Kıtlık ve karaborsaya doğru…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

İki temel alanda kaçınılmaz bir anaforun içine yuvarlanmak üzereyiz. Konut ve gıdada baş gösteren küresel krizin kökeni aynı. Ekonominin bu iki temel alanı dünyada sonu belli olmayan bir krizin işaretlerini veriyor. Bu durum en çok bizim gibi kötü yönetilen, nerede duracağına karar verememiş ülkeleri etkileyecek. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Organizasyonu (FAO) verilerine göre gıda fiyatlarındaki artış bir gıda krizine yol açacak kadar ciddi. Bu artış, 2002 yılından beri sürüyor. FAO verilerine göre, son bir yılda süt ürünleri fiyatları yüzde 80, tahıl ürünleri de yüzde 42 arttı. Türkiye’de ise pirinçten mercimeğe son altı ayda ortalama fiyat artışı yüzde 100’ün üzerinde. Çin, Hindistan, Vietnam dışarıya ürün satmıyor, tam aksine talep ediyor. Fiyatlar günlük olarak artarken, spekülatörler devreye giriyor, toptan gıda firmaları batmak üzere. Yakında karaborsa başlayabilir.

Bu noktaya gelmemizde iki temel neden var: Birincisi, Dünya Ticaret Örgütü eliyle, seksenli yılların başından beri, yürütülen azgelişmiş ülkelerde tarımın ve doğal kaynakların yağmalanmasına, yok edilmesine yol açan küresel politikalar. Dünyanın geri kalmış bölgelerinde tarım ve tarımsal alanlar alternatifsiz yok edildi. İkincisi, aynı süreçte, doğanın tahribatına bağlı küresel ısınma ve genetiği değiştirilmiş ürünlerin (GDO) ortaya çıkması. Aslında bu iki neden de birbirine bağlı. Tarım ve köylülük bu küresel dönüşümden önce, azgelişmiş ülkelerin yönetici sınıflarınca, geri kalmışlık ve buna bağlı iktidarları sürdürmenin aracı olarak kullanıldı. Zaten tarımı ve doğayı yok eden neoliberal politikalar da meşruiyetlerini buradan aldılar. Şimdi OECD başkanı Gurria, gıda fiyatlarında ki artışın süreceğini ve bunun fakir ülkeler için bir dram olduğunu kabul ediyor. Bu ülkelerin ellerinde ihraç edilecek yalnız GDO’lu ürünler var. Onlara da Meksika, bazı Afrika ülkeleri ve AB üyesi 27 ülke kota koymuş durumda.

Bütün doksanlı yıllar boyunca, düşen kar oranlarını, telafi etmek için şişirilen finans piyasaları balonunun sonrasında devreye giren yüksek faiz ve yüksek petrol fiyatlarının patladığı yerdeyiz şimdi. Gıda kıtlığına ilişkin senaryoların altında yüksek petrol fiyatlarının tahribatı soluk alıyor. Biyoyakıt çılgınlığı, 100 dolarlık petrole alternatif arayışlarının sonucu olarak ortaya çıktı. ABD’de üretilen mısırların dörtte biri biyoyakıt için kullanılıyor.

Peki, küresel finans piyasalarında her yatırım aracının sırayla kaybettiği şu günlerde kaybetme sırasına girmeyen yatırımlar hangileri? Tabii ki, mısır, soya fasulyesi, pamuk. Son üç yılda Avrupa’nın en iyi şirketlerinin izlendiği FTSE endeksi yüzde 36,6 getiri sağlarken, tarımsal emtia fiyatları, aynı süreçte, yüzde 55,3’lük kazanç sağladı. Tahıl ve et karın doyurmaya değil, spekülasyona yarıyor.

Şimdi hiç kimse geliri, nüfusu artan Çinlilerin ve Hintlilerin daha fazla et, tahıl talep ettikleri için, gıda fiyatlarının yükseldiğini ve yalnızca buna bağlı gıda krizi yaşadığımızı söylemesin.

Burada tabii acı bir şey daha söylemek gerekiyor: Brezilya, Çin’in tahıl ve soya fasulyesi ihtiyacı olacağını gördü. Arjantin’de dünyada Çin gibi ülkelerin et talebini sıçratacağını biliyordu. Bu iki ülke tarım ve hayvancılığı ne geçmişteki gibi yağmaladılar ne de, tam anlamıyla, tasfiye ettiler. Bu iki ülke dış ticaret fazlası veriyorsa bu öngörüye bağlı politikaların bunda payı var.

Türkiye ise hep kırk katır ya da kırk satır dedi. Şimdi darbe ya da neoliberal açmaz arasında kıvranıyor. Üç tarafı denizlerle çevrili, verimli ovalar, nehirlerle dolu bir ülkede yakında gıda ve su kıtlığı çekeceğiz.

Yeni bir şeye ihtiyacımız var; başka bir şeye.

Türkiye nerede duracak?

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-21 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Çarşamba günü Merkez Bankası faiz indirmedi. Bunun iki anlamı var: Birincisi Fed faiz indirse bile artık bizim onu takip etmemiz çok güç; çünkü siyasi risklerimiz var. İkincisi ABD kaynaklı bu dalgalanma uzun süreli ve başta enflasyon hedefi olmak üzere, fiyat istikrarı dâhilinde, birçok hedefi tutturmamız artık zor. Yani para politikasının etkinsizliği sürecine girdik. Şimdi artık, para ve maliye politikası gibi araçlar yerine, siyasi ve ekonomik riskleri yönetmek önem kazandı.

Türkiye bunu yapabilir mi? Bu süreçte AKP’nin hata yapmayacağını söylemek çok güç. Darbecilerin amaçları yalnız parti kapatıp kaos yaratmak değil. Küresel krizin Türkiye’ye olan etkisini artırıp hükümetin ömrünü kısaltmak. Bu amacın başarıya ulaşması için bütün ekonomik şartlar mevcut. Şimdilerde yaşadığımız gel-gitlerin 1970’lerden beri yaşanılanlardan farklı olduğunu artık biliyoruz. Şimdi yaşadığımız bir kriz değil, daha doğrusu şimdi ortaya çıkmış bir kriz değil. Bu olan, dünyadaki siyasi ve ekonomik güç dengesinin değişimi ve 1971’de başladı. 1971’de Nixon doları altından ayırıp başıboş bıraktığında bugünlerinde adımını atmıştı.

O tarihten bu yana ABD ekonomisi kaynaklı birçok sarsıntı yaşadık. Ama bu sonuncusu doların ve ABD’nin egemenliğine son vereceği için en güçlüsü ve sonuç alıcı olanı.

Avro-dolar paritesi bu çok önemli gerçeği yansıtıyor. Şu an avro bölgesi milli geliri tarihte ilk defa ABD milli gelirini aştı.

Şimdi burada Türkiye açısından tartışmamız gereken iki olgu var. İlki; ABD’nin parasal ve ekonomik güç devrinin, dünyada siyasi ve ekonomik bir ayrışmayla mı yoksa bütünleşmeyle mi sonuçlanacağı, ikincisi ise bu süreçte Türkiye’nin rolü ve duracağı yer.

