Devrim, Bağımsızlık ve Faşizm üzerine başlangıç notları…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-02-16 tarihli Sesonline.net Yazısı

Yeniden merhaba “Finans-Politik” devam ediyor. Bu haftayı, dilimize dolanan ama sanki otuz yıl öncesinde soğuk savaş yıllarında, kullandığımız gibi kullandığımız üç anahtar kavrama ayırdım:

DEVRİM, BAĞIMSIZLIK VE FAŞİZM ÜZERİNE BAŞLANGIÇ NOTLARI

İtalyan faşizmi ve onun “il duce”si çağdaşı Alman faşizminden birçok önemli noktada ayrılır. Her şeyden önce İtalya’da devlet olgusunun öne çıkması ve devletin farklı iktidar ve sermaye bloklarını bir arada tutması İtalyan faşizminin temel karakteristiklerinden birisidir. Poulantzas; “İtalya’da devlet aygıtının, faşizmin yükselişinde ve hatta iktidar oluşundaki rolü Almanya’da olduğundan çok daha fazladır ve belirleyicidir” der.

Burada geometrik hızla gelişen ve bir an önce iktidara gelmek isteyen, “kuzey burjuvazisiyle güneyin büyük toprak sahiplerinin ittifakını” faşist devlet sağlamak zorundaydı ve bu olgu, devletin yeni bir tarzda hızla yeniden örgütlenmesini gerektirdi. “Faşistleşme sürecinin ilk dönemlerinde, en azından büyük sermaye ve büyük çiftçiler söz konusu olduğunda, biçimsel ve gerçek iktidarın birbirinden ayrılmasına, parti yoluyla temsil bağının kopmasına tanık olunur (1). Ve bu durum 1920’lerden itibaren siyasi partilerin rolünü yok eden yeni korporatif bir yapılanmaya yol açar. Özellikle güneyde devlet içinde devlet denebilecek örgütlenmeler ve yapılar faşizmin ilk nüveleri olarak var olurlar. Faşizm öncesi kuzey burjuvazisinin liberal adımlarını geriletip “gerici” güneyle harmanlaştırmak korporatif İtalyan faşizminin en önemli becerisidir.

Bu süreçte, garip ancak “anti-kapitalist” feodal bir “sosyalizm” uç verir. Kuzeyden gelen egemen liberal ideolojiye karşı milliyetçiliği ve korporatist devleti, toprakların kamulaştırılmasını savunan ve daha sonra “sosyalist” Mussolini’nin faşizmiyle birleşecek gruplar doğar. Bunlar korporatist faşist devletin ideolojik harcını oluşturlar. Bu çerçevede İtalya’da ideolojik aygıtlar faşizmin gelişmesi ve yerleşmesinde oldukça belirleyici olurlar. İşte tam burada Mussolini’nin üçlü işlevi öne çıkar:

Birincisi eski bir “sosyalist” dergi yazarı (2) olarak, kırsal örgütlenmeleri ulusal faşist hareketin içine almak görevi. Nitekim anti-kapitalist ve korporatist olan bu yapılar 1921 seçimlerinden sonra yenilerek faşizmin potasında eridiler.

İkincisi; emperyalist ve bağımsız bir İtalya. Mussolini, iktidar için tek amaçlarının ikinci bir Roma imparatorluğu olduğunu söylüyordu.

Tabii üçüncüsü; yenilmez bir ulus devlet ve birleşik homojen bir ulus-pazar. Bu anlamda Alman faşizminin daha çok aşağıdan yukarıya ve ırk kavramını öne çıkaran bir strateji ve siyasal yol izlemesine rağmen, İtalyan faşizmi devleti öne çıkaran ve o devletin ideolojik önemine vurgu yapan bir yol izlemiştir.

Bu çerçevede İtalyan faşizmi, daha sonra ikinci savaştan sonra ortaya çıkan ve yeni sömürgeciliğin temel karakteristiklerinden biri olacak “sömürge tipi faşizmin” de babasıdır. Gladio türü, derin devlete dayanan örgütlenmeler bu tür faşizmin önemli ayırt edeci özelliği sayılmalıdır.

