Hz. Yusuf’un dediği gibi: Bütçe politiktir

Posted by ertemcemil132 | Posted in Star Gazete Yazıları | Posted on 03-11-2011

0

Bütçe maratonu dün Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in bütçe hedeflerini açıklamasıyla başladı. Devletin bütçesi ekonominin doğrudan bir parçası gibi gözükür ama özünde bütçe politik bir kavramdır. Çünkü kaynakların tahsisi ve nereye yönlendirileceği politik olanı belirleyen en temel adımdır. Bütçe görüşmeleri, bu nedenle yalnız bütçe üzerinde olmaz; buradan hareket ederek, politik bir tartışmanın da zeminini oluşturur.

Başbakan Haklı Ama…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Başbakan Erdoğan Türkiye’nin cari açık sorunu olduğunu ama bundan çekinmediklerini bir kez daha yineledi. Bu açıklamadan birkaç gün öncede Merkez Bankası’nın Finansal İstikrar Raporu’nda bu konuyla ilgili biri açık biri örtülü olmak üzere iki saptama vardı. Birincisi, Merkez Bankası, açık olarak, küresel dalgalanmaların önceden kestirilemeyen etkilerine vurgu yaparak, cari açığı önemli bir risk unsuru olarak gördüğünü yineliyordu. Ama bir önceki sayfada da- bence- bu vurgudan daha güçlü bir örtülü saptama vardı.

Raporda, cari açığın, daha çok uzun vadeli krediler ve doğrudan sermaye girişleri ile finanse edildiğine vurgu yapılıyor. 2002 yılından beri doğrudan yatırımların cari açık finansmanındaki ağırlığına dikkat çekiliyor. Bunun da cari açığın finansman kalitesini artıran bir unsur olduğunun altı çiziliyor.

Yani Merkez Bankası şunu söylüyor: “Cari açık konusunda bizim tarafta bir sorun yok. İşler böyle giderse biz bu işi sürdürürüz. Yeter ki dışarısı sapıtmasın.”

Zaten Başbakan da aynı şeyi söylüyor.

Her iki tarafta bu konuda oldukça rahat. Peki niye; bizim dışımızda ne biliyorlar?

Bilinen şu: Türkiye artık siyasi olarak olmasa bile finansal yapı olarak AB pazarı içinde. Önümüzdeki yıllarda banka ve özellikle de sigorta sektöründeki birleşmeler sürecek.

Merkez Bankası AB’ye yeni üye olan ülkelerin büyüme ve cari açık oranları da vermiş.

Buna göre, bu ülkelerinde büyüme oranları ve cari açıkları at başı gidiyor. Dolayısıyla AB’de tek tek ülkelerin cari açık verip vermedikleri önemli değil. Önemli olan AB bölgesinin eşit ve sürdürülebilir bir büyümeyi yakalaması.

Böyle olunca makro ekonomik dengeleri ulusal ekonomi değişkenleri üzerinden kuran teorik yaklaşımlar da geçerli olmuyor. Cari işlemler açığı, bütçe açığı ve tasarruf açığı arasında, ulusal ekonomi çapında, pozitif ilişki kuran yaklaşımlar artık pek geçerli değil.

Mesela şöyle bir mantık silsilesinin artık geçerli olduğunu sanmıyorum: “Açık bir ekonomide, kamu harcamalarının artması ulusal tasarrufları azaltacaktır. Ulusal tasarrufların azalması ise faiz oranlarını yükseltecektir. Yüksek faiz oranları ulusal parayı değerlendirecek, değerli para ihracatı düşürüp cari açığı artıracaktır. Bunun sonucunda cari açığın GSMH’ya oranı yüzde 5’i geçerse kriz olur.”

Bu artık geçerli değil.

Birçok ekonomide bu oran yüzde onları buldu. Ama bir şey olduğu yok.

Bunun nedeni, ekonomilerin sermaye birikimlerini ulusal pazarlar üzerinden yapma devrinin bitmiş olması.

İşte Merkez Bankası da, Başbakan da bunu biliyor.

Ama;

Türkiye’nin cari açığı Avrupa banka sistemi aracılığıyla özel sektör tarafından finanse ediliyor. Yani kamu borçlanması giderek düşüyor.

Ancak bunun sürdürülebilir olması ve sonuçta –hiç olmazsa- AB ülkelerindeki kadar adil gelir dağılımına yol açması için; iki şey gerekiyor: Daha fazla demokrasi ve daha fazla teknoloji.

Roubini’nin kötümserliği, Unakıtan’ın iyimserliği

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-14 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Ekonomi gündemi oldukça yoğun; itiraf edeyim ki insan ne yazacağını şaşırıyor. Bugün üç başlığa değinmeye çalışalım: Birincisi günümüzün en karamsar, dolayısıyla bugünlerde öngörüleri gerçekleşen, iktisatçılarından biri olan Noriel Roubini’nin Türkiye’deki sunumu.