Dünya ekonomisindeki yeni dengenin bir ayrışma ( gelişmiş ülkeler-gelişmemiş ülkeler ya da bölgeler) olarak değil de tam anlamıyla küresel bir bütünleşmeyle oluşacağını söyleyebiliriz. “Gelişen ülkeler” ekonomilerine baktığımızda bu gerçeği görüyoruz. Örneğin DAX endeksinin (Almanya) yılbaşından beri kaybı yüzde 10 civarında. Gelişmekte olan ülkelerin kaybı da 12,5 civarında. Ancak burada ilginç bir nokta var. Bu süreçte dünya ekonomisinin üretim üssü olan ekonomilerinden Brezilya ve Arjantin’in borsaları Bovespa ve Meriva yüzde 3 seviyelerinde değer kaybetti. Siyasi sorunlarla boğuşan ve yağmacı ekonominin artıklarını temizleyemeyen Türkiye’nin İMKB’si ise yılbaşından bu yana yüzde 23,3 değer kaybetti. İMKB’nin 14 Mart müdahalesinden sonraki kaybı ise yüzde 7,5. Aynı şekilde Brezilya reali yılbaşından bu yana dolar karşısında en iyi performansı gösteren para. YTL ise, yüzde 9 reel faize rağmen, eksi yüzde 4 ile dolar karşısında en kötü performansı gösteren para. Bu rakamlar bize şu sonuçları veriyor:

Dünya tam küreselleşmeye doğru gidiyor.

Bu süreç, yeni bir dünya parası, gelişmiş-gelişmemiş ülke ayrımlarının ve kategorilerinin değiştiği yeni bir yapı, ABD-AB bütünleşmesi ve onlara eklemlenen bir Rusya yaratacak. Ortadoğu bu çerçevede şekillenecek.

Geldik kritik soruya: Türkiye nerede duracak? Brezilya, Arjantin gibi, daha on yıl öncesinin borç batağı ülkeleri gelişmiş ülke sınıfına atlarken Türkiye, Avrupa ile Ortadoğu arasında kavruk, içe kapalı militarist bir diktatörlük mü olacak yoksa AB üyesi bir demokrasi mi?

Birinci seçeneği isteyenler ellerindeki kartları açıyorlar. Ya ikinci seçeneği isteyenler ve bu ülkenin gerçek sahipleri? Onlar da artık üzerlerindeki ölü toprağını atıp ellerini göstersinler.

İşçi sınıfının krize karşı olanakları ve fırsatları

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-04-29 tarihli Sesonline.net Yazısı

Bu konuyu iki temel çerçevede ele almak istiyorum. Birincisi bugün kapitalizmin geldiği evrede emek hareketinin siyasallaşma çerçevesi ve örgütlülük biçimleri. İkinci olarak da Türkiye’de işçi sınıfının politik çıkışının kısa vadede imkânları üzerine konuşacağım.

Birincisinden başlamak istiyorum. Yani 1973’de başlayan krizin son evresini yaşadığımız bu günlerde, hiç şüphesiz, kapitalizmin yeni yönelimi ve şu anda var olan makas değişikliği bize işçi sınıfı ve tüm küreselleşme mağdurları için çok önemli fırsatlar sunuyor.

Kadın bir Marksist kuramcıyla başlayayım: “İçinde bulunduğumuz tarihi anın, Marks’ı geri getirmek için en kötü değil, en iyi, en uygunsuz değil, en uygun an olduğudur” (1)

Evet, yavaş yavaş da olsa devletin –militarist ya da sosyal- kapitalizmin idamesi için kapitalizmle birlikte ayakta duracak yegâne araç olduğunu anlıyoruz. Hiç şüphesiz ki sosyal devlet, özellikle Avrupa’da, işçi sınıfının mücadelesi sonucu, kapitalizmin vermek istemediği birçok tavizi de vermek zorunda kalmıştır ve bu tavizler, çok yönlü bir mücadelenin kazanımları olarak da kurumsallaşmış ve tarihe mal olmuştur. Ancak unutulmamalıdır ki, özünde sosyal devlet olgusu, en çokta Keynesci dönem ve uygulamalar, kapitalizm için köklü düzenleme ve yeniden inşa süreçleri olmuştur. İşte birinci savaştan önce başlayan reformcu sosyal devlet ve devlet kapitalizmi modası aynı anda emperyalist paylaşımı, savaşı ve saldırıyı da içermektedir. Bu konuda 3. Enternasyonal çok öğreticidir. 3. enternasyonalin 1919’daki manifestosunda temel görevin, işçi sınıfı hareketini özellikle sosyal yurtseverliğin yıkıcı etkilerinden korumak olduğu vurgulanmıştı. Ancak bütün bu uyarılara rağmen ulus-devletin kurucu ideolojisi işçi sınıfını esir aldı. İşte bugün Avrupa’da sol partilerin ve solun içinde bulunduğu durumun bu tarihsel gerçeklikle bağlantısı vardır.

CHP kongresinde radyodan Deniz Baykal’ı dinlerken insanın aklına ister istemez daha birinci savaş öncesi militarizme teslim olan Alman sosyal demokratları geliyor. Acaba o zaman SDP “vatan savunması” adı altında militarizme teslim olup burjuvazinin peşine takılmasıydı bugün dünya tarihi başka türlü yazılabilir miydi? İnsanlık bu soruyu her zaman soracaktır; ama tarihe böyle bakamayız tabii.

SPD, 1989′da “sosyalizm’in çöküşü ile birlikte yaptığı program değişikliğine rağmen çok uzun zamandır zor durumda. SPD Almanya’nın en eski ama en sancılı partisi. Bu durumu tabi dünyada solun içinde bulunduğu durumdan ayıramayız. Ama SPD gibi büyük kitle partilerinin küçülmesi “sosyalizm” in çöküşü ile başlamadı. Çok önceleri 1. savaş öncesi Avrupa Sosyal-Demokrat partileri 1912 yılında Basel’de aldıkları emperyalist savaşa karşı çıkma kararlarını çiğneyerek, anayurt savunması adı altında emperyalizmin ve savaşın bir parçası olduklarında iş bitmişti. Bu kararda Kautsky’nin başını çektiği SPD’ nin payı büyüktür. 2 Aralık 1914 günü Alman meclisinde savaş harcamalarına ilişkin yapılan oylamada SPD’den karşı oy kullanan ve savaşa karşı çıkan tek milletvekili Karl Liebknecht idi. İşte bu olaydan sonra Liebknecht ve Luxemburg partiden ayrılarak Spartüküs Birliği adıyla yeni bir parti kurdular. Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht şovenizme ve emperyalist savaşa karşı mücadelede 15 Ocak 1919′da öldürüldüler. Ancak SPD onlardan sonra şovenizmin batağından çıkamadı.

DEVRİM ŞİMDİ NEREDE?

Kapitalizmin sanayi devrimini takip eden ve küreselleşme aşamasına kadar gelen tüm süreçleri sermaye birikimini ulus-devletler üzerinden yapmıştır. Ulus-devlet paradigması ve sınırları sağı da (muhafazakârlığı ve statükoyu) solu da (devrimi ve değişimi) belirlemiş ve anlatmıştır. Bu tarihsel süreç aslında bir denge halini tarif eder. Bu denge hali kendi içinde de ikili bir dengeyi esas alır. Birinci denge ulus-devletlerin birbirleriyle olan ilişkisi ve bunun dengesi. Bu dengenin bozulma hali sistemin krizi olarak kendini gösterir. Bu krizin aşılması ve dengenin yeniden tesisi ancak savaşla olur. Birinci denge sistemin çatısı gibi işler. İkinci denge de ulus devletlerin kendi iç dengeleridir. Burada sınıfların mevzilenmesi ve çekişmesi ulus pazarın ve o pazarın ekonomik gerçeklikleri üzerinden cereyan eder.