DEVLET İÇİNDE DEVLET

Devlet içinde devletin olduğu yapılar, homojen bir ulus-pazar ve “bağımsız” bir emperyal devlet isteği Türk faşizminin de en önemli karakteristiği ve ülküsü olmuştur. Ancak burada bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim: Bağımsızlık ve bağımsız devlet ülküsü hem İtalyan faşizminde hem de daha sonra ikinci savaştan sonra ABD tarafından geliştirilen sömürge tipi faşizmde temel argüman olduğu kadar her iki tarihsel kesitte de bu olgulara, faşizmin yaşandığı tüm coğrafyalarda sağın ve “ulusal sol” anlayışların sahip çıktığını ve geliştirdiğini gözlemliyoruz.

Şimdi bu hikâyede bize çok tanıdık gelebilecek anahtar kavramlar ve olgular var. Şu sıralar tam bir kördüğüme dönüşen Türkiye’nin siyaseti için bu olgulardan yola çıkarak ufak bir çözümleme yapalım.

BAĞIMSIZLIK, ULUSLARIN PAZARI VE DEVLETİ

“Milli devrimci kalkınma yöntemiyle, ülkemizin 15–20 yıl içinde kalkınması, tam bağımsızlığın sağlanması ve çağdaş uygarlık düzeyindeki şerefli yerini alması mümkündür. Yalnız bunun için gerçekten devrimci olmak, idare-i maslahatçılıktan kaçınmak ve dış destekli tutucu güçler koalisyonunun sayısız tuzaklarını boşa çıkarmak gerekir.” (…) Kemalist tez, bağımsızlık içinde toplumsal devrimler yoluyla çağdaş uygarlığa ulaşmak biçiminde özetlenebilir (3).

Avcıoğlu’nun bu temel tezi devletçiliği kapitalizmden ayrı bir ekonomik ve siyasi sistem olarak tanımlamaya ve öngörmeye dayanır. Aslında bu tür bir sistem, özünde faşist İtalya’nın korporatist devlet ve ekonomi örgütlenmesinden ayrılmaz.

Bu anlamda devletçilik başından beri, Sovyetlerde olanla, Türkiye’de Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte gerçekleştirilmeye çalışılan solidarist korporatizm diyebileceğimiz biçimleriyle ele alınabilir(4).

Mesela Cestells, Wallerstein’den farklı olarak(5) devletçiliği kapitalist sermaye birikiminden ayırır ve Sovyet sistemini böyle tarif eder:

“Devletçilikten, toplumda üretilen ekonomik fazlanın devlet aygıtındaki iktidar sahipleri tarafından sahiplenilmesi etrafında örgütlenmiş bir toplumsal sistemi anlıyorum… (6) Castells’in burada temel mantığı şudur: Kapitalizm karın en üst çıkarılmasına odaklanmıştır, devletçilikte ise iktidarın en üstte ve en güçlü bir şekilde var olması öndedir. Böylece Sovyetlerin sadece yirmi yılda sanayileşmiş bir ekonomi inşa edip Nazi savaş makinesiyle başa çıkacak güce erişmesi açıklanmış olur. Yani toplumsal artık “toplumsal” bir değere dönüştürülüp doğrudan bürokratik devlet iktidarına aktarılır. Burada özel mülkiyet yoktur. Ama özel mülkiyetin olup olmaması da, geniş kitlere açısından, çok şeyi değiştirmez. Doğan Avcıoğlu’nun önerdiği solidarist tipte devletçilikte ise özel mülkiyet vardır. Ama bu özel mülkiyetin, daha doğrusu sermaye birikiminin, nasıl ve nerede olacağını devlet belirler. Burada devlet ekonomik artığı toplumdaki sınıf farklılıklarını azaltacak yönde kullanmaya özen gösterir. Bu çözümlemede devletin çoklu işleve sahip olduğunu gözlemliyoruz:

Birincisi devlet ekonomiyi ve onun alt yapısını sermaye için düzenler ve gerekli yatırımları yapar. Bu ulusal pazarın devlet tarafından inşasıdır. Yollar, pazaryerleri, şehirler, köprüler, demiryolları, iletişim ve enerji.

