Türkiye’de zenginliğin kaynakları (Birikim Dergisi/ eylül-ekim/08

Posted by ertemcemil132 | Posted in Finans Politik, Türkiye Yazıları | Posted on 20-01-2009

0

Kardeşim Hrant Dink’in anısına…

 

GİRİŞ

 

Türkiye’de “zenginliğin” oluşması ya da servetin Osmanlı “mülkünden” çıkıp yeniden biçimlenmesi ve el değiştirmesi tarihsel olarak Cumhuriyetten çok önceye dayanır. Ama ulusal bir pazar inşa etme ve o pazarın öznelerini yaratma politikası tabii ki-ulus-devlet iradesi olarak- Cumhuriyetle başlar. İlkönce Osmanlı sonra da Cumhuriyet döneminin sermaye birikimi ve bunun sonucunda gerçekleşen “zenginlik” hem ekonomik hem de siyasi olarak-hiç şüphesiz- iki ayrı döneme tekabül eder gözükür. Ancak yaratılan zenginliğin paylaşımı ve hâkim sınıfların kompozisyonunun oluşması Cumhuriyetten çok önceye dayanır. 1850’lerde belirginleşmeye başlayan bu süreç; zorunlu olarak, 1923’te Cumhuriyetin ilanıyla kesintiye uğrar. Ama şu çok açıktır ki, Cumhuriyetin özellikle 1930 yılından başlamak üzere uyguladığı politikalar devletçi bir yağmacılık olarak “zenginliğin”-sermayenin- Türkleştirilmesi sürecinin bir devamı niteliğindedir. Bu anlamda “milli iktisat” bir iktisat politikası olarak nitelendirilemez. 1930’da başlayan “devletçilik” dünya koşullarının zorunluluğu kadar, 1923’te kesintiye uğrayan ve kökleri İttihad-Terakki’de bulunan bürokratik-militarist hâkim yapının inisiyatifi ele almasıyla da açıklanabilir.  Ve bu dönemden sonra gelen 50 yıl, Türkiye’de hem zenginliğin hem de buna bağlı yoksullaşmanın, yağmanın kısaca haraç ekonomisinin tarihidir. Kapitalizmin ve onun “rasyonalitesinin” uçlarını verdiği, liberalizmin( ama artık neoliberal olarak) 1980 sonrası ise birçok yönüyle hem 50 yıllık yağma ekonomisinin izlerini hem de uluslar arası sermaye birikiminin güncel müdahalelerini barındırır. Bu kısa çalışma öncelikle Türkiye’de “zenginliğin” belki de güncel hukuk diliyle söylersek “ sebepsiz zenginleşmenin” köklerini ve bu konudaki iradi müdahaleleri ele almaktadır. Bu açıdan zaman aralığımız “tevhid” sürecinin ilk adımı sayılan 1844 Tashih-i Ayar girişimiyle başlayan “parasal birlik” sürecinin başlangıcı olarak belirlenmiştir. Bu süreç-yani 1923 Cumhuriyetin ilanına kadar olan süreç-,  ulusallaşma ve sömürgecilik (ittihadcılık-batılaşma-sömürgecilik) arasında çırpınan çökmüş bir imparatorluğun resmini de verir. Cumhuriyet öncesi, Niyazi Berkes’in de çok iyi anlattığı gibi[1] kalkınma yolu için üç temel görüş öne çıkmaktaydı. (Aslında buna üç temel ideolojik yaklaşım demek daha doğru olur.) İslam modeli, Ulusçuluk ve Batı liberalizmi çerçevesi. Bu üç temel yaklaşım, özünde batının kapitalizm açılımının farklı veçheleri olarak anlatılmış ve her üç akımın temsilcileri farklı biçimde de olsa artı-değer dolayısıyla meta üretimi olmadan gelişme olmayacağı konusunda hemfikir gözükmüşlerdir. İslamcılar dâhil.[2] Ama bu üç temel yaklaşımın ruhunda bulunan kapitalizmin rasyonalitesi pratikte, bütün bu tarihi süreç boyunca, hiçbir zaman ortaya çıkmamıştır. Çünkü Türkiye’de kapitalizmin tarihi, aynı anda kapitalizm öncesi siyasi bir yağma ile birlikte şekillenmiştir.

