2008’in son günleriydi. Baykal birdenbire, çarşaf açılımı yapmaya kalkmış, tek parti dönemini eleştiren demeçler vermeye başlamıştı. O zaman şunu yazmıştık “Şimdi herkes Baykal’ı ve CHP’yi şaşırarak –CHP’liler de dâhil olmak üzere- izliyor; anlamaya çalışıyor. Türban açılımını herkes anladı gibi oldu; ama arkasından gelen tek parti dönemi eleştirisi bu meselenin öyle seçimler için yapılan bir oportünizm manevrası olmadığını ortaya koydu. Daha düne kadar kendisini “Ergenekon Terör Örgütü” avukatı ilan eden, Kürt sorunu konusunda “dışkı yedirmek” ve operasyon “çözümleri” kadar kafasını çalıştıran Baykal, birdenbire bu ülkedeki “en liberalleri” bile kıskandıracak açılımı yaptı. Şimdi gerçekten bu ülkede okuma-yazma düzeyinde mürekkep yalamışlığı olan herkese sormak istiyorum. Bütün bunlar, Baykal’ın ya da ona bu akılları veren “becerikli” İstanbul il başkanının işi miydi? Hayır değildi tabii; o zaman Türkiye’de Kürt açılımı dâhil, bugünlerde ortaya çıkan birçok karar alınmıştı. Bunların en önemlisi de CHP’nin yenilenmesi ve iktidar partisinin “yorgunluğu” durumunda “sahici” bir alternatif olarak devreye girmesiydi. Bu stratejiden Baykal’ın haberi vardı. Devlet, ABD ile birlikte bölgenin yeniden yapılanmasının merkezi olmaya soyunuyordu. Rejimin sağı ve solu yeniden biçimlendirilecekti. Bu, aynı zamanda Doğu Avrupa’dan Çin sınırlarına kadar olan tüm hinterlandın Türkiye’den başlayarak yeniden yapılanması ve 20. yüzyılın kurum ve yapılarının yine Türkiye’den başlayarak tasfiye edilmesi anlamına geliyordu.
Share on Facebook
Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 24-11-2009
0
Geçen hafta, demokratikleşme doğrultusunda atılan adımlara dönük, statükocu cephenin gündeminde olan bir plandan bahsetmiştik. Ben bu cephenin oldukça geniş olduğunu, hatta kendini bu cephede saymayanları da kapsadığını düşünüyorum.
Türkiye’de ilkönce Gladio ya da 90’ların başından itibaren yerli bir nasyonal-sosyalist örgütlenme olarak Ergenekon yapılanması, yalnızca kendini doğrudan bu yapının içinde sayan, bu yapıyla mafyatik ya da örgütsel bağ kuranları kapsamıyor. Bu, hiçbir zaman böyle olmadı.
Nasyonal-sosyalist bir örgütlenme olarak Ergenekon, devlet kaynaklı olsa da, toplumun sivil tarafına doğru “derinleşen” derinleştiği oranda da bir “farkında olmama” haliyle birlikte kapsama alanını genişleten bir yapıdır. Bu yapı, devletin silahlı güçleri dışında, siyasi partilerde, okullarda, mahalle kahvelerinde, futbol takımlarında, partileşmemiş siyasi fraksiyonlarda kendini var etti ve ilkönce ideolojik sonra da siyasi-maddi bir güç olarak Türkiye’de uzun yıllar kanla siyasi gündemi belirledi. Bu yapının, kitlesel katliamlara varan terörü, temel siyasi mücadele aracı olarak seçmesinin, kendisine muhalefet edecek yapıları besleyecek kitleleri sindirerek, faşizmin kurumsallaşmasını ve yaygınlaşmasını hızlandırdığını söyleyebiliriz. Böyle olmasa Ogün Samastları, Yasin Hayalleri bu yapı üretmezdi. Mahalle futbol takımlarına, internet kahvelerine kadar giren bu nasyonal-sosyalist örgütlenme, faşizmin yapısı gereği, yalnız yönetenler tarafında bir farkındalık sağlarken, aşağıda, bu yapının mağdurları bile, farkında olmadan bu yapının içinde yer alabiliyordu. Yani solcu öğretim üyelerinden, solcu örgüt liderlerine, eski solcu belediye başkanlarına, oradan sosyal-demokrat parti yöneticilerine kadar hiç “akla” gelmeyecek kişi ve yapılar bu nasyonal-sosyalist yapının “doğal” üyesi olabiliyordu.