İkincisi; devlet yatırımlar için sinyal verir; örneğin planlama yapıp önümüzdeki beş yılda hangi sektörlerin öne çakacağını söyler. Böylece piyasa yerine geçer.

Üçüncüsü toplumdaki sınıf farklılıklarını törpüleyecek mekanizma ve araçları geliştirir. Nihayet ulusal güvenliği, otoriteyi sağlar ve hâkim ideolojiyi giderek kültürü oluşturur.

Bu sonuncusu belki en önemlisidir. Çünkü ulusal pazarın çimentosudur. Türkiye’de kılık kıyafet, kanunla düzenlenmiştir. Bu çok açık olarak ulusal pazarı yaratmaya dönük bir çabadır. Şimdi isterse Sovyetler’deki gibi “sosyalist”, isterse faşizm İtalya’sındaki gibi faşist korporatist, isterse de Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarındaki gibi solidarist korporatist bir devlet ve ekonomi tasarlanmış olsun bunların üç ortak ekseni vardır:

Birincisi otarşik kendi kendine yeten ve giderekte anti-demokratik ve iktidardaki azınlığa dayanan bir siyasi yapı.

İkincisi dışa açılmaktan yalnız emperyalist yayılmacılığı anlayan ve bunun için fırsat kollayan bir devlet.

Üçüncüsü devletin bir üst yapı olarak çimentosunu oluşturduğu çoklu iktidar yapıları ve bunlar arasındaki mücadele. Bunun için bu toplumsal biçimlenmelerde her zaman devlet içinde devletler ve ayrı örgütlenmeler olmuştur.

DEMOKRATİKLEŞMEYİ SAĞLAMAK

Bu yapılar ancak bir “devrimle” çözülür. Yani birtakım arkadaşların şimdilerde ileri sürdüğü gibi; “nasılsa Türkiye’de darbe olması uluslararası konjoktür gereği mümkün değildir. O zaman bunu bir tehlike olarak görüp bütün siyasi çıkarımları bu “hayali” tehlike üzerinden yapmak bir nevi gölge boksudur” yaklaşımları doğru değildir.

Türkiye’de, otarşik bir yapıyı ve ekonomiyi savunan, anti-demokratik, gücünü ve fırsatını bulduğu zaman da emperyalist emeller peşinde hepimizi ateşe atacak bir devlet seksen yıldır var. Üstelik 12 Eylül faşizmi bu yapıyı güçlendirmiş ve Anayasal koruma altına almıştır. Türkiye, hala 12 Eylül faşizminin kurumları ve Anayasası ile yaşamaktadır.

Türkiye’de demokratların ve solun ilk görevi, demokratikleşmeyi derinleştirecek araçları inşa etmek ve bu yönde mücadeleyi geliştirmektir.

Önümüzdeki temel görev budur. Peki, burada, şimdi devrim nerede?

ŞİMDİ DEVRİM NEREDE?

Baskıcı devlet diktatörlüklerinin yalnız ya çok şiddetli toplumsal depremlerle ya da devrimle çözüleceğini söyledik. Bu yapıların yenilgisi kendi içlerindeki düzenleyici reformlarla ya da hâkim iktidar bloğundaki güçlerden birinin galebe çalmasıyla mümkün olmuyor. Türkiye’nin şu sıralar yaşadığı sorun tam da budur. AKP iktidarı dayandığı güçlere bağlı olarak var olan devlet yapısını yalnızca kendi kadrolarıyla tahkim etmektedir. Bu yapıyı çözmek ve demokratikleştirmek gibi bir derdi yoktur. Peki, bugün Türkiye’de sol ve demokrasi güçleri değişim ve devrim derken neyi anlamalıdır ve anlatmalıdır. Bugün devrim kavramını otuz yıl öncesinde olduğu gibi kullanabilir miyiz?