Bütün bu yapı aslında sanayi devriminin statik Newtoncu değerleri üzerinde kurulmuştur. Örneğin ulus-devletlerin birinde bir denge kırılması ve değişmesi (devrim) birinci dengeyi çok etkilemeyebilir. Çünkü eğer birinci dengede çok güçlü bir kırılma yoksa sistem er geç bu kırılmayı tamir edecektir (karşı devrim).

Sol anlayış Marks’tan hemen sonra kendisini sanayi devriminin Newtoncu değerleri üzerinden tarif etti. Çünkü sömürü mekanizması ulus-devletin sınırları içinde işliyordu. Üstelik ulus-devletlerin kapitalizmin işleyişinden doğan hiyerarşik yapılanması ülkeler arasında eşitsizliği ve yeni sömürü mekanizmalarını yaratmıştı.

Sol, hem iç dengeyi geniş kitleler lehine değiştirmek hem de birinci dengedeki çarpık durumu değiştirmek için var olan statik durumu hedef aldı. Ama bu hedefin “devrimciliği” kendinden menkuldü. Var olan dengeyi kendi lehine ulus sınırları içinde bir müddet bozmayı başarabiliyordu. Ama sonra “devrim” daha derine inemiyordu. Nedeni açıktı; sistemin bütününün dengesi değişmemişti.

Aslında bu durumda, sol sanılan bir dönüşüm bir müddet sonra sistemin dengesini daha da güçlendirecek gerici bir yapıya dönüşüyordu. Şimdi otuz-kırk yıl öncesinden çok farklı bir işleyiş içindeyiz. Birçok kavramı yeniden tarif etmek, yorumlamak zorundayız. Bizim eskiden çok radikal sandığımız söylemler ve teoriler aslında bugün gerici ve çözümsüz.

Bugün dünyada neo liberalizm saldırısı sonucu işçi sınıfı ve onun siyasi örgütlenmeleri çok gerilemiştir Ama ondan once bu sürecin ekonomik arka tarafına bakmamız oradan sonuçlar çıkarmamız gerekir. Yaşadığımız kriz yeni değil. 1973 de “petrol krizi” diye anılan ama kar oranlarının düşmesi ile başlayan bir süreç. Aslında bu yaşadığımız kapitalizmin, en önemli dönüşümlerinden biri ile sonuçlanacak krizi. Ben bu sürecin sonunda ABD’nin hegemonyasının Avrupa ve Asya ile ekonomik ve siyasi açıdan paylaşılacağını düşünüyorum. Bunun da işçi sınıfı için çok önemli fırsatlar yaratacağını belirteyim.

FIRSATLAR VE MÜCADELE OLANAKLARI

Bu süreçte neoliberal saldırıcı sonucu işçi sınıfının örgütlü gücü ve sendikalaşma oranı gerilemiştir. Ancak üretim eksenin “gelişmekte olan ülkelere” kayması sonucunda buralarda sendikal hareketlilik ve örgütlenme artmıştır. AB ülkelerinde sendikalaşma oranı düşerken, kapitalizmin kar oranlarını yükseltmek için üretimi kaydırdığı birçok azgelişmiş ülkede sendikal örgütlenme ve sendikalaşma oranı artmıştır. (1) Dünyada sendikalaşma 1945–1970 arası çok önemli sayısal yükselişler göstermiştir. Ancak bu devletin de araya girdiği ve yönlendirdiği sarı sendikacılığı öne çıkarmış ve gerçek anlamda bir sendikal mücadele alanı yaratmamıştır. Bugün her şeye rağmen sendikal mücadelenin arttığı 12 azgelişmiş ülkede işçi sınıfının çok daha önemli açılımları vardır. Bu ülkeler arasında G. Afrika, Şili, G.Kore, Brezilya gibi ülkeler var. Bugün, bazı yönlerine itiraz etsek de, Latin Amerika’da iktidara gelen sol partilerin arkasında bu dinamik yatar. Bunun dışında işçi sınıfı bu süreçte toplu pazarlık gücünü artırmalıdır. Çünkü sendikasızlaştırmayla birlikte işçi sınıfının toplu pazarlık gücü zayıflamıştır. Ancak, toplu pazarlık gücü sendikal örgütlülükten ayrı olarak etki alanı açısından güçlü olabilir. Bu önümüzdeki günlerde işçi sınıfının devletsiz, gerçek bir sendikal mücadele ve örgütlenme açısından önünün açılması anlamına da gelecektir.

Bugün önümüzdeki önemli adımlardan birisi sendikal birleşmelerin örgütlü tek merkezli olması doğrultusunda adım atılmasıdır. Avrupa’da sendikal örgütlenme işkolu düzeyinden sektör ve ulusal düzeye doğru gitmiştir. AB düzeyinde üç ülkede (Belçika, Finlandiya ve İrlanda) ulusal-sektörler düzeyinde toplu pazarlık belirleyicidir. Diğer ülkelerde işkolu ve işletme düzeyleri geçerlidir. İşkolunun geçerli olduğu ülkeler faşizmin bir zamanlar hüküm sürdüğü İspanya, Portekiz, İtalya gibi ülkelerdir. Burada faşizmin mirası olarak korparitist sendikacılık gelişmiştir. (3) Toplu sözleşmelerin kapsamı ve uygulama gücünü kıtasal hale getirmek bugün işçi sınıfının ilk hedefi olmalıdır. Toplu pazarlığın kapsama alanı genişletilmeli ve bu alan sendikasız işçileri de kapsamalıdır. Avrupa sendikaları azalan güçlerine çözüm olarak sendikal birleşmelere yönelmektedirler. Kimya, Enerji ve Maden işçileri uluslar arası federasyonu (ICEM), sendikal hareket için temel sorunun “bütünleşen küresel piyasaya karşı sendikaların yenilenme ve bütünleşmesi olduğunu ortaya koyuyor. (4)

İşten çıkarmalara karşı geliştirilecek en önemli eylemlilik kıta çapında aynı anda işten çıkartılan işyerinin tüm şubelerinde uyarı ve greve gitmektir. Ulusal ve yerel firmalarda ise yerel hükümeti ve işvereni uyaracak, geri adım attıracak eylemlilikler yapılmalıdır. Bunun için kıtasal güç ve örgütlülük gereklidir.

Şimdi her kriz burjuvazi için yeni fırsatları öne çıkartırken, işçi sınıfı için de farklı olanakları yaratabilir. Önümüzdeki dönemin olanakları işçi sınıfı için vardır.

Bugün AKP iktidarı Cumhuriyet tarihinin, çalışanlar açısından en güçsüz iktidarlarından biridir. İktidardan tasfiye edilmekte olan faşist ve militarist yapılar da AKP ile uğraşmakta, bir süre daha iktidarlarını devam ettirmek için bütün imkânları ve hukuk dışı yolları –darbe ve benzeri girişimler dâhil- kullanmak istemektedirler. İşçi sınıfı neoliberal politikaların uygulayıcısı olarak AKP iktidarıyla mücadele ederken faşist devlet çetelerinin oyununu da gelmemeli, politik süreci doğru okumalıdır.

