‘Cüppeli muhtıra’ya ‘ama’sız, ‘fakatsız’ karşı çıkmak…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-17 tarihli Sesonline.net Yazısı

Cuma günü Türkiye’de hiç alışılmadık bir şey oldu aslında. Oy verenler, örgütlü emek güçleri çıkarlarına aykırı gördükleri bir yasayı protesto ettiler ve yasayı yürürlüğe koymayı amaçlayan hükümete geri adım attırdılar. Hükümet böylesine büyük bir tepki beklemiyordu açıkçası. Üstelik kamu çalışanlarının iş bırakmasına da yurttaşlar büyük ölçüde destek verdi. Bu demokratik bir başarıydı. Küresel krizin ülkenin kapısına dayandığı şu günlerde, hükümet de çalışanların bu haykırışını duymamazlıktan gelemedi ve zorunlu olarak geri adım attı. Bütün bunlar mesai saati bitimine kadar olan gelişmelerdi.

Ama çalışanlar günün yorgunluğuyla evlerinin yolunu tutarken bu sefer alışıldık bir şey daha oldu: ‘Cüppeli muhtıra’ geldi. Yani devlet araya girdi. Zamanlama ilginçti AKP’ye adeta “öyle sokağa bakma, bizim devlet geleneğimizde sokağa bakmak, ona göre karar vermek yoktur” deniyordu. Zaten neo-liberal politikalar yürütmek konusundaki azmi, çalışanların kararlı direnişiyle gerilemek üzere olan AKP aslında rahat bir nefes aldı. Şimdi bu müdahalenin kesinlikle AKP’ye ve onun ekonomik-politik hattına yapılmadığını, tam aksine başta yeni yükselmek üzere olan birleşik sendikal mücadeleye ve Kürt sorununda olası bir siyasi açılıma karşı olduğunu bilmeliyiz.

Ama olan biten iktisaden çok basit, çok anlaşılır. Bu işler artık çok bilinmeyenli denklemler olmaktan çıktı. Denklemin değişmeyen bir temel değişkeni ve konjoktüre göre en çok iki bilinmeyeni oluyor. Değişmeyen temel değişken: Asker-sivil bürokrasinin –bu sefer- yargı kanadı. Diğer değişken: Rejimi(‘bürokrasinin” iktidarını diye de okuyabilirsiniz) tehlikeye atan “kesimler”…

MÜDAHALE İKİ TEMEL DİNAMİĞE

Bu müdahale aslında Türkiye’nin önümüzdeki günlerde gündeme gelecek iki önemli dinamiğine yapıldı. Burada “türban” ya da laiklik elden gidiyor söylemleri çok kötü ve minareye sığmayan kılıflardır.

Bunlardan birincisi; önümüzdeki günlerde Kıbrıs sorunuyla tekrar gündeme gelecek olan AB süreci dinamiğinin demokratik açılımlarıdır. AB sürecinin önümüzdeki günlerde hızlanması, küresel ekonomik krizin Türkiye’ye dönük olumsuz etkilerinin azalması için de tercih edilecek. Özellikle TÜSİAD’ın bu konuda hükümeti sıkıştıracağı biliniyordu. Türkiye’nin ihracatının yarısından fazlası AB ülkelerine oluyor. Üstelik AB kaynaklı sermaye girişlerinin ve doğrudan yabancı yatırımların devamının gelmesi yalnız ekonominin kendiliğinden seyrine bırakılacak meseleler değil. Bunun için AB üyeliği sürecinin yeniden hızlanması ve yoluna girmesi gerekiyordu. Bu dinamikle birlikte Kürt sorununa sosyal ve ekonomik çözüm arayışının, hükümet tarafından adımlarının atılması da ikinci müdahale gerekçesi. İşte tam burada hem Kürt sorununda gündeme gelecek siyasi çözümün etkileri ve genişlemesi hem de AB ilişkilerinin getireceği nispi demokratikleşme sürecinde birleşik ve yeni bir sendikal mücadelenin ortaya çıkacak olması Ankara oligarşisini çok rahatsız etti. (1) Tabii ki hükümetin ekonomik paketinin arkasından sosyal adımların daha sonra da siyasi çözümün gündeme gelmesi kaçınılmazdı. Zaten bunun ipucunu Cumhurbaşkanı Gül, DTP ile görüşerek vermiş, Erdoğan’da durumu dengelemek için DTP’ ye PKK şartını dayatmıştı.

Demek ki; denklemimizin belirleyici ve belirlenen değişkenleri artık elimizin altında. Artık burada sürecin AKP’nin kapatılması ya da kapatılmaması ile sonuçlanması önemli değildir. Bu adım, yukarıda sözünü etiğimiz ve Türkiye’nin demokratikleşmesinde iki önemli basamak olan AB ve Kürt sorunu dinamiklerinin, çözüm doğrultusunda derinleşmesini, bir müddet daha ertelemeye dönüktür.

KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ / ANKARA OLİGARŞİSİNİN SONU

Kürt sorununun siyasi çözümü konusunda Ankara’nın “dışarıdan” sıkıştırılması ve bunun AKP’ye havale edilmesi oligarşinin kapatma davası için en önemli gerekçelerindendir.

Çünkü kapatma davasının en önemli hedeflerinden birisi AKP’nin, Kürt sorununda siyasi çözüme varacak ekonomik ve sosyal bir paketi ortaya atacak olma ihtimalidir. Bir kere bölgesel kalkınma, GAP’ın tamamlanması ya da bölgeye yeni “yatırım paketleri” getirerek olmaz. Bunu öncelikle belirtelim. AKP’nin ekonomik açılımı, giderek AKP’den bağımsızlaşarak, mutlaka sosyal ve siyasal bir çerçeveye oturacaktı. Bu olası sonuç, Kürt sorununda siyasi çözümü kendi sonu olarak gören kesimleri çok rahatsız etti. Kapatma davasının en önemli gerekçelerinden birisi budur. Kürt sorunu aynı zamanda kendi karşıtını yaratan ve besleyen bir sorundur. Yani Türkiye’de militarist, baskıcı bir oligarşinin varlığı, bölgedeki sorunlara ve Kürt sorunun şimdiye kadar çözülememiş olmasına büyük ölçüde bağlıdır.

Bugün yaşadığımız ekonomik ve politik birçok sorun bu sorunun türevi olarak ortaya çıkıyor ve gelişiyor. Türkiye’nin içe kapalı, azgelişmiş bir diktatörlük olarak kalmasından yana çıkarı olanlar için Güneydoğu’nun geri kalmışlığı adeta bir fırsatlar denizi. Bunun için, Cumhuriyet tarihi boyunca, yapılması gereken toprak reformları bir türlü yapılmadı. Doğu’daki Ankara’ya bağlı yarı- feodal yapının çözülmesi istenmedi ve engellendi. Bugün yaşadığımız Kürt sorunun kökü buradadır. Türkiye oligarşisinin yapısı ve güçler dengesi her dönem değişti ama onun içindeki Ankara’ya bağlı yarı-feodal unsurlar varlığını hep korudu.

Bugün Kürt sorununun yaratıcısı ve sürdürücüsü olan oligarşinin önemli bir parçası doğudaki militarist-yarı feodal yapılarıdır. Bu yapılar eskiden toprak ve maraba gücüyle oligarşi içinde yer alıyorlardı. Şimdi paramiliter yapılar örgütleyerek oligarşi içindeki yerlerini alıyorlar. Bu yapılar ayrıca doğuda hayvancılığın ve kaçakçılığın çökmesinden sonra uyuşturucu trafiğini yönetiyor ve bizzat yapıyorlar.