Bu haftayı bu sorunun yanıtıyla kapatalım:

Kapitalizmin sanayi devrimini takip eden ve küreselleşme aşamasına kadar gelen tüm süreçleri sermaye birikimini ulus-devletler üzerinden yapmıştır. Ulus-devlet paradigması ve sınırları sağı da (muhafazakârlığı ve statükoyu) solu da (devrimi ve değişimi) belirlemiş ve anlatmıştır. Bu tarihsel süreç aslında bir denge halini tarif eder. Bu denge hali kendi içinde de ikili bir dengeyi esas alır. Birinci denge ulus-devletlerin birbirleriyle olan ilişkisi ve bunun dengesi. Bu dengenin bozulma hali sistemin krizi olarak kendini gösterir. Bu krizin aşılması ve dengenin yeniden tesisi ancak savaşla olur. Birinci denge sistemin çatısı gibi işler. İkinci denge de ulus devletlerin kendi iç dengeleridir. Burada sınıfların mevzilenmesi ve çekişmesi ulusal pazarın ve o pazarın ekonomik gerçeklikleri üzerinden cereyan eder.

Bütün bu yapı aslında sanayi devriminin statik Newtoncu değerleri üzerinde kurulmuştur. Örneğin ulus-devletlerin birinde bir denge kırılması ve değişmesi (devrim) birinci dengeyi çok etkilemeyebilir. Çünkü eğer birinci dengede çok güçlü bir kırılma yoksa sistem er geç bu kırılmayı tamir edecektir (karşı devrim). Sol anlayış Marks’tan hemen sonra kendisini sanayi devriminin Newtoncu değerleri üzerinden tarif etti. Marks gibi birinci denge ile ilgilenmedi. Sömürü mekanizması ulus-devletin sınırları içinde işliyordu. Üstelik ulus-devletlerin kapitalizmin işleyişinden doğan hiyerarşik yapılanması ülkeler arasında eşitsizliği ve yeni sömürü mekanizmalarını da yaratmıştı.

Sol, hem iç dengeyi geniş kitleler lehine değiştirmek hem de birinci dengedeki çarpık durumu değiştirmek için var olan statik durumu hedef aldı. Ama bu hedefin “devrimciliği” kendinden menkuldü. Var olan dengeyi kendi lehine ulus sınırları içinde bir müddet bozmayı başarabiliyordu. Ama sonra “devrim” daha derine inemiyordu. Nedeni açıktı; sistemin bütününün dengesi değişmemişti. Aslında bu durumda, sol sanılan bir dönüşüm bir müddet sonra sistemin dengesini daha da güçlendirecek gerici bir yapıya dönüşüyordu.

Şimdi otuz-kırk yıl öncesinden çok farklı bir işleyiş içindeyiz. Birçok kavramı yeniden tarif etmek, yorumlamak zorundayız. Bizim eskiden çok radikal sandığımız söylemler ve teoriler aslında bugün gerici ve çözümsüz. Bugün devrimin artık ulusal sınırlar içinde gerçekleşeceğini iddia etmek ve tek bir ülkede bağımsızlık, sosyalizm gibi eskimiş tekerlemeler üzerinden politika yapmak şarlatanlık değilse bile “Japon Askerliği”dir.

Devrim, Marks’ın dediği gibi şimdi her zamankinden fazla enternasyonaldir. Che ile Fidel arasındaki temel ayrılık Küba devrimi ve Latin Amerika devrimi tartışmasıydı. Che, Küba ile sınırlı kalacak bir devrimin başarısız olacağını ve Sovyet- ABD soğuk savaşının oyuncağı olacağını söylüyor ve devrimi tüm kıtaya yaymanın tek çözüm olduğunu savunuyordu. Bunun için Bolivya’ya gitti. Haklı çıktı. İşte Che bunun için Che’dir.

