Bir dönem biterken beklentiler ve gerçekler

Posted by ertemcemil132 | Posted in Star Gazete Yazıları | Posted on 03-11-2011

0

Şu kriz mevzusu giderek akıldışı bir yola doğru kayıyor. Dün bütün Avrupa beş milyon nüfuslu bir ülkenin parlamentosuna bakarak günü geçirdi.

Piyasanın beklentisi Slovakya Parlamentosu’nun Avrupa Finansal İstikrar Fonu’nun (EFSF) genişletilmesine onay vereceği yönündeydi ve bu beklenti üzerine ufak bir oyun oynandı. Şimdi aksi bir durumda nasıl küçük bir

Share on Facebook

Naziler ne istiyordu?

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 23-05-2008

0

Naziler ne istiyordu?

Alman hukuk profesörü E. Hirsch unutulmaz anılarında Nazi Almanya’sından ayrılışını şöyle anlatır: “ Friedberg’de anne ve babamla vedalaştıktan sonra Haziran ortasında Frankfurt’tan hareket ettim ve Berlin üzerinden Amsterdam’a geçtim. Arada Berlin’e uğramamın nedeni orada, 1928 ve 1933 arasındaki beş yıl için pek çok şey borçlu olduğum iki kişinin elini sıkmak, onlarla vedalaşmak istememdi. Bunlar, Julius Magnus ve Hans Lewald idi. Tehdit altındaydılar, çünkü Magnus Yahudi asıllıydı, Lewald ise uluslar üstü insancıl bir dünya görüşünü savunuyordu. Her ikisi de, istasyona kadar gelerek beni geçirdiler. Tam tren kalkarken Magnus’un “ İşte Almanya’nın geleceği gidiyor” dediğini duydum. Kendisini bir daha göremedim.”
Hirsch Türkiye’ye gelir; ticaret hukuku hocalığı yapar.19 yıl Türkiye’de kalır. Hirsch, “Türkiye Cumhuriyeti’nin hedefi ileri bir demokrasi olmaktır” diye yazar.
Türkiye Hirsch’in dediği gibi “ileri bir demokrasi” olabildi mi; yoksa bürokratik ve militarist bir vesayetin gölgesinde batının iki yüz yıl önce tanıştığı temsili demokrasiyi bile beceremeyen bir ülke mi?
Charles Bettelheim, “Nazizm Döneminde Alman Ekonomisi’’nde giderek sona yaklaşan ve çökmek üzere olan Alman ekonomisinin kurtuluşu ve yeniden harekete geçmesi için gerekli olan tek şey yeni pazarların açılması idi” diye yazar. Almanya’nın faşizme dayalı çözümünün arkasında yatan gerçeklere bugün baktığınızda kanınız donabilir. Çünkü bu nedenleri çok tanıdık görecekseniz:
1913–1933 arası Alman ekonomisinin en büyük sorunu hızlı yaşlanmaydı.
Alman sanayisi 1860’dan 1913’e kadar çok hızlı büyümüş ve bu büyüme iki sorunla karşı karşıya kalmıştı.
Birincisi hammadde sorunu. Almanya yalnızca kömür, çinko ve potasa sahipti. Oysa başta petrol olmak üzere, bakır, kalay, demir, kükürt gibi o dönemin kontrol sanayilerini ileri götürecek hammaddelerini ithal etmek zorundaydı. İkinci önemli sorun yeni pazarlardı. Fransa ve İngiltere pazar sorunlarını sömürgeleri ile çözerken Almanya bundan yoksundu.
1929 bunalımı bu şartlardaki Almanya’yı çok etkiledi.
Alman burjuvazisi için tek çözüm kalmıştı: Savaş ve diktatörlük. Bu sayede yeni pazarlar açılacak, borçlar silinecek, savaşın yarattığı devlet talebi ekonomiyi canlandıracak, işgal edilen yerlerde ulus-devletin hâkimiyetiyle yeni kaynaklara ulaşılacaktı. Bütün bunlar için Almanlar dışında kimseye de ihtiyaç yoktu. Çünkü iç pazardan vazgeçilmişti. Yahudilerin ve diğerlerinin Alman burjuvazisinin ürettiği malları alması gerekmiyordu. Devlet gerekli talebi savaş ekonomisiyle yaratıyordu zaten.
Gerekli olan tek şey ulusal birlik ve bütünlük, savaşan bir ordu ve o orduya kaynak olacak saf Alman gençleri idi.
Bugün Türkiye’ye bakalım: Türkiye ekonomisi yarım yamalak gelişen bir sanayi ve finans-hizmetler sektörleri üzerinde duruyor. AB finansal hizmetler tek pazarına girdik.
Mali kesimin bu entegrasyonu bile bir kesim iktidar odağı için belirsizlik ve endişe kaynağı. Ulus devlet üzerinden örgütlenmiş ve geleceğini ulus devletin inşa ettiği ulus pazara bağlamış tüm kesimlerin ilk hedefi Avrupa Birliği.
Türkiye’de korporatist, bürokratik tüm yapılar güçlerini ulus devletten alıyorlar.
Bugün solda bile dursa çoğu meslek örgütü bu anlamda gericileşecek ve faşizmin kucağına düşecek. Ne yazık ki işin doğası böyle.
Türkiye’nin önünde iki yol var. Ya sorunlarını Naziler gibi halletmeye çalışan kesimlerin peşinden gidecek; ya da demokrasi yolunu seçerek AB üyeliği doğrultusunda adım atacak.
Bu ikinci yol aynı zamanda tek bir yol değil. Ama birinci yolun tek bir kapısı var. O kapıyı açtığınız zaman karşınıza savaş, ölüm, diktatörlük, yoksulluk çıkacak. Ama ikinci yolda halkın iradesi belirleyici olacak.
Şimdi herkesin kafasını kumdan çıkarıp bu gerçeği görmesinin zamanı.