Share on Facebook

BİR ARADA YAŞAMANIN ÜÇ HALİ..

Posted by ertemcemil132 | Posted in Finans Politik, Türkiye Yazıları | Posted on 22-06-2008

0

Hrant’ın Katlinden En Aydınlık ve En Uzun Gün Eylemine…

Hrant’ı kimlerin niçin öldürdüğü iyice açığa çıktı. Bu cinayette resmi güçlerin iradesi artık “resmi” bir kabul.  Böyle bir cinayet, Türkiye gibi, bir toplumda çok köklü bir değişimin başlangıcı sayılabilir, o toplumu derinden etkileyip sarsabilir ve değişimi için bir başlangıç olabilirdi. Daha doğrusu en tepeden en aşağıya toplumun vicdanının harekete geçirecek cinayetlerdir bu tür saldırılar. Vicdanı ve aklı olmayan toplumlar kaybetmeye, yoksullaşmaya ve giderekte yok olmaya mahkûmdur. Hrant cinayeti ne yazık ki Türkiye’nin aklını ve vicdanını geri getirmedi. Hrant’tan sonra Türkiye çok sağlıklı bir toplum görüntüsü çizmedi. Yine çocuklarımızı öldürdük, dağlarda ve şehirlerde. Bu niye böyle; niye Türkiye kendini aşağılayan, yoksullaştıran, sürekli geriye iten bir cenderenin içinde kıvranıp duruyor.

Share on Facebook

Merkez Bankası Gerçeği

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Merkez Bankası’nın taşınma tartışmaları boş, akıl dışı bir zemine oturmak üzere.

Merkez Bankası’nın İstanbul’a taşınmasına karşı çıkanlar ikiye ayrılıyor. Birinciler rasyonel gerekçelerle karşı çıkanlar. Mesela merkez Bankası yönetimi ve çalışanları bu kesimi oluşturuyor. Geçen sene Merkez Bankası’nın İstanbul’da yaptığı “Dolarizasyon” konferansı sonrası Merkez Bankası yönetici ve çalışanlarıyla bu konuyu konuşma fırsatı bulmuştuk. Onlar buna karşı çıkarken hem kendilerinin hem de kurumun çok büyük maddi külfete gireceğini söylüyorlardı.

Umarım Merkez Bankası’nın o gün tanıdığım tüm çalışanları İstanbul’a gelir.

Merkez Bankası çok iyi iktisatçılara ve yöneticilere sahip. Bence taşınma sorununun büyütülecek tek yanı, bu süreçte Merkez Bankası’nın kadro kaybetmesi.

İkinci tür karşı çıkışlar tabii ki Cumhuriyet elden gidiyor paranoyasına dayanıyor. Mesela Baykal para basmak egemenliğin en önemli aracıdır dedi, geçen gün. Bir kere bu doğru değil. İkincisi zaten en çok yirmi yıl içinde TL basmayacağız. Avroyu Avrupa Merkez Bankası’ndan alacağız. Yirmi yılda bir toplum için kısa bir süre. AB üyeliğini CHP desteklemiyor mu? Üçüncüsü artık dört büyük merkez bankası dışındakilerin para basması belli kuralara bağlı. Bu da bir egemenlik unsuru değil artık. Baykal akıl dışı bir muhalefet yürütüyor. Her söylediği düşünmeden, bilgisizce, cahil bir kavga hırsıyla söylenmiş şeyler. Türkiye’nin bu adamdan kurtulması gerekiyor. Mesela bir muhalefet lideri olarak Baykal, niye Merkez Bankası’nın yalnızca “fiyat istikrarı” diye bir amacı olduğunu, istihdam amacının atlandığını öne çıkarmaz. Birde artık hepimizin bazı gerçekleri görmesi gerekiyor. Günümüzde merkez bankaları hiyerarşisi ve gerçeği şöyle:

Dünya parası basma (küresel senyoraj hakkı) gücünü elinde bulunduran FED (US doları) ve Avrupa Merkez Bankası (Avro) en tepede. İngiltere’de avroya geçmek zorunda. Sonra trilyon dolarlık rezervleriyle Çin Merkez Bankası ve Japonya Merkez Bankası geliyor. İlk iki banka küresel para (dolar-avro) basma gücüne sahip. Diğer ikisi de bu paralardan oluşan en güçlü rezervleri elinde tutan bankalar. Bu sıralama küresel para imparatorluğunun tepesi. Sonra diğer merkez bankaları geliyor. Bunların bir bölümü artık yalnız şekilsel olarak ulusal paralarını basma hakkına sahip. Yani ellerindeki uluslar arası rezervler kadar para basabiliyorlar. Bu rezervleri ise bir taşla iki kuş vuran bir sihirli araçla ediniyorlar. Faiz aracı. Yüksek reel faiz hem kolay borçlanmaya hem de içeriye sıcak sermaye çekmeye yarıyor.

