İşin özeti: Şişirdiğiniz balonlar yüzünüzde patladı!

Posted by ertemcemil132 | Posted in Star Gazete Yazıları | Posted on 03-11-2011

0

Şu olan biten size de eğlenceli gelmiyor mu; 2008’den bugüne bütün bu kriz yolculuğunu, yapılanları, yapılmayanları, her gün gelen yeni bir spekülasyon dalgası ile değişen piyasaları bir belgesel gibi gözünüzün önünden geçirin; gerçekten çok eğlenceli, komik sahneler gelip karşınızda duracak.

Kümelenme Türkiye İçin Sanayileşme Modeli Olabilir Mi?

Posted by ertemcemil132 | Posted in Makaleler | Posted on 23-05-2008

0

Özet:

Kapitalizmin sermaye birikim serüveni devam ediyor. Arkasında büyük çoğunluk için yoksulluk bırakan bu serüven geldiğimiz aşamada çok önemli değişimleri önümüze koymuş durumda. Bu değişimler insanlık için bir fırsat, bir dönüşüm eşiği olabilir mi? Tekelleşmenin ve tekellerin önüne geçecek bir çıkış noktası bulmamız nasıl mümkün olur; bir alternatif model geliştirebilirmiyiz? Çalışmanın amacı bütün bu sorulara yanıt aramak.

Rekabet eden ama rekabet ettiği ölçüde birbirini tamamlayan sanayi ve hizmet kümelenmeleri (Porter, 1998) dünyada bugün teknolojinin taşıyıcısı olmuş durumda. ABD’de Detroit’te, Kaliforniya’da Silikon Vadisi’nde İrlanda’da, İtalya’da ki örnekler bunu kanıtlıyor.

Türkiye’de bilişim teknolojilerini kümelenme modeli çerçevesinde geliştirip yaygınlaştırabilir. Bunun dışında tekstil gibi katma değeri giderek düşen sektörlerde bu model ve KOBİ’lere yönelik teşviklerle istihdam yaratabilir ve gelir dağılımını ve bölgesel eşitsizliği giderecek adımları atabiliriz. Çalışmanın sonucu uygun bir teşvik politikası ile Türkiye’nin kümelenme modelleri aracılıyla teknoloji üreteceği vurgusunu yapıyor.

Anahtar kelimeler ve kavramlar: Kümelenme, Sermaye birikimi, KOBİ ekonomisi, Rekabet, Teknoloji.

Abstract:

Capital accumulation adventure of capitalism persists in going on. This adventure, that leaves poverty for a mass majority behind it, has put forth quite remarkable changes for our consideration within the current situation. Can these changes stand as an opportunity, as a threshold for transformation in favor of humanity? How is it possible to find a way out in order to obstruct monopolization and monopolies; can we develop an alternative model? The aim of this study is to seek for answers to these questions.

Industrial clusters and service clusters which do not only compete but also do complement each other at the same time (Porter, 1998) has become the carrier of technology today throughout the world. Those in Detroit, California, USA, in Silicon Valley, in Ireland, in Italy can be given as supporting examples.

Turkey has the possibility of developing and expanding its information technology around cluster models as well. In addition to informatics, this model, with inducements for SMEs, can create employment opportunities in sectors of which the additional value is decreasing more and more such as textile sector; thus we can take the necessary steps to overcome regional inequality. The conclusion of the study emphasizes that Turkey will be able to produce technology through cluster models and with a commensurate inducement policy.

İşçi sınıfının krize karşı olanakları ve fırsatları

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-04-29 tarihli Sesonline.net Yazısı

Bu konuyu iki temel çerçevede ele almak istiyorum. Birincisi bugün kapitalizmin geldiği evrede emek hareketinin siyasallaşma çerçevesi ve örgütlülük biçimleri. İkinci olarak da Türkiye’de işçi sınıfının politik çıkışının kısa vadede imkânları üzerine konuşacağım.

Birincisinden başlamak istiyorum. Yani 1973’de başlayan krizin son evresini yaşadığımız bu günlerde, hiç şüphesiz, kapitalizmin yeni yönelimi ve şu anda var olan makas değişikliği bize işçi sınıfı ve tüm küreselleşme mağdurları için çok önemli fırsatlar sunuyor.