David Bohm, Gerçekliğin Bütüncül Kuramı’nda Newtoncu klasik denge anlayışının karşısında kuantum kuramının bütüncül yaklaşımını çok özlü anlatır. Bohm’a göre, ekonomik evren, kuramsal olarak otonom parçalardan oluşurken, ampirik olarak bağımsız parçaların anlamını yitirdiği sınırsız, farklılaşmış bir bütündür. Her bir parçanın anlamının ancak gerçekliğin bütünüyle ilişkisinden bulunabileceğini fizik bilimi çok önceleri ortaya çıkardı. Küreselleşme ve ulus devletlerin erime süreci fiziğin kuantum teorisiyle mükemmelleştirdiği bu evrensel gerçeği sosyal bilimlere taşıyor artık. Evet, şu yaşadığımız günler çok öğretici. Sanki sonsuz toplumsal ve politik bir laboratuar içinde yaşıyor gibiyiz. Ama bu laboratuardan yararlanmak, eski ezberlerin içinde gezinirken, mümkün olmuyor…

(1) A.Rosenberg: A History of the German Repuclic’ten aktaran Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, S; 130

(2) Mussolini’nin “sosyalistliğini” fazla abartmamak gerekir yalnız; o, faal bir örgüt üyesi değil, sadece “dergi” yazarıydı

(3) Doğan Avcıoğlu; Türkiye’nin Düzeni, cilt 2, s: 1224,

(4) Bu konuda bkz: Taha Parla Ziya Gökalp; Kemalizm ve Türkiye’de korporatizm

(5) I. Wallerstein, Liberalizmden Sonra, 1998.

(6) Castells, Binyılın Sonu, S: 13, 2008.

21. Yüzyılın Büyük Ağıtı

Posted by ertemcemil132 | Posted in ABD, Kriz, Küreselleşme | Posted on 27-08-2006

0

Bütün bu heyulada 1968 başka bir devrimdi. O, yeni bir ufku, özgürleşme ufkunu liberalizmin her iki yüzüne de çarparak geldi. Ama 1871 Paris’i kadar etkili ve geçiciydi 1968 Paris’i. Şimdi insanlık bu iki Paris’i bulmaya çalışıyor.

Geçen hafta İstanbul Sanayi Odası başkanı ikinci 500’ü açıklarken adeta bir ağıt yakıyordu. “Durum çok kötü, yaşama mücadelesi veriyoruz”. Durum sanayinin en yoğun olduğu İstanbul’un Sanayi Orası Başkanı’nın dediği kadar kötü mü gerçekten? İlk 500’de de durum parlak değildi ama ikinci 500 gerçekten kötü. İkinci 500’ün önemli bir bölümünü Küçük ve Orta Boy İşletmeler (KOBİ) oluşturuyor. Bu yüzden bu kategoriye giren işletmeler emek yoğun çalışan dolayısıyla istihdam sağlayan, reel ekonominin belkemiğini oluşturan şirketler.

1 milyon YTL’lik satış karşılığında istihdam edilen kişi sayısı istihdam yoğunluğu olarak ele alındığında ikinci 500, birinci 500’e göre daha önde. İstihdam yoğunluğu istikrarlı bir biçimde birincilere göre ikinci 500′deki şirketlerde 2-3 kat daha yüksek.
Birinci ve ikinci 500′deki özel imalat sanayi kuruluşlarında çalışanlara yapılan ödemelerin satış gelirlerine oranı açısından da istihdam yoğunluğunda olduğu gibi yine ikinci 500, ilk 500′e göre öne çıktı. Dolayısıyla ikinci 500’ün durumunun kötüye gitmesi işsizliğin artması anlamına geliyor. Nitekim Türkiye’de işsizlik ve işgücüne katılım geçen seneye göre düştü. Peki bu durum yalnız Türkiye’ye özgü bir durum mu? Hayır değil. Bu küresel bir gelişme. Hatta yalnız “gelişmekte olan ülkelere” özgü bir kötüleşme de sayılmaz. Aynı dertten yani “sanayisizleşme” derdinden gelişmiş ülkelerde muzdarip.