Bu açıdan önümüzdeki 1 Mayıs önemli bir deney olacaktır. İşçi sınıfı kendi enternasyonal sınıf bayrakları ile alanı doldurmalıdır.

14 Mart’ta bu bakımdan öğreticidir. 14 Mart’ta işçi sınıfının topyekûn direnişi AKP iktidarını Sosyal Güvenlik yasası için masaya oturmaya zorlamıştı ki araya devlet girdi. Yargıtay’ın açtığı kapatma davası Türkiye’de bir kez daha oy verenlerin oy verdikleri bir iktidardan hesap sorması engellendi. Türkiye işçi sınıfı iktidarlardan hesap sorma hakkını elde etmelidir ki bu krizlerden en az zararla çıksın. Bu açıdan işçi sınıfının ulusalcı ve devletçi her türlü politik düzlemden uzak durması gerektiği gibi bunun siyasi yönelimlere karşı mücadele etmesi gerekir.

ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEMDE NELER YAPILABİLİR?

Birincisi kadın işçi hareketinin güçlenmesi ve mücadelede kadınların da yer alması önemlidir. Bunun için bütün katılım kanalları geliştirilmelidir. İşyeri komiteleri, işsizliğe karşı örgütlenme ve dayanışma birimleri oluşturulmalıdır. Sendikalar bu tür sivil örgütlenmelere öncülük etmelidir. Mücadele yalnız ulus sınırları için de değil, ulaşılabilecek her yerde ve alanda olmalıdır. Mücadele araç ve yöntemlerini geliştirmek ve enternasyonal ittifakları çoğaltmak, önümüzdeki dönemin, en önemli ve acil adımları olmalıdır. Bugün Marksizm her zamankinden daha gerekli ve günceldir. Bugün 1. Enternasyonal zamanlarından daha fazla yeni bir enternasyonalin fırsatı ve imkânı vardır. Bunu farkına vermek bile bu günlerin en önemli kazanımı olacaktır.

(1) Ellen Meiksins Wood, Marks’a dönüş, Kalkedon Yayınları, 2007, İstanbul.

(2) ILO, Word Labour Report 1997-1998- Geneva, 1997, s.7

(3) EIRO, Industrial relations in tehe EU member States anda candidate countries, European

(4) ICEM, Power and Counter Power: The Union Response to Global Capital, Chigago, 1996

Emperyalizm, Rusya ve biraz da ‘Ergenekon’ notları!..

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-04-01 tarihli Sesonline.net Yazısı

Bugünleri tarihçiler ileride nasıl anlatır bilmiyorum ama benim öngörüm, yaşadığımız günler tam küreselleşmenin doğum sancılarını hissettiğimiz zaman dilimi içine giriyor. Burada “tam küreselleşme” derken, Kautsky gibi bir ultra emperyalizmden söz etmiyorum. Yani bu statik bir denge hali değil, tam aksine dinamik bir geçiş süreci. Amerika’nın 1970’li yılların başında çözülmeye başlayan hegemonyasının sonuna geliyoruz. Ulus-devlete bağlı emperyalizm süreci bitiyor. Galiba yaşanılan kafa karışıklığının en önemli nedeni de bu durum.

Buharin, emperyalizmin devlet tröstleri arasındaki rekabet olduğunu söyler. Bu rekabetin ortadan kalkması halinin, kapitalizmin işçi sınıfına karşı duran bir dünya tröstüne dönüşmesine yol açacağını ancak, Hilferding’in de vurguladığı bu gelişmenin, yaşanılan çağda yalnız teorik olarak mümkün olduğunu da belirtir. [1] Buharin, o dönemde kapitalist çıkarların uluslararasılaşmasının kaçınılmaz olduğunu ancak bunun sermayenin ulusallaşması ve devlet sınırlarının kapatılmasına doğru gelişen güçlü bir eğilimle engellendiğini de söyler. Bu tespit, çok açık olarak sermaye birikim sürecinin 19. yüzyılda ve 20 yüzyılın son çeyreğine kadar olan süreçte ulusal pazarlar üzerinden ve ulus-devletler eliyle gerçekleştirildiği gerçeğinin ifadesinden başka bir şey değildir.

Buharin, bir ultra-emperyalizm (buna bütünleşme demek daha doğru) fikrine, uzlaşmacı statik bir denge halini anlattığı için karşı çıkar. Ve sağcı bulur. Tam aksine kapitalizm ve onun son aşaması olan emperyalizm dinamik bir olgudur ve ona mekanik olarak bakılamaz. Merkezileşme eğilimi nasıl mutlaklaştırılıp bir denge haline götürülemezse, tek bir ulusun emperyalizmi de mutlaklaştırılıp emperyalizmin kendisi olarak anlatılamaz. Eğer bunu yaparsak, Kautsky’nin yaptığını tersinden yapmış oluruz, o kadar. Peki, şimdi olan nedir? Şüphesiz ABD emperyalist eğilimlerinden soyunmuyor. Ama yalnız militarist güce dayalı bir ulus-devlet emperyalizminin de sonuna geldiği kesin. ABD, artık gücünü kapitalizmin işleyiş yasalarından başka bir şeyden alamayacağını, alsa bile bunun uzun dönemde mümkün olmayacağını gördü. Kapitalizm, ulus-devletlerden kaynaklı çelişkileri törpüleyerek bu enerjisini finans ve bilişimin sonsuz dünyasına yöneltti. Otuz yılı aşkın bir süredir çözemediği karlılık ve düzenli kazanma sorununu, yeni bölgesel ekonomiler kurarak bunları da borsalarla birbirine bağlayarak çözmeye çalışıyor. Burada AB, Rusya, Çin ve tabii Japonya başrolde. ABD ise var olan durumu kabullenerek gücünü korumaya çalışacak.

BATMAYAN GÜNEŞ VE YENİ KRİZ

Bir zamanlar İngiltere’nin üzerinde güneş batmıyordu, sömürgeleri sayesinde. Şimdi borsaların üzerinde güneş batmıyor. İlkönce Tokyo borsası ilk ışıklarla o günkü piyasaların nasıl şekilleneceğini anlatıyor bize. Sonra Şanghay olan bitene yukardan bakan zengin bir mirasyedi edasıyla Tokyo’yu bastırıyor. Hong Kong, G.Kore ve Malezya dünün yorgun Amerika’sını takmamaya çalışıyorlar. Rusya açıldığı zaman o gün az çok belli olmuş oluyor. Rusya’da Asya’yı takip ediyor. Rusya’dan sonra açılan en dinamik borsa İMKB. İşte burada kırılma başlıyor. Tokyo, Singapur, Şanghay, ABD’ye rağmen iyi gitmiş olsa bile, İstanbul ABD’ye rağmen iyi gitmiyor. Avrupa borsaları açıldıklarında hem dünkü ABD’ye hem de Asya’ya bakıyorlar. Amerika açıldığı zaman gün belli oluyor. Brezilya’nın Bovespa’sı artık İMKB’ye nal toplatıyor. Kapitalizmin bu mabetleri 24 saat açık ve yaşadığımız kriz sonrasının işaretlerini bize veriyorlar.