İkincisi, şu milli gelir meselesi geçen günkü bakanların toplu basın toplantısından sonra daha bir önem kazandı; bakalım Nori’nin karamsar yorumları bizim “iyileştirilmiş” milli gelire değecek mi? Üçüncüsü ise Hükümetin G.Doğu’ya yönelik “sosyal” ekonomik paketinin kıymet-i harbiyesi.

Dünyadan başlayıp Türkiye’ye gidelim: Roubini geçen hafta İstanbul’a geldi. Ve bir sunum yaptı. Roubini istikrarlı bir karamsar. Bugünleri, hem petrolün hem de doların başımıza bela olacağını, yıllardır söyleyip duruyor. Dolayısıyla ciddiye almak gerek. Roubini’nin başlıca tezleri şöyle:

ABD ekonomisinin resesyona girmesi kesin. Bunun etkilerini 2008’in ilk çeyrek sonuçlarıyla birlikte görüyor olacağız. Bu resesyon, 4–6 çeyrek boyunca devam edecek.

Fed ve diğer merkez bankaları geç kaldılar, faiz indirimleri bir işe yaramaz.

ABD’deki durgunluk dünyanın geri kalanını da kendisine çekecek. Yani bir ayrışma değil, tam aksine durgunluğun yayılması şeklinde bir bütünleşme söz konusu.

Durgunluğun yayılması ABD’deki gibi konut balonunun, diğer ülkelerde de sönmesiyle başlayacak. Zaten bu, İspanya, İngiltere ve İrlanda’da başladı. Yakında İtalya, Portekiz, Fransa, Türkiye’de konut sektörü ciddi düşüşler yaşayacak.

Artık para politikasıyla ekonomiyi düzenlemek için fazla alan kalmadı. Yani para politikalarının etkinsizliği söz konusu. Evet, Roubini böyle söylüyor. Bu değerlendirmelerin bize değecek yanlarına gelince: Mesela hemen inşaat sektöründen başlayalım. Çünkü bu sektör Türkiye için stratejik önemde ve düzeltilmiş milli gelir rakamlarının da başkahramanı. Milli Gelirimizde inşaatın payı 1, 6 puan artarak yüzde 4,8’den 6,8’e çıktı. Dolayısıyla yüzde 30 zenginleşmemizde bu sektörün payı büyük. İnşaat, 1990–2004 yılları arasında yıllık ortalama yüzde 2,8 büyümüş. Ancak 2005 ve 2006 büyümesi yüzde 21,5 ve 19,4 olmuş. Şimdi Roubini’nin dediği gibi bir balon varsa ve bu patlayacaksa sektörün yavaşlayacağı kesin. Burada istihdam edilen 1,27 milyon kişiden ne kadarının işsiz kalacağını da bilmiyoruz.

Roubini, ABD’den başlayan durgunluğun dünya ekonomisinde olumsuz bir bütünleşme yaratacağını söylüyor. TÜİK’in milli gelir düzeltmesinde en çok öne çıkan husus da Türkiye’de imalat sanayinin payının 25,3’den 23,8’e düşmesi, hizmetlerin artması. Tarımın milli gelirdeki payı sanayiden az düşmüş; yüzde 1. Burada söylememiz gereken şey şu: Roubini’nin olumsuz bütünleşmesi dünyada sanayinin geri gitmesi ve hizmetlerin öne çıkması şeklinde oluyor ve bu istihdamsız büyümeyi öne çıkartıyor. Türkiye’de buradan ayrı değil. Dolayısıyla milli gelirin yüzde 30 artması falan önemli olmuyor, gelirin dağılımı artan işsizlikle birlikte giderek bozuluyor. Bu anlamda ben TÜİK’in yeni rakamlarını eskisinden daha gerçekçi buluyorum. Türkiye’de kayıt dışını kayıt içine aldıkça hem hizmetler sektörü büyüyecek hem de milli gelir artacak ama gelir dağılımı da bozuluyor olacak. Sanayi ve tarım daha da geri gidecek. Cari açık, bütçe açığı gibi oranların da düşmesi çok şeyi değiştirmez zaten. Artık kredi derecelendirmeleri statik oranlara göre değil, dinamik sürdürülebilirlik ölçülerine göre yapılıyor. Böyle olunca, şimdilik Roubini’nin kötümserliği Maliye Bakanı’nın iyimserliğinden daha geçerli bir durum.