HANİ NEREDE “İKİ PARİS”

İngiltere’de eski tekstil fabrikaları sökülüyor. Merkez Avrupa’nın sanayi kalbi Almanya’da son on yıldır en hızlı ilerleyen sektörler hizmetler ve finans. Fransa yıllardır Arcelor’la yürüttüğü demir-çelik liderliğini Hintli Mittal’a bıraktı. Batı’nın otomobil üretimini, Brezilya, G.Kore gibi “gelişmekte olan ülkeler” yapıyor artık. Çin ise her şeyi üretiyor. Bakın sokaklara eskiden bu kadar motosiklet görüyor muydunuz? Bisiklet fiyatına; hepsi Çin’den geliyor. Dünyanın üretim ekseni değişti. Ama bununla birlikte, çok farkında olmasak da, modern ve kalkınmış ulus fikriyatı da tarih oluyor. İşte bu önemli. Çünkü işsizliğe, hatta açlığa katlanabilirsiniz, “şimdi durum böyle ama düzelecek” inanışı bir kültürün sonucudur. Moderniteye erişmek, kalkınmak umudunu besler bu kültür. İşte şimdi yok olmakta olan bu. Bunun yok olması ulusal kalkınma umudunu, dolayısıyla bir ideolojiyi tarih yapıyor. Moderne gelişerek ulaşma, teknolojiyi yakalama yani teknolojik moderniteye ulaşma her ulusun idealiydi. “Çağdaş uygarlık seviyesi” önemliydi ve bu da sanayileşerek olacaktı. Kalkınma iktisadi sanıldığı gibi liberalizm karşıtlığı sonucu değil, liberalizmin gizli bir versiyonu olarak ortaya çıkmıştır. Liberalizmin büyük programı uluslardan devletler yaratmak değil, devletlerden uluslar yaratmaktı. Burada yani diye devam eder Wallerstein; “yani strateji, devletin sınırları içinde bulunanları almak ve bunları tümüyle devletleriyle özdeşleşen “yurttaşlar” haline getirmekti. Oy hakkı, refah devleti ve ulusal kimlikten oluşan söz konusu liberal paketin tüm sınıflara sunduğu umuttu. Yani tüm ulusça “teknolojik moderniteye” ulaşma umudu ve ülküsü. İdeolojik düzeyde ise, sol hareketler teknoloji modernliğinin öncülüğünü kabul ettikleri ölçüde sınıf mücadelesini kaybettiler. Lenin’in elektrifikasyona verdiği önem de, ne yazık ki, bu yanılsamanın sonucuydu. Ama öte taraf da Wilson “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını” Lenin’den önce ortaya atıyordu. Daha sonra Truman, ve Kennedy geri kalmış ulusların “bağımsızlığının” yanı sıra, “kalkınmasını da” militanca savundular. Ama bu paradoksal olarak “yeni sömürgeciliği” doğurdu. Wilsoncu tezleri aslında savaş sonrasının kalkınma retoriği tamamladı.

1945-1970 arası, kapitalizmin dördüncü gelişim dalgasıydı ve teknoloji modernliğinin zirvesiydi. Bu dönem, petrol sanayileri, sentetik üretimi, fordizmin yılları olarak anılır. Bu yıllarda yeni teknolojinin, elektroniğin temelleri de atılmıştır. Demir-Çelik gibi temel kontrol sanayileri bu yıllarda tepe noktasına varıp düşüşe geçmiştir. Bu düşüş küreselleşmeye kapılarını açacak yeni krizin başlangıç noktasıydı. Bu başlangıç aynı zamanda bir sonu da getiriyordu. Liberalizmin diğer yüzü, tarih sahnesinden çekiliyordu.