1970’li yıllarda başlayan krizin kuyruğuna geldik. Bu dönem bittiğinde karşımızda dünyanın yeni güç dengelerini bulacağız. Bugün zenginliğin ve onun gücünün nasıl dağılacağın işaretleri de bize iki ekonomik olgu veriyor. Birincisi dünya borsaları; ikincisi ise kimin ne kadar ürettiği ve tasarruf ettiği. Ekonomik ve siyasi yerini belli etmiş ama tasarrufları yetmeyen ülkeler durumu idare ediyorlar. Ama bizim gibi hem açık veren hem de duracağı yer henüz belli olmayan ülkelerin işi zor. Örneğin İspanya ve Yunanistan Türkiye’yle birlikte en çok cari açığı veren ülkeler olacak bu yıl ama riskleri bizim kadar değil.

The Ekonomist’in 2008 yılı için yaptığı tahminlere göre cari işlemler açığının milli gelire oranında Yunanistan, İspanya ve Türkiye başı çekecek. Bu yıl Yunanistan’ın milli gelirinin yüzde 12′si, İspanya’nın yüzde 9,1′i, Türkiye’nin ise yüzde 7,4′ü kadar cari açık vereceği öngörülüyor. Cari açığın milli gelire oranında bu üç ülkeyi yüzde 6,9′la Pakistan, yüzde 4,7 ile ABD izliyor.

Çin 249,9 milyar dolarla son bir yılda en fazla cari işlemler fazlası veren ülke. Cari fazla veren ülkeler sıralamasında Çin’i 223,2 milyar dolarla Almanya, 212,8 milyar dolarla Japonya, 98,9 milyar dolarla Suudi Arabistan, 76,6 milyar dolarla Rusya izliyor. Burada Asya’nın, Çin’in, Rusya’nın ve AB’nin bir bölümünün başta ABD olmak üzere açık veren ülkeleri fonladıkları ortaya çıkıyor. Amerika, Asya ve Avrupa bölgesel ekonomileri oluşuyor. Borsalar bu bölgesel pazarları birbirine bağlayan deniz fenerleri gibi çalışıyor. Herkes birbirine bakıyor ve herkes birbirinden mal alıp veriyor. Bunun için herkesin kapılarının sonuna kadar açık olması gerekiyor. İşte bu olgu tamamıyla yeni bir dönemi bize anlatıyor. Artık hiçbir şey soğuk savaş dönemindeki gibi olmayacak. Çok büyük olsanız bile güneşin doğuşuyla açılıp birbirini izleyen borsaların hoşuna gitmeyecek bir adım atmanız çok zor.

İşte ulus-devletlerin “büyüklüğün” sonu ve sınırı burada. Buna piyasanın aklı deniyor. Kapitalizm artık devletten çok piyasaya güveniyor.

RUSYA: O HEP DURDUĞU YERDEYDİ, GİDİP GELEN BİZDİK

Örneğin Rusya bunu gördü. Rusya’nın doksanlı yıllardaki hikâyesi ve bugün geldiği yer bize bunu gösteriyor. Rusya doksanlı yılların başından itibaren küresel birikim sürecine hizmet etmeye başladı, fonlarını ve enerji gelirlerini küresel sisteme pompaladı. Rusya’nın kaynakları yeni Ruslar ve yarı askeri iş adamlarından oluşan oligarşi tarafından küresel sisteme aktarıldı. Rusya’nın iktidarı uluslararası petrol, gaz ve metalürji şirketlerinin elinde artık.

Yeni seçilen Medvedev, Rusya’yı küresel-liberal dünyaya entegre edecek adımları atacak. Rusya, AB genişlemesinin ve küresel yeni yapılanmanın enerji ve finans merkezi oldu bile. [2] Bulunduğumuz coğrafyayı önümüzdeki yıllarda üç dinamik belirleyecek:

Birincisi; AB’nin genişleme dinamiği, ikincisi, ABD’nin yeni konumu ve yapılanması, üçüncüsü ise Rusya’nın hem bulunduğumuz coğrafyadaki hem de küresel ekonomideki yeni rolü. Rusya’nın yeni yönelimleri Türkiye’yi çok ilgilendiriyor.

AVRASYACI TEZLER

Yaşadığımız krizin dünyada ekonomik ve siyasi bir ayrışmayla sonuçlanacağını ve batının alternatifi yeni bir odağın Avrasya bölgesinde şekilleneceği tezi yeni değil. Bu tez, ekonomik gücü ve siyasi geçmişi nedeniyle Rusya’yı merkeze oturtuyor. Ulusalcı ve Avrasyacı tezlerin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne kadar uzanıp Çin’i de içine alan versiyonları da var.

Ergenekon operasyonuyla “bu kadar da olmaz, bunların mutlaka bir dış bağlantıları ya da beklentileri vardır” görüşü gündeme geldi.

Burada “bağlantı” işi biraz zayıf bir ihtimal ama “beklenti” tabii ki doğru. Yaşanılan küresel krizin, ABD’nin gücünü geriletip, tek odaklı bir siyasi ekonomik yapıdan çok odaklı yeni bir yapıya yol açarak sonuçlanacağı, ulusalcı tezleri savunanların ciddiye aldıkları, hatta yaydıkları bir görüş. [3] Burada Türkiye’nin de, başını Rusya’nın çektiği AB ve ABD karşıtı yeni bir merkezin hatırı sayılır bir odağı olacağı iddiası, ulusalcı kanat tarafından oldukça ciddiye alınıyor, hatta geliştiriliyor.

Geçen perşembe Taraf’ta Hakan Aksay yazdı; “Avrasyacılar Kremlin’i Türkiye’ye karşı kışkırtıyor” diye. Bu Avrasyacılar bizim ulusalcıların Rusya şubesi gibi. Avrasya Hareketinin lideri Dugin, Ergenekon operasyonu olunca bir basın toplantısıyla operasyonu kınamış. Aslında Dugin gibiler tipik marjinal, neo-faşist Rus milliyetçileri. Bunlar Putin’in AB ve ABD’yi dışlayarak Çin, Hindistan gibi ülkelerle birlikte yeni bir odak oluşturma yöneliminin yarım kaldığını iddia ediyorlar. Hâlbuki Putin başından beri, – böyle bir eğilimi varmış gibi görünmesine rağmen- Rusya’nın, AB ve ABD ile yeni ilişkiler geliştirerek, küresel dünyanın güçlü oyuncusu olacağı görüşündeydi. Bunun için hem AB ile hem de ABD ile ilişkilerini hep sıcak tuttu. Hatta ABD’nin Irak ve Ortadoğu yolunu açtı. Zaten bu tercihi Rusya’yı ipten çekip aldı. Çünkü işgal ve ekonomik krizle birlikte artan petrol fiyatları bugün Rusya’yı yeniden güçlü ve sorunsuz bir ekonomi yaptı.