Korucu örgütlenmesi ve yapısı ekonomik gücünü iki yerden alıyor; birincisi devletin örtülü ödenekleri, ikincisi uyuşturucu parası. Bugün bu yapı bütün gücüyle politik bir güç olarak duruyor. Ve Kürt sorununu yönetiyor. Doğunun makûs talihi bu çerçevede bir içe kapanma ve kapitalist sömürüye açılamama tarihidir de. Eğer Türkiye büyük burjuvazisi başından beri yeteri kadar güçlü olsaydı ve doğudaki feodal unsurlarla ittifak yapmak yerine, onları tasfiye edip, doğunun kapitalist yoldan sömürüsünü öne çıkarsaydı bugün Kürt sorununu bu kadar ağır yaşamıyor olacaktık. Bu tablo bize Ankara oligarşisinin nereden beslendiğini de söylemiyor mu?

Şimdi bu çerçevede AKP’nin ne milyarlarca dolarlık doğu paketleri ne de GAP’ın tamamlanması sorunun çözümü için yeterlidir. Kürt meselesi ve kapatma davası ilişkisi böyle.

Peki, oligarşinin demokrasi telaşını nasıl anlatırız?..

Burada AKP’nin en önemli hatası, türban meselesini Türkiye’nin demokratikleşmesinden ayrı bir mesele olarak görüp tek başına çözmeye kalkışmasıydı. Şimdi suyun başını kaptırmak istemeyen “yargı erkinin” bu golünü kalesinden çıkarmaya çalışacak. Aslında bu gol hepimize atıldı. Peki, kim bunlar? Türkiye’de statükonun dolayısıyla geri kalmışlığın ve yoksulluğun baş sorumlusu olan bu oligarşik yapının gücü nereden geliyor? Buna bir bakalım:

SUYUN BAŞI

Türkiye’de asker ve sivil devlet bürokrasisi hep suyun başını tutmuştur. Oktay Yenal buna rant devletçiliği der. (2) Devlet ekonominin bir unsuru değil, kendisidir. Yine Yenal bu devletçiliği üçayağa oturtur. Denetleme, rant dağıtma ve enflasyoncu finans ayağı. Denetleme ve rant dağıtma ayakları Osmanlıdan beri devam eden müesseselerdir. Yani devlet elitleri kendi çıkarları ve refahları doğrultusunda ilkönce kaynakları ve üretimi denetliyor-yönlendiriyor sonra da elde edilen artığı bir rant olarak paylaşıyor.

Bu açıdan Osmanlı-Cumhuriyet bürokrasisi aslında devamlılık arz eder. 1950’ye kadar devlet, denetleme ve rant dağıtma ekonomisi ile ayakta durur. Bu iki ekonomiye 1950’den sonra yeni bir kardeş gelir. Enflasyoncu finans. Enflasyoncu finans, devletin elitlerinin ve yeşermeye çalışan yerli-burjuvazinin devlet eliyle finanse edilmesidir. Yine Yenal buna para devletçiliği der.

Çünkü bütçenin yetmediği yerde banknot matbaası devreye giriyordu. Böylece fiyatlar aniden yükseliyor; o zamanlar ticaret ve stokçuluktan başka bir şey bilmeyen burjuvazi palazlanırken, devlet elitleri de şişen bütçeden, en az ticaret burjuvazisi kadar, pay alıyorlardı. Denge şöyleydi; Asker-sivil bürokrasi-feodal yapı-ticaret burjuvazisi. Bu “nispi denge” 1960 da biraz, 1970 de ise tamamen dağıldı. 1950–60 arası enflasyoncu-finans ile palazlanan ve sanayileşen büyük burjuvazi asker bürokrasisini yanına alarak feodal-ticari unsurlara karşı darbe yaptı. Burjuvazinin en ileri ve gelişmiş kesiminin, ona ayak uyduramayan ittifaklarını tasfiye harekâtı olan 27-Mayıs darbesinin aslında “ilerici-demokrat” bir yanı olmadığı, buz gibi darbe olduğu en çok bugünlerde anlaşılıyor. 27 Mayıs’ın çarpık bir ekonomi, güdük bir burjuvazi ve cuntacı bir gelenek yarattığı en çok bugün belli değil mi? 12 Mart ve 12 Eylül bu geleneğin mirasıdır. En az hakim burjuvazi kadar üretimden pay ve rant almak isteyen asker-sivil bürokrasinin bugünlerde ortalığa dökülen ve kanlı bir savaş oyununa dönüşen iktidar hırsı, Türkiye için toplumsal bir yara olduğu kadar, ortadan kaldırılması gereken tarihsel olgudur da. Bugün bu iktidar odağı çözülüyor. Niye, çünkü küresel-kapitalizmin işleyişinde böyle bir odak yok. Türkiye’de bu küresel dünyanın bir üyesi artık. Yani Merkez Bankası bundan böyle onlar için para basamaz, bu yağmacı azınlığın sınırsız örtülü ödenekleri olamaz, maaşları, yetkileri, etkileri bellidir. İşte bu durum iki yüz yıllık yapış yapış bir iktidarı Türkiye’nin sırtından alacak bir gelişmedir. Türkiye bir eşikte. Osmanlı’dan Cumhuriyete miras kalan baskıcı bir gelenek çözülüyor.

28 şubat, 27 nisan ve 14 mart bu çözülmeyi ertelemeye dönük müdahalelerdir.

FAŞİZME “ÂM”SIZ KARŞI ÇIKALIM

Bu aynı zamanda bir demokrasi fırsatı da. Bu tür anti-demokratik müdahalelerin Türkiye’yi yoksullaştırdığını ve üretmeden yaşamaya alışmış bir avuç yağmacının işine yaradığını herkes birbirine anlatmalıdır. Demokrasinin olmadığı bir ülkede yoksulluğun ve çaresizliğin kalıcı olduğunu artık biliyoruz. Bunu öğrenmek için Türkiye çok ağır bedeller ödedi.

Şimdi herkes soruyor: Ne olacak? Hiçbir şey olmayacak. Bu yapılanlar zaten çoktan yenilmiş yağmacı bir azınlığın son çırpınışları. Türkiye bu talihsiz adımı bir demokrasi fırsatına dönüştürmesini bilecektir. Bu, aynı zamanda hükümet dâhil herkese bir ders ve turnusol kâğıdıdır. Müdahaleden sonra kimler demokrasi yanlısı kimler diktatörlük yanlısı belli oldu zaten. Kendilerine “sol” ya da sosyal-demokrat gibi sıfatlar yakıştıran birçok parti ve kurumun bu gelişmeyi destekleyeceği ya da yalnızca seyredeceği de belli oldu. Şunu söylemeden edemeyeceğim; 27 Mayıs özünde DP’ye 12 Mart özünde AP’ye 12 Eylül özünde MC’ye karşı değildi. 14 Mart “Cüppeli Muhtırası’ da özünde AKP’ye karşı değildir. Halka karşıdır; artık bunu anlayalım ve faşizme “ama”sız karşı çıkalım. Bunu yapmazsak faşizmin işbirlikçisi, giderek de kendisi oluruz…

(1) Yani Sosyal Güvenlik Yasası karşı çıkışları ve eylemleri DİSK’ten Türk-iş’e ve Hak-İş’e kadar birleşik bir işçi mücadelesini gündeme getirmiştir. Bunun neoliberal politikaların tahrip ettiği diğer alanlara artan ekonomik krizle birlikte sıçraması ve bu eylemliliklerin AKP’nin denetiminden çıkacak olması oligarşiyi çok rahatsız etti.

(2) Oktay Yenal, Cumhuriyetin İktisat Tarihi, Homer kitapevi, İstanbul, 2003

Share on Facebook

Bu dökülen kanlar kimin çıkarına, ‘Cui Bono?’

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-02-24 tarihli Sesonline.net Yazısı

Marcus Tullius Cicero heyecanla ayağa kalktı; sakin ama kararlı bir ses tonuyla “onurlu yargıçlar” diye söze başladı; “Onurlu yargıçlar şimdi burada vereceğiniz karar, yalnızca bu sanığın hayatıyla ilgili olmayacaktır; Roma’nın ve hepimizin adalete olan güvenini yeniden sağlayacaktır. Kararınızı vermeden önce bir şeyi hatırlatmak istiyorum: Her biriniz kendinize sorun; bu cinayet kimin çıkarıdır, yani bu cinayetten en çok kimler yararlanmışlardır. Yani ‘cui bono’?” (1) Cicero’nun bu savunması o tarihten bu yana cinayetlerin ve savaşların arkasındaki gerçek nedeni bulmamıza yarayan anahtar kavramı önümüze atmıştır. ‘Cui bono?..’ (Kimin çıkarına?)