Faiz sapanının diğer kuşu da içteki sıkı para politikasını sürdürüp enflasyonu kontrol etmesi. Eskiden para basarak enflasyon yaratıp, kesimler arası gelir aktarımı yapan merkez bankaları şimdilerde karşılıksız para basmıyor. Ama onun yerine hazineler borç senedi basıp merkez bankası rezervlerini borçla güçlendiriyorlar. Bu sefer gelir aktarımı ulusal düzlemde değil, küresel düzlemde oluyor. Böylece fiyatlar genel seviyesi de korunmuş oluyor.

Sonuçta Türkiye gibi ülkelerin merkez bankaları artık operasyon merkezleri. Ama bu şimdinin sorunu değil, yirmi yıldır böyle. Demek ki, ortada İstanbul’a taşınma meselesinden daha derin bir sorun var.

Share on Facebook

Kırlangıç Yuvası

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Bugün bütün bu toz dumana, ABD’deki resasyonun bütün işaretleri ile kendini göstermesine rağmen ekonomi yazmayacağım. Ama iki cümleyle şöyle: ABD, artık üçüz açıklarını dünyanın başına yıkarak durumu idare edemeyecek, makas değiştirmek zorunda. Fed, faizleri hızla yüzde 2’lere kadar indirecek. Büyük merkez bankaları faiz ve likidite kullanıp durumu en az hasarla atlatmaya çalışacaklar. Zayıflar ayıklanacak. Bizim gibi ülkelerde bu sefer mali kesim değil ama reel sektör güç günler yaşayacak. Açık pozisyonu olup, nakit girişi sürekliliği olmayanlar batacak ya da el değiştirecek.

Bugün Hrant’ın kırlangıç yuvası’ndan bahsetmek istiyorum. Dün akşam “Kırlangıç Yuvası” adlı belgeseli seyrettim. Hrant, yabani otların insan boyunu bulduğu arazide harabeye dönmüş yapıya bakıp, “burayı mutlaka geri alacağız, ben daha ölmedim, geri alacağız ve yeniden içinde yetim çocukların koşturduğu bir cennet bahçesi yapacağız” diyordu.

Tuzla Ermeni Çocuk Kampı’nın öyküsü bu rejim için bir utanç öyküsüdür aynı zamanda. Bu Cumhuriyet, onu kuranların iddia ettiği gibi, hiçbir zaman kimsesizlerin kimsesi olmadı. Tam aksini yaptı. Yetimleri sokağa atıp, boğazlarına giren bir yudum ekmeğe göz dikti. Cumhuriyet elitleri, başından beri ittifak yaptıkları emperyalistlerle, gerici toprak ağalarıyla bir olup bu ülkeyi ve insanlarını soydular. Buna karşı çıkanları da astılar, kurşuna dizdiler, işkence tezgâhlarından geçirdiler. Hiçbir zaman anti-emperyalist olmadılar, tam aksine pragmatist ve işbirlikçiydiler, ta başından beri.

