Kamu Ekonomisi, Bağımsız Türkiye ve Sol

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 03-06-2008

0

Kamu Ekonomisi, “Bağımsız Türkiye” ve Sol

 

 Hükümetin GAP’ı tamamlama isteği yalnızca yaklaşmakta olan yerel seçimlere bağlı sığ bir siyasi manevra değil. Erdoğan ve ekibinin bu önemli çıkışı çok boyutlu bir açılım.

 Türkiye gibi bir ülkede hem büyümeyi sağlayıp hem de gelir dağılımı düzelterek bölgesel eşitsizlikleri gidermek öyle kolay bir şey değil. Bunu yapmayı beceren bir hükümet zaten hem kendi hem de Türkiye’nin geleceğini kazanmış demektir. Bu nasıl olacak ve Türkiye’de mümkün mü? Birçokları böyle bir şey için sağın değil solun iktidar olması gerektiğini söylüyor. Geçen hafta Güven Sak [1] bu bağlamda çok ilginç ve bence tartışılması gereken bir yazı yazdı. Sak, Büyüme ve Kalkınma Komisyonu’nun son raporundan hareketle sürdürülebilir büyüme ve etkin devlet için kamu yatırımlarının önemine değiniyor ve bunun için 1950 sonrası yılda ortalama yüzde 7 büyüyen 13 ülkeyi örnek gösteriyor.

 Büyüme ve Kalkınma Komisyonu, çoğu Asya’da yer alan bu 13 ülkeyi, içe kapanmadan kamu ekonomisini verimli kılarak, küreselleşme sürecinden en kazançlı çıkan ülkeler ilan ediyor. Bu 13 ülkenin tamamını aynı kefeye koymak ne denli doğru bu ayrı bir tartışma konusu. Ancak burada sanıyorum söylenmek istenen şu: Küreselleşmeyi ve piyasa mekanizmasını bir fırsat olarak görüp, kamu yatırımlarını da doğrudan yabancı yatırımların ilgisini çekecek, verimliğini artıracak düzeyde, etkinlikte yaparsanız ve bunu da sürekli bir devlet politikası olarak ilan ederseniz başarılı olursunuz. Tabii bu yaklaşıma, yalnızca etkin ve verimli kamu vurgusu yaptığı için sol demek yeterli mi? Bu da tartışılır.

 Zaten Türkiye’de, “özel sektörün yapamadığını devlet yapar, kamu yatırımları özel yatırımların verimliliğini artırmak için bir araç olmalı yaklaşımı” yeni ve keşfedilmemiş bir şey değil. Turgut Özal’dan önce Demirel ve hatta Menderes bu yaklaşımı savundular. Ancak Türkiye’de olmayan kamunun etkinliği meselesiydi. Bunun da olmamasının en önemli nedeni burjuvazi ile iktidarı başından beri paylaşan yağmacı bürokratik yapıydı.

 “Devlet ekonomiye müdahale eder, alt yapı yatırımlarını yapar çünkü yerli burjuvazinin yeterli birikimi yok, onun önünü açar, diğer kesimlerden ona-burjuvaziye- gelir aktarır.”

 Bu yaklaşım parlamenter demokratik rejime önem veren ve gelişmekte olan burjuvaziyi temsil eden Türkiye merkez sağının temel düsturu olmuştur. DP, AP, ANAP, AKP hep bunu savunmuştur.

 Ancak çok ilginçtir ki, devletin ekonominin kendisi olmasını, kamu yatırımlarının devletin büyümesi için araç olmasını ve Türkiye’nin milli bir sanayileşme politikasıyla başarılı olup sonra dışarıya yayılmasını CHP (önce utangaç sonradan açık bir şekilde) ve din eksenli MSP ve “Turancı” MHP doğrudan savundular.

Bu yaklaşım aynı anda “Bağımsız Türkiye” savunusudur da. Yani emperyal ve bağımsız bir Türkiye. Bu politik duruş çoğu zaman merkez sağı da etkilemiş ve onun liberal çizgisini zehirlemiştir.[2] Çünkü iktidar ortağı bürokratik yapı, hem darbe hem de sivil dönemlerde etkinliğini ve yağmacı anlayışını öne çıkarmayı başarmıştır. Bu durum derin devleti ve onun kara ekonomisini de yaratmıştır.

 İşte Türk-İslam sentezi, devletin her şeyin merkezi ve kendisi olmasını bu bağlamda ve gereklilikte savundu ve bu yaklaşımı, iktidarı burjuvaziyle paylaşan bürokratik ve militarist devlet kadroları da resmi devlet ideolojisi yaptılar.