MAFYACI OLİGARKLARDAN SAYGIN BURJUVALARA

1990’ların sonunda, 1998 krizinden hemen önce, Rus ekonomisi hala Sovyet korporasyon sisteminin zararlı kalıntılarını taşıyordu. Bu özellik, el konulan kamu işletmelerini bürokratik mafyanın eline veriyordu. Kamunun yağması veYeltsin dönemindeki daralma ve üretimsizliğin sonucu, uluslar arası piyasalardan borçlanma zorunluluğu olarak kendisini gösterdi. Yani IMF işe başladı. 1990’ların sonunda petrol ve gaz gelirleri GSYİH’nın yüzde 20’sine eşitti. Yaklaşık 70–80 milyar dolar gibi bir değere denk gelen bu meblağ yağmalanan Rus ekonomisinin ihtiyacını görmüyordu. Ve Rusya krizle tanıştı. Ancak krizin asıl nedeni mafyalaşmış bürokrasinin, yağması ve dışarıya sermaye kaçırmasıydı. 1990’lar boyunca her ay yurtdışına çıkarılan sermaye miktarı iki milyar doları buluyordu. Bu yıllık 20–25 milyar dolara denk geliyordu ki; Rusya’nın o zamanki ihracatının yüzde 30’unu teşkil ediyordu. Rusya’dan kaçırılan fonlar küresel sermaye için ucuz kaynak oluşturdu. Bu süreci sanayisizleşme ve oligarşik devletin oluşması izledi.[4]

Rusya Federasyonu’nun, dünya ekonomik sistemine hammadde satıcısı ve küresel sermaye için bir pazar olarak dâhil olması doğrultusunda, devlet yapılanmasının yeniden oluşması gerekiyordu.

Yeltsin’in oligarşik ve bürokratik yağmacı devleti yerini, Putin’in Washington uzlaşısını takip edecek devletine bıraktı. Artık 1998 krizinden hemen önce, yanlış bir zamanlamayla, Moskova’da şube açan Goldman Sachs rahat bir nefes alabilirdi.

Bu tarihten sonra petrol gelirlerinin artması ve batı ile düzenli ilişkiler, tahıl ve sanayi ihracatını da artırdı. Yeltsin döneminde yüzde 50’lere düşen kapasite kullanım oranları yeniden yükseldi.

Öte yandan ABD’nin Irak petrolünü ele geçirme ve Ortadoğu kaynaklarını denetim altına alma girişiminin başladığı andan itibaren, Rus enerji arzının AB için önemi arttı.

ENERJİ STRATEJİSİ VE GAZPROM

Putin Rusya’sı başta AB olmak üzere dünyaya yalnız petrol değil, sanayi ürünleri ve gaz ihracatında da iddialı olmayı hedefledi. Sanayileşmenin, enerji üretiminin ve ihracatının, mali piyasaları derinleştirmekten geçtiğini Putin farkına vardı. Bunun yolu da AB ile ticari ve politik ilişkilerin gelişmesi idi. Bu yüzden 2003’te son halini alan ve 2020’ye kadar sürecek Rus enerji stratejisinde Gazprom ve AB’ye dönük enerji ihracatı önemli bir yer tutuyor. Rusya’nın bu stratejik yönelimiyle AB’nin enerji ihtiyacı örtüşmektedir. Bunun dışında Putin Rusya’sı bu süreçte ABD kaynaklı mali sermayeyle ciddi işbirliği yaptı. Rusya’da sermaye piyasaları son on yılda hem büyüdü hem de derinleşti.

GAZPROM’UN BİR AYAĞI AB’DE

Gazprom’un %36,81’i tüzel kişiliklere, %11’i yabancı tüzel kişiliklere, yüzde 13,32’si RF vatandaşı gerçek kişiliklere ve yüzde 38,37’si doğrudan Rus devletine ait. Gazprom bugün Rusya ve AB ilişkilerinde kilit role sahip. Almanya Gazprom’un ortağı gibi.

Enerji kaynağı sınırlı olan Almanya yılda 100 milyar metreküp doğal gaz tüketiyor. Almanya bunun sadece %20’sini kendi üretimi ile karşılayabiliyor. Doğal gaz gereksinimi Almanya’da sürekli yükselen bir çizgi takip ediyor.

Alman firması Ruhrgaz Gazprom’un yüzde 6,43’üne sahip. Rurhgaz bu sayede Gazprom’un en büyük iştirakçileri ve en büyük yabancı ortağı konumunda. Gazprom açısından sıcak para ve teknoloji transferi Winterschall AG, Achimgas, Wingas, ve BASF gibi diğer Alman firmaları ve Deutche Bank’tan oluyor. Achimgaz BASF’a ait Winterschall AG ile Gazprom’’un eşit hisse ile kurduğu ortak şirket. Wingaz’da ise Winterschall’ın %65 ve Gazprom’un %35 hissesi var.

Gazprom 2005’te BASF ile Kuzey Avrupa Doğal Gaz Boru Hattı’nın (NEGP) için anlaşma sağladı. NEGP’nin %51’i Gazprom’a ait. BASF ve EON ise %24,5’er hisse aldı. Gazprom Alman firmalarını “stratejik ortak” olarak ilân etti. Öte yandan Gazprom Fransız şirketi Total’le de ortak projeler yürütüyor. Rusya’nın Kuzey Batısındaki Barents denizinde bulunan Stokman doğal gaz sahasının da Total’le ortak. Demek ki Rusya ve ab karşı karşıya iki güç değil, tam aksine bütünleşen iki güçmüş. Bu bir, ikincisi ise AB’nin doğuya genişlemesi artık kaçınılmaz. Enerji ve pazar bunu gerektiriyor.

Bunun dışında Rusya’nın Güney ve Doğu petrol hatları ve Hindistan, Çin ve Japonya’ya yönelik hattın tamamlanması 2030’u bulacak. Bu hat, 700 milyon ton petrol kapasitelidir. Bu hattın çalışması, birçoklarının sandığı gibi, ABD’den bağımsız olmayacak. Bu hattın tamamlanması için küresel sermayenin finansmanı gereklidir.

Bugün Putin’in seçtirdiği Medvedev, Rusya’nın hem AB ile hem de ABD ile ilişkilerini derinleştirerek geliştirecek. Putin döneminde Rusya yağmacı Oligarklardan saygın burjuvalara giden bir yol izlemiştir. Bu yol zorunlu olarak başka AB olmak üzere finans ve hizmetler alanlarında da ABD sermayesiyle bütünleşmeyi gerektirmiştir. Medvedev’li dönemde Rusya’nın doğrudan yabancı yatırımları çekmede ikinci bir Çin olacağı kesindir. Mayıstaki devir teslimden sonra Rusya’nın liberal politik hattı daha da belirginleşecek. Eğer ABD başkanlık seçimlerinde Demokratlar iktidara gelirse Ortadoğu’nun AB-Rusya-ABD üçgeninde yeniden şekillenmesi kaçınılmaz olacak.

[1] N. Buharin, emperyalizm ve dünya ekonomisi, sorun yayınları, İstanbul, 1996,

[2] Rusya’nın Sovyetler Birliği şekli yalnızca bir soğuk savaş kamuflajıydı. Burada Wallerstein çok haklı. O hep aynı kaldı; yalnız biz onu başka bir şey zannettik. Bu konuda Bkz; Wallerstein, Liberalizmden Sonra, Metis Yayınları, İstanbul

[3] Bu görüşü bugünlerde yalnız ulusalcılar savunmuyor. Yaşadığımız krizin dünyada yeniden uluslar üzerinden bir zengin-fakir ayrışmasına yol açacağını ya da var olan dengesizliklerin bu yönde derinleşeceğini savunan ve buradan kalkarak “tek ülkede devrimi” tabii giderekte “sosyalizmi” savunan şaşkınlar var. Bunlar savundukları “şeyin” gerçekleşmesi halinde faşizme varacak bir küçük burjuva diktatörlüğüne dönüşeceğin de farkında değiller. Tabii aslında bu savundukları “şeyin” gerçekleşmeyeceğini onlar da biliyor. Yaptıkları sadece günü idare etmek, belki de- daha acı olanı- buradan günlük geçimlerini sağlamak.