Şimdi bütün bu olan bitenlere bakıp Cicero’nun bu basit sorusuyla işin içinden çıkabilirmiyiz? Evet, ortada ölüm ve kan var. Ve Einstein‘ın da dediği gibi savaşlardaki ölümler de bir cinayettir. Gencecik insanların öldürüldüğü bir cinayet silsilesini hep birlikte izliyoruz. Katiller de, bu genç insanları ölüme yollayanlar yani, ellerini ovuşturarak çıkar sıralarının gelmesini bekliyorlar. Bugün gerçekler tabii ki Cicero’nun sorusu kadar yalın değil; ama binlerce yıl öncesinden gelen bu akıl bize olayların çözümü için neden-sonuç ilişkisini öğütlüyor. Yani siz bu ilişkiyi kuramadığınız zaman mesela Hitler ve Hitler’in faşizmiyle ilgili birçok ipe sapa gelmez seçeneğiniz olur: Hitler’in ‘manyak’ olduğundan tutun da aslında büyük Almanya’yı düşünen ama yöntem konusunda hata yapan bir “vatansever” olduğuna kadar sonsuz seçeneğiniz vardır; dünya savaşının ve faşizmin nedenleri açıklamak için. Hitler demişken sahi niye Almanya durup dururken Polonya’ya saldırmıştı ya da durup dururken mi saldırmıştı? Peki, şimdi Türkiye yalnız PKK için mi K.Irak’ta. İşte burada Cicero’nun sorusunu sormanın zamanı gelmiştir.

CUİ BONO: ALMANYA 1933

1913–1933 arası Alman ekonomisinin en büyük sorunu hızlı yaşlanmaydı. Çünkü karşılaştığı engeller, onu, zamansız bir yaşlanmaya uğratıyordu. Alman sanayisi 1860’dan 1913’e kadar çok hızlı büyümüş ve bu büyüme iki sorunla karşı karşıya kalmıştı.

Birincisi hammadde sorunu. Almanya yalnızca kömür, çinko ve potasa sahipti. Oysa başta petrol olmak üzere, bakır, kalay, demir, kükürt gibi o dönemin kontrol sanayilerini ileri götürecek hammaddelerini ithal etmek zorundaydı. İkinci önemli sorun pazar sorunu idi tabii. Fransa ve İngiltere pazar sorunlarını sömürgeleri ile çözerken Almanya bundan yoksundu. İngiltere 1913’te ihracatının yüzde 40’ını sömürgelerine yapıyordu. Almanya’nın ise denetleyebildiği ekonomilere ihracatı yüzde 1’i bulmuyordu. Gelişen ve gelişmesinin sınırlarına gelen Alman sanayisini artık iç pazar kesmez olmuştu. Böylece sanayi üretimi giderek düşmeye başladı. 1913’te 100 olan sanayi üretim endeksi 1918’te 57’ye düşmüştü. Bu tarihten sonra işsizlik de hızla artamaya başladı. İşsizlik bazı bölgelerde yüzde 50’ye kadar çıkmıştı. Bu tabloyu düşen ücretler tamamlıyordu.

1929 bunalımı bu şartlardaki Almanya’yı çok etkiledi. 1929’da 100 olan sanayi endeksi 1932’de 55’ e düştü. Artık enflasyon ve işsizlik bir aradaydı. (2)

Böylece büyük Alman burjuvazisi için tek çözüm kalmıştı: Savaş ve diktatörlük. Bu sayede yeni pazarlar açılacak, borçlar silinecek, savaşın yarattığı devlet talebi, ekonomiyi canlandıracak, işiz Almanlar iş bulacak, işgal edilen yerlerde ulus-devletin hâkimiyeti ile yeni kaynaklara ulaşılacaktı. Bütün bunlar için Almanlar dışında kimseye de ihtiyaç yoktu. Çünkü iç pazardan vazgeçilmişti. Yahudilerin ve diğerlerinin Alman burjuvazisinin ürettiği malları alması gerekmiyordu. Devlet gerekli talebi savaş ekonomisiyle yaratıyordu zaten. Gerekli olan tek şey ulusal birlik ve bütünlük, savaşan bir ordu ve o orduya kaynak olacak saf Alman gençleri idi. Şimdi gelelim bugüne…

CUİ BONO: TÜRKİYE 2008

Koşullar ve tarih değişti. Ama kapitalizmin özü ve savaşın gereçleri aynı. Bugün Türkiye’ye bakalım.

Türkiye ekonomisi hızla küresel durgunluğun tetiklediği bir açmaza doğru gidiyor. Bugün ekonomi yarım yamalak gelişen bir sanayi ve finans-hizmetler sektörleri üzerinde duruyor. Tarım çoktan tarih oldu. AB finansal hizmetler tek pazarına girdik bile. Türkiye, bankacılık, sigortacılık ve diğer mali hizmetlerde ve piyasalarda, tam üyeliliğin gerçekleşmesinden çok önce tek pazar uygulamasına fiilen geçiyor. Banka ve sigorta gibi fon havuzu sektörler Türk burjuvazisinin denetiminde olmayacak. Hatta bir müddet sonra Türkiye avroya geçerse Merkez Bankası Avrupa Merkez Bankası’nın yerel bir şubesi olacak. Mali kesimin yakın gelecekteki bu entegrasyonu bir kesim iktidar odağı için belirsizlik ve endişe kaynağı.

Öte yandan sanayiye dayalı büyümeye çalışan kesimlerin 20. yüzyıl başındaki Alman burjuvazisi gibi iki önemli “küçük” sorunu var:

1) Hammadde sorunu, 2) Pazar sorunu.

Hammadde sorununun başında tabi petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynakları geliyor. Türkiye ekonomisi giderek artan enerji maliyetlerini kaldıracak durumda değil. Bu gerçek küresel durgunluğun arttığı şu günlerde iyice belirginleşti. Türkiye’nin hala doğru dürüst bir doğalgaz depolama kompleksi bile yok. Petrol ve giderek yükselen petrol fiyatları ise ayrı bir sorun. Türkiye, hem fiyatı ne olursa olsun sürekli dışarıya bağımlı bir petrol ithalatçısı olmak istemiyor hem de artık kaldırılacak ve sürdürülecek seviyeyi geçen petrol fiyatlarına katlanmak istemiyor. Bunun dışında Türk burjuvazisi Avrupa’da elinin güçlü olmasının doğalgaz ve petrol kaynaklarının denetiminden geçtiğini biliyor.

İkinci sorunumuz tabi pazar. Türkiye pazarı artık yeterli değil. Zaten günümüzde hiçbir ekonomi yalnız ulusal pazara dayalı olarak gelişemez. Bunun için diğer Avrupalı ve Asyalı rakiplerine göre zayıf olan Türkiye, Ortadoğu’da yaratacağı siyasi ve askeri güçle pazar olanaklarını güçlendirmeye çalışıyor. Türkiye büyük burjuvazisi ABD ve AB’nin de onanıyla K.Irak’ta ki enerji kaynakları üzerinde söz sahibi olmak istiyor. Bu son yapılan operasyon hem ABD’ye hem de AB’ye bölgedeki en büyük askeri güç benim; sizin buralardaki malınızın mülkünüzün teminatı benim operasyonudur.

Bu operasyonun dört temel amacı vardır:

1) Türkiye’nin militarist bölgesel güç olduğunu kanıtlama ve bu yolla Irak’taki enerji damarlarını denetleme pozisyonu yakalaması amacı,

2) Bağımsız ama sorunsuz bir Kürt Federe devletinin kurulması amacı,

3) Kerkük’ün Kürt bölgesi içinde değil de özel statüde kalması amacı,

4) Silahları bırakma ve politik yeni bir açılım yapma aşamasında olan PKK’yı “silah bırakmamaya” zorlamak. Yani bölgede silahlı güç bulundurmanın “meşru” temelini sağlamak. Kısaca bu operasyonun son amacı silahlı PKK varlığına son vermek değil, tersini yapmaktır.