 Türk-İslam sentezi ile Kemalizm arasında sanıldığı gibi çok keskin ayrımlar yoktur. Bir otoriter modernleşme projesi olan Kemalizm’in faşizan ve otoriter yanının ideolojik aksını Türklük oluştururken, pragmatist yanını içi boşaltılmış, populize edilmiş İslam oluşturur. Kemalizm bu anlamda plastik ve pragmatisttir.   

 12 Mart’ın da, 12 Eylül’ünde işkence hanelerinde insanlar örgüt üyesi oldukları için değil, ağırlıkla bu “resmi” ideolojiye karşı çıktıkları hatta onu savunmadıkları için alıkonuldular.

Kamu yatırımlarının, sosyal anlamda değil ama devletin ekonominin giderek topumun merkezi ve her şeyi olması anlamında yapılması ve giderek baskıcı bir oligarşik yapının çimentosu olması emperyal bir Türkiye projesinin önemli bir ayağı olarak anlaşılmalıdır.

 Şimdi Güven Sak’ın -haklı olarak- bizde de, bu zamanda, kamu yatırımları etkin olursa bu iyi bir şey olur, hatta bunu sol bir iktidar yaparsa daha anlamlı ve sürekli olur demesi bu tarihsel gerçeklerden (Türkiye gerçeğinden) ayrı değerlendirilemez.

 Ben, evet, Sak’ın “sağ yerine solun daha önemli olacağı yeni bir çağın başındayız” çıkarımına katılıyorum ama soruyorum da: Nasıl bir solun? Bu konuya devam edeceğiz.

 

                


[1] Güven Sak’ın bu yazısı Referans Gazetesinde yayınlandı. Ben bu yazıyı Taraf’ta yayınlanmadan önce Güven Sak’a yolladım. Yazı yayınlandıktan sonra Güven Hoca aradı; bu konuyu tartışmaya devam edeceğiz.

[2] Bu “Bağımsız Türkiye” meselesinin solu ne kadar zehirlediğinden hiç bahsetmeyeceğim. Tek bir şey söylemek istiyorum: Şimdi “ biz bağımsız Türkiye derken emperyal Türkiye demiyoruz ki zaten; onun anlamı “ Sosyalist ve Bağımsız Türkiye” diyenler olacaktır. Bende diyorum ki; şu “ Tek Ülkede Sosyalizm” tartışmasını bitirelim artık. Bugün tek ülkede sosyalizm demenin tek ülkede faşizm demekten başka bir anlamı yoktur. Vardır diyen varsa da işte Halep işte arşın…

GAP’ın Başarısı Devlete değil, Halka Malolmasına Bağlı

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 02-06-2008

0

GAP’IN BAŞARISI DEVLETE DEĞİL, HALKA MALOLMASINA BAĞLI

GAP Türkiye’nin en çok tartıştığı, uzunca bir süre daha tartışacağı önemli bir proje. AKP iktidarının da en iddialı çıkışı GAP’ta oldu. GAP paketi, hükümetin Kürt sorunu ve bölgesel eşitsizlik konusunda attığı en önemli adımlardan biri sayılmalı. Ancak bu adıma birçok açıdan itirazlar geliyor. En önemli itiraz da bu paketin, alışıldık bir seçim paketi olduğu, sıkışan AKP’nin yerel seçimlere yönelik bir manevrası olduğu, hatta kapatma olursa olası bir erken genel seçimde eline geçireceği bir koz olacağı yönünde. Hatta hükümetin bu paket yüzünden IMF ile yapılması gereken stand-by sonrası yeni “durumu” bağlamadığı konuşuluyor.

Ancak GAP’ın tarihine baktığımızda bunun hükümetler üstü bir “devlet” projesi olduğunu görüyoruz. Aslında GAP’ın hikâyesi 1938′lere dayanır. 1938 yılında Keban boğazında jeolojik ve topografik etütler, baraj yapılması amacıyla, yapılmaya başlanmıştır.

Elektriğin önemi ve kalkınmanın onsuz olmayacağını, o yıllarda Yalnız Sovyetlerde değil, Türkiye gibi geç uluslaşma çabasında olan ülke yönetimlerinin de ilk hedefiydi. Elektriğin milli sınırlar içinde her yere ulaşması ulus-devletin ulusal pazarı oluşturmak için yapması gereken ilk işti. Ancak Fırat ve Dicle’ye rağmen, hem politik tercihler hem de bölgesel eşitsiz kalkınmanın doğası gereği doğunun elektrifikasyonu 1950′li yıllarla sarktı.

1950 – 1960 yılları arasında gerek Fırat gerekse Dicle üzerinde Elektrik İşleri Etüd İdaresi tarafından sondaj çalışmalara hız verildi. Demirel’i var eden Devlet Su İşleri de 1954 yılında kuruldu.

