Naziler ne istiyordu?

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 23-05-2008

0

Naziler ne istiyordu?

Alman hukuk profesörü E. Hirsch unutulmaz anılarında Nazi Almanya’sından ayrılışını şöyle anlatır: “ Friedberg’de anne ve babamla vedalaştıktan sonra Haziran ortasında Frankfurt’tan hareket ettim ve Berlin üzerinden Amsterdam’a geçtim. Arada Berlin’e uğramamın nedeni orada, 1928 ve 1933 arasındaki beş yıl için pek çok şey borçlu olduğum iki kişinin elini sıkmak, onlarla vedalaşmak istememdi. Bunlar, Julius Magnus ve Hans Lewald idi. Tehdit altındaydılar, çünkü Magnus Yahudi asıllıydı, Lewald ise uluslar üstü insancıl bir dünya görüşünü savunuyordu. Her ikisi de, istasyona kadar gelerek beni geçirdiler. Tam tren kalkarken Magnus’un “ İşte Almanya’nın geleceği gidiyor” dediğini duydum. Kendisini bir daha göremedim.”
Hirsch Türkiye’ye gelir; ticaret hukuku hocalığı yapar.19 yıl Türkiye’de kalır. Hirsch, “Türkiye Cumhuriyeti’nin hedefi ileri bir demokrasi olmaktır” diye yazar.
Türkiye Hirsch’in dediği gibi “ileri bir demokrasi” olabildi mi; yoksa bürokratik ve militarist bir vesayetin gölgesinde batının iki yüz yıl önce tanıştığı temsili demokrasiyi bile beceremeyen bir ülke mi?
Charles Bettelheim, “Nazizm Döneminde Alman Ekonomisi’’nde giderek sona yaklaşan ve çökmek üzere olan Alman ekonomisinin kurtuluşu ve yeniden harekete geçmesi için gerekli olan tek şey yeni pazarların açılması idi” diye yazar. Almanya’nın faşizme dayalı çözümünün arkasında yatan gerçeklere bugün baktığınızda kanınız donabilir. Çünkü bu nedenleri çok tanıdık görecekseniz:
1913–1933 arası Alman ekonomisinin en büyük sorunu hızlı yaşlanmaydı.
Alman sanayisi 1860’dan 1913’e kadar çok hızlı büyümüş ve bu büyüme iki sorunla karşı karşıya kalmıştı.
Birincisi hammadde sorunu. Almanya yalnızca kömür, çinko ve potasa sahipti. Oysa başta petrol olmak üzere, bakır, kalay, demir, kükürt gibi o dönemin kontrol sanayilerini ileri götürecek hammaddelerini ithal etmek zorundaydı. İkinci önemli sorun yeni pazarlardı. Fransa ve İngiltere pazar sorunlarını sömürgeleri ile çözerken Almanya bundan yoksundu.
1929 bunalımı bu şartlardaki Almanya’yı çok etkiledi.
Alman burjuvazisi için tek çözüm kalmıştı: Savaş ve diktatörlük. Bu sayede yeni pazarlar açılacak, borçlar silinecek, savaşın yarattığı devlet talebi ekonomiyi canlandıracak, işgal edilen yerlerde ulus-devletin hâkimiyetiyle yeni kaynaklara ulaşılacaktı. Bütün bunlar için Almanlar dışında kimseye de ihtiyaç yoktu. Çünkü iç pazardan vazgeçilmişti. Yahudilerin ve diğerlerinin Alman burjuvazisinin ürettiği malları alması gerekmiyordu. Devlet gerekli talebi savaş ekonomisiyle yaratıyordu zaten.
Gerekli olan tek şey ulusal birlik ve bütünlük, savaşan bir ordu ve o orduya kaynak olacak saf Alman gençleri idi.
Bugün Türkiye’ye bakalım: Türkiye ekonomisi yarım yamalak gelişen bir sanayi ve finans-hizmetler sektörleri üzerinde duruyor. AB finansal hizmetler tek pazarına girdik.
Mali kesimin bu entegrasyonu bile bir kesim iktidar odağı için belirsizlik ve endişe kaynağı. Ulus devlet üzerinden örgütlenmiş ve geleceğini ulus devletin inşa ettiği ulus pazara bağlamış tüm kesimlerin ilk hedefi Avrupa Birliği.
Türkiye’de korporatist, bürokratik tüm yapılar güçlerini ulus devletten alıyorlar.
Bugün solda bile dursa çoğu meslek örgütü bu anlamda gericileşecek ve faşizmin kucağına düşecek. Ne yazık ki işin doğası böyle.
Türkiye’nin önünde iki yol var. Ya sorunlarını Naziler gibi halletmeye çalışan kesimlerin peşinden gidecek; ya da demokrasi yolunu seçerek AB üyeliği doğrultusunda adım atacak.
Bu ikinci yol aynı zamanda tek bir yol değil. Ama birinci yolun tek bir kapısı var. O kapıyı açtığınız zaman karşınıza savaş, ölüm, diktatörlük, yoksulluk çıkacak. Ama ikinci yolda halkın iradesi belirleyici olacak.
Şimdi herkesin kafasını kumdan çıkarıp bu gerçeği görmesinin zamanı.