Bu amaçlara tekrar geleceğiz. Ama ilkönce seçimlere gidilirken Amerikan politikalarını bakalım:

CUİ BONO: AMERİKA 2008

ABD’nin Irak’a müdahalesini bir bütün olarak değerlendirdiğimizde:

Stratejik öneme sahip olan bölgenin yeniden yapılandırılması, radikal İslamcı tehdidin ortadan kaldırılması, enerji arzının kesintisiz sürmesi, İsrail’in politik meşruiyeti ve Filistin sorununun halli; buna bağlı olarak da Suriye’nin yeniden yapılandırılması ve Lübnan sorunun buna bağlı çözümü;(3) gibi amaçları sıralayabiliriz. Birbirini çözecek ve doğuracak bu denklemin içinde olmayan ama denklemin çözümünde başat olacak iki dinamik daha vardı; bunlar Türkiye ve İran dinamikleriydi. ABD ilk önce İran dinamiğini silahla çözmeyi düşündü. Ama bunun imkânsızlığı çok geçmeden anlaşıldı. Çünkü Rusya faktörü vardı ama daha önemlisi İran ve Ahmedinecat göründüğü gibi sorun değildi. Rusya ABD’nin her zaman dikkate alması gereken bir güç. Rusya, İran’la bölgenin denetimi için işbirliği yapıyor.Avrupa’nın petrol ihtiyacının 1/3’ünün, doğalgaz ihtiyacının ise yüzde 40’ının Rusya sağlıyor. Savaş Rusya’nın doğalgaz ve petrol gelirlerini yükselten bir araç bugün. Rusya’nın petrol ihracatından kazancı yıllık 125–150 milyar dolar arasında. Bu rakam 2000’lerin başında 39–40 milyar dolarlar civarındaydı. Irak belirsizliğinin sürmesi Rusya’nın ekonomik olarak işine geliyor. Bütün bu süreçte Rusya iki şey yaptı: Birincisi Türkiye’yi kontrol etti. İkincisi İran’la stratejik ilişkiler geliştirdi ve İran’a dokunulmasına izin vermeyeceğini açıkladı. Ama bu ABD’nin de işine geldi. Zaten ABD’nin ikinci dönem planında İran’a saldırmak yoktu. ABD, bütün bunları 1970’li yılların ortalarından beri şekillenmeye başlayan “Yeni Dünya Düzeni” çerçevesinde projelendirmiştir. Bunun için bu amaçlar, seksenli yıllarda belirginleşen ve Washington uzlaşısıyla da çerçevesi çizilen yeni sermaye birikiminin ön gerekleridir. Bu modele İngiltere, bilindiği gibi, başından beri dahildi. Ancak AB Bush yönetiminden kaynaklı çekincelerle, ABD’yi yalnız bıraktı. Rusya’nın da savaş sonrası belirsizliğine bağlı çekinceleri bu sürece eklenince Büyük Ortadoğu Projesi kadük bir ‘neocon planı’ olarak ortada kaldı.

BOP’u kadük bırakan, neoconların dar ve yalnızca Amerikan hegemonyasını öne çıkaran stratejisi olmuştur. Bu strateji yalnız işgale dayanan bir güçle bütün bir bölgenin yeniden yapılanmasının başlayacağını savunuyordu. Bu strateji devam etseydi, İran ve Suriye de benzer yöntemlerle neocon usulü yeniden inşa edilecekti. Ancak neoconlar işgalin başlarında ABD’nin ulusal hegemonik devlet olamayacağını, Amerikan emperyalizminin artık eskisi gibi dolar ve silah egemenliği üzerinden işlerini halledemeyeceğini göremediler. Çünkü çok açık olarak, bir önceki sermaye birikiminin üretim güçlerinin temsilcisi olarak işbaşındaydılar. AB’nin bu süreçte ABD’nin yanında olmamasının tarihsel nedeni budur. Petrol, silah, demir-çelik sanayileri bir önceki kontrol sanayileri olarak, aslında baba Bush’tan bile önce, kapitalist birikimin gündeminden düşmüştü. Neoconlar yüksek faiz, güçlü dolar, yüksek petrol fiyatı, yüksek emtia fiyatlarını öne çıkaran arz yönlü neoliberal politika izlediler. Bu hat yüksek silahlanma harcamaları, açık bütçe ve giderek katlanan dış ticaret açığı ile sağlandı. Tabi bütün bunların yaratıcısı Amerikan Merkez Bankası (FED) idi. Çünkü dolarları o basıyordu. Bilindiği gibi bu bitti. Yaklaşık bir yıldır yaşadığımız kriz bunun krizi. Şimdi Bush ve ekibi yolcu. Ama Amerikan devleti tehlikeyi çok önceden gördüğü için 2009 başını bekleme cesaretini gösteremedi. İlk önce yaratıcıdan (FED’ten) başlayarak yeni düzenlemelere başladı. Bu düzenlemeleri öne çıkaran üç önemli etkeni de ikincil nedenler olarak sayabiliriz; bunlar, giderek gerileyen Amerikan imajı ve Amerikan kamuoyunun karşı duruşu, Amerikan askeri gücünün sınırlarına gelinmesi ve neocon ekonomik hattının tıkanması.(Kriz)

Burada bir şeye dikkat edelim: Bu sefer Amerika’nın gerilemesi ve strateji değiştirmesi, Vietnam’da olduğu gibi, karşısındaki gücün direnmesi ile değil, kendi dinamiklerinden kaynaklanıyor. Çünkü karşısında politik pozisyon alacak bütünsel bir yapı yok. Dünya kapitalizmi, bundan sonra yoluna Amerika’nın hegemon devlet olarak başını çektiği emperyal bir birikim tarzıyla değil de, küresel uzlaşıya dayanan yeni bir emperyal yapı oluşturarak yoluna devam edecek. İşte hemen yanı başımızda olan bunun ilk doğum sancıları.

CUİ BONO: IRAK-ORTADOĞU 2008

Bu çerçevede Ortadoğu’nun yalnız ABD’nin değil, AB’nin, İngiltere’nin ve Rusya’nın da çıkarlarını ve durumunu göz önüne alınarak yapılandırılması öne çıkıyor. İşte burada üç önemli pürüz var. Birincisi İran. İran sorunu şimdilik askıya alınmak üzere. İran bir müddet daha kendi dinamikleri ile baş başa bırakılacak. Ama bütün bu süreçte İran ilkönce Rusya’nın en önemli müttefiki oldu. Kimsenin şüphesi olmasın ki ABD başkanlık seçimlerinden sonra İran bölgede ABD’nin de en önemli müttefiklerinden olacaktır. Burada ABD’nin stratejisi İran’ın petrol sahalarını işlevsel hala getirerek ülkenin gelirini artırmak ve liberalizmi İran’la tanıştırmaktır.(4) Diğer önemli sorun İsrail. Geçmişin politik denklemine göre şekillenmiş İsrail devleti ve ekonomisi yeniden ele alınacak. Kurulduğu 1948 yılından beri 100 milyara yakın ABD yardımıyla yaratılan İsrail, artık Ortadoğu’da Amerika’nın uçak gemisi gibi davranmak zorunda değil. İsrail’in silahlanmaya ve Amerikan yardımına dayanan varlığı Irak’ın yapılanmasından sonra kabuk değiştirecek. Bu bölge için yeni bir dünyanın kapılarının açılması demek. Ancak İsrail’in ulusalcı şahinleri, tıpkı Türkiye’dekiler gibi, alıştıkları eski kanlı iktidarlarını kaybetmek istemeyecekler. Bunun için eski patronlarına kafa da tutacaklar. İsrail işte bunun için sorun.