Share on Facebook

2008-2010 Falımız (Beklentiler ve Gerçekleşecekler)

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem 2007-12-18 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Avrupa Birliği’ne katılım öncesi mali izleme süreci kapsamında her yıl hazırlanan Katılım Öncesi Ekonomik Program geçenlerde yayınlandı. DPT tarafından hazırlanan programdan anlaşılıyor ki, önümüzdeki iki yıl, içinde bulunduğumuz ortalamadan çıkamayacağız.

Programda, orta vadeli makro ekonomik senaryoda göze çarpan birkaç noktaya değinmek ve üzerinde durmak istiyorum.

Bir kere şimdiye kadar sürdürülen para ve maliye politikalarından en ufak bir sapma bile söz konusu olmayacak. Bu bize kamu borç stokunun milli gelire oranının azalacağını söylüyor. Bunun hepimiz için anlamı devletin hayatımızdan, önümüzdeki iki yıl, daha fazla çıkacağı.

Kamu artık büyüme için temel bir talep bileşeni değil. Düşen büyümede herkes tarımı tartışıyor ama toplam tüketim harcamalarında kamu kesimi payı giderek düşüyor. Bunun önümüzdeki iki yıl yüzde olarak artış ortalaması 2,5. Oysa bu oran 2006 yılında yüzde 9,6 idi. Bu maaşlara, eğitim harcamalarına, alt yapı yatırımlarına olumsuz yansıyacak. Toplam sabit sermaye yatırımları düşüyor. Burada da kamu neredeyse hiç yatırım yapmıyor.

İkincisi para politikalarında faiz yine temel araç olacak. Bu bize Türkiye’deki reel faizlerin daima dünya ortalamasının epey üzerinde olacağını söylüyor. Merkez Bankası yüzde 4 enflasyon hedefi için hepimizi daha fazla zorlayacak.

İşgücü piyasasında ise değişen bir şey yok. İşgücüne katılım oranı 48,9, işsizlik oranı yüzde 9,7. Oysa işsizliğin, özellikle doğuda, çok daha yüksek olduğu biliniyor. En azından, faiz dışı fazla hedefi kadar, işsizliği düşürmek konusunda hükümetin iddialı olması gerekirdi. Yüksek faizle gelen durgunluk ve duran sabit sermaye yatırımlarına bağlı olarak gelişen işsizliğin her zaman küresel enflasyonla birleşme tehlikesi var.

DPT cari açıkta bir sorun olmayacağını söylüyor. Cari açık, önümüzdeki üç yılın ortalaması olarak, 40 milyar dolar düzeyinde olacak. 2008–2010 döneminde IMF’ye net 5,8 milyar dolarlık geri ödeme yapılacak olmasına rağmen, cari işlemler açığının finansmanında sorun yaşanmayacağı gibi, 6,5 milyar dolar net rezerv artışı gerçekleşecek.

Kamu borcu düşeceğine göre bu açık doğrudan yatırımlar ve portföy yatırımları ile finanse edilecek. Doğrudan yatırımlar kaleminde önümüzdeki iki yılın ortalama tahmini 18 milyar dolar, sermaye finans hesabında diğer yatırımlar kalemindeki yükümlülükler ise cari açığın bir diğer ilacı. Bu bize önümüzdeki iki yıl özel sektörün artarak dışarıdan borçlanacağını söylüyor. Yani Türkiye’de kamu değil ama özel sektör borçlanacak ve yabancılar da artarak orta ve uzun vadeli yatırımlar yapacaklar.

Bunun siyasi olarak sonucu ise çok açık: Dışta Sarkozy gibilere, içte de bilumum statükocu Sarkozy karikatürüne rağmen Türkiye-AB ilişkisi planlandığı gibi yürüyecek.