[4] Çevrenin imparatorluğu, Boris Kagarlitsky, Phonix, İstanbul 2007.

21. Yüzyılın Büyük Ağıtı

Posted by ertemcemil132 | Posted in ABD, Kriz, Küreselleşme | Posted on 27-08-2006

0

Bütün bu heyulada 1968 başka bir devrimdi. O, yeni bir ufku, özgürleşme ufkunu liberalizmin her iki yüzüne de çarparak geldi. Ama 1871 Paris’i kadar etkili ve geçiciydi 1968 Paris’i. Şimdi insanlık bu iki Paris’i bulmaya çalışıyor.

Geçen hafta İstanbul Sanayi Odası başkanı ikinci 500’ü açıklarken adeta bir ağıt yakıyordu. “Durum çok kötü, yaşama mücadelesi veriyoruz”. Durum sanayinin en yoğun olduğu İstanbul’un Sanayi Orası Başkanı’nın dediği kadar kötü mü gerçekten? İlk 500’de de durum parlak değildi ama ikinci 500 gerçekten kötü. İkinci 500’ün önemli bir bölümünü Küçük ve Orta Boy İşletmeler (KOBİ) oluşturuyor. Bu yüzden bu kategoriye giren işletmeler emek yoğun çalışan dolayısıyla istihdam sağlayan, reel ekonominin belkemiğini oluşturan şirketler.

1 milyon YTL’lik satış karşılığında istihdam edilen kişi sayısı istihdam yoğunluğu olarak ele alındığında ikinci 500, birinci 500’e göre daha önde. İstihdam yoğunluğu istikrarlı bir biçimde birincilere göre ikinci 500′deki şirketlerde 2-3 kat daha yüksek.
Birinci ve ikinci 500′deki özel imalat sanayi kuruluşlarında çalışanlara yapılan ödemelerin satış gelirlerine oranı açısından da istihdam yoğunluğunda olduğu gibi yine ikinci 500, ilk 500′e göre öne çıktı. Dolayısıyla ikinci 500’ün durumunun kötüye gitmesi işsizliğin artması anlamına geliyor. Nitekim Türkiye’de işsizlik ve işgücüne katılım geçen seneye göre düştü. Peki bu durum yalnız Türkiye’ye özgü bir durum mu? Hayır değil. Bu küresel bir gelişme. Hatta yalnız “gelişmekte olan ülkelere” özgü bir kötüleşme de sayılmaz. Aynı dertten yani “sanayisizleşme” derdinden gelişmiş ülkelerde muzdarip.

HANİ NEREDE “İKİ PARİS”

İngiltere’de eski tekstil fabrikaları sökülüyor. Merkez Avrupa’nın sanayi kalbi Almanya’da son on yıldır en hızlı ilerleyen sektörler hizmetler ve finans. Fransa yıllardır Arcelor’la yürüttüğü demir-çelik liderliğini Hintli Mittal’a bıraktı. Batı’nın otomobil üretimini, Brezilya, G.Kore gibi “gelişmekte olan ülkeler” yapıyor artık. Çin ise her şeyi üretiyor. Bakın sokaklara eskiden bu kadar motosiklet görüyor muydunuz? Bisiklet fiyatına; hepsi Çin’den geliyor. Dünyanın üretim ekseni değişti. Ama bununla birlikte, çok farkında olmasak da, modern ve kalkınmış ulus fikriyatı da tarih oluyor. İşte bu önemli. Çünkü işsizliğe, hatta açlığa katlanabilirsiniz, “şimdi durum böyle ama düzelecek” inanışı bir kültürün sonucudur. Moderniteye erişmek, kalkınmak umudunu besler bu kültür. İşte şimdi yok olmakta olan bu. Bunun yok olması ulusal kalkınma umudunu, dolayısıyla bir ideolojiyi tarih yapıyor. Moderne gelişerek ulaşma, teknolojiyi yakalama yani teknolojik moderniteye ulaşma her ulusun idealiydi. “Çağdaş uygarlık seviyesi” önemliydi ve bu da sanayileşerek olacaktı. Kalkınma iktisadi sanıldığı gibi liberalizm karşıtlığı sonucu değil, liberalizmin gizli bir versiyonu olarak ortaya çıkmıştır. Liberalizmin büyük programı uluslardan devletler yaratmak değil, devletlerden uluslar yaratmaktı. Burada yani diye devam eder Wallerstein; “yani strateji, devletin sınırları içinde bulunanları almak ve bunları tümüyle devletleriyle özdeşleşen “yurttaşlar” haline getirmekti. Oy hakkı, refah devleti ve ulusal kimlikten oluşan söz konusu liberal paketin tüm sınıflara sunduğu umuttu. Yani tüm ulusça “teknolojik moderniteye” ulaşma umudu ve ülküsü. İdeolojik düzeyde ise, sol hareketler teknoloji modernliğinin öncülüğünü kabul ettikleri ölçüde sınıf mücadelesini kaybettiler. Lenin’in elektrifikasyona verdiği önem de, ne yazık ki, bu yanılsamanın sonucuydu. Ama öte taraf da Wilson “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını” Lenin’den önce ortaya atıyordu. Daha sonra Truman, ve Kennedy geri kalmış ulusların “bağımsızlığının” yanı sıra, “kalkınmasını da” militanca savundular. Ama bu paradoksal olarak “yeni sömürgeciliği” doğurdu. Wilsoncu tezleri aslında savaş sonrasının kalkınma retoriği tamamladı.

1945-1970 arası, kapitalizmin dördüncü gelişim dalgasıydı ve teknoloji modernliğinin zirvesiydi. Bu dönem, petrol sanayileri, sentetik üretimi, fordizmin yılları olarak anılır. Bu yıllarda yeni teknolojinin, elektroniğin temelleri de atılmıştır. Demir-Çelik gibi temel kontrol sanayileri bu yıllarda tepe noktasına varıp düşüşe geçmiştir. Bu düşüş küreselleşmeye kapılarını açacak yeni krizin başlangıç noktasıydı. Bu başlangıç aynı zamanda bir sonu da getiriyordu. Liberalizmin diğer yüzü, tarih sahnesinden çekiliyordu.

Reel sosyalizm, kendi kaderini tayin hakkı, ulusal kalkınma aynı anda düşmeye başladılar. Bütün bu heyulada 1968 başka bir devrimdi. O, yeni bir ufku, özgürleşme ufkunu liberalizmin her iki yüzüne de çarparak geldi. Ama 1871 Paris’i kadar etkili ve geçiciydi 1968 Paris’i. Şimdi insanlık bu iki Paris’i bulmaya çalışıyor.