İnsan Hakları Derneği’nin 2000 yılında yayınladığı “Tuzla Ermeni Çocuk Kampı, Bir El Koyma Öyküsü” adlı kitapta yetimhanenin öyküsünü şöyle anlatılıyor:
”Gedikpaşa’daki Kilise bahçesinde beton üzerinde sıcak yaz günlerinde kavurucu yaz güneşi altında koşuşan çocuklara yazları iyi vakit geçirecekleri uygun bir mekân yaratılmak istendi.
Kilise Vakfı’nın yöneticileri Tuzla’da kamp için bomboş, yemyeşil bir alan buldular.
1962 Kasım’ında Tuzlalı Sait Durmaz’dan araziyi satın alarak kilise adına tescil ettirdiler. Kilise 1936 Beyannamesi’ne dayanarak Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Valiliğin verdiği özel izin belgelerini de tamamlayarak arsayı aldı.
Sonra temel kazıldı. Çocuklar temel için gereken taş ve kumu el arabalarıyla deniz kıyısından taşıdı. Hepsi arı gibi çalışıyordu. O yaz boş araziye kavak ağaçları dikildi. Önce çadırlarda kaldılar, sonra binalar bitti.” Artık 1500 yetim çocuğun kendi elleriyle yaptığı bir yuvası olmuştu. Ama çocukların, havuzunda nilüferlerin olduğu o yemyeşil bahçede koşturmaları 23 Şubat 1979’da son buldu. Vakıflar Genel Müdürlüğü Kartal 3’üncü Asliye Hukuk Hâkimliği’ne başvurmuştu. Kilise Vakfı’nın elindeki tapunun iptal edilmesini ve eski sahibine geri verilmesini istiyordu. Mahkeme isteği uygun buldu.

Şimdi yetim çocukların o yuvası bir harabe. Hrant yok edilen kırlangıç yuvalarında gezinirken diyor ki; “ Ah, bakın bizden aldılar, peki onlar ne yaptı, bir okul, bir hastane, bir yoksul yurdu… Hiçbir şey, bari bunu yapsalardı, boynumuz bu kadar bükük kalmazdı…” Onlar hiçbir şey yapamazlar yıkmaktan başka. Onlar, Falih Rıfkı’nın dediği gibi anaların Ahmet’lerini kaybederler yalnız. : “Ahmet ‘imi gördün mü?” Hayır… Hiçbirimiz Ahmet’ini görmedik. Fakat Ahmet’in her şeyi gördü. Allah’ın Muhammed’e bile an­latamadığı cehennemi gördü.”

Yarın vurulduğu yerde ve saatte Hrant’ı anıyoruz. Anaların Ahmet’lerini kaybetmediği bir yeni Cumhuriyeti de kuracağız.

Share on Facebook

İşçi sınıfının krize karşı olanakları ve fırsatları

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-04-29 tarihli Sesonline.net Yazısı

Bu konuyu iki temel çerçevede ele almak istiyorum. Birincisi bugün kapitalizmin geldiği evrede emek hareketinin siyasallaşma çerçevesi ve örgütlülük biçimleri. İkinci olarak da Türkiye’de işçi sınıfının politik çıkışının kısa vadede imkânları üzerine konuşacağım.

Birincisinden başlamak istiyorum. Yani 1973’de başlayan krizin son evresini yaşadığımız bu günlerde, hiç şüphesiz, kapitalizmin yeni yönelimi ve şu anda var olan makas değişikliği bize işçi sınıfı ve tüm küreselleşme mağdurları için çok önemli fırsatlar sunuyor.

Kadın bir Marksist kuramcıyla başlayayım: “İçinde bulunduğumuz tarihi anın, Marks’ı geri getirmek için en kötü değil, en iyi, en uygunsuz değil, en uygun an olduğudur” (1)

Evet, yavaş yavaş da olsa devletin –militarist ya da sosyal- kapitalizmin idamesi için kapitalizmle birlikte ayakta duracak yegâne araç olduğunu anlıyoruz. Hiç şüphesiz ki sosyal devlet, özellikle Avrupa’da, işçi sınıfının mücadelesi sonucu, kapitalizmin vermek istemediği birçok tavizi de vermek zorunda kalmıştır ve bu tavizler, çok yönlü bir mücadelenin kazanımları olarak da kurumsallaşmış ve tarihe mal olmuştur. Ancak unutulmamalıdır ki, özünde sosyal devlet olgusu, en çokta Keynesci dönem ve uygulamalar, kapitalizm için köklü düzenleme ve yeniden inşa süreçleri olmuştur. İşte birinci savaştan önce başlayan reformcu sosyal devlet ve devlet kapitalizmi modası aynı anda emperyalist paylaşımı, savaşı ve saldırıyı da içermektedir. Bu konuda 3. Enternasyonal çok öğreticidir. 3. enternasyonalin 1919’daki manifestosunda temel görevin, işçi sınıfı hareketini özellikle sosyal yurtseverliğin yıkıcı etkilerinden korumak olduğu vurgulanmıştı. Ancak bütün bu uyarılara rağmen ulus-devletin kurucu ideolojisi işçi sınıfını esir aldı. İşte bugün Avrupa’da sol partilerin ve solun içinde bulunduğu durumun bu tarihsel gerçeklikle bağlantısı vardır.