Türkiye’nin patatesçileri

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

 

 

Bütün bu olanlar ve darbecilerin amaçları, bir zamanlar bir ada olmasına rağmen patatesle beslenen, 19. yüzyılda patates bile bulamadığı için nüfusunun yarısı açlıktan ölen ama şimdi eğitim ve teknolojide dünyanın en hızlı gelişen ülkesi olan İrlanda’yı hatırlattı bana.

İrlanda çok değil 30 yıl öncesine kadar ürettiği patatesleri İngiltere’ye satarak kişi başı 1500 dolarlık gelire sahip olan bir ülkeydi. İngiliz sömürüsü ve işgali, mezhep savaşları, yüksek dış borç ( milli gelirin yüzde 65’i civarında.) İrlanda’nın yoksulluk çemberinin katmerleriydi. İrlanda’nın 1950’lerde nüfusunun yarısı tarımdaydı ve açlık çekiyorlardı.

Bunda İrlanda’nın 1922’den beri uyguladığı ekonomi-politikasının payı vardı. Bağımsız devlet statüsünün kazanıldığı 1922’den 1950’li yılların sonuna kadar ülkede içe dönük, gümrük duvarları ile korunan otarşik bir ekonomi-politikası uygulanmıştır. (Bu tarihsel süreci bir yerlerden hatırlıyor musunuz?) Sonuç: Dört tarafı denizlerle çevrili bir ülkede balıktan çok patatesle beslenen yoksul bir halk.

İrlanda’nın kaderini iki önemli tarih tersine çevirmiştir. Birincisi AB’ye üyelik tarihi olan 1973. İkincisi ise İrlanda Poundu’nun Sterline olan bağımlığının sona erdiği ve İrlanda’nın Avrupa para sistemine dâhil olduğu 1979. Bu tarihten sonra İrlanda’da mali piyasalar gelişmeye ve İrlanda’ya Doğrudan Yabancı Yatırımlar gelmeye başlamıştır.

Ayrıca İrlanda’ya AB’den bölgesel farklılıkların giderilmesi doğrultusunda 50 milyar doları aşan fonlar aktarılmıştır. Bu fonlar eğitim ve teknoloji altyapısı için kullanılmıştır. İrlanda’da eğitim harcamaları GSYİH’nin % 5,5’ine eşittir. OECD ortalaması ise % 4,9’dur.

Böylece İrlanda tıp, kimya, elektronik, mühendislik gibi alanlarda dünyadaki üç ülkeden biri oldu.

İrlanda’nın bu dönüşümü yalnızca AB üyeliğiyle yaptığını söylemiyorum. İrlanda bu dönüşümü bir toplumsal mutabakat ve demokratik katılım sonucu gerçekleştirmiştir. Bunda İrlanda burjuvazisinin iştahı olduğu kadar, yoksulluktan ve kırdan kurtulmak isteyen çok geniş kesimlerin de rızası vardır. 1987 yılı İrlanda için bir dönüm noktası olmuştur. 1987’de siyasal partiler, işçi ve işveren kuruluşları ve ülkenin toplumsal yaşamında etkili olan kilisenin bir araya gelmesiyle “Ulusal İyileşme İçin Program Anlaşması” imzalanmıştır.