BÜYÜK AĞIT

Yakarıdaki üçlüden ilk ikisi artık modernliğin dolayısıyla liberalizmin konusu değil. Geminin bordrosundan aşağı atıldılar. Ulusal kalkınma liberalizmin şımarık çocuğu olarak direniyor. İşte insanlığın en büyük ağıtlarından birisi şimdilerde yüksek sesle yankılanıyor, dünyanın dört bir yanında. “Ne oluyor, kötü, geçen seneden daha kötüyüz!.”Bu yakınmayı bütün umutlarını yanlış bir teknoloji modernliğine bağlamış, ama buna hiçbir zaman ulaşamamış az gelişmişler yapıyor. Gelişmiş ülkeler şimdilik bütün liberalizm tarihi boyunca biriktirdiklerini yiyorlar. Sıra onlara da gelecek. İngilizler Hyde Parkı susuzluktan sulayamıyor artık. Amerika’yı ayakta tutan Mortgage sistemi ve Wal-Mart tehlikeli sinyaller veriyor. Almanlar işsizliğin yanı sıra, enflasyonla da tanışıyor, Fransa göçmenleri ne yapacak, liberalizmin Ortadoğu’dan nasıl çıkacağı belli mi? Ulus devletler ve ulusal kalkınma liberalizmin son kaleleri olarak düşerken, 1871’i yada 1968’i bulana kadar sürecek büyük ağıt başlıyor.

TÜRKİYE VE DÜNYA

ABD VERİLERİ VE SAVAŞ

Önümüzdeki günlerde dünyada ve artık onun bir parçası olan Türkiye’de kısa dönemde kötü gidişin sorumlusu ABD ekonomisi ve yine ABD’nin Ortadoğu’da sürdürdüğü savaş. Petrol fiyatlarının, ateşkesin sağlanmasından sonra 70 doların altına gevşemesine yine izin verilmedi. Yetmiş doların altını da kısa dönemde görmemiz pek mümkün gözükmüyor. Biliniyor ki, yüksek petrol ABD için önemli bir finans aracı. Öte yandan Çin faiz oranlarını 27 baz puan artırarak, parasını güçlendirme yolunu seçti. Aslında bu Çin’in dış ticaret fazlasına aldığı bir önlem. “Ben artık çok ucuza dışarıya mal vermeyeceğim bu birinci amacım, ama fazla vererek dolar biriktirmiş oluyorum bu da işime gelmiyor.” Çin’in faizleri artırmasının tercümesi bu. Ancak yine de doların değerli olması, ABD’deki durgunluğa eklenince Çin’in bu politikasını sürdürmesi güç gibi gözüküyor. ABD’de açıklanan temmuz ayı konut satışları, beklentilerin altında geldi. Bu durum dünya borsalarını ve İMKB’yi geriye itti. Öte yanda ABD tüketim verileri de kaygıları artırdı. ABD piyasasına bağımlı Canon gibi Japon şirketlerinin hisseleri ile birlikte Nikkei’de düşüşe geçti.

Türkiye’de ise Merkez Bankası uluslar arası derecelendirme kuruluşlarını ve yatırım bankalarını dinlemedi. Para Politikası Kurulu, FED gibi, pas geçti. Yani faiz artırmadı. Merkez Bankası’nın bu kararı olumlu.

Tarım sorunu sonbahar’da artarak devam edecek. Rekolte bir çok üründe yeterli olmasına rağmen köylü beklediği fiyatı alamıyor. Fiskobirlik’de olan diğer birliklerde olacak mı, önümüzdeki hafta bunu takip edeceğiz.

Ayçiçeği hasat zamanı başlarken Ayçiçeği üreticileri, en büyük ayçiçeği alıcısı Trakya Birlik’e taleplerini ilettiler. Bugün 110.000 ortak sayısı ve entegre tesisleri ile en büyük üretici birliklerden biri olan Trakya Birliğin ikinci bir Fiskobirlik olmaması için, üreticiler taleplerinin dikkate alınmasını istiyor.

Ayçiçek üreticilerinin örgütlü olduğu Ayçiçeği Üreticileri Sendikası taleplerini üreticiler adına Trakya Birlik yönetim kurulu başkanı Rafet Sezen’e iletti. Üreticiler;

Avans fiyatının bu sene erken belirlenmesini, Trakya Birlik’in piyasayı düzenleme işlevinin bu sene üreticinin çıkarları doğrultusunda yapmasını, gerek avans gerekse taban fiyat belirlenirken bir kg ayçiçeğinin maliyet fiyatının göz önüne alınmasını, birliğin bu sene ekim alanlarının genişlemesini teşvik edecek önlemleri almasını ve bu yıl kg başına en az 35 Ykş. Destek verilmesi gerektiğinin altını çizdiler. Üreticiler, 200 kg ortalamaya göre, bir kg ayçiçeğinin taban fiyatının 70 YKş. olmasını istiyorlar.

BORSA

DÜNYA İLE PARELEL

İMKB, bütün hafta boyunca ABD’den gelen verilerin etkisiyle düşüş yaşadı. Haftanın son günü, 36500 seviyesine kadar geriledikten sonra 2. yarıda tepki alımlarıyla yükselişe geçen endeks, günü 210 puanlık artışla (yüzde 0.57) 36862 değerinden tamamladı. TCMB’nin faiz kararının ve yurt dışı piyasalardaki toparlanmanın etkisiyle son güne alıcılı başlayan İMKB 100 Endeksi, yatay bir seyir izledi. 500 puanlık bantta git-gel yaşayan endeks, 37 binin üzerinde tutunamadı. Diğer yandan, FED Başkanı Bernanke’nin bugün yapacağı açıklamalar, Lübnan’a asker gönderip göndermeme ve 31 Ağustos tarihinde Avrupa Merkez Bankası’nın vereceği faiz kararı piyasalar için kısa vadede izlenecek konu başlıkları. ABD’deki ekonomik durgunluk belirtileri dünya borsalarında önümüzdeki haftada hissedilecek. Bundan dolayı İMKB’nin 40.000 direnç noktasını görmesi zor.

PARA VE FAİZ

MERKEZ DİRENDİ

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu’nun piyasa oyuncularının büyük kesiminin faiz artırımı istemesine rağmen, (anketlere göre yüzde 85) kısa vadeli faizleri sabit tutması, yine de piyasalarda olumlu karşılandı. Merkez Bankası’nın bu kararında banka sisteminin elinde bulunan ve yüzde 13-14 faizli kağıtların varlığı da etkili oldu. Faizlerin yükselmesi bu kağıtları elinde bulunduran bankalara zarar yazıyordu.

Döviz yukarı yönlü hareketini hafta boyunca korurken, sert iniş çıkış yaşanmadı.

Bankalararası piyasadaki dolar kotasyonlarında alışta en düşük fiyat 1.4760 YTL, en yüksek fiyat 1.4800 YTL, satışta en düşük fiyat 1.4820 YTL, en yüksek fiyat 1.4850 YTL seviyesinde bulunuyor. Uluslararası piyasada avro/dolar paritesi 1.2770-1.2780 aralığında seyretti.

İMKB Tahvil ve Bono Piyasası Kesin Alım Satım Pazarı’nda işlem gören 16 Temmuz 2008 vadeli tahvil 19.43 bileşikten kapanırken, pazartesi gününe valörlü işlemlerde 0.11 puanlık kayıpla yüzde 19.49 bileşikten işlem görüyor. Merkez Bankası’nın tavrına rağmen faizlerde aşağı yönlü bir hareket beklenmiyor.