Üçüncü pürüz; Türkiye tabi. Türkiye, bütün bu süreçte, Ortadoğu’nun yeniden yapılanmasında, enerji geçişlerine ve üretimine göre, ekonomik ve siyasi pay almak isteyecek. Dünyanın petrol ve doğal gaz kaynaklarının yüzde 65’i bu bölgede. Bunun yüzde 10’ununa yakını da Irak’ın kuzeyinde. Mondros Mütarekesi’nden beri (1918) bir sorunlar yumağı olan Musul tabii ki özünde ekonomik bir sorun olarak karşımızda.

Türkiye’nin Kuzey Irak’la ekonomik ilişkisi bütün sorunlara rağmen dört ekonomik başlıkta yürümüştür.

Sınır Ticareti, Petrol Nakliyatı ve Hatları, Yasa Dışı Ekonomik Faaliyetler (kaçakçılık ve uyuşturucu) Ulaştırmadır. Bu dört ekonomi başlık milyar dolarlık bir ticari döngüdür.

İşgal öncesinde Irak’a Türkiye’nin ihracatı milyar dolar sınırına dayanmıştı.

Amerikan işgali ilk önce hem KYP’nin hem de KDP’nin ekonomik güçlerini ve kazanımlarını önemli ölçüde artırdı. İşgal sonrası akaryakıt transit ticaretinin yıllık hacmi 3 milyar doları bulmuştu. Bunun dışında merkezi Irak yönetiminden alının paylar da federe yönetime ve bölgeye gitmektedir. Bugün kuzeydeki yasadışı geçişleri KDP kontrol etmektedir. KDP bu yolla KYB ile çekişmesinde ekonomik dengeleri kendi lehine çevirmiştir.

Bugün Türkiye’de KDP’nin ekonomik gücünü paylaşan ve bu bölgeye ticaret yapan çok önemli bir kesim vardır.

Savaş sonrası Kürt Federe Bölgesi’nin yeni bir ticaret ve üretim merkezi olacağı şimdilik şüphe götürmüyor. Çin,(5) Güney Kore, AB ile şimdiden çok yönlü anlaşmalar imzalanmıştır. Bunun için Basra, Ürdün, Akabe ve Mersin limanları kullanılacaktır.

Bu resme baktığımız zaman yalnız petrolü görmüyoruz. Yüz milyarlarca doları bulan bir pazar ve sermaye birikimi hinterlandı önümüzde duruyor. (Bkz: Harita)

İşte şu sıralar Türkiye’yi ayağa kaldıran savaş bunun kimler tarafından ve nasıl düzenlenip paylaşılacağının henüz belirlenmemiş olmasına bağlıdır. Geleneksel Türk burjuvazisi, çok açık olarak, kendisine rakip yeni bir güç istemiyor. Çünkü bu güç bölgenin doğal zenginliklerini de denetlerse çok çabuk büyüyecek ve Türkiye hatta AB pazarından da pay alacak. Kısaca şimdiki büyük Türk burjuvazisinin ulaştığı her yere ulaşıp onu tehdit edecek.

EN GÜÇLÜ OLASILIK

Bundan sonrası için iki senaryo geliştirilebilir. Ancak sonuç olarak bölgenin tarihsel gelişimi ve dünyadaki sermaye birikiminin yönü tek bir noktayı işaret etmektedir: Yukarıda da vurguladığımız gibi Türkiye’de şimdiye kadar iktidarı elinde bulunduran kesimler, Kuzey Irak’ın ekonomik zenginliklerinin üstüne oturmasalar bile, buralarda kendilerine rakip olmayacak, hatta kendilerini de içinde bulunduğu bir yapı istemektedirler. Geleneksel statükocu kesim emperyal ulus-devlet savunusunu şimdilik bu fırsatı kullanarak yapmakta ve Kuzey Irak’ta kalıcı olmayı savunmaktadır. Ancak TÜSİAD’tan hükümete kadar bu kesimler ABD’yle uzlaştıkları gibi bu müdahalenin yumuşak bir Federe Kürt Devleti’ni ve Kerkük meselesini gündeme taşımasını istemektedirler.

KERKÜK ANAHTARI

Irak işgalini savunan ABD’li uzman, gazetecilerin çoğu daha işgal başlamadan yeni rejimin federal olarak yapılandırılması gerektiğini savunmuşlardır. Federalizmin öne çıkması hiç şüphesiz yeni dönemin sermaye birikimine ve bu birikim rejimine bağlı olarak Irak’ın nasıl yapılandırılacağın da yanıtıdır. Bu anlamda ABD, yalnız Irak’ın değil, Türkiye dâhil bölgedeki tüm ülkelerin federalizm çerçevesinde yeniden yapılandırılmasını istemektedir. Zaten 1991 “Çekiç Güç” operasyonundan beri ABD bölgedeki Kürt “kazanımlarını” federal yapıya uygun olarak korumuştur.(6) Bir siyasal sistem olarak federalizmin herhangi bir toplumda yerleşmesi ve işlevsel olması ancak siyasi uzlaşı kültürünün, güçlü federal kurumların ve merkeze bağlılığı destekleyen ödüllendirme mekanizmalarının bulunmasına bağlıdır.(7) Hiç şüphesiz, bugün federalizm modeli küreselleşme dinamiklerini karşılayan ve küresel tek bir ekonominin yapılanmasının önünü açacak yegâne siyasi modeldir. Üniter ulus-devlet modeliyle Washington uzlaşısı ve devamı olan konseptlerin yürümeyeceği artık çok açıktır. Özellikle Irak gibi hem parçalı ulusal öğelerin hem de dinsel ve mezhepsel unsurların bulunduğu ve sanayinin gelişmediği, modern sınıfların ortaya çıkmadığı bir bölgede yürüyebilecek tek model federalizmdir.

Irak’ta federalizm süreci farklı biçimlerde sonuçlanabilir: Etnik/mezhepsel temelli federe bölgelerden oluşan Irak modeli; coğrafi esaslara göre oluşacak federe Irak modeli ve bunların karma biçimde uygulandığı bir model. Bu modeller bir süreç sonunda birbirini reddeden değil birbirini tamamlayan, sorunlar çözüldükçe netleşecek alternatiflerdir. Federalizm konusunda çözülmesi gereken en önemli konulardan birisi Kürt sorunu ve Kerkük’ün durumudur.

Kerkük’ün, federe Kürt yönetiminden, bağımsız, Bağdat’a bağlı olması ya da farklı bir statüde bağımsız bir vilayet olarak bölgeye dâhil olması ama kaynaklarının merkezi yönetiminin denetiminde olması tartışması hemen bitecek bir tartışma değildir. Tabii ki Kürtler, Kerkük’ün federe Kürt bölgesinin bir parçası olmasını istemektedirler. İşte bu tartışmayı biraz olsun netleştirmişe benziyor. Çünkü orada Türkiye’nin varlığı, Kerkük’ün Kürt bölgesi içinde kalacağı ancak gelirlerinin uluslararası denetimde olacağının en büyük işareti. Bu cümleden olmak üzere, Türkiye’nin K.Irak’taki varlığı, iddia edilenin aksine, asker geri dönse bile, artık kalıcıdır.

Tabii esasında Kerkük sorunu Irak’taki yeniden yapılanma tartışmalarında merkezi bir yere oturmaktadır. Çünkü bu tartışma doğal kaynakların federe yönetimlere değil de merkezi yönetimin denetimine bırakılması tartışmasıdır da aynı zamanda. ABD doğal kaynakların merkezi yönetime bırakılması fikrine uzaktır. Çünkü böyle bir durumda zaman içinde güçlenen ve ulus-devlet gibi ters bir yöne sapacak bir merkezi yönetim pekâlâ ortaya çıkabilir. ABD’nin başından beri tercihi denetleyebildiği, zayıf federe yapılardır.