Dicle ve Fırat havza çalışmaları ve baraj projeleri o yıllarda şekillenmeye başlamıştı. Ancak bölgede ta başından beri var olan toprak dağılımını dolayısıyla sosyo-ekonomik yapıyı değiştirecek bir adım atılmamıştır.

Bölgenin elektirikifasyonu ile ilgili adımlar ve bölgenin sulu tarıma açılması projeleri dolayısıyla GAP, 1970′lerin sonunda gündeme geldi.
Devlet, hükümetler üstü olan bu projeyi bölgede hiçbir zaman yapılmayan toprak reformunun yerine ikame ederken asıl olarak projeye, bölgenin ekonomik ve siyasi olarak denetiminin bir aracı olarak bakmıştır. Böyle olunca GAP’ın işlevinden çok propogandif yanı öne çıkmış, çok konuşulmuş, çok yazılmış ama doğunun makûs talihini düzeltmemiştir.

Bölgesel Eşitsizlik

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2007-11-27 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Gelişmeler gösteriyor ki Türkiye, bölgesel eşitsizliği ve geri kalmışlığı, bütün yönleriyle, bir kez daha tartışma fırsatı bulacak. Ancak bu tartışma, daha öncekiler gibi, çözümleri sonraya erteleyecek şansı bize bırakmayacak.

Bölgesel geri kalmışlık deyince akla gelen iki bölge var tabi: Doğu ve Güneydoğu. Karadeniz’in hatta Ege’nin bile Türkiye ortalamasının çok altına düşen illeri var; ama Doğu’nun makûs talihi çok başka.

Aslında Türkiye hem devletiyle hem de bilgi üreten kurumlarıyla bu makûs talihin nedenini biliyor. Hazine Müsteşarlığı’nın geçen hafta yayınladığı teşviklerin bölgesel kullanımına ilişkin rakamlar değişen hiçbir şeyin olmadığını söylüyor.

Son üç yıla ait rakamlar sanki birbirinin kopyası. Yalnız 2007’de düşüş var. Bunun da nedeni 2007 boyunca çatışmaların yoğunluğunun giderek artması. İki bölgenin teşvike bağlı sabit yatırımlardan aldığı pay yüzde 11,4. Bu oran döviz kullanımında yüzde dokuz, istihdamda yüzde on seviyesinde.

Devlet Planlama Teşkilatı’nın, “Bölgesel Gelişmede Temel Araçlar ve Koordinasyon Özel İhtisas Raporu’nda hem beş yıllık planlar itibariyle hem de bundan sonra gündeme gelecek AB katılım sürecinin etkileri açısından bölgesel geri kalmışlığın nedenleri ve yapılması gerekenler tek tek anlatılıyor. Rapor, bütün planlı dönem boyunca planlarda, bölgesel geri kalmışlığa vurgu yapılıp bölgesel eşitsizliğini giderilmesi için çeşitli araçlar geliştirildiğini yazıyor. Mesela GAP, 1977–1982 yıllarını kapsayan 4. plana önemli bir araç olarak girmiş. Ama bu planda böyle. Uygulamada yâda devletin kırmızı kitabında GAP bir kalkınma aracı olarak görülmemiş, Fırat ve Dicle’yi denetlemek ve bu yolla komşuları tehdit edecek bir savaş aracı olarak görülmüş. Şimdi kimse o kadar da değil demesin. Sonuç ortada.

M.Ö. 1760’da Hammurabi bile Fırat’ın suyunun nasıl kullanılacağını yazmış. Biz binlerce yıl sonra Fırat’ın suyu ile yalnız pamuk yetiştirip, toprağı yok ettik. Suyu yanlış kullanıp toprağı tuza boğduk. Şimdi bölge insanı da GAP’ta boynu bükük öylece duruyor.

DPT, yaptığı analizde bölgesel gelişme için başlıca fırsatları; AB dinamiği, şimdiye kadar yaşanılan deneyimler, teknoloji olarak sıralamış. Tehditleri ise idari ve bürokratik engeller, siyasi irade eksikliği, eğitim ve istihdam politikalarındaki uyumsuzluk olarak belirlemiş. DPT’ye göre, güçlü yönler uzlaşı, yüksek motivasyon, nüfus dinamiği, Sivil Toplum Örgütleri.

Bu bir denklem ve bu denklemin çözümü bize barışı veriyor.

DPT’nin raporu, aynı anda, bir Bölgesel Kalkınma Modeli’ne de işaret ediyor.

Birçok Doğu Avrupa ülkesi Bölgesel Kalkınma modellerini, AB üyeliği ile birlikte hayata geçirmeye başladılar.

Peki, durumları nedir? İyiye mi gidiyorlar yoksa “bir yanları ateş bir yanları buz”; bizim gibi çırpınıp duruyorlar mı? Cuma günü bu sorunun yanıtını arayacağız.