Share on Facebook
Posted by ertemcemil132 | Posted in Finans Politik, Türkiye Yazıları | Posted on 03-03-2009
2
İşsizliğe çözüm için “orijinal” “sol” öneriler
İşsizlik önümüzdeki yıllarda da Türkiye’nin en önemli gündemi olacak. Genç işsizlerin giderek artması, çözülen tarım ve krizle de birlikte kabuk değiştiren sanayi işsizliğin gündemde kalacağını gösteriyor. Başbakan’ın işsizlik konusunda, muhalefete öneri getirin çağrısına CHP ve ÖDP’den yanıt geldi. Ana muhalefet partisi olarak CHP’nin önerileri tartışılıyor. Ancak CHP’nin işsizliğe karşı önerileri üzerinde tartışmayı hak etmiyor. Çünkü gerçekten Baykal’ın gurup toplantısında söylediği “şeyler” “Baykalca” “şeyler” Ancak ÖDP’nin önerilerini tartışmak gerek. Hele bir tanesi var ki; bunun üzerinde Türkiye’nin çok konuşması gerekiyor.
Share on Facebook
Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 24-09-2008
0
Eylül yine geldi işte; hesaplaşma zamanı. İlk önce 6-7 Eylül 1955 sonra da 12 Eylül 1980. Türkiye tarihinde iki önemli dönemeç noktası. Bugünleri belirleyen, bugün konuştuğumuz birçok şeyin nedeni, kaynağı olan tarihler. Bu tarihlerden sonra bu topraklarda hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Eylül, Türkiye’de hâlâ açık kanayan yaradır.
6-7 Eylül olayları bir devamdır: Yani 1915’in, 1942’nin devamı. 1955 6-7 Eylül olayları yukarıdan aşağıya, tek bir ırka dayanan bir ulus-devlet ve pazar yaratmanın en ayırt edici basamaklarından birisidir. Bu ideolojik-politik yaklaşım, Osmanlı’da ve Türkiye’de başından beri kendisini “ittihatçılık” örgütlenmesi ve anlayışıyla var etmiştir. Bu anlayışa ve buna bağlı örgütlenmelere bugün hem devlet içinde hem de devletin dışında sağ ve “sol” olarak rastlıyoruz. İttihatçılığın düşünsel arka planı –ama en sağından en soluna kadar- “millet-i hâkime”dir. Millet-i hâkime anlayışı, doğal olarak, diğerini millet-i mahkûme olarak görecektir. Bu aynı zamanda başından beri “resmî” bir inkâr politikasını gerekli kılar. Falih Rıfkı’nın şu sözü “millet-i hâkime”ye dayalı resmî inkâr politikasının en özlü ifadesidir. “Tarihe hakikat’in ne lüzumu var? Osmanlı tarihi, bu sebeple, bir yalan âlemi olmuştur. Yalan Şarkta ayıp değildir.” Bu anlayış Türkiye’de yalnızca inkârcı resmî politikanın temel düsturu olmamıştır; yaygın, geçerli bir resmî ideoloji hatta kültür olarak meşrulaşmış ve içselleşmiştir.
Share on Facebook
Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 09-08-2008
0
Marx, Fransa’da 1855’te başlayıp 1870’e kadar sürecek olan krizi tüm yönleriyle okumuştu. Bu ayırt edici özellik onu çağdaşı diğer iktisatçı ve siyasetçilerden ayırıyordu.
III. Napoleon’un darbesinin ve buna bağlı sürecin nereye varacağını gören Marx, tarihi güncelle birleştirip okuma konusunda, belki de gelmiş geçmiş en yetkin filozoftu.
Marx, Proudhoncu iktisatçıların 1855 kriziyle ilgili tüm çözüm önerilerinin geçersiz olduğunu söylerken iktisat bilgisinden daha çok tarihsel materyalist bakış açısına dayanıyordu.
Örneğin o zaman da, şimdi olduğu gibi, Merkez Bankası’nın para politikaları üzerinde çok yoğun tartışmalar vardı. Ama yaşanmakta olan krizin, ne yapılırsa yapılsın, çözümünün iktisaden imkânsız olduğunu, çözüm için yeni bir politik dönemin başlaması gerektiğini Marx biliyordu. Şimdi insan bugün iktisattan siyasete uzanan tartışmalara ve bunlara bağlı üretilen politikalara bakınca ister istemez Marx’ın şu sözlerini hatırlıyor:
Share on Facebook