YENİ DEVLET MODELLERİ

Bu tercih aslında bize yeni bir devlet kavramını veriyor. Bu devlet küreselleşmenin, yeni sermaye birikimini karşılayacak yeni bir devlet modelidir:

Uygulamacı-çatı devletler. Bu devletler yerel ihtiyaçlar kadar silahlı güç barındırlar, federal yasaları yaparlar ve uygularlar. Diplomatik ilişki kurarlar ve küresel yönetim erkiyle hem ekonomik hem de siyasi ilişkileri yürütürler. Bu devletlerin temel işleve küresel sermayenin bulundukları bölgedeki işleyişini sürekli kılmaktır. Bu çerçeve tabii ki bu devletler, bir araya getirdikleri halkların ve yöneticilerin refahını ikinci plana atmaz. Tam tersine uygulamacı-çatı devletler küresel yönetim erkiyle ilişkilerini kendi toplumlarının refahını da en çoklaştıracak şekilde düzenlerler. Örneğin şu an Irak’taki Kürt yönetimi ve ABD ilişkileri bunun prototip örneğidir.

Bugün gelinen aşamada Irak’ın Kürtler ve Sünni Arap ulus-devletleri olarak bölünmesi en zayıf ihtimaldir. Çünkü bu yeni ulus-devletler yaratacak bir modeldir. Ve yeni sermaye birikim modeline uygun olmadığı için ABD’nin şiddetle karşı çıktığı, olmaması için çalıştığı bir modeldir. Öte yandan bu modelin üçlü bir yapı ortaya çıkararak oluşması da aynı kapıya çıkmaktadır. Yani Kürtler, Sünni Araplar ve Şii Arapların ulus- devlet olarak örgütlenmesi ve Irak’ın bu yolla bölünmesi yine ABD’nin hatta dünyanın geri kalanın isteyeceği bir şey değildir. Yani önümüzde bir konfederasyon modeli duruyor.

HEDEF SORUNSUZ KÜRT DEVLETİ

Kürt devletinin olası sorunları: 1) Devletin jeopolitik konumu dolayısıyla Türkiye faktörü ve ABD desteğine sürekli gereksinim 2) Enerji kaynaklarının denetimi sorunu, Kerkük sorunu; Kürtlerin kendi aralarındaki sorunlar 3) PKK dâhil alternatif Kürt hareketlerinin dinamiği.

Şimdi bu sorunlardan ikisi Türk ordusunun operasyonuyla hal yoluna konuluyor. Türk operasyonu aslında sorunsuz bir Kürt federe devleti yaratma operasyonudur. Bunun için Kerkük vilayeti Kürt bölgesinin içinde kalırken, petrol gelirleri içinde Türkiye’nin de bulunduğu (örtülü ya da açık) bölgesel bir uluslararası hukuki yapılanmayla gerçekleştirilecektir. (8) Şimdilik Kerkük Türkiye’yle uzlaşan sorunsuz bir Kürt yönetimine emanet edilecektir. Bu konudaki” resmi” anlaşma budur. İşte bu operasyon bunun perçinlenmesidir. Bu orta vadede ABD’nin de tercini olacaktır. Ancak ABD şimdiye kadar, arkasında denetleyebileceği bir Kürt yönetimi bırakmak istemekte bunun için de PKK’ya kadar tüm Kürt güçlerini dışlamayan bir strateji gütmekteydi.

ABD şimdi gelinen aşamada, PKK’yı dışlayarak Türkiye kozunu öne sürmüş ve hem Rusya’ya hem de dünyanın geri kalanına ‘benim Ortadoğu projem, hepimizin projesi’ demiştir. PKK’nın bölgeden temizlenmesi ve şimdilik etkisizleştirilmesi sağlanıyor. Bu “şimdilik” sözcüğü çok önemlidir. Çünkü operasyon aslında silahlı PKK varlığına yönelik görünmesine rağmen bunu tamamen ortadan kaldırmaya yönelik değildir. Bu operasyon özünde Türkiye, Kürt yönetimi ve İran’ın, Amerikan çıkarları ve Bush sonrası politikaları doğrultusunda kucaklaşma operasyonudur.

Türkiye’de ki, milliyetçi kesime rağmen şimdilik, en güçlü olasılık Türkiye ile siyasi ve ticari ilişkileri olan bir Kürt federe devletidir. Türkiye de, şimdiki Irak yönetimi de, ABD’de ve Kürtler de yüz milyarlarca dolar olan petrol, doğal gaz, uyuşturucu, inşaat, lojistik, ulaştırma ve giderek finans- hizmetler gibi para basan alanları başıboş ve birbirlerine bırakmayacaklardır. Herkes gücü ve uygulayacağı stratejinin doğruluğu-geçerliliği oranında pay alacaktır. Ama şunun da bilinmesi gerekir ki bütün bu toz duman kalktıktan sonra Türkiye’nin, İsrail’in ulusalcı şahinleri artık sahnede eskisi gibi olamayacaktır. Ancak esas olan barış ve demokrasi güçlerinin onların yerinde olmasıdır.

NOT: Erbil, Kerkük ve Kürt bölgesindeki enerji kaynakları Basra körfezine (950 km), Ürdün üzerinden Kızıldeniz’e (1250 km) ve Suriye üzerinden Akdeniz’e ulaşacaktır. (850 km) Bunun için bu operasyon yalnız Türkiye-Irak-ABD arasında değildir. Suriye, Ürdün gibi ülkeleri de ilgilendiren kapsayan bir yanı vardır.

i» 1) Cicero’nun bu deyimi bir cinayet davasının savunmasında kullandığı ve bu davayla hatipliğinin ün kazandığı rivayet edilir.

» 2) Bettelheim, C. Nazizm Döneminde Alman Ekonomisi, İstanbul: 1982

» 3) Bu çerçevede bize göre, Hariri suikastıyla başlayan süreç bunun en önemli işaretidir. Suikast ABD’nin işidir. Hariri Lübnan için erken liberalizmdi. Sınırlarını bilmedi. Tıpkı Özal gibi. Hizbullah ve Suriye dinamiklerinin ehlileştirilerek Lübnan potası içinde erimesi ABD’nin şu aşamada işine gelmedi ve Lübnan sorununu Hariri gibi “liberal” bir tercihle çözmedi.

» 4) İşte o zaman Türkiye’de ki faşist-militarist kesimin ruh halini gerçekten görmek lazım.

» 5) Çin Irak belirsizliğinin bir an önce bitmesinden yanadır. Çünkü Çin enerji maliyetleri yukarı çekecek tüm belirsizlikleri karşısında görmektedir.

» 6) TEPAV, Irak Raporu, 2007

» 7) agy.

» 8) Bu konuda ABD Savunma Bakanlığı ve CIA sitelerinde ve atıf yapılan yazılarda sayısız ipucu mevcuttur. Bkz: US Deparment of Defence, www.defenselink.mil/transcript, www.cia.gov/cia/publications

Share on Facebook

Devrim, Bağımsızlık ve Faşizm üzerine başlangıç notları…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-02-16 tarihli Sesonline.net Yazısı

Yeniden merhaba “Finans-Politik” devam ediyor. Bu haftayı, dilimize dolanan ama sanki otuz yıl öncesinde soğuk savaş yıllarında, kullandığımız gibi kullandığımız üç anahtar kavrama ayırdım:

DEVRİM, BAĞIMSIZLIK VE FAŞİZM ÜZERİNE BAŞLANGIÇ NOTLARI

İtalyan faşizmi ve onun “il duce”si çağdaşı Alman faşizminden birçok önemli noktada ayrılır. Her şeyden önce İtalya’da devlet olgusunun öne çıkması ve devletin farklı iktidar ve sermaye bloklarını bir arada tutması İtalyan faşizminin temel karakteristiklerinden birisidir. Poulantzas; “İtalya’da devlet aygıtının, faşizmin yükselişinde ve hatta iktidar oluşundaki rolü Almanya’da olduğundan çok daha fazladır ve belirleyicidir” der.