Şimdi kimse bu İrlanda’da olabilir; orası küçük, Türkiye ile karşılaştırılmaz demesin. Bu bir modeldir. Bir demokrasi ve katılım-sorunları birlikte çözme-, dünyaya ayak uydurma, zenginleşme modelidir. Bizim bu modelden çıkarmamız gereken dersler şunlar:

1) Artık içe kapalı, otarşik bir ekonomi hiçbir toplum için çıkış değildir.

2) Eğitim ve teknoloji kurtuluş için önemli iki basamaktır.

3) İç tasarrufların yetmediği yerde istihdam yaratan dış yatırımlar gereklidir.

4) Bütün toplumun katıldığı demokratik bir yönetim her şeyin ilk adımıdır.

İrlanda faşist kafalı “patatesçilerini” 1973 yılında tasfiye etti. Bizdekiler ise hala darbe yapmaya çalışıyor. Üstelik bu patatesçi faşistler kahraman ilan ediliyor. Ama herkes artık biliyor ki; demokrasi dışı her yol yoksulluk getirir. Türkiye’nin şu krizde en çok kaybeden ülke olmasının nedeni, AKP’nin ayak direyerek demokratik reformları yapmamasıdır. Yoksulluktan çıkmak için önümüzde fırsat var: Bu patates kafalı darbecileri yargılayalım ve demokratik reformları yapalım. Toplumsal mutabakat ve refah ondan sonra gelecektir.

 

 

Cui Bono: Kimin Çıkarına?

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-02-26 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Marcus Tullius Cicero heyecanla ayağa kalktı; sakin ama kararlı bir ses tonuyla “onurlu yargıçlar” diye söze başladı; “onurlu yargıçlar şimdi burada vereceğiniz karar, yalnızca bu sanığın hayatıyla ilgili olmayacaktır; Roma’nın ve hepimizin adalete olan güvenini yeniden sağlayacaktır. Kararınızı vermeden önce bir şeyi hatırlatmak istiyorum: Her biriniz kendinize sorun; bu cinayet kimin çıkarıdır; bu cinayetten en çok kimler yararlanmışlardır. Yani “cui bono” ? Cicero’nun bu savunması, o tarihten bu yana cinayetlerin ve savaşların arkasındaki gerçek nedeni bulmamıza yarayan anahtar kavramı önümüze atmıştır. Cui bono? Kimin çıkarına?

Şimdi bütün bu olan bitenlere bakıp Cicero’nun bu basit sorusuyla işin içinden çıkabilirmiyiz? Evet, ortada ölüm ve kan var. Ve Einstein da dediği gibi savaşlardaki ölümler de bir cinayettir. Gencecik insanların öldürüldüğü bir cinayet silsilesini hep birlikte izliyoruz.

Bugün gerçekler tabii ki Cicero’nun sorusu kadar yalın değil; ama binlerce yıl öncesinden gelen bu akıl bize olayların çözümü için neden-sonuç ilişkisini öğütlüyor.

CUİ BONO: TÜRKİYE – 2008

Türkiye ekonomisi hızla küresel durgunluğun tetiklediği bir açmaza doğru gidiyor. Bugün ekonomi yarım yamalak gelişen bir sanayi ve finans-hizmetler sektörleri üzerinde duruyor. AB finansal hizmetler tek pazarına girdik bile.

Türkiye, bankacılık, sigortacılık ve diğer mali hizmetlerde ve piyasalarda, tam üyeliliğin gerçekleşmesinden çok önce tek pazar uygulamasına fiilen geçiyor. Banka ve sigorta gibi fon havuzu sektörler Türk burjuvazisinin denetiminde olmayacak. Hatta bir müddet sonra Türkiye avroya geçerse Merkez Bankası Avrupa Merkez Bankası’nın yerel bir şubesi olacak. Mali kesimin yakın gelecekteki bu entegrasyonu bir kesim iktidar odağı için belirsizlik ve endişe kaynağı.

Öte yandan sanayiye dayalı büyümeye çalışan kesimlerin 20. yüzyıl başındaki Alman burjuvazisi gibi iki önemli “küçük” sorunu var:

1) Hammadde sorunu 2) Pazar sorunu.

Hammadde sorununun başında tabi petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynakları geliyor. Türkiye ekonomisi giderek artan enerji maliyetlerini kaldıracak durumda değil.

