Bu Avrupa gidici… Türkiye karar vermeli…

Posted by cemilertem | Posted in Star Gazete Yazıları | Posted on 09-11-2011

0

4 Kasım 2011

Geçen sene bu zamanlar Seul’deki G-20 zirvesinde, başta IMF olmak üzere, küresel finansal kurumların yeniden yapılanması, ülkelerin krizin daha fazla derinleşmemesi için rekabetçi devalüasyonlardan kaçınması ve bir kriz hastalığı olarak kabul edilen korumacı önlemlere gidilmemesi ele alınmıştı. Aslında küresel krizin ortaya çıktığı 2008 yılında da Washington’da yapılan G-20 zirvesinde acil finansal reformların yapılması çağrısı yapılmış ve bu çağrı 2009 ve 2010’daki zirvelerde bıkmadan yinelenmişti. Şimdi Cannes’da ise artık pelesenk olmuş bu ‘yeniden yapılanma’ tekrarları dışında karşımızda devasa bir Avrupa krizi var ve bu kriz giderek ekonomik olmaktan çıkarak siyasi bir tarafa doğru hızla yuvarlanıyor. Yunanistan’da hükümetin aldığı karar, hiç şüphesiz, krizin bu siyasi yanını tüm açıklığı ile ortaya çıkarmıştır. Ama aynı zamanda Yunanistan, aldığı bu kararla, Merkel ve

Türkiye için Google dersleri 1

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Biz boşu boşuna yazıp duruyoruz, anlatıyoruz. Ahmedinecat şu yaşadığımız krizi bir cümleyle anlattı işte. Şöyle dedi: “Artık petrolün değerini dolarla ölçmeye kalkmayın o yalnızca bir kâğıt parçası.” Çok doğru, bu kriz bir para ve hegemonya krizi aslında.

Doların temsil ettiği eski kapitalizm tarih oluyor. Google’nun kapitalizmi geliyor.

Google’un ilk çeyrek karının 1.31 milyar dolar olması ancak bunun yanında sanayi ve finans sektörünün toptan zarar yazması yaşadığımız dönemi özetleyen ikinci haber. Yüksek faize, devletin yönlendirdiği geleneksel ve hantal ekonomiye dayanan yapılar çöküyor. Bu yapının aynı zamanda silahlanmaya dayalı bir ekonomi yarattığını biliyoruz. Miras ve devletle ayakta kalan tufeyli burjuvalar devri bitiyor. Temel taşıyıcı büyüme sektörlerinin yazılım, esnek üretim sistemleri, sayısal haberleşme ağları, uydu teknolojisi, biyoteknoloji olduğu bir ekonomiye dünya adım attı.

Ama Türkiye henüz bunun gerisinde. Nereden başlamalı; mesela yüksek faiz silahının kendisini hiç vurmayacağı sanan banka sisteminden başlamaya ne dersiniz?

Yüksek faizlerin sanıldığı gibi küresel kapitalizmin karlılığını artıran bir araç olmadığı, tam aksi sonuçlara yol açtığını bu süreçte gördük. Bilindiği gibi, fazla sermaye yalnızca ortalama faiz elde eder, ortalama kar değil. Faize dayalı sermaye, sermayenin değer kazanma sürecine bizzat katılmadığı halde toplam toplumsal artı değerden pay aldığı için ortalama kar oranını daha da düşmeye zorlar. Faize dayalı bir ekonomi orta ve uzun vadede ortalama karları yükseltmez, düşürür.

Yüksek faizin bir kurtuluş olmadığını Amerika gördü sıra bizde.

Şimdi banka sistemi sorunlarımız devreye girecek. Banka sistemi daralan küresel likidite koşullarında şirketlere kredi konusunda artık çok daha cimri davranacak. Zaten bankalar 2001 krizi sonrası getirilen yaptırımlar nedeniyle reel kesimin projelerine, teminatlandırılmış olsa bile, zor kredi veriyordu. Bankalar, bu süreçte, daha çok tüketici kredileri yoluyla karlarını artırdılar. Şimdi tüketici kredileri iki açıdan sorunlu; birincisi artan enflasyon ortamında enflasyonu artırıcı etkisi var. İkincisi de enflasyonla birlikte işsizliğin arttığı bir ortamda bu kredilerin geri dönmeme riski artıyor.