Kadın bir Marksist kuramcıyla başlayayım: “İçinde bulunduğumuz tarihi anın, Marks’ı geri getirmek için en kötü değil, en iyi, en uygunsuz değil, en uygun an olduğudur” (1)

Evet, yavaş yavaş da olsa devletin –militarist ya da sosyal- kapitalizmin idamesi için kapitalizmle birlikte ayakta duracak yegâne araç olduğunu anlıyoruz. Hiç şüphesiz ki sosyal devlet, özellikle Avrupa’da, işçi sınıfının mücadelesi sonucu, kapitalizmin vermek istemediği birçok tavizi de vermek zorunda kalmıştır ve bu tavizler, çok yönlü bir mücadelenin kazanımları olarak da kurumsallaşmış ve tarihe mal olmuştur. Ancak unutulmamalıdır ki, özünde sosyal devlet olgusu, en çokta Keynesci dönem ve uygulamalar, kapitalizm için köklü düzenleme ve yeniden inşa süreçleri olmuştur. İşte birinci savaştan önce başlayan reformcu sosyal devlet ve devlet kapitalizmi modası aynı anda emperyalist paylaşımı, savaşı ve saldırıyı da içermektedir. Bu konuda 3. Enternasyonal çok öğreticidir. 3. enternasyonalin 1919’daki manifestosunda temel görevin, işçi sınıfı hareketini özellikle sosyal yurtseverliğin yıkıcı etkilerinden korumak olduğu vurgulanmıştı. Ancak bütün bu uyarılara rağmen ulus-devletin kurucu ideolojisi işçi sınıfını esir aldı. İşte bugün Avrupa’da sol partilerin ve solun içinde bulunduğu durumun bu tarihsel gerçeklikle bağlantısı vardır.

CHP kongresinde radyodan Deniz Baykal’ı dinlerken insanın aklına ister istemez daha birinci savaş öncesi militarizme teslim olan Alman sosyal demokratları geliyor. Acaba o zaman SDP “vatan savunması” adı altında militarizme teslim olup burjuvazinin peşine takılmasıydı bugün dünya tarihi başka türlü yazılabilir miydi? İnsanlık bu soruyu her zaman soracaktır; ama tarihe böyle bakamayız tabii.

SPD, 1989′da “sosyalizm’in çöküşü ile birlikte yaptığı program değişikliğine rağmen çok uzun zamandır zor durumda. SPD Almanya’nın en eski ama en sancılı partisi. Bu durumu tabi dünyada solun içinde bulunduğu durumdan ayıramayız. Ama SPD gibi büyük kitle partilerinin küçülmesi “sosyalizm” in çöküşü ile başlamadı. Çok önceleri 1. savaş öncesi Avrupa Sosyal-Demokrat partileri 1912 yılında Basel’de aldıkları emperyalist savaşa karşı çıkma kararlarını çiğneyerek, anayurt savunması adı altında emperyalizmin ve savaşın bir parçası olduklarında iş bitmişti. Bu kararda Kautsky’nin başını çektiği SPD’ nin payı büyüktür. 2 Aralık 1914 günü Alman meclisinde savaş harcamalarına ilişkin yapılan oylamada SPD’den karşı oy kullanan ve savaşa karşı çıkan tek milletvekili Karl Liebknecht idi. İşte bu olaydan sonra Liebknecht ve Luxemburg partiden ayrılarak Spartüküs Birliği adıyla yeni bir parti kurdular. Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht şovenizme ve emperyalist savaşa karşı mücadelede 15 Ocak 1919′da öldürüldüler. Ancak SPD onlardan sonra şovenizmin batağından çıkamadı.

DEVRİM ŞİMDİ NEREDE?

Kapitalizmin sanayi devrimini takip eden ve küreselleşme aşamasına kadar gelen tüm süreçleri sermaye birikimini ulus-devletler üzerinden yapmıştır. Ulus-devlet paradigması ve sınırları sağı da (muhafazakârlığı ve statükoyu) solu da (devrimi ve değişimi) belirlemiş ve anlatmıştır. Bu tarihsel süreç aslında bir denge halini tarif eder. Bu denge hali kendi içinde de ikili bir dengeyi esas alır. Birinci denge ulus-devletlerin birbirleriyle olan ilişkisi ve bunun dengesi. Bu dengenin bozulma hali sistemin krizi olarak kendini gösterir. Bu krizin aşılması ve dengenin yeniden tesisi ancak savaşla olur. Birinci denge sistemin çatısı gibi işler. İkinci denge de ulus devletlerin kendi iç dengeleridir. Burada sınıfların mevzilenmesi ve çekişmesi ulus pazarın ve o pazarın ekonomik gerçeklikleri üzerinden cereyan eder.

Bütün bu yapı aslında sanayi devriminin statik Newtoncu değerleri üzerinde kurulmuştur. Örneğin ulus-devletlerin birinde bir denge kırılması ve değişmesi (devrim) birinci dengeyi çok etkilemeyebilir. Çünkü eğer birinci dengede çok güçlü bir kırılma yoksa sistem er geç bu kırılmayı tamir edecektir (karşı devrim).