İkinci sorunumuz tabii pazar. Türkiye pazarı artık yeterli değil. Zaten günümüzde hiçbir ekonomi yalnız ulusal pazara dayalı olarak gelişemez. Bunun için diğer Avrupalı ve Asyalı rakiplerine göre zayıf olan Türkiye, Ortadoğu’da yaratacağı siyasi ve askeri güçle pazar olanaklarını güçlendirmeye çalışıyor.

Türkiye büyük burjuvazisi ABD ve AB’nin de onanıyla K.Irak’ta ki enerji kaynakları üzerinde söz sahibi olmak istiyor. Bu son yapılan operasyon hem ABD’ye hem de AB’ye bölgedeki en büyük askeri güç benim; sizin buralardaki malınızın mülkünüzün teminatı benim operasyonudur.

Bu operasyonun dört temel amacı vardır:

1) Türkiye’nin militarist bölgesel güç olduğunu kanıtlama ve bu yolla Irak’taki enerji damarlarını denetleme pozisyonu yakalaması amacı

2) Bağımsız ama sorunsuz bir Kürt Federe devletinin kurulması amacı

3) Kerkük’ün Kürt bölgesi içinde değil de özel statüde kalması amacı

4) Silahları bırakma ve politik yeni bir açılım yapma aşamasında olan PKK’yı “silah bırakmamaya” zorlamak.

Bundan sonrası için birçok senaryo geliştirilebilir. Ancak sonuç olarak bölgenin tarihsel gelişimi ve dünyadaki sermaye birikiminin yönü tek bir noktayı işaret etmektedir:

TÜSİAD’tan hükümete kadar olan kesimler ABD’yle uzlaştıkları gibi bu müdahalenin yumuşak bir Federe Kürt Devleti’ni ve Kerkük meselesini gündeme taşımasını istemektedirler. Kerkük’ün Kürt yönetimi sınırları içinde kalması ancak enerji kaynaklarının uluslararası denetimi şimdilik anlaşma noktasıdır. (bu uzun vadeli anlaşmanın yapıldığını çeşitli kaynaklar teyit etmektedir.) Bu anlamda Türkiye’nin askeri varlığı değil ama siyasi ve ekonomik varlığı bölgede kalıcıdır. Ya da kalıcı olması planlanmaktadır.

Bu operasyon özünde Türkiye, Kürt yönetimi ve İran’ın, Amerikan çıkarları ve Bush sonrası politikaları doğrultusunda kucaklaşma operasyonudur.

Türkiye’de, şimdiki Irak yönetimi de, ABD’de ve Kürtler de yüz milyarlarca dolar olan petrol, doğal gaz, uyuşturucu, inşaat, lojistik, ulaştırma ve giderek finans- hizmetler gibi para basan alanları başıboş ve birbirlerine bırakmayacaklardır. Herkes gücü ve uygulayacağı stratejinin doğruluğu-geçerliliği oranında pay alacaktır.

Ölen çocuklar mı dediniz?

Doğuya bakın çözüm orada!

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-18 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Bugün geçen hafta kaldığımız yerden yani hükümetin Güneydoğu paketinden, GAP’ın tamamlanmasından bahsedecektik. Ancak AKP’ye açılan kapatma davası bu konuyu da davanın politik etkileriyle birlikte ele almamızı gerektirdi.

Çünkü kapatma davasının en önemli hedeflerinden birisi AKP’nin, Kürt sorununda siyasi çözüme varacak ekonomik ve sosyal bir paketi ortaya atacak olması.

Bir kere bölgesel kalkınma, GAP’ın tamamlanması ya da bölgeye yeni “ yatırım paketleri” getirerek olmaz. AKP’nin ekonomik açılımı, giderek AKP’den bağımsızlaşarak, mutlaka sosyal ve siyasal bir çerçeveye oturacaktı. Bu olası sonuç, Kürt sorununda siyasi çözümü kendi sonu olarak gören kesimleri çok rahatsız etti. Kapatma davasının en önemli gerekçelerinden birisi budur. Kürt sorunu aynı zamanda kendi karşıtını yaratan ve besleyen bir sorundur. Yani Türkiye’de militarist, baskıcı bir oligarşinin varlığı, bölgedeki sorunlara ve Kürt sorunun şimdiye kadar çözülememiş olmasına büyük ölçüde bağlıdır.