Reel sosyalizm, kendi kaderini tayin hakkı, ulusal kalkınma aynı anda düşmeye başladılar. Bütün bu heyulada 1968 başka bir devrimdi. O, yeni bir ufku, özgürleşme ufkunu liberalizmin her iki yüzüne de çarparak geldi. Ama 1871 Paris’i kadar etkili ve geçiciydi 1968 Paris’i. Şimdi insanlık bu iki Paris’i bulmaya çalışıyor.

BÜYÜK AĞIT

Yakarıdaki üçlüden ilk ikisi artık modernliğin dolayısıyla liberalizmin konusu değil. Geminin bordrosundan aşağı atıldılar. Ulusal kalkınma liberalizmin şımarık çocuğu olarak direniyor. İşte insanlığın en büyük ağıtlarından birisi şimdilerde yüksek sesle yankılanıyor, dünyanın dört bir yanında. “Ne oluyor, kötü, geçen seneden daha kötüyüz!.”Bu yakınmayı bütün umutlarını yanlış bir teknoloji modernliğine bağlamış, ama buna hiçbir zaman ulaşamamış az gelişmişler yapıyor. Gelişmiş ülkeler şimdilik bütün liberalizm tarihi boyunca biriktirdiklerini yiyorlar. Sıra onlara da gelecek. İngilizler Hyde Parkı susuzluktan sulayamıyor artık. Amerika’yı ayakta tutan Mortgage sistemi ve Wal-Mart tehlikeli sinyaller veriyor. Almanlar işsizliğin yanı sıra, enflasyonla da tanışıyor, Fransa göçmenleri ne yapacak, liberalizmin Ortadoğu’dan nasıl çıkacağı belli mi? Ulus devletler ve ulusal kalkınma liberalizmin son kaleleri olarak düşerken, 1871’i yada 1968’i bulana kadar sürecek büyük ağıt başlıyor.

TÜRKİYE VE DÜNYA

ABD VERİLERİ VE SAVAŞ

Önümüzdeki günlerde dünyada ve artık onun bir parçası olan Türkiye’de kısa dönemde kötü gidişin sorumlusu ABD ekonomisi ve yine ABD’nin Ortadoğu’da sürdürdüğü savaş. Petrol fiyatlarının, ateşkesin sağlanmasından sonra 70 doların altına gevşemesine yine izin verilmedi. Yetmiş doların altını da kısa dönemde görmemiz pek mümkün gözükmüyor. Biliniyor ki, yüksek petrol ABD için önemli bir finans aracı. Öte yandan Çin faiz oranlarını 27 baz puan artırarak, parasını güçlendirme yolunu seçti. Aslında bu Çin’in dış ticaret fazlasına aldığı bir önlem. “Ben artık çok ucuza dışarıya mal vermeyeceğim bu birinci amacım, ama fazla vererek dolar biriktirmiş oluyorum bu da işime gelmiyor.” Çin’in faizleri artırmasının tercümesi bu. Ancak yine de doların değerli olması, ABD’deki durgunluğa eklenince Çin’in bu politikasını sürdürmesi güç gibi gözüküyor. ABD’de açıklanan temmuz ayı konut satışları, beklentilerin altında geldi. Bu durum dünya borsalarını ve İMKB’yi geriye itti. Öte yanda ABD tüketim verileri de kaygıları artırdı. ABD piyasasına bağımlı Canon gibi Japon şirketlerinin hisseleri ile birlikte Nikkei’de düşüşe geçti.

Türkiye’de ise Merkez Bankası uluslar arası derecelendirme kuruluşlarını ve yatırım bankalarını dinlemedi. Para Politikası Kurulu, FED gibi, pas geçti. Yani faiz artırmadı. Merkez Bankası’nın bu kararı olumlu.

Tarım sorunu sonbahar’da artarak devam edecek. Rekolte bir çok üründe yeterli olmasına rağmen köylü beklediği fiyatı alamıyor. Fiskobirlik’de olan diğer birliklerde olacak mı, önümüzdeki hafta bunu takip edeceğiz.