Sol anlayış Marks’tan hemen sonra kendisini sanayi devriminin Newtoncu değerleri üzerinden tarif etti. Çünkü sömürü mekanizması ulus-devletin sınırları içinde işliyordu. Üstelik ulus-devletlerin kapitalizmin işleyişinden doğan hiyerarşik yapılanması ülkeler arasında eşitsizliği ve yeni sömürü mekanizmalarını yaratmıştı.

Sol, hem iç dengeyi geniş kitleler lehine değiştirmek hem de birinci dengedeki çarpık durumu değiştirmek için var olan statik durumu hedef aldı. Ama bu hedefin “devrimciliği” kendinden menkuldü. Var olan dengeyi kendi lehine ulus sınırları içinde bir müddet bozmayı başarabiliyordu. Ama sonra “devrim” daha derine inemiyordu. Nedeni açıktı; sistemin bütününün dengesi değişmemişti.

Aslında bu durumda, sol sanılan bir dönüşüm bir müddet sonra sistemin dengesini daha da güçlendirecek gerici bir yapıya dönüşüyordu. Şimdi otuz-kırk yıl öncesinden çok farklı bir işleyiş içindeyiz. Birçok kavramı yeniden tarif etmek, yorumlamak zorundayız. Bizim eskiden çok radikal sandığımız söylemler ve teoriler aslında bugün gerici ve çözümsüz.

Bugün dünyada neo liberalizm saldırısı sonucu işçi sınıfı ve onun siyasi örgütlenmeleri çok gerilemiştir Ama ondan once bu sürecin ekonomik arka tarafına bakmamız oradan sonuçlar çıkarmamız gerekir. Yaşadığımız kriz yeni değil. 1973 de “petrol krizi” diye anılan ama kar oranlarının düşmesi ile başlayan bir süreç. Aslında bu yaşadığımız kapitalizmin, en önemli dönüşümlerinden biri ile sonuçlanacak krizi. Ben bu sürecin sonunda ABD’nin hegemonyasının Avrupa ve Asya ile ekonomik ve siyasi açıdan paylaşılacağını düşünüyorum. Bunun da işçi sınıfı için çok önemli fırsatlar yaratacağını belirteyim.

FIRSATLAR VE MÜCADELE OLANAKLARI

Bu süreçte neoliberal saldırıcı sonucu işçi sınıfının örgütlü gücü ve sendikalaşma oranı gerilemiştir. Ancak üretim eksenin “gelişmekte olan ülkelere” kayması sonucunda buralarda sendikal hareketlilik ve örgütlenme artmıştır. AB ülkelerinde sendikalaşma oranı düşerken, kapitalizmin kar oranlarını yükseltmek için üretimi kaydırdığı birçok azgelişmiş ülkede sendikal örgütlenme ve sendikalaşma oranı artmıştır. (1) Dünyada sendikalaşma 1945–1970 arası çok önemli sayısal yükselişler göstermiştir. Ancak bu devletin de araya girdiği ve yönlendirdiği sarı sendikacılığı öne çıkarmış ve gerçek anlamda bir sendikal mücadele alanı yaratmamıştır. Bugün her şeye rağmen sendikal mücadelenin arttığı 12 azgelişmiş ülkede işçi sınıfının çok daha önemli açılımları vardır. Bu ülkeler arasında G. Afrika, Şili, G.Kore, Brezilya gibi ülkeler var. Bugün, bazı yönlerine itiraz etsek de, Latin Amerika’da iktidara gelen sol partilerin arkasında bu dinamik yatar. Bunun dışında işçi sınıfı bu süreçte toplu pazarlık gücünü artırmalıdır. Çünkü sendikasızlaştırmayla birlikte işçi sınıfının toplu pazarlık gücü zayıflamıştır. Ancak, toplu pazarlık gücü sendikal örgütlülükten ayrı olarak etki alanı açısından güçlü olabilir. Bu önümüzdeki günlerde işçi sınıfının devletsiz, gerçek bir sendikal mücadele ve örgütlenme açısından önünün açılması anlamına da gelecektir.

Bugün önümüzdeki önemli adımlardan birisi sendikal birleşmelerin örgütlü tek merkezli olması doğrultusunda adım atılmasıdır. Avrupa’da sendikal örgütlenme işkolu düzeyinden sektör ve ulusal düzeye doğru gitmiştir. AB düzeyinde üç ülkede (Belçika, Finlandiya ve İrlanda) ulusal-sektörler düzeyinde toplu pazarlık belirleyicidir. Diğer ülkelerde işkolu ve işletme düzeyleri geçerlidir. İşkolunun geçerli olduğu ülkeler faşizmin bir zamanlar hüküm sürdüğü İspanya, Portekiz, İtalya gibi ülkelerdir. Burada faşizmin mirası olarak korparitist sendikacılık gelişmiştir. (3) Toplu sözleşmelerin kapsamı ve uygulama gücünü kıtasal hale getirmek bugün işçi sınıfının ilk hedefi olmalıdır. Toplu pazarlığın kapsama alanı genişletilmeli ve bu alan sendikasız işçileri de kapsamalıdır. Avrupa sendikaları azalan güçlerine çözüm olarak sendikal birleşmelere yönelmektedirler. Kimya, Enerji ve Maden işçileri uluslar arası federasyonu (ICEM), sendikal hareket için temel sorunun “bütünleşen küresel piyasaya karşı sendikaların yenilenme ve bütünleşmesi olduğunu ortaya koyuyor. (4)