Bugün yaşadığımız ekonomik ve politik birçok sorun bu sorunun türevi olarak ortaya çıkıyor ve gelişiyor. Türkiye’nin içe kapalı, azgelişmiş bir diktatörlük olarak kalmasından yana çıkarı olanlar için Güneydoğu’nun geri kalmışlığı adeta bir fırsatlar denizi. Bunun için, Cumhuriyet tarihi boyunca, yapılması gereken toprak reformları bir türlü yapılmadı.

Bugün yaşadığımız Kürt sorunun kökü buradadır. Türkiye oligarşisinin yapısı ve güçler dengesi her dönem değişti ama onun içindeki Ankara’ya bağlı yarı-feodal yapılar varlığını hep korudu.

Bu yapılar eskiden toprak ve maraba gücüyle oligarşi içinde yer alıyorlardı. Şimdi paramiliter yapılar örgütleyerek oligarşi içindeki yerlerini alıyorlar.

Bu yapılar ayrıca doğuda hayvancılığın ve kaçakçılığın çökmesinden sonra uyuşturucu trafiğini yönetiyor ve bizzat yapıyorlar.

Korucu örgütlenmesi ve yapısı ekonomik gücünü iki yerden alıyor; birincisi devletin örtülü ödenekleri, ikincisi uyuşturucu parası.

Bugün bu yapı bütün gücüyle politik bir güç olarak duruyor. Ve Kürt sorununu yönetiyor.

Doğunun makûs talihi bu çerçevede bir içe kapanma ve kapitalist sömürüye açılamama tarihidir de. Eğer Türkiye büyük burjuvazisi başından beri yeteri kadar güçlü olsaydı ve doğudaki feodal unsurlarla ittifak yapmak yerine, onları tasfiye edip, doğunun kapitalist yoldan sömürüsünü öne çıkarsaydı bugün Kürt sorununu bu kadar ağır yaşamıyor olacaktık. Bu tablo bize Ankara oligarşisinin nereden beslendiğini de söylemiyor mu?

Şimdi bu çerçevede AKP’nin ne milyarlarca dolarlık doğu paketleri ne de GAP’ın tamamlanması sorunun çözümü için yeterlidir. Proje ve bu projeleri gerçekleştirecek para elbette gerekli ama Ankara’daki demokrasi dışı yapıyı ve Güneydoğu’daki paramiliter- yarı feodal düzeni değiştirecek reformları yapmazsanız yine başa dönerseniz.

Türkiye önümüzdeki birkaç yıl içinde seksen yılda yapmadığı Doğu reformunu yapacak.

Niye mi? Birincisi: Kuzeydoğu Anadolu’nun Rusya’nın Putin- Medvedev’li döneminde ekonomik mekânsal önemi artacaktır. Ben Medvedev’li dönemde Rusya’nın küresel-liberal entegrasyona çok hızlı yaklaşacağını öngörüyorum. Bu anlamda Türkiye’de ki darbeci güçlerin Rusya ittifakı faktörü- Ahmet Altan’ın çok yerinde sorusu – geçerli değil.

Hatta tam tersi bir dinamik söz konusu.

İkincisi Irak ve Ortadoğu’yu artık küresel-liberal dünyanın bir parçası sayabilirsiniz.

Bu konuya devam edeceğiz.

Kerkük Tamam, Türkiye Kalıcı

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Bu operasyonun amacının yalnızca PKK’yı silahsızlandırmak ve teslim almak olduğundan eminmiyiz? Zaten PKK –istese de istemese de- silahları bırakacaktı. Orada ABD’nin dışladığı silahlı hiçbir güç orta vadede barınamaz. PKK, belki zorunlu olarak, siyasallaşma sürecine girmişti. Silahları bırakmak üzere olan bir silahlı güce saldırmak silahları bırakma demektir. Peki niye? Çok Basit: Bundan sonra orada bulunmanın askeri gerekçesi için. Türkiye orada kalacak. Askerler geri dönecek ama Türkiye siyasi ve ekonomik olarak orada artık. Kerkük anlaşması yapıldı bile. Nasıl mı? İşte operasyonun ekonomi-politiği:

Türkiye ekonomisi hızla küresel durgunluğun tetiklediği bir açmaza doğru gidiyor. Bugün ekonomi yarım yamalak gelişen bir sanayi ve finans-hizmetler sektörleri üzerinde duruyor. AB finansal hizmetler tek pazarına girdik bile.