ABD başkanlık seçimlerinden sonra bu süreç hızlanacak. Bunu ABD’nin işbaşına gelecek kanadı da istiyor.

Sonuç olarak ekonomi olarak sıkıntılı ama siyasi olarak alternatif açılımları olan, daha geniş ufuklu bir iki yıl bizi bekliyor.

Share on Facebook

Kriz Ekonomide Değil Siyasette

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-02-07 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Dünya ve Türkiye hızla hem siyasi hem de ekonomik bir krize doğru gidiyor mu? Birçoklarına göre böyle bir soru bile gereksiz; zaten şu an çok büyük bir krizin içinde yaşıyoruz. Ben asıl krizin siyasi alanda olduğunu, ekonomik alanda ise zaten 1973’de ki krize, kapitalizmin kalıcı bir çözüm üretemediğini söylemeye çalışıyorum. Bu çerçevede şimdilerde yaşadığımız ekonomik gelgitler var olan sermaye birikim rejimini değiştirecek yani bir açılımın sancıları olmaktan ziyade, topallayarak ilerleyen sistemin aksaklığının artmasının sonuçları olarak kendini gösteriyor. Ancak gerçek kriz siyasi alanda. Şu an tüm siyasi kurumlar olması gereken değişimi, kapitalizmin sınırları içinde bile, ideolojik ve fiziki olarak, karşılayacak donanımda değil. Amerika seçime gidiyor ama nasıl gittiğini görüyoruz. Seçimi alması beklenen Demokratlar aday sorununu bile çözemiyor. Avrupa Birliği’nin sorunları ortada ve nasıl, ne zaman çözüleceği konusunda kimsenin bir fikri yok. Bizim durumunuz ise hepsinden karmaşık ve kötü. Türkiye’nin sağdaki ve soldaki bütün siyasi kurumları çağın gerisinde ve bu gerilik çözümsüzlüğü getirdikçe bu kurumlar daha da geri referanslara kayıp, kendi krizlerini üretiyorlar. İşte siyasi alanda bu kriz aşılmadıkça ekonominin sorunlarının çözülmesi mümkün değil.

Dünya ekonomisi, şimdi ve yakın gelecekte hepimizi yerinden edecek bir güçlü kriz üretmeyecek ama bu siyasi kriz de çözülmedikçe böyle sürünüp gidecek.

Mesela şimdilerdeki güçlü gelgitleri ürettiğini söylediğimiz Amerikan ekonomisi aslında 2000 yılının şubat ayından 2002 yılının sonuna kadar önemli bir resesyon yaşamıştı. Amerika’da 2000 yılında taşımacılık endeksi ve sanayi endeksi resesyonu çok açık olarak gösteriyordu. Bilindiği gibi Dow teorisine göre bu iki endeks kriz için öncü göstergedir. Sanayi endeksi 2000 yılının başında dip yaparken, taşımacılık endeksi de hızla bu dibin altına inmişti.

Amerika’nın bu resesyona yanıtı, ilk önce faiz indirmek sonrada savaşa dayalı yeni bir çizgi olmuştur. Bush ve ekibi 11 Eylül’ü öne sürerek savaşa ve bunun harcamalarına, yüksek faize dayalı ekonomik ve siyasi yönelimi tercih etmiştir. Dolayısıyla burada Amerika’nın kriz göstergelerine yanlış siyasi yanıt verdiğini ve bu yanıtla hem kendisinin hem de dünyanın durumunu kötüleştirdiğini söyleyebiliriz. Şimdi yine Amerika’da taşımacılık endeksi sanayi endeksinden daha geride ve bu iki endeks hızla geriye gitmekte. Bu yeni duruma Amerika’nın yanıtı önemli ama bunu da Başkanlık seçimi sonuçları belirleyecek.

Ancak yine de Amerika’da kapitalizmin aklı bir parça işliyor. Artık Cumhuriyetçilerden bir, Demokratlardan iki aday kalmış gibi. Cumhuriyetçi aday ilginç: Bir Bush muhalifi 70 yaşındaki J. Mc Cain. Mc Cain, muhafazakâr kanadın çok dışında liberal bir anlayışı savunuyor. Hillary’nin Obama karşısında zorlanması ise onun muhafazakâr bir Demokrat olmasından kaynaklanıyor. Yani Amerikan halkı saldırgan, emperyalist çıkışın, hem kendisi hem de insanlık için çözüm olmayacağını görmeye başladı. Bu siyasete çok az da olsa yansıyor.

Biz de ise bu yönde en ufak bir işaret bile yok. Ekonominin sorunları siyasetin doğru müdahalesi olmadan çözülemez. Ama Türkiye bunu yapacak yeni bir sol anlayışı ortaya çıkaramıyor.

Share on Facebook