İşten çıkarmalara karşı geliştirilecek en önemli eylemlilik kıta çapında aynı anda işten çıkartılan işyerinin tüm şubelerinde uyarı ve greve gitmektir. Ulusal ve yerel firmalarda ise yerel hükümeti ve işvereni uyaracak, geri adım attıracak eylemlilikler yapılmalıdır. Bunun için kıtasal güç ve örgütlülük gereklidir.

Şimdi her kriz burjuvazi için yeni fırsatları öne çıkartırken, işçi sınıfı için de farklı olanakları yaratabilir. Önümüzdeki dönemin olanakları işçi sınıfı için vardır.

Bugün AKP iktidarı Cumhuriyet tarihinin, çalışanlar açısından en güçsüz iktidarlarından biridir. İktidardan tasfiye edilmekte olan faşist ve militarist yapılar da AKP ile uğraşmakta, bir süre daha iktidarlarını devam ettirmek için bütün imkânları ve hukuk dışı yolları –darbe ve benzeri girişimler dâhil- kullanmak istemektedirler. İşçi sınıfı neoliberal politikaların uygulayıcısı olarak AKP iktidarıyla mücadele ederken faşist devlet çetelerinin oyununu da gelmemeli, politik süreci doğru okumalıdır.

Bu açıdan önümüzdeki 1 Mayıs önemli bir deney olacaktır. İşçi sınıfı kendi enternasyonal sınıf bayrakları ile alanı doldurmalıdır.

14 Mart’ta bu bakımdan öğreticidir. 14 Mart’ta işçi sınıfının topyekûn direnişi AKP iktidarını Sosyal Güvenlik yasası için masaya oturmaya zorlamıştı ki araya devlet girdi. Yargıtay’ın açtığı kapatma davası Türkiye’de bir kez daha oy verenlerin oy verdikleri bir iktidardan hesap sorması engellendi. Türkiye işçi sınıfı iktidarlardan hesap sorma hakkını elde etmelidir ki bu krizlerden en az zararla çıksın. Bu açıdan işçi sınıfının ulusalcı ve devletçi her türlü politik düzlemden uzak durması gerektiği gibi bunun siyasi yönelimlere karşı mücadele etmesi gerekir.

ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEMDE NELER YAPILABİLİR?

Birincisi kadın işçi hareketinin güçlenmesi ve mücadelede kadınların da yer alması önemlidir. Bunun için bütün katılım kanalları geliştirilmelidir. İşyeri komiteleri, işsizliğe karşı örgütlenme ve dayanışma birimleri oluşturulmalıdır. Sendikalar bu tür sivil örgütlenmelere öncülük etmelidir. Mücadele yalnız ulus sınırları için de değil, ulaşılabilecek her yerde ve alanda olmalıdır. Mücadele araç ve yöntemlerini geliştirmek ve enternasyonal ittifakları çoğaltmak, önümüzdeki dönemin, en önemli ve acil adımları olmalıdır. Bugün Marksizm her zamankinden daha gerekli ve günceldir. Bugün 1. Enternasyonal zamanlarından daha fazla yeni bir enternasyonalin fırsatı ve imkânı vardır. Bunu farkına vermek bile bu günlerin en önemli kazanımı olacaktır.

(1) Ellen Meiksins Wood, Marks’a dönüş, Kalkedon Yayınları, 2007, İstanbul.

(2) ILO, Word Labour Report 1997-1998- Geneva, 1997, s.7

(3) EIRO, Industrial relations in tehe EU member States anda candidate countries, European

(4) ICEM, Power and Counter Power: The Union Response to Global Capital, Chigago, 1996

İşçi sınıfının Google karşısındaki tutukluğu

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-04-20 tarihli Sesonline.net Yazısı