Şimdi eğer Merkez Bankası enflasyon hedefinde ciddi ise bankaların, reel kesimi kredilendirmelerini sağlayacak adımları atar.

Bunu Hasan Ersel’de yazdı şöyle diyor: “Acaba bankalar şirketler kesimine kredi açmaya nasıl özendirilebilirler? Akla para politikasıyla ilgili bir soru geliyor: Acaba para politikası araçlarından, bankaların şirketler kesimine kredi açmaları durumunda ortaya çıkabilecek likidite riskini azaltıcı yönde, yararlanılabilir mi? Tabii bu soru, söz konusu ortamda, TCMB’ nin bilânçosunun yapısının da değişeceğini varsayıyor.” Evet, artık faiz gibi etkili olduğu sanılan ama bundan böyle etkisini giderek yitirecek bir araca Merkez Bankası’nın saplanıp kalmaması gerekiyor. Merkez Bankası, banka sisteminin, kriz ortamında, reel sektörü desteklemesinin çarelerini aramalı. Fiyat istikrarı tek hedef olmamalı, Merkez Bankası’nın krize karşı ve işsizliğe karşı yeni bir para politikası çerçevesi oluşturması kaçınılmaz.

Şimdi bunları söylemek kolay, bunun için siyasi irade de lazım deneceğini biliyorum. Evet, bu gerçeği ekonomi yönetimi de görmeli. Amerika, bu krizden servetleri dedelerinden kalma burjuvaların marifetleri ile sıyrılmayacak; bilgiyle, yüz milyarlarca dolarlık değer yaratan, otuzlu yaşlarda Google gibi devleri kuran genç beyinlerle krizi atlatıp yeni bir döneme adım atmak istiyor. Biz de bu gerçeği görelim.

Mayın Tarlası

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-04 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Yeni dönemin ipuçları ortaya çıkmaya başladı. Mesela Stiglitz çoktan beri Bush ve ekibinin yanlışları üzerine konuşuyor. Hatta geçenlerde daha da ileri giderek Amerikan ekonomisinin geldiği noktada Greenspan’nin de payı olduğunu söyledi. Aslında doğru da söylüyor. Çünkü Greenspan başından beri yüksek faiz ve karşılıksız dolarla beslenen bir “Daimi Savaş Ekonomisinin” gitmeyeceğini biliyordu. Ama buna uzunca bir süre göz yumdu. Daimi Savaş Ekonomisi kavramı ilk kez 1994 yılında Walter Oakes tarafından kullanıldı. Bu kavram, Askeri Endüstriyel Kompleksi (AEK) öne çıkararak, ikinci savaş sonrası geliştirilen “ ileri savunma doktrini”nin yeni döneme uyarlanmasını anlatıyordu.

Bunun kısa ifadesi, deniz aşırı Amerikan müdahaleciliğin “Washington Konsensüs”’ünü gerçekleştirmek üzere yeniden ayaklanmasıydı.

Aslında bu durum “sürdürülebilir” ve rasyonel bir yapıyı bizim önümüze koymuyor. AEK ekonomisi yalnız savaş dönemlerini değil, barışçı dönemleri de kapsıyor ve kaynakların rasyonel dağılımını önlüyor. Bu ekonominin çıkmaz bir sokak olduğunu dünya şimdilerde anladı. Stiglitz, “Irak üç trilyon dolara mal oluyor; biz bu parayla hem Irak’ı savaşsız yeniden yapılandırırdık hem de sorunlarımızı hallederdik” diyor.

Amerika, bugün “gelişmekte olan ülkelere”yapılan silah satışının yüzde 40’ını sağlıyor. Yine Amerika kendisinden sonra gelen 27 ülkenin toplam askeri giderlerine eş miktarda askeri harcama yapıyor.