CHP kongresinde radyodan Deniz Baykal’ı dinlerken insanın aklına ister istemez daha birinci savaş öncesi militarizme teslim olan Alman sosyal demokratları geliyor. Acaba o zaman SDP “vatan savunması” adı altında militarizme teslim olup burjuvazinin peşine takılmasıydı bugün dünya tarihi başka türlü yazılabilir miydi? İnsanlık bu soruyu her zaman soracaktır; ama tarihe böyle bakamayız tabii.

SPD, 1989′da “sosyalizm’in çöküşü ile birlikte yaptığı program değişikliğine rağmen çok uzun zamandır zor durumda. SPD Almanya’nın en eski ama en sancılı partisi. Bu durumu tabi dünyada solun içinde bulunduğu durumdan ayıramayız. Ama SPD gibi büyük kitle partilerinin küçülmesi “sosyalizm” in çöküşü ile başlamadı. Çok önceleri 1. savaş öncesi Avrupa Sosyal-Demokrat partileri 1912 yılında Basel’de aldıkları emperyalist savaşa karşı çıkma kararlarını çiğneyerek, anayurt savunması adı altında emperyalizmin ve savaşın bir parçası olduklarında iş bitmişti. Bu kararda Kautsky’nin başını çektiği SPD’ nin payı büyüktür. 2 Aralık 1914 günü Alman meclisinde savaş harcamalarına ilişkin yapılan oylamada SPD’den karşı oy kullanan ve savaşa karşı çıkan tek milletvekili Karl Liebknecht idi. İşte bu olaydan sonra Liebknecht ve Luxemburg partiden ayrılarak Spartüküs Birliği adıyla yeni bir parti kurdular. Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht şovenizme ve emperyalist savaşa karşı mücadelede 15 Ocak 1919′da öldürüldüler. Ancak SPD onlardan sonra şovenizmin batağından çıkamadı.

DEVRİM ŞİMDİ NEREDE?

Kapitalizmin sanayi devrimini takip eden ve küreselleşme aşamasına kadar gelen tüm süreçleri sermaye birikimini ulus-devletler üzerinden yapmıştır. Ulus-devlet paradigması ve sınırları sağı da (muhafazakârlığı ve statükoyu) solu da (devrimi ve değişimi) belirlemiş ve anlatmıştır. Bu tarihsel süreç aslında bir denge halini tarif eder. Bu denge hali kendi içinde de ikili bir dengeyi esas alır. Birinci denge ulus-devletlerin birbirleriyle olan ilişkisi ve bunun dengesi. Bu dengenin bozulma hali sistemin krizi olarak kendini gösterir. Bu krizin aşılması ve dengenin yeniden tesisi ancak savaşla olur. Birinci denge sistemin çatısı gibi işler. İkinci denge de ulus devletlerin kendi iç dengeleridir. Burada sınıfların mevzilenmesi ve çekişmesi ulus pazarın ve o pazarın ekonomik gerçeklikleri üzerinden cereyan eder.

Bütün bu yapı aslında sanayi devriminin statik Newtoncu değerleri üzerinde kurulmuştur. Örneğin ulus-devletlerin birinde bir denge kırılması ve değişmesi (devrim) birinci dengeyi çok etkilemeyebilir. Çünkü eğer birinci dengede çok güçlü bir kırılma yoksa sistem er geç bu kırılmayı tamir edecektir (karşı devrim).

Sol anlayış Marks’tan hemen sonra kendisini sanayi devriminin Newtoncu değerleri üzerinden tarif etti. Çünkü sömürü mekanizması ulus-devletin sınırları içinde işliyordu. Üstelik ulus-devletlerin kapitalizmin işleyişinden doğan hiyerarşik yapılanması ülkeler arasında eşitsizliği ve yeni sömürü mekanizmalarını yaratmıştı.