Geçen gün Ali Nesin büyük bir bıkkınlıkla söylemiş gazetenin birine; artık Türkiye geçsin şu geçiş sürecinden diye. Gerçekten öyle gına geldi yani. Ben kendimi bildim bileli bir “geçiş süreci” yaşıyoruz. Her seferinde tam sonuna geldik derken “yeni bir geçiş süreci” başlıyor. Sosyal Güvenlik Yasası da çıktı nihayet. Çalışanlar için Cumhuriyet tarihinin en önemli yasalarından biri olan bu yasanın çıkış sürecinde işçi sınıfı iyi bir sınav verdi mi? Bu gibi zamanlar kazanım elde etme amacını taşıdığı gibi örgütlülükleri geliştirme ve güçlendirme zamanları olarak da ele alınmalıdır. Ancak bu süreçte bunun tam anlamıyla gerçekleştirildiğini söyleyemeyiz. Türkiye’de işçi sınıfının örgütlülüğü ve mücadelesi Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarından ayrı ele alınamaz. Bu yapısal sorunlar, Türkiye’de kapitalizmin bir geçiş süreci olarak tanımlanan tarihsel yolculuğu kaynaklıdır. Cumhuriyet kurulduğundan beri tercih edilen yol kapitalizmin bu topraklarda batının bir parçası olarak yapılanmasıdır. Çeşitli kopuşlar ve içi kapanmalar da Türk egemen sınıflarının tercihinden çok batı kapitalizminin krizlerinden kaynaklı olmuştur. Türkiye kapitalizminin yapısal sorunları doğrudan politik olanla içli dışlı bir “geçiş” sürecini içerir. Bütün bu süreçte politik olanın belirleyicisi ise devlettir. Aksi hiç olmadı. Aksinin olduğu yer ve zaman işçilerin inisiyatif aldığı bir tarih olacak. Yani sokakların politik olanı belirlediği ve ekonomik olana buradan müdahale ettiği bir eşik aynı anda bir demokratik devrim tarihi ve zamanıdır da. Bu gerçekleşebilir mi? Burada hep söylediğim bir şeyi tekrar söyleyeceğim: Türkiye devleti sınırları içinde ve bu sınırların belirlediği siyasi kompozisyonla değil. Bugün dünyada ve ülkemizde işçi sınıfının yeni yüzünü ve örgütlenme potansiyelini anlamak dünya kapitalizminin içinde bulunduğu yeni yönelimi anlamaktan geçiyor.

Örgütlülük tamam da nerede ve nasıl? Bence bu sorunun yanıtı belki bütün sorunlarımızı çözmez ama temel yönelimimizin yanıtlarının başlıklarını verebilir. Bunun için biraz tarihle birlikte günümüzün dinamiklerini ele alalım.

MANDEL’İN ÜÇÜNCÜ TEKNOLOJİK DEVRİMİ

Mandel Geç Kapitalizm’de üçüncü teknolojik devrimin iki temel sonucuna ulaşır. Bunlardan ilki çok önemli ve bence şu yaşadığımız günleri özetliyor: “ Üretkenlik düzeylerindeki bölgesel ya da uluslararası farklar artık kar elde etmenin ana kaynağı değildir. Şimdi bu rolü, sektörler ve işletmeler arasındaki farklar üstlenmektedir.” (1)

Mandel, 19. yüzyılda tüketim malları ve üretim malları arasındaki emek üretkenliği farklarının azalmasının bir değer aktarım mekanizması olduğunu söylerken, tüketim malları kesimimden üretim malları kesimine değer aktarımının sömürge ve yarı sömürgeler yoluyla olduğunu, bunun için de tarımın stratejik bir sektör olduğunu söyler. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra (yani ikinci savaştan sonra) çok açık olarak bunun ortadan kalkmaya başladığına vurgu yapar. Hiç şüphesiz onun bu vurgusu bir süreçtir. Ama bu dönemi karşılayan ve onun içinden çıkmakta olan teknoloji dalgası daha da ilginçti. Telekomünikasyon, radyo ve alüminyum, plastik dönemi belirledi. Bu dönem ve onu karşılayan dönemde (1940’lardan 1980’lerin ortalarına kadar) monopol ve oligopol yapılar devletinde önemli bir ekonomik oyuncu olması ile birlikte ortaya çıktı ve gelişti. Kamusal yaygın alt yapı hizmetlerinin düzenlenmesi ya da kamu sahipliğine geçmesi, bankacılığın ve finans kapitalin büyük şirketlerde yoğunlaşması fordist üretim ile birlikte bu tarihsel döneme damgasını vurdu. Esasında fordizm ve buna bağlı ölçek ekonomilerinin gerçek ağırlığı ikinci savaş sonrası dönemde artmıştır. Elektrik üretimi ve dağıtımı fordizmin kılcal damarları olarak dünyayı sarmış ve kapitalizmi her yere taşımıştır. Bu üretim hızla otomobil ve diğer demir-çeliğe dayalı sanayileri ve dayanıklı tüketimi geliştirmiştir.