Rakamlar dudak uçuklatıcı: Askeri harcamaların ABD bütçesindeki çıplak büyüklüğü 400 milyar dolar seviyesinde. Buna askeri Ar-Ge, faiz, sosyal güvenlik gibi ekler binince rakam ikiye katlanıyor. İşin ilginç yanı ABD’nin askeri harcamaları soğuk savaş dönemini bile aratacak düzeye doğru tırmanıyor. O zaman Sovyetlerin ortadan kalkması bize, birçoklarının iddia ettiği gibi, yeni bir dönemi anlatmıyor.

Peki, dünya ekonomisi böyle akıl dışı bir durumu niye 60 yıldır sırtında taşıyor?

Bunun birçok yanıtı var: Ancak, bugünlerde önümüze çıkan en önemli ipucunun, 1971’de çöken para sisteminin yerine, karşılığı olan ve yapılan üretimi yansıtacak bir para sisteminin değil de, Amerika’nın militarist gücüne bağlı doların geçmesi olduğunu söyleyebiliriz. Buna bağlı olarak, geçtiğimiz 60 yılın ilk 30 yılı, artan yoksulluğa rağmen artan silahlanmayla geçti.

Bu, silah satanlarının devletlerini zenginleştirdi ama silah alanları yoksullaştırıp onlara baskıcı rejimleri getirdi. Son 30 yıldaki AEK ekonomisi ise hem yoksulluğu getirdi hem de üretimsizliği. Gelişmiş ülkeler-ki başta ABD- giderek dinamizmini kaybetti. Kendini yenilemeyen birçok sektörde kar oranları düştü.

Dünyanın üretim ekseninin “azgelişmişlere” kaydırılması da sorunu çözmedi.

Bugün 284 milyon Amerikalının, 33 milyonu yoksulluk sınırının altında, ABD’de enflasyon gelişmekte olan ülkeler seviyesine çıktı.

Bernanke, çok yerinde bir tanımlamayla içinde bulundukları durumu mayın tarlasına benzetti.

Şimdi bu mayın tarlasında ne kadar yürüyeceğimiz konuşuluyor; Marketwatch’da yer alan bir makalede bunun bir kriz olduğu ve 2011 yılına kadar sürebileceği belirtildi.

Krizin bitmesi, süreye değil de, mayınların temizlenmesine bağlı. AEK ekonomisi, karşılıksız doları, gerçek olmayan (üretime dayanmayan) bir finans sistemini ve çarpık fiyatları getirdi.

ABD mayın tarlasında daha fazla kalmayacak. Peki, onun 60 yıldır silahlandırdığı Türkiye gibiler nerede duracak? Bu sorunun yanıtını Cuma günü arayalım.

DİSK’e saldırmak ya da sonun başlangıcı

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-05-02 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Bu hafta ekonominin önümüzdeki günlerdeki durumunu gösteren çok önemli verileri elde ettik. ABD Merkez Bankası (Fed)’in faizleri 25 baz puan indirerek yüzde 2 seviyesine getirmesi, yine ABD büyüme rakamlarının beklenenden iyi gelmesi ABD’nin, krizi başkanlık seçimleri sonrasına taşımama iradesini gösteriyor. Üstelik bu günlerde ABD yurttaşları evlerinin posta kutusunda vergi iadesi olarak 600 dolardan başlayan nakit çekleri buluyorlar. Yaklaşık 50 milyar doları Amerikan hükümeti yurttaşlarına dağıtıyor. Bunun nedeni çok açık. Kredi kartlarını tekrar harcama yapabilir hale getirmek istiyorlar. Bugün Amerika’da tipik bir orta sınıf ailesi kredi kartı ve mortgage borcu batağında. Hâlihazırda tüm kart sahiplerinin neredeyse üçte ikisi temerrüde düşmekte ve faizin faizini ödemektedir. Bu borç kişi başı 5000 doların üzerinde. Bush’un posta kutularına koyduğu 50 milyar dolar bu sorunu çözmeyecektir ama psikolojik etkisi ve beklenti çarpanı güçlü olacaktır. Bu haberlerin ABD kaynaklı krizi bitireceğini söyleyemeyiz. Çünkü daha öncede vurguladığımız gibi, bu kriz iki yıl önce başlayan bir “mortgage” krizi değildir. Bu, 1973’de kar oranlarının hızlı düşmesiyle başlayan çok yönlü ve derin krizin finalidir. Yani eskiyen ve yeni ekonominin yükünü kaldıramayan kurumların ve parasal sistemin yenilenme sancısıdır. Bu kriz sonrası ne ABD’nin hegemonyası eskisi gibi olacak ne de dolar eski dolar olacak. Kurumlar ve yapılar değişecek.