Hükümetin Güneydoğu paketine yer kalmadı. Orada da Hükümetin rakamlarından ayrı, ilginç rakamlarımız var. Artık haftaya geleceğiz bu konuya…

Yarın Irak işgalinin 5. yıldönümünü. Savaşı binlerce barışsever Kadıköy meydanın da protesto edecek. Barışın sesi, yarın savaşlardan daha güçlü olsun…

Türkiye ara döneme girerken (1)

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-05-05 tarihli Sesonline.net Yazısı

Darbe olunca n’olur? Bunu bu ülkede herkes biliyor. Kaç kere yaşadık. Ama şu Ergenekon işleri ortaya dökülmeye başladığında Murat Belge’nin söylediği hepimizin kanını dondurmuştu. “Artık darbe olursa öyle sabaha karşı sizi almaya teğmen ve askeri cip gelmeyecek; kapımızı Ogün Samastlar çalacak.” Şimdi herkes 12 Eylül’ü gördükten sonra ondan beterini bekliyor. Tamam, ondan beterini tezgâhlamak isteyenler son dört-beş yıldır ellerinden geleni artlarına koymadılar ama dünya konjonktürü elvermedi işte. Ne yapsın çocuklar? Şimdi herkes kendisini beterine alıştırdığı ve onu beklediği için bir ara döneme girmiş olabileceğimizi düşünmüyor bile. Ben şu tespiti yapıyorum: Türkiye, 27 Nisan’da başlayan süreci 14 Mart ve 1 Mayıs’ta sonlandırarak bir “ara rejim” dönemine girmiştir. İsterseniz hayli iddialı olan bu çıkarım için bir basın toplantısından başlayalım:

Ankara; 3 Mayıs 2008: Maliye Bakanı ve Hazine’den sorumlu Devlet Bakanı basın toplantısında beş yıllık orta vadeli mali çerçeveyi açıklıyor. Sıradan bir “ekonomik program” açıklama toplantısı gibi gözüken bu toplantı aslında çok önemli bir makas değişikliğini gündeme getirdi.

Unakıtan, faiz dışı fazla hedefinin yüzde 3,5 olarak revize edildiğini söylemekle kalmıyor; bütçe performansı için asıl izlenmesi gereken hedefin faiz dışı fazla değil, bütçe açığı olduğunu belirtiyor. IMF ile stand-by anlaşmasının sona ermek üzere olduğu günlerde yapılan bu açıklama çok önemli bir politika değişikliğini içeriyor aslında. Bilindiği gibi son yıllarda maliye politikasında bütçe açığı yerine faiz dışı fazla kavramı öne çıkmıştı. Bütçe açığını en aza indirmek hedefi aslında geleneksel bütçe dengesi yaklaşımıdır. Ancak bütçenin dışında tüm kamu kesimi disiplini için “kamu kesimi borçlanma gereği” kavramı geliştirildi. Bu kavram, bütçeyle birlikte kamu kesiminde olan tüm kurumların bir yıl içersinde gelir, gider ve açıklarını gösterir. Yani Kamu Kesimi Borçlanma Gereği bütçe dâhil tüm kamu açığının milli gelire oranını bize verir. Aslında bu kavram neoliberal bütçe yaklaşımının temel argümanlarından biridir. (Puclic Sector Borrowing Requiement-PSBR) PSBR, IMF temelli programların anahtar kavramıdır.

Yalnız bizim gibi borçla ayakta duran ülkelerin KKBG’ni düşürmeleri ancak faiz dışı fazla vererek mümkün olacağı ve asıl hedefin bütçe açığını düşürmek değil, faiz dışı fazla yaratmak olduğu tezi IMF’nin temel argümanı olmuştur. Şimdi eğer Maliye Bakanı çıkıp bizim için artık faiz dışı fazla değil, bütçe açığı önemli diyorsa bunun iki anlamı vardır: Bir: Bu, “biz artık eskisi gibi borçlanmayacağız ya da siz bize zaten kolay kolay borç vermezseniz” demektir dış dünyaya. İki: “Biz faiz dışı fazlayı düşürdüğümüz gibi hedef de yapmıyoruz. Artık muslukları açacağız” Bu mesaj da iç kamuoyunadır. “Biz sıkıştık seçim ekonomisi başlatıyoruz” diyor Maliye Bakanı. Hükümet, GAP ağırlıklı olmak üzere, sosyal sigorta primlerinde indirim, mahalli idare reformu ve diğer altyapı ve sosyal harcamalara kaynak aktaracak. Yani önümüzdeki dönemde bütçe şaşacak. Bunun siyasi sonucu açık; Hükümet dış dünyayla ipleri koparmıyor ama gevşetiyor; AB ve IMF’yi eskisi gibi takmıyor. Ve kendisini düşürmekle tehdit eden “darbeci güçlerle” anlaşır gibi yapıp onları idare ediyor. Bunun için de Cemil Çiçeklerin borusunun öttüğü bir ara döneme girdik. AB bunu biliyor ve telaşı bundan. Bush ekibi de biliyor; ama Başkanlık seçimi var. Bir şey yapmamayı tercih ediyor. Washington-Post bunu tespit etti.

Bu durum yeni bir durum mu; evet yeni bir durum.

Çünkü AKP, kapatma davasına karşı direnmekten vazgeçti; uydur kaydır bir savunma verdiler. Türban meselesini bile unutmaya hazırlar. Eğer bu ülkede 30 Nisan’da darbe olsaydı 1 Mayıs’ta neler olacaksa bunu 1 Mayıs günü yaptılar. Şunu demeye getiriyorlar; darbe falan böyle şeylere gerek yok, biz gereğini yapıyoruz.