Yine bu dönemde hiyerarşik denetim ve büyük şirketlerde tekno-yapılaşma ortaya çıkmış ve uygulanmıştır. Perakende ve mağaza zincirleri, eğitim turizm ve eğlence sektörleri hızla gelişmiştir. Bu dönemin ana yürütücüsü ülkeler Almanya, ABD, İngiltere, Fransa, Belçika, İsviçre ve Hollanda’dır. Bu dönem AB genişlemesinin de ikinci dalgasına tekabül eder. Yani AB merkezi bir kontrol sanayileri ve gelişmiş ulus-devletler sıkışması olmaktan çıkarak bölgesel bir entegrasyon için ilk önemli adımlarını bu dönemde atmıştır. Yine bugün yaşadığımız zamanlara damgasını vuran kamu düzenlenmesinde ulusçu ve emperyalist devlet en gelişmiş halini bu tarihsel dönemde almıştır. Bu olgu aynı anda yaşanılan dönemde sanayileşmeye ve sanayinin alt yapı özelliklerini de damgasını vurmuştur.

ZORAKİ SÖMÜRGECİLİK

İkinci savaş sonrası ABD ekonomik gücünü, savaş öncesi ve savaş sırasında Avrupa’nın geliştirdiği teknoloji birikimine sahip çıkarak eldi etti. Silikon vadisi bir mucize değildi. Savaşın biriktirdiği teknolojik bilginin Amerika tarafından kullanılmasıydı. Bu teknolojiyi yaygınlaştırmak için risk sermayesi kavramı geliştirildi. Ve Amerikan üniversitelerinden fırlayan genç beyinler kendilerine parayı bastıracak savaş zenginleriyle silikon vadisinde buluştu. Bu teknoloji, uzay harcamaları ama daha çok ev aletlerinin ve kişisel bilgisayarların geliştirilmesi için kullanıldı. İşte sorun da, Mandel’in dediği gibi, tam buradaydı. Çünkü tüketim malları kesiminin genişlemesinin sınırı vardı. Bu sınır gelişmiş ülkelerin pazarı idi. Bu pazarın sonuna gelindiğinde buralardaki işçi sınıfını için alacak –kişisel bilgisayar dâhil- tüketim malı kalmamıştı. Ancak işçi sınıfına tüketim malı satmanın yükü de ağırdı. Yüksek ücretli ve örgütlü işçi sınıfı kar oranlarını düşürdüğü gibi bir müddet sonra talep yetersizliğine de sebep oluyordu. Çünkü alım gücü ne kadar çok olursa olsun işçilerin talebi devletin talebinin yerini tutamaz. Bir müddet sonra yani pazarlar bulmanın elzem olduğu ortaya çıktı. Zaten bu ortaya çıkmadan önce, petrol bahanesiyle kriz de başlamıştı. Bu üçüncü dalga dediğimiz yeni sömürgeci dönemin sonuydu ama bunun tam anlamıyla tasfiyesi hemen mümkün değildi. Çünkü dünya gelişmiş ülkelerden ibaret sayılamazdı. ABD’nin hegemonik devlet rolünden soyunması, azgelişmiş ülkelerin diktatörlüklerden sıyrılması o kadar kolay süreçler değildi. Ve bunlar hep şimdi yaşadığımız “geçiş” sürecini içerecekti.

NEYDİ BU ÜÇÜNCÜ DALGA

Üçüncü dalga Pax-Britannica ve sömürgeciliğin devam ettiği ama aynı zamanda sonlandığı ve yerini Pax-Americana’ya bıraktığı dönemdir. Üçüncü büyük sermaye birikim dönemini takip eden dördüncü dönemde ABD’nin hegemonik devlet olarak iktisadi ve askeri hâkimiyetinden bahsedebiliriz. SSCB’nin bu dönemdeki ekonomik örgütlenmesi ve silahlanma yarışı, soğuk savaş olguları ABD’nin emperyalist-hegemonik devlet olarak yapılanmasını tamamlarken, SSCB’nin varlığı kapitalizmin o dönemdeki yapılanmasının ve sermaye birikiminin, çoğu kere söylendiği üzere, alternatifi olmamış onun tamamlayıcısı olmuştur. Wallarstein bu konuda oldukça iddialıdır. Wallarstein ABD ve SSCB ilişkisinin yüzeydeki görüntüsü başka, altında yatan gerçek başka der. (2) Wallarstein’e göre 1917’den beri olan, kapitalizmin işleyişini güvenle sağlamak ve fordizm, merkezi planlama gibi örgütlenme biçimlerini ve araçları farklı veçheleriyle uygulamaktı. Bu anlamda ulusal merkezi planlama, fordist üretim, devletçi ekonomi gibi uygulamalar ve araçlar sanıldığının aksine sol bir seçenek değil, tam aksine, dönem itibarıyla ABD egemenliğini pekiştiren ve onu dengeleyen-devam ettiren (sürekliğini sağlayan) oluşumlardı.