Ayçiçeği hasat zamanı başlarken Ayçiçeği üreticileri, en büyük ayçiçeği alıcısı Trakya Birlik’e taleplerini ilettiler. Bugün 110.000 ortak sayısı ve entegre tesisleri ile en büyük üretici birliklerden biri olan Trakya Birliğin ikinci bir Fiskobirlik olmaması için, üreticiler taleplerinin dikkate alınmasını istiyor.

Ayçiçek üreticilerinin örgütlü olduğu Ayçiçeği Üreticileri Sendikası taleplerini üreticiler adına Trakya Birlik yönetim kurulu başkanı Rafet Sezen’e iletti. Üreticiler;

Avans fiyatının bu sene erken belirlenmesini, Trakya Birlik’in piyasayı düzenleme işlevinin bu sene üreticinin çıkarları doğrultusunda yapmasını, gerek avans gerekse taban fiyat belirlenirken bir kg ayçiçeğinin maliyet fiyatının göz önüne alınmasını, birliğin bu sene ekim alanlarının genişlemesini teşvik edecek önlemleri almasını ve bu yıl kg başına en az 35 Ykş. Destek verilmesi gerektiğinin altını çizdiler. Üreticiler, 200 kg ortalamaya göre, bir kg ayçiçeğinin taban fiyatının 70 YKş. olmasını istiyorlar.

BORSA

DÜNYA İLE PARELEL

İMKB, bütün hafta boyunca ABD’den gelen verilerin etkisiyle düşüş yaşadı. Haftanın son günü, 36500 seviyesine kadar geriledikten sonra 2. yarıda tepki alımlarıyla yükselişe geçen endeks, günü 210 puanlık artışla (yüzde 0.57) 36862 değerinden tamamladı. TCMB’nin faiz kararının ve yurt dışı piyasalardaki toparlanmanın etkisiyle son güne alıcılı başlayan İMKB 100 Endeksi, yatay bir seyir izledi. 500 puanlık bantta git-gel yaşayan endeks, 37 binin üzerinde tutunamadı. Diğer yandan, FED Başkanı Bernanke’nin bugün yapacağı açıklamalar, Lübnan’a asker gönderip göndermeme ve 31 Ağustos tarihinde Avrupa Merkez Bankası’nın vereceği faiz kararı piyasalar için kısa vadede izlenecek konu başlıkları. ABD’deki ekonomik durgunluk belirtileri dünya borsalarında önümüzdeki haftada hissedilecek. Bundan dolayı İMKB’nin 40.000 direnç noktasını görmesi zor.

PARA VE FAİZ

MERKEZ DİRENDİ

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu’nun piyasa oyuncularının büyük kesiminin faiz artırımı istemesine rağmen, (anketlere göre yüzde 85) kısa vadeli faizleri sabit tutması, yine de piyasalarda olumlu karşılandı. Merkez Bankası’nın bu kararında banka sisteminin elinde bulunan ve yüzde 13-14 faizli kağıtların varlığı da etkili oldu. Faizlerin yükselmesi bu kağıtları elinde bulunduran bankalara zarar yazıyordu.

Döviz yukarı yönlü hareketini hafta boyunca korurken, sert iniş çıkış yaşanmadı.

Bankalararası piyasadaki dolar kotasyonlarında alışta en düşük fiyat 1.4760 YTL, en yüksek fiyat 1.4800 YTL, satışta en düşük fiyat 1.4820 YTL, en yüksek fiyat 1.4850 YTL seviyesinde bulunuyor. Uluslararası piyasada avro/dolar paritesi 1.2770-1.2780 aralığında seyretti.

İMKB Tahvil ve Bono Piyasası Kesin Alım Satım Pazarı’nda işlem gören 16 Temmuz 2008 vadeli tahvil 19.43 bileşikten kapanırken, pazartesi gününe valörlü işlemlerde 0.11 puanlık kayıpla yüzde 19.49 bileşikten işlem görüyor. Merkez Bankası’nın tavrına rağmen faizlerde aşağı yönlü bir hareket beklenmiyor.