Sol, hem iç dengeyi geniş kitleler lehine değiştirmek hem de birinci dengedeki çarpık durumu değiştirmek için var olan statik durumu hedef aldı. Ama bu hedefin “devrimciliği” kendinden menkuldü. Var olan dengeyi kendi lehine ulus sınırları içinde bir müddet bozmayı başarabiliyordu. Ama sonra “devrim” daha derine inemiyordu. Nedeni açıktı; sistemin bütününün dengesi değişmemişti.

Aslında bu durumda, sol sanılan bir dönüşüm bir müddet sonra sistemin dengesini daha da güçlendirecek gerici bir yapıya dönüşüyordu. Şimdi otuz-kırk yıl öncesinden çok farklı bir işleyiş içindeyiz. Birçok kavramı yeniden tarif etmek, yorumlamak zorundayız. Bizim eskiden çok radikal sandığımız söylemler ve teoriler aslında bugün gerici ve çözümsüz.

Bugün dünyada neo liberalizm saldırısı sonucu işçi sınıfı ve onun siyasi örgütlenmeleri çok gerilemiştir Ama ondan once bu sürecin ekonomik arka tarafına bakmamız oradan sonuçlar çıkarmamız gerekir. Yaşadığımız kriz yeni değil. 1973 de “petrol krizi” diye anılan ama kar oranlarının düşmesi ile başlayan bir süreç. Aslında bu yaşadığımız kapitalizmin, en önemli dönüşümlerinden biri ile sonuçlanacak krizi. Ben bu sürecin sonunda ABD’nin hegemonyasının Avrupa ve Asya ile ekonomik ve siyasi açıdan paylaşılacağını düşünüyorum. Bunun da işçi sınıfı için çok önemli fırsatlar yaratacağını belirteyim.

FIRSATLAR VE MÜCADELE OLANAKLARI

Bu süreçte neoliberal saldırıcı sonucu işçi sınıfının örgütlü gücü ve sendikalaşma oranı gerilemiştir. Ancak üretim eksenin “gelişmekte olan ülkelere” kayması sonucunda buralarda sendikal hareketlilik ve örgütlenme artmıştır. AB ülkelerinde sendikalaşma oranı düşerken, kapitalizmin kar oranlarını yükseltmek için üretimi kaydırdığı birçok azgelişmiş ülkede sendikal örgütlenme ve sendikalaşma oranı artmıştır. (1) Dünyada sendikalaşma 1945–1970 arası çok önemli sayısal yükselişler göstermiştir. Ancak bu devletin de araya girdiği ve yönlendirdiği sarı sendikacılığı öne çıkarmış ve gerçek anlamda bir sendikal mücadele alanı yaratmamıştır. Bugün her şeye rağmen sendikal mücadelenin arttığı 12 azgelişmiş ülkede işçi sınıfının çok daha önemli açılımları vardır. Bu ülkeler arasında G. Afrika, Şili, G.Kore, Brezilya gibi ülkeler var. Bugün, bazı yönlerine itiraz etsek de, Latin Amerika’da iktidara gelen sol partilerin arkasında bu dinamik yatar. Bunun dışında işçi sınıfı bu süreçte toplu pazarlık gücünü artırmalıdır. Çünkü sendikasızlaştırmayla birlikte işçi sınıfının toplu pazarlık gücü zayıflamıştır. Ancak, toplu pazarlık gücü sendikal örgütlülükten ayrı olarak etki alanı açısından güçlü olabilir. Bu önümüzdeki günlerde işçi sınıfının devletsiz, gerçek bir sendikal mücadele ve örgütlenme açısından önünün açılması anlamına da gelecektir.

Bugün önümüzdeki önemli adımlardan birisi sendikal birleşmelerin örgütlü tek merkezli olması doğrultusunda adım atılmasıdır. Avrupa’da sendikal örgütlenme işkolu düzeyinden sektör ve ulusal düzeye doğru gitmiştir. AB düzeyinde üç ülkede (Belçika, Finlandiya ve İrlanda) ulusal-sektörler düzeyinde toplu pazarlık belirleyicidir. Diğer ülkelerde işkolu ve işletme düzeyleri geçerlidir. İşkolunun geçerli olduğu ülkeler faşizmin bir zamanlar hüküm sürdüğü İspanya, Portekiz, İtalya gibi ülkelerdir. Burada faşizmin mirası olarak korparitist sendikacılık gelişmiştir. (3) Toplu sözleşmelerin kapsamı ve uygulama gücünü kıtasal hale getirmek bugün işçi sınıfının ilk hedefi olmalıdır. Toplu pazarlığın kapsama alanı genişletilmeli ve bu alan sendikasız işçileri de kapsamalıdır. Avrupa sendikaları azalan güçlerine çözüm olarak sendikal birleşmelere yönelmektedirler. Kimya, Enerji ve Maden işçileri uluslar arası federasyonu (ICEM), sendikal hareket için temel sorunun “bütünleşen küresel piyasaya karşı sendikaların yenilenme ve bütünleşmesi olduğunu ortaya koyuyor. (4)