POLİTİK TEKNOLOJİ

Bugün Freeman beşinci dalgayı 1980’lerden başlatıyor ve günümüze getiriyor. Bu dönemi tanımlayan temel niteleme enformasyon ve iletişim. Temel taşıyıcı büyüme sektörleri ise yazılım, esnek üretim sistemleri, sayısal haberleşme ağları, uydu teknolojisi, biyoteknoloji. Castells, Freeman’ın bu çerçevesini enformasyon teknolojisi paradigması ile tamamlar. (3) Yeni teknolojilerin hızlı yayılımı, bu teknolojilerin ağ kurma iradesi ve etkileşimi, esnekliğin temel olduğu ve yatırım üretim planlamasını bilgisayar ağlarına bağlı yapan oluşumların ortaya çıkması ve üretim zincirini oluşturması paradigmanın başlıca ayaklarıdır. Castells şöyle devam eder:”Böylece mikro elektronik, telekomünikasyon, opto-elektronik ve bilgisayarlar artık enformasyon sistemleri ile bütünleşmiştir. Bu noktada örneğin yonga üreticileri ile yazılımcılar arasında hala işletme düzeyinde bir farklılık mevcut olacaktır. Ancak bu tür bir farklılaşma, yonga donanımlarına yazılımların yerleştirilmesi kadar, şirketlerin stratejik ortaklıklar, işbirliğine dayalı projeler çerçevesinde giderek daha fazla bütünleşmesiyle bulanıklaşmıştır.” (4)

Bu gelişmenin taşıyıcı ülkeleri daha doğrusu bölgeleri Freeman’a göre, ABD, Asya, AB, Rusya ve diğer gelişmekte olan ülkelerdir.

Bu stratejik gelişmelere uluslar arası finans piyasalarının serbestleşmesi ve düzenlenmesi eklenince karşımıza tek bir pazara doğru giden bir kapitalizm çıkıyor. Mandel’in dediği gibi bu gerçekleşmelerin çok önce yani ikinci savaştan hemen önce olması gerekirdi.

Ancak İkinci savaştan sonra yeni sömürgeciliğin devreye girdiğini ve bu süreci uzattığını biliyoruz. Zaten yeni sömürgecilik dolayımlı bir faşizm olarak üretim araçları sektöründeki artı-değer çöküşüne karşı geliştirilmişti. Bu çok açık olarak, ikinci teknolojik devrimin, gecikmeli olarak, tüketim malları sanayine uygulanmasıydı. Fordizmle birlikte uygulanan dayanıklı tüketim mallarını metropol ülkelerde yaygınlaştırma çabası sermayenin organik bileşiminde önemli bir artışa yol açtı. Bu kar oranlarında geçici bir yükselişe neden olurken, üretim malları ve teknoloji geliştiren sektörler geldikleri sınırdan öteye geçemediler. Çünkü tüketim malları sektöründeki kar yükselişinin iki sınırı vardı; birincisi teknoloji yapan ve üreten sektörlerine yatırım yapılmıyordu ve buralardaki karlar düşüyordu. İkincisi sömürgelerdeki pazarların sınırına gelinmişti. Yani sömürgeler mal ve para çevrimini yapamaz hale gelmişti.

İşte burada gelişmiş ülke-gelişmemiş ülke ayrımının önemi ortadan kalkıyor. O tarihe kadar “geliştirilmeyen” ülke ya da bölgeler artık “geliştirilebilirlerdi” Çünkü çıkış için tek yol vardı: Teknolojiyi hızla devreye sokmak. Ancak bu çok bilinen bir sorunu yeniden devreye soktu. Teknoloji hızla çoğalır ve küreselleşirken kar oranları da aynı hızla düşmeye başladı.

YAKALARIN RENGİ KARIŞTI

Bugünü belki de bu çerçeve biraz anlatabilir. Peki, bu süreçte işçi sınıfı ne oldu? Tabii ki bu dönemde işçi sınıfının ortadan kalktığını söyleyen yeni liberal tezlerden, değişen hiçbir şeyin olmadığını, fabrikaların ve mavi önlüklü, çelik iradeli ve devrimci parti benzeri sendikalarıyla işçi sınıfının küresel kapitalizmin kafasına vurarak iktidarı ele geçireceğini iddia eden tezlere kadar tüm içi boş iddialar bugün gerçek yerlerini buldular.

Fordist kitle üretiminin, sosyal devletin, ucu bucağı olmayan fabrikaların ve onların sendikalarının tasfiyesinden sonra şimdi, yukarıda anlattığımız gibi, yeni bir dönemi yaşıyoruz.

Şimdi küreselleşme, ulusal hükümetlerin farklı para ve maliye politikaları geliştirmelerini güçleştirdiği hatta imkânsız hala getirdiği gibi, farklı emek politikaları geliştirmesini de önlüyor. (5) Çünkü artık ulusal sınırlar içindeki talep önemli değil. Küresel teknolojik gelişim ve bu teknolojinin başat üretim aracı olarak gelişimi önemli.