Burada geometrik hızla gelişen ve bir an önce iktidara gelmek isteyen, “kuzey burjuvazisiyle güneyin büyük toprak sahiplerinin ittifakını” faşist devlet sağlamak zorundaydı ve bu olgu, devletin yeni bir tarzda hızla yeniden örgütlenmesini gerektirdi. “Faşistleşme sürecinin ilk dönemlerinde, en azından büyük sermaye ve büyük çiftçiler söz konusu olduğunda, biçimsel ve gerçek iktidarın birbirinden ayrılmasına, parti yoluyla temsil bağının kopmasına tanık olunur (1). Ve bu durum 1920’lerden itibaren siyasi partilerin rolünü yok eden yeni korporatif bir yapılanmaya yol açar. Özellikle güneyde devlet içinde devlet denebilecek örgütlenmeler ve yapılar faşizmin ilk nüveleri olarak var olurlar. Faşizm öncesi kuzey burjuvazisinin liberal adımlarını geriletip “gerici” güneyle harmanlaştırmak korporatif İtalyan faşizminin en önemli becerisidir.

Bu süreçte, garip ancak “anti-kapitalist” feodal bir “sosyalizm” uç verir. Kuzeyden gelen egemen liberal ideolojiye karşı milliyetçiliği ve korporatist devleti, toprakların kamulaştırılmasını savunan ve daha sonra “sosyalist” Mussolini’nin faşizmiyle birleşecek gruplar doğar. Bunlar korporatist faşist devletin ideolojik harcını oluşturlar. Bu çerçevede İtalya’da ideolojik aygıtlar faşizmin gelişmesi ve yerleşmesinde oldukça belirleyici olurlar. İşte tam burada Mussolini’nin üçlü işlevi öne çıkar:

Birincisi eski bir “sosyalist” dergi yazarı (2) olarak, kırsal örgütlenmeleri ulusal faşist hareketin içine almak görevi. Nitekim anti-kapitalist ve korporatist olan bu yapılar 1921 seçimlerinden sonra yenilerek faşizmin potasında eridiler.

İkincisi; emperyalist ve bağımsız bir İtalya. Mussolini, iktidar için tek amaçlarının ikinci bir Roma imparatorluğu olduğunu söylüyordu.

Tabii üçüncüsü; yenilmez bir ulus devlet ve birleşik homojen bir ulus-pazar. Bu anlamda Alman faşizminin daha çok aşağıdan yukarıya ve ırk kavramını öne çıkaran bir strateji ve siyasal yol izlemesine rağmen, İtalyan faşizmi devleti öne çıkaran ve o devletin ideolojik önemine vurgu yapan bir yol izlemiştir.

Bu çerçevede İtalyan faşizmi, daha sonra ikinci savaştan sonra ortaya çıkan ve yeni sömürgeciliğin temel karakteristiklerinden biri olacak “sömürge tipi faşizmin” de babasıdır. Gladio türü, derin devlete dayanan örgütlenmeler bu tür faşizmin önemli ayırt edeci özelliği sayılmalıdır.

DEVLET İÇİNDE DEVLET

Devlet içinde devletin olduğu yapılar, homojen bir ulus-pazar ve “bağımsız” bir emperyal devlet isteği Türk faşizminin de en önemli karakteristiği ve ülküsü olmuştur. Ancak burada bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim: Bağımsızlık ve bağımsız devlet ülküsü hem İtalyan faşizminde hem de daha sonra ikinci savaştan sonra ABD tarafından geliştirilen sömürge tipi faşizmde temel argüman olduğu kadar her iki tarihsel kesitte de bu olgulara, faşizmin yaşandığı tüm coğrafyalarda sağın ve “ulusal sol” anlayışların sahip çıktığını ve geliştirdiğini gözlemliyoruz.

Şimdi bu hikâyede bize çok tanıdık gelebilecek anahtar kavramlar ve olgular var. Şu sıralar tam bir kördüğüme dönüşen Türkiye’nin siyaseti için bu olgulardan yola çıkarak ufak bir çözümleme yapalım.

BAĞIMSIZLIK, ULUSLARIN PAZARI VE DEVLETİ

“Milli devrimci kalkınma yöntemiyle, ülkemizin 15–20 yıl içinde kalkınması, tam bağımsızlığın sağlanması ve çağdaş uygarlık düzeyindeki şerefli yerini alması mümkündür. Yalnız bunun için gerçekten devrimci olmak, idare-i maslahatçılıktan kaçınmak ve dış destekli tutucu güçler koalisyonunun sayısız tuzaklarını boşa çıkarmak gerekir.” (…) Kemalist tez, bağımsızlık içinde toplumsal devrimler yoluyla çağdaş uygarlığa ulaşmak biçiminde özetlenebilir (3).

Avcıoğlu’nun bu temel tezi devletçiliği kapitalizmden ayrı bir ekonomik ve siyasi sistem olarak tanımlamaya ve öngörmeye dayanır. Aslında bu tür bir sistem, özünde faşist İtalya’nın korporatist devlet ve ekonomi örgütlenmesinden ayrılmaz.

Bu anlamda devletçilik başından beri, Sovyetlerde olanla, Türkiye’de Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte gerçekleştirilmeye çalışılan solidarist korporatizm diyebileceğimiz biçimleriyle ele alınabilir(4).

Mesela Cestells, Wallerstein’den farklı olarak(5) devletçiliği kapitalist sermaye birikiminden ayırır ve Sovyet sistemini böyle tarif eder:

“Devletçilikten, toplumda üretilen ekonomik fazlanın devlet aygıtındaki iktidar sahipleri tarafından sahiplenilmesi etrafında örgütlenmiş bir toplumsal sistemi anlıyorum… (6) Castells’in burada temel mantığı şudur: Kapitalizm karın en üst çıkarılmasına odaklanmıştır, devletçilikte ise iktidarın en üstte ve en güçlü bir şekilde var olması öndedir. Böylece Sovyetlerin sadece yirmi yılda sanayileşmiş bir ekonomi inşa edip Nazi savaş makinesiyle başa çıkacak güce erişmesi açıklanmış olur. Yani toplumsal artık “toplumsal” bir değere dönüştürülüp doğrudan bürokratik devlet iktidarına aktarılır. Burada özel mülkiyet yoktur. Ama özel mülkiyetin olup olmaması da, geniş kitlere açısından, çok şeyi değiştirmez. Doğan Avcıoğlu’nun önerdiği solidarist tipte devletçilikte ise özel mülkiyet vardır. Ama bu özel mülkiyetin, daha doğrusu sermaye birikiminin, nasıl ve nerede olacağını devlet belirler. Burada devlet ekonomik artığı toplumdaki sınıf farklılıklarını azaltacak yönde kullanmaya özen gösterir. Bu çözümlemede devletin çoklu işleve sahip olduğunu gözlemliyoruz:

Birincisi devlet ekonomiyi ve onun alt yapısını sermaye için düzenler ve gerekli yatırımları yapar. Bu ulusal pazarın devlet tarafından inşasıdır. Yollar, pazaryerleri, şehirler, köprüler, demiryolları, iletişim ve enerji.

İkincisi; devlet yatırımlar için sinyal verir; örneğin planlama yapıp önümüzdeki beş yılda hangi sektörlerin öne çakacağını söyler. Böylece piyasa yerine geçer.

Üçüncüsü toplumdaki sınıf farklılıklarını törpüleyecek mekanizma ve araçları geliştirir. Nihayet ulusal güvenliği, otoriteyi sağlar ve hâkim ideolojiyi giderek kültürü oluşturur.

Bu sonuncusu belki en önemlisidir. Çünkü ulusal pazarın çimentosudur. Türkiye’de kılık kıyafet, kanunla düzenlenmiştir. Bu çok açık olarak ulusal pazarı yaratmaya dönük bir çabadır. Şimdi isterse Sovyetler’deki gibi “sosyalist”, isterse faşizm İtalya’sındaki gibi faşist korporatist, isterse de Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarındaki gibi solidarist korporatist bir devlet ve ekonomi tasarlanmış olsun bunların üç ortak ekseni vardır:

Birincisi otarşik kendi kendine yeten ve giderekte anti-demokratik ve iktidardaki azınlığa dayanan bir siyasi yapı.

