiği bir demokratik yapılanma geliyor. Bu, “karşı tarafın” neoliberalizme, yani onun üretim araçları olan fiyat mekanizmasına ve piyasasına müdahalesidir. Ve dolayısıyla kamusaldır.

NOT: Toplum ve Bilim’in 108. sayısının editörleri İsmet Akça ve Ahmet Bekmen. Onları da Koray Çalışkan ile birlikte kutluyorum. Gerçekten ihtiyacımız olan bir sayı yapmışlar. Bu konularla ilgili herkese tavsiye ederim.

BORSA

ARTIK İÇERİYE DÖNEBİLİR

İMKB, dalgalı seyir izlediği haftanın son gününü düşüşle kapadı.  Endeks, son günü 5 puan düşüşle 43661 puandan kapattı Borsa, haftanın son işlem gününde hisse bazlı işlemlerle dalgalı seyir izledi. Endeks, perşembe günkü   kapanış seviyesinde dengelendi. ABD ekonomisine yönelik temkinli duruş devam ederken, petrol fiyatlarındaki artışa rağmen, yurtdışı borsalardaki toparlanma isteği, İMKB’de de etkili oldu. Hisse bazlı alımların da etkisiyle endeks, 43909 puana kadar yükseldi. Öte yandan ABD kişisel gelirlerinde yüzde 0.3 artış beklentisine karşın yüzde 0.6 artış, kişisel harcamalarda da yüzde 0.3 artış beklentisine karşın yüzde 0.6 artış açıklandı. Bu veriler de piyasalar tarafından olumlu algılandı. İMKB’nin yatay-temkinli seyri yurtdışı girişlerin yoğun olmasına rağmen nisan ayı boyunca sürecek. Piyasalar pazartesi gününden itibaren Cumhurbaşkanı seçimi tartışmalarını takip edecek.

PARA VE FAİZ

DIŞ AÇIK AZALDI

Döviz ve faiz de hafta boyu gevşeme eğilimi görüldü. Dolarda işlemler genellikle  1.39′un altında gerçekleşirken, gösterge faiz yüzde 19.7-19.8 banda oldu. Haftanın son günü  bankalararası piyasadaki dolar kotasyonlarında; alışta en düşük fiyat 1.3800 YTL, en yüksek fiyat 1.3840 YTL, satışta en düşük fiyat 1.3860 YTL, en yüksek fiyat 1.3885 YTL düzeyinde yer aldı. Serbest piyasada dolar 1.3830 YTL’den, avro  1.8400 YTL’den işlem gördü. Uluslararası piyasada, avro/dolar paritesi 1.3315, dolar/yen paritesi ise 118.30 düzeyinde gerçekleşti.

İMKB Tahvil ve Bono Piyasası Kesin Alım Satım Pazarı’nda işlem gören 26 Kasım 2008 vadeli gösterge tahvil, yüzde 19.79 bileşik seviyesinde haftayı kapadı.

AB’de ortak para kullanan 13 ülkenin oluşturduğu Avro Bölgesi’nde, ihracatla desteklenen ekonomik canlılık enflasyonu yükseltirken işsizlik oranını tarihinin en düşük seviyesine indirdi.

AB’nin resmi istatistik kurumu Eurostat’ın kesinleşmemiş verilerine göre, avro Bölgesi’nde geçen ay yüzde 1,8 olan enflasyon oranı, mart ayında yüzde 1,9′a tırmandı.

Kesinleşmiş verilere göre avro  Bölgesi’nde işsizlik oranı ise şubat ayında yüzde 7,3′e indi. Ortak para avro kullanan 13 ülkedeki işsizlik oranı geçen yılın aynı döneminde yüzde 8,2 ve bir önceki ay yüzde 7,4 seviyesindeydi.

Geçici verilere göre 2007 yılı şubat ayında dış ticaret açığı yüzde 0,6 oranında düşerek 3 milyar 741 milyon dolardan 3 milyar 718 milyon dolara geriledi. Geçen yılın aynı ayına göre ihracat yüzde 25,7 oranında artarak 7.614 milyon dolar, ithalat yüzde 15,7 oranında artarak 11 milyar 331 milyon dolar şeklinde gerçekleşti.

Türkiye İstatistik Kurumu’ndan (TÜİK) yapılan açıklamaya göre, 2006 Şubat ayında yüzde 61,8 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı, 2007 Şubat ayında yüzde 67,2 olarak gerçekleşti.