GOOGLE GERÇEĞİ

Bugün arama motoru Google’un ilk çeyrek karının 1.31 milyar dolar olması ancak bunun yanında sanayi ve finans sektörünün toptan zarar yazması bize bu dönemi özetliyor. Yüksek faizlerin sanıldığı gibi küresel kapitalizmin karlılığını artıran bir araç olmadığı tam aksi sonuçlara yol açtığını da bu süreçte gördük. “Metropol ülkelerdeki birikim azlığı ve sömürgelere sermaye ihracının düşmesi böylece sadece sermaye fazlasının ortaya çıkışını ve kar oranının düşmesini pekiştirdi. Bilindiği gibi, fazla sermaye yalnızca ortalama faiz elde eder, ortalama kar değil. Ancak kendisi sermayenin değer kazanma sürecine bizzat katılmadığı için ve dolayısıyla bu faiz toplam toplumsal artı değerden ödenmesi gerektiği için ortalama kar oranını daha da düşmeye zorlar” (6)

Artık devletlerde, mali sermaye de yüksek faizle daha fazla idare edilemeyeceğini gördü.

Kapitalizm şimdiye değin üretim araçlarını geliştirmek için devleti öne sürdü ve devletler eliyle savaşları çıkardı. Savaşları iki temel işlevi vardı; birincisi tıkanan pazar sorununun yeniden düzenleyip yeni sermaye birikiminin gereklerine göre paylaştırdılar ikincisi ise üretim araçlarını geliştirecek (Marks’ın ünlü Kesim I’ini ) talebi ve alt yapıyı sağladılar. Bunu tamamlamak içinse savaş sonrası dönemlerde tüketim ve hizmetler alanlarını geliştirildi. Gelişmiş ülkelerde sosyal devlet, sınırlardan taşan kültürel zenginlik ve örgütlü(!) işçi sınıfı bunun sonucuyken aynı dönemde azgelişmişler ilk önce ucuz hammadde ve emek deposu sonra da ucuz fabrikalar oldu. Şimdi ne savaşan ulus-devletlere eskisi gibi ihtiyaç var ne de ucuz hammadde depolarına.

Şimdi ki ihtiyaç, bilgiyi alacak bir talep, yaygınlaşan piyasa ağı ve bunu tamamlayan küresel bir düzenek.

Bunu sağlamak için de devletin ağırlığından her yerde hemen kurtulmak gerek. Devletin gereksiz kadrolarının, düzeneğinin yol açtığı gereksiz harcamalar ekonomiye başka bir yerden zerk edilerek yeni bir orta sınıf ve talep yaratmak şimdi en önemli hedef.

Ancak çok iddialı olacak ama yeni kapitalizm bunu hem İran’da hem Türkiye’de hem de Afganistan’da yapmak istiyor. Peki, burada işçi sınıfı nerede duracak. Bir kere şu “mavi yaka”, “beyaz yaka” gibi gereksiz tanımlardan kurtulduğumuzu söyleyelim. Artık ulusal hükümetlerin dünyadan ayrı bir iktisat politikaları olamayacak. Böylece işçi sınıfının ulusal hükümetlerle pek işi yok.

Örneğin yeni ‘Sosyal Güvenlik Yasası’ küresel bir düzenleme. Zaten bu düzenlemeyi yapmayacak bir hükümet iktidara gelemezdi. Sanıldığı gibi bu yasa IMF direktifi ve AKP işbirliğiyle değil, ‘Washington uzlaşısının’ bir sonucu olarak gündeme gelmiş ve yasalaşmıştır.

Burada iki şey yapılabilirdi; birincisi küresel düzeyde alternatif yeni bir sosyal güvenlik sisteminin dünya vatandaşlığıyla birlikte oluşturulması. İkincisi bunun, Türkiye’de eski yasanın yerine getirilmesi için küresel ve yerel eylemlilikler ve ittifaklar.

Evet, yalnızca küresel bir işçi hareketi ve bu alanda sınırların kalkması bile 21. yüzyıla damgasını vuracak bir gelişme. Ama bundan ötesi kafa ve kol emeği arasındaki farklılıkların giderek erimesinin heyecan verici sonuçları olacaktır.

1 Mandel, E. Geç Kapitalizm, S: 259, İstanbul–2008

2 Immanuel Wallerstein, Liberalizmden Sonra, 1998, Metis, İstanbul.

3 Manuel Castells, Ağ Toplumunun Yükselişi, 2005, Bilgi Üniversitesi ,İstanbul.

4 Manuel Castells, age, s; 91.

5 Şenkal, A. Küreselleşme sürecinde sosyal politika: S.469; Alfa yayınları, 2005, İstanbul.

6 Mandel, age. S:256