Peki ya Türkiye bu duruma ayak uydurabilecek mi? Çok zor gözüküyor. Şu 1 Mayıs’ta olan bitenler bile Türkiye’nin bu anafordan zarar görerek çıkacağını gösteriyor. Enflasyon cephesinde değişen bir şey yok. Merkez Bankası çok açık olarak fiyat istikrarını artık tek başına sağlayamayacağını itiraf ediyor. Küresel krize ve maliye politikasının etkinliğine beklentilere dikkat çekiyor. Öte yandan TÜİK’in açıkladığı dış ticaret verilerinde de değişen bir şey yok.

Ocak-mart dönemini kapsayan ilk çeyrekte dış ticaret açığı yüzde 33,1 artışla 16.011 milyar dolara yükseldi. 2007 Mart ayında yüzde 67,7 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı, 2008 Mart ayında yüzde 68,1 olarak gerçekleşti. Ara malı ithalatı eğilimi de artmaya devam ediyor. Geçen yılın aynı dönemine göre; ara malları ithalatı yüzde 39,1 oranında arttı.

Bütün bu veriler krizin dünyada, ABD kaynaklı müdahalelerle, yumuşak bir geçişle idare edilebileceğini gösterirken, ne yazık ki, Türkiye, AKP’nin hataları yüzünden yara alacak.

AKP için bu 1 Mayıs yenilginin miladıdır. DİSK’e saldırmak aymazlığı sonun başlangıcı olmuştur. Artık AKP’yi Anayasa Mahkemesi’nin kapatmasına gerek yok.

AKP kendi kendisini kapattı. Daha önce yazmıştım AKP’yi devlet kapatmayacak. AKP, önce 27 Nisan sonrası Dolmabahçe’de askerle, şimdi de 1 Mayıs’ta faşist devletle uzlaştı. Çok açık, artık AKP Türkiye’nin demokratikleşmesi önünde bir engeldir. 27 Nisan sonrasında askerle uzlaşması bunun başlangıcı olmuş, 1 Mayıs öncesi de kafasında demoklesin kılıcı gibi sallanan kapatma davasının korkusuyla İstanbul’da sıkıyönetim ilan ederek ve işçi bayramında DİSK’e saldırarak bu süreci “devletin kendisi” olarak tamamlamıştır.

Dünya Bankası’nın Türkiye’yle ilgili hazırladığı “Ülke Ekonomik Memorandumu – CEM” raporunda Avrupa kaynaklı Doğrudan Yatırımların düşme riskine dikkat çekiyor ve dış açık kaynaklı riskin giderek ağırlaşacağı vurgusu yapılarak yargı sürecindeki anti-demokratik uygulamalara üstü kapalı gönderme yapılıyordu. Yani AKP’ye örtülü bir destek atılıyordu. Şimdi AKP 1 Mayıs’ta devleti çalışanların üstüne salarak karşısındaki cepheyi hem genişletmiş hem de sıklaştırmıştır. Halkından destek görmeyen, ülkesinin çalışanına, işçisine saldıran bir iktidarın bir müddet sonra dış destekçileri de olmayacaktır.

Büyük Kapalı Kutu: Bireysel Emeklilik

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-02-10 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Amerikan Merkez Bankası faiz indirmeye devam ediyor. Daha yolu var. Fed’in gösterge faizlerini yüzde 2’ler düzeyine çekmesi bekleniyor. Ama tabii ki faiz indirimi çare değil. Aslında dünya ekonomisinin arayışı önümüzdeki dönem iki önemli noktaya odaklanacak. Birincisi yeni bir dünya parası; yani yeni ve karşılığı olan bir genel eşdeğerin ortaya çıkması.