Türkiye, bankacılık, sigortacılık ve diğer mali hizmetlerde ve piyasalarda, tam üyeliliğin gerçekleşmesinden çok önce tek pazar uygulamasına fiilen geçiyor. Banka ve sigorta gibi fon havuzu sektörler Türk burjuvazisinin denetiminde olmayacak. Hatta bir müddet sonra Türkiye avroya geçerse Merkez Bankası Avrupa Merkez Bankası’nın yerel bir şubesi olacak. Mali kesimin yakın gelecekteki bu entegrasyonu bir kesim iktidar odağı için belirsizlik ve endişe kaynağı.

Öte yandan sanayiye dayalı büyümeye çalışan kesimlerin 20. yüzyıl başındaki Alman burjuvazisi gibi iki önemli “küçük” sorunu var:

1) Hammadde sorunu 2) Pazar sorunu.

Hammadde sorununun başında tabi petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynakları geliyor. Türkiye ekonomisi giderek artan enerji maliyetlerini kaldıracak durumda değil.

İkinci sorunumuz tabii pazar. Türkiye pazarı artık yeterli değil. Zaten günümüzde hiçbir ekonomi yalnız ulusal pazara dayalı olarak gelişemez. Bunun için diğer Avrupalı ve Asyalı rakiplerine göre zayıf olan Türkiye, Ortadoğu’da yaratacağı siyasi ve askeri güçle pazar olanaklarını güçlendirmeye çalışıyor.

Türkiye büyük burjuvazisi ABD ve AB’nin de onanıyla K.Irak’ta ki enerji kaynakları üzerinde söz sahibi olmak istiyor. Bu son yapılan operasyon hem ABD’ye hem de AB’ye bölgedeki en büyük askeri güç benim; sizin buralardaki malınızın mülkünüzün teminatı benim operasyonudur.

Bu operasyonun dört temel amacı vardır:

1) Türkiye’nin militarist bölgesel güç olduğunu kanıtlama ve bu yolla Irak’taki enerji damarlarını denetleme pozisyonu yakalaması amacı

2) Türkiye ile uyumlu, sorunsuz bir Kürt Federe devletinin kurulması amacı

3) Kerkük’ün Kürt bölgesi içinde değil de özel statüde kalması amacı

4) Silahları bırakma ve politik yeni bir açılım yapma aşamasında olan PKK’yı “silah bırakmamaya” zorlamak.

Bundan sonrası için birçok senaryo geliştirilebilir. Ancak sonuç olarak bölgenin tarihsel gelişimi ve dünyadaki sermaye birikiminin yönü tek bir noktayı işaret etmektedir:

TÜSİAD’tan hükümete kadar olan kesimler ABD’yle uzlaştıkları gibi bu müdahalenin yumuşak bir Federe Kürt Devleti’ni ve Kerkük meselesini gündeme taşımasını istemektedirler.

Kerkük’ün Kürt yönetimi sınırları içinde kalması ancak enerji kaynaklarının uluslararası denetimi şimdilik anlaşma noktasıdır. (bu uzun vadeli anlaşmanın yapıldığını çeşitli kaynaklar teyit etmektedir.) Bu anlamda Türkiye’nin askeri varlığı değil ama siyasi ve ekonomik varlığı bölgede kalıcıdır. Ya da kalıcı olması planlanmaktadır.

Bu operasyon özünde Türkiye, Kürt yönetimi ve İran’ın, Amerikan çıkarları ve Bush sonrası politikaları doğrultusunda kucaklaşma operasyonudur.

Türkiye’de, şimdiki Irak yönetimi de, ABD’de ve Kürtler de yüz milyarlarca dolar olan petrol, doğal gaz, uyuşturucu, inşaat, lojistik, ulaştırma ve giderek finans- hizmetler gibi para basan alanları başıboş ve birbirlerine bırakmayacaklardır. Herkes gücü ve uygulayacağı stratejinin doğruluğu-geçerliliği oranında pay alacaktır.

Ölen çocuklar mı dediniz?