İşten çıkarmalara karşı geliştirilecek en önemli eylemlilik kıta çapında aynı anda işten çıkartılan işyerinin tüm şubelerinde uyarı ve greve gitmektir. Ulusal ve yerel firmalarda ise yerel hükümeti ve işvereni uyaracak, geri adım attıracak eylemlilikler yapılmalıdır. Bunun için kıtasal güç ve örgütlülük gereklidir.

Şimdi her kriz burjuvazi için yeni fırsatları öne çıkartırken, işçi sınıfı için de farklı olanakları yaratabilir. Önümüzdeki dönemin olanakları işçi sınıfı için vardır.

Bugün AKP iktidarı Cumhuriyet tarihinin, çalışanlar açısından en güçsüz iktidarlarından biridir. İktidardan tasfiye edilmekte olan faşist ve militarist yapılar da AKP ile uğraşmakta, bir süre daha iktidarlarını devam ettirmek için bütün imkânları ve hukuk dışı yolları –darbe ve benzeri girişimler dâhil- kullanmak istemektedirler. İşçi sınıfı neoliberal politikaların uygulayıcısı olarak AKP iktidarıyla mücadele ederken faşist devlet çetelerinin oyununu da gelmemeli, politik süreci doğru okumalıdır.

Bu açıdan önümüzdeki 1 Mayıs önemli bir deney olacaktır. İşçi sınıfı kendi enternasyonal sınıf bayrakları ile alanı doldurmalıdır.

14 Mart’ta bu bakımdan öğreticidir. 14 Mart’ta işçi sınıfının topyekûn direnişi AKP iktidarını Sosyal Güvenlik yasası için masaya oturmaya zorlamıştı ki araya devlet girdi. Yargıtay’ın açtığı kapatma davası Türkiye’de bir kez daha oy verenlerin oy verdikleri bir iktidardan hesap sorması engellendi. Türkiye işçi sınıfı iktidarlardan hesap sorma hakkını elde etmelidir ki bu krizlerden en az zararla çıksın. Bu açıdan işçi sınıfının ulusalcı ve devletçi her türlü politik düzlemden uzak durması gerektiği gibi bunun siyasi yönelimlere karşı mücadele etmesi gerekir.

ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEMDE NELER YAPILABİLİR?

Birincisi kadın işçi hareketinin güçlenmesi ve mücadelede kadınların da yer alması önemlidir. Bunun için bütün katılım kanalları geliştirilmelidir. İşyeri komiteleri, işsizliğe karşı örgütlenme ve dayanışma birimleri oluşturulmalıdır. Sendikalar bu tür sivil örgütlenmelere öncülük etmelidir. Mücadele yalnız ulus sınırları için de değil, ulaşılabilecek her yerde ve alanda olmalıdır. Mücadele araç ve yöntemlerini geliştirmek ve enternasyonal ittifakları çoğaltmak, önümüzdeki dönemin, en önemli ve acil adımları olmalıdır. Bugün Marksizm her zamankinden daha gerekli ve günceldir. Bugün 1. Enternasyonal zamanlarından daha fazla yeni bir enternasyonalin fırsatı ve imkânı vardır. Bunu farkına vermek bile bu günlerin en önemli kazanımı olacaktır.

(1) Ellen Meiksins Wood, Marks’a dönüş, Kalkedon Yayınları, 2007, İstanbul.

(2) ILO, Word Labour Report 1997-1998- Geneva, 1997, s.7

(3) EIRO, Industrial relations in tehe EU member States anda candidate countries, European

(4) ICEM, Power and Counter Power: The Union Response to Global Capital, Chigago, 1996

Share on Facebook