İkincisi ise yeni bir sosyal güvenlik sistemi.

1970’lerde başlayan ve 20. yüzyılın son çeyreğine damgasını vuran kriz, alaşağı ettiği bu iki sistemin yerine hala yenisini koyamadı. Kısa dönemde de pek koyacağa benzemiyor. Çünkü yeni bir dünya parası işi öyle kolay bir şey değil. Bütün bir sistemin ve kurumlarının işlev ve yapı olarak değişmesi gerekiyor. Avrupa Birliği genişlemesi aslında kapitalizmin bu iki gediğini tamir etmeye aday bir dinamik. Ama onunda, her açıdan önünde uzun bir yol var.

Kim ne derse desin yaşadığımız şu çalkantının iki önemli dinamiği bulunuyor. Birincisi sistemin karşılığı olan bir parası yok. İkincisi bir sosyal güvenlik sistemi yok. ABD’nin emlak piyasalarında kendini gösteren kriz hem bir para krizi hem de özünde bir sosyal güvenlik krizidir. Çünkü ABD, özellikle ikinci savaştan sonra, mortgage sistemini hem bir mali sistem hem de bireyler için bir güvenlik sistemi olarak inşa etmiştir. ABD ekonomisi yarattığı fazlayı rasyonel ve bireylerin sosyal güvenliğini garantiye alacak bir şekilde değerlendirememiştir. Mortgage fonları sistemin kara deliklerinde kaybolmuştur.

Bir önceki krizin sonucu olarak tasfiye edilen korporatist sosyal güvenlik sisteminin yerini bireysel emeklilik fonları tutamıyor. Bugün dünyada bireysel emeklilik fonlarının büyüklüğü 13 trilyon dolara yaklaşmış durumda.

Şimdi herkes gerçek kriz gelecek mi diye birbirine soruyor. İşte gerçek kriz bu dandik emeklilik sistemi çökme işareti vermeye başladığı an gelir.

Türkiye’de bireysel emeklilik sisteminde şu an 4,5 milyar YTL var. Bu çok büyük rakam değil. Üstelik son dalgalanmalarla birlikte düşme eğilimde. ABD’nin bireysel emeklilik sistemindeki fon büyüklüğü 5,2 trilyon dolar civarında.

Dünyadaki emeklilik fonlarının büyüklük sıralamasında gelişmiş ülkeler başı çekiyor. Fon büyüklüklerinin ülkelerin GSYIH sı ile oranları açısından bakıldığında İsviçre yüzde 117 ile ilk sırada yer alıyor. Bu ülkeyi yüzde 87 ile Hollanda, yüzde 86 ile ABD, yüzde 83 ile İngiltere ve yüzde 71 ile İzlanda takip ediyor.

Bu sistemin topallamaya başlaması emeklilik fonlarının ellerindeki sermayeyi değerlendirecek rasyonel alanlar bulamaması ile başlar. Bunun da işaretleri var zaten. Şu an son çalkantılarda sistemin zararının ne kadar olduğu bilinmiyor.

Şimdi bizde yapılan yeni bir düzenlemeyle bu fonların portföylerinin yüzde 30’unun devlet iç borçlanma senedi olması zorunluluğu kaldırıldı. Bireysel emeklilik fonlarının portföyü, Hazine bonosu ve tahvilinin yanı sıra katılımcı tercihine göre hisse senedi, mevduat, repo, eurobond ve dövize dayalı menkul kıymetlerden oluşuyordu. Yeni uygulama, faizsiz yatırım araçlarına da devreye sokuyor. Amaç sistemin kapsamanı genişletmek.

Bireysel Emeklilik Sistemine dikkat! Hem bu sisteme girmiş olanlar hem de önümüzdeki günlerde bu kriz durumları nasıl olacak diyenler bu alanı sıkı takip etsinler.