İkincisi dışa açılmaktan yalnız emperyalist yayılmacılığı anlayan ve bunun için fırsat kollayan bir devlet.

Üçüncüsü devletin bir üst yapı olarak çimentosunu oluşturduğu çoklu iktidar yapıları ve bunlar arasındaki mücadele. Bunun için bu toplumsal biçimlenmelerde her zaman devlet içinde devletler ve ayrı örgütlenmeler olmuştur.

DEMOKRATİKLEŞMEYİ SAĞLAMAK

Bu yapılar ancak bir “devrimle” çözülür. Yani birtakım arkadaşların şimdilerde ileri sürdüğü gibi; “nasılsa Türkiye’de darbe olması uluslararası konjoktür gereği mümkün değildir. O zaman bunu bir tehlike olarak görüp bütün siyasi çıkarımları bu “hayali” tehlike üzerinden yapmak bir nevi gölge boksudur” yaklaşımları doğru değildir.

Türkiye’de, otarşik bir yapıyı ve ekonomiyi savunan, anti-demokratik, gücünü ve fırsatını bulduğu zaman da emperyalist emeller peşinde hepimizi ateşe atacak bir devlet seksen yıldır var. Üstelik 12 Eylül faşizmi bu yapıyı güçlendirmiş ve Anayasal koruma altına almıştır. Türkiye, hala 12 Eylül faşizminin kurumları ve Anayasası ile yaşamaktadır.

Türkiye’de demokratların ve solun ilk görevi, demokratikleşmeyi derinleştirecek araçları inşa etmek ve bu yönde mücadeleyi geliştirmektir.

Önümüzdeki temel görev budur. Peki, burada, şimdi devrim nerede?

ŞİMDİ DEVRİM NEREDE?

Baskıcı devlet diktatörlüklerinin yalnız ya çok şiddetli toplumsal depremlerle ya da devrimle çözüleceğini söyledik. Bu yapıların yenilgisi kendi içlerindeki düzenleyici reformlarla ya da hâkim iktidar bloğundaki güçlerden birinin galebe çalmasıyla mümkün olmuyor. Türkiye’nin şu sıralar yaşadığı sorun tam da budur. AKP iktidarı dayandığı güçlere bağlı olarak var olan devlet yapısını yalnızca kendi kadrolarıyla tahkim etmektedir. Bu yapıyı çözmek ve demokratikleştirmek gibi bir derdi yoktur. Peki, bugün Türkiye’de sol ve demokrasi güçleri değişim ve devrim derken neyi anlamalıdır ve anlatmalıdır. Bugün devrim kavramını otuz yıl öncesinde olduğu gibi kullanabilir miyiz?

Bu haftayı bu sorunun yanıtıyla kapatalım:

Kapitalizmin sanayi devrimini takip eden ve küreselleşme aşamasına kadar gelen tüm süreçleri sermaye birikimini ulus-devletler üzerinden yapmıştır. Ulus-devlet paradigması ve sınırları sağı da (muhafazakârlığı ve statükoyu) solu da (devrimi ve değişimi) belirlemiş ve anlatmıştır. Bu tarihsel süreç aslında bir denge halini tarif eder. Bu denge hali kendi içinde de ikili bir dengeyi esas alır. Birinci denge ulus-devletlerin birbirleriyle olan ilişkisi ve bunun dengesi. Bu dengenin bozulma hali sistemin krizi olarak kendini gösterir. Bu krizin aşılması ve dengenin yeniden tesisi ancak savaşla olur. Birinci denge sistemin çatısı gibi işler. İkinci denge de ulus devletlerin kendi iç dengeleridir. Burada sınıfların mevzilenmesi ve çekişmesi ulusal pazarın ve o pazarın ekonomik gerçeklikleri üzerinden cereyan eder.

Bütün bu yapı aslında sanayi devriminin statik Newtoncu değerleri üzerinde kurulmuştur. Örneğin ulus-devletlerin birinde bir denge kırılması ve değişmesi (devrim) birinci dengeyi çok etkilemeyebilir. Çünkü eğer birinci dengede çok güçlü bir kırılma yoksa sistem er geç bu kırılmayı tamir edecektir (karşı devrim). Sol anlayış Marks’tan hemen sonra kendisini sanayi devriminin Newtoncu değerleri üzerinden tarif etti. Marks gibi birinci denge ile ilgilenmedi. Sömürü mekanizması ulus-devletin sınırları içinde işliyordu. Üstelik ulus-devletlerin kapitalizmin işleyişinden doğan hiyerarşik yapılanması ülkeler arasında eşitsizliği ve yeni sömürü mekanizmalarını da yaratmıştı.

Sol, hem iç dengeyi geniş kitleler lehine değiştirmek hem de birinci dengedeki çarpık durumu değiştirmek için var olan statik durumu hedef aldı. Ama bu hedefin “devrimciliği” kendinden menkuldü. Var olan dengeyi kendi lehine ulus sınırları içinde bir müddet bozmayı başarabiliyordu. Ama sonra “devrim” daha derine inemiyordu. Nedeni açıktı; sistemin bütününün dengesi değişmemişti. Aslında bu durumda, sol sanılan bir dönüşüm bir müddet sonra sistemin dengesini daha da güçlendirecek gerici bir yapıya dönüşüyordu.

Şimdi otuz-kırk yıl öncesinden çok farklı bir işleyiş içindeyiz. Birçok kavramı yeniden tarif etmek, yorumlamak zorundayız. Bizim eskiden çok radikal sandığımız söylemler ve teoriler aslında bugün gerici ve çözümsüz. Bugün devrimin artık ulusal sınırlar içinde gerçekleşeceğini iddia etmek ve tek bir ülkede bağımsızlık, sosyalizm gibi eskimiş tekerlemeler üzerinden politika yapmak şarlatanlık değilse bile “Japon Askerliği”dir.

Devrim, Marks’ın dediği gibi şimdi her zamankinden fazla enternasyonaldir. Che ile Fidel arasındaki temel ayrılık Küba devrimi ve Latin Amerika devrimi tartışmasıydı. Che, Küba ile sınırlı kalacak bir devrimin başarısız olacağını ve Sovyet- ABD soğuk savaşının oyuncağı olacağını söylüyor ve devrimi tüm kıtaya yaymanın tek çözüm olduğunu savunuyordu. Bunun için Bolivya’ya gitti. Haklı çıktı. İşte Che bunun için Che’dir.

David Bohm, Gerçekliğin Bütüncül Kuramı’nda Newtoncu klasik denge anlayışının karşısında kuantum kuramının bütüncül yaklaşımını çok özlü anlatır. Bohm’a göre, ekonomik evren, kuramsal olarak otonom parçalardan oluşurken, ampirik olarak bağımsız parçaların anlamını yitirdiği sınırsız, farklılaşmış bir bütündür. Her bir parçanın anlamının ancak gerçekliğin bütünüyle ilişkisinden bulunabileceğini fizik bilimi çok önceleri ortaya çıkardı. Küreselleşme ve ulus devletlerin erime süreci fiziğin kuantum teorisiyle mükemmelleştirdiği bu evrensel gerçeği sosyal bilimlere taşıyor artık. Evet, şu yaşadığımız günler çok öğretici. Sanki sonsuz toplumsal ve politik bir laboratuar içinde yaşıyor gibiyiz. Ama bu laboratuardan yararlanmak, eski ezberlerin içinde gezinirken, mümkün olmuyor…

(1) A.Rosenberg: A History of the German Repuclic’ten aktaran Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, S; 130

(2) Mussolini’nin “sosyalistliğini” fazla abartmamak gerekir yalnız; o, faal bir örgüt üyesi değil, sadece “dergi” yazarıydı

(3) Doğan Avcıoğlu; Türkiye’nin Düzeni, cilt 2, s: 1224,

(4) Bu konuda bkz: Taha Parla Ziya Gökalp; Kemalizm ve Türkiye’de korporatizm

(5) I. Wallerstein, Liberalizmden Sonra, 1998.

(6) Castells, Binyılın Sonu, S: 13, 2008.

Share on Facebook