2010 notları-2 (2010 Türkiyesi)

Posted by ertemcemil132 | Posted in Finans Politik, Türkiye Yazıları | Posted on 25-12-2009

1

 Maraş Katliamı olalı tam 31 yıl oldu. 19 Aralık 1978’de bir provokasyonla başlayan olaylar, 26 aralıka kadar devam etmiş ve yaklaşık 500 kişi hayatını kaybetmişti. Türkiye’nin örtülü bir savaş yaşadığı ve adım adım faşist bir darbeye sürüklendiği yıllardı. CHP iktidardaydı.

Dönemin İçişleri bakanı İrfan Özaydınlı, olayların ana nedenin sol örgütlerin kışkırtması olduğunu söyleyerek tarihe geçmişti. Daha sonra görevden alınarak yerine Hasan Fehmi Güneş atandı.

 K. Maraş katliamı, Türkiye’yi 12 Eylül’e götüren en önemli virajlardan biridir. Katliamdan sonra Ecevit hükümeti 13 ilde sıkıyönetim ilan ederek 12 Eylül karanlığının yolunu açmıştı.  Olaylar Maraş’ta olmuştu ama Diyarbakır, İstanbul, İzmir, Adana, Kars gibi stratejik önemi olan iller asker yönetimine teslim edilerek kalıcı askeri yönetim çemberi oluşturulmuştu.  Aslında 1978 Türkiye için ilginç bir yıldı. Amerika, 1974 Kıbrıs harekâtından sonra Türkiye’ye ambargo uygulamış, Ecevit hükümeti de Amerikan üslerini kapatmıştı. Soğuk savaşın son ama en keskin yıllarıydı. Amerika’nın Türkiye’deki üslerden vazgeçmesi mümkün değildi. 1973’te başlayan kriz, başta Amerika olmak üzere, merkez ülkelerde neoliberal uygulamaları zorunlu hale getiriyordu.  Amerikan militarizmi krizi aşmak için bütün dişlerini çıkarmıştı. Latin Amerika’da faşist darbeler zaten 70’li yıllarla birlikte gündemdeydi. Sovyetlerin egemenliğindeki Doğu Avrupa ile kaynayan Ortadoğu arasında köprü olan Türkiye’de “istikrar”, Amerikan şahinlerine göre, ancak ve ancak bir askeri darbe ile sağlanabilirdi. 1978’de Maraş olaylarından hemen önce, ordu içinde birçok gurup darbe için harekete geçmişti bile. Mesela “rahatsız genç subaylar” olayı çok ilginçtir.

İşsizliğe Karşı “orijinal” “sol” öneriler

Posted by ertemcemil132 | Posted in Finans Politik, Türkiye Yazıları | Posted on 03-03-2009

2

İşsizliğe çözüm için “orijinal” “sol” öneriler

 

İşsizlik önümüzdeki yıllarda da Türkiye’nin en önemli gündemi olacak. Genç işsizlerin giderek artması, çözülen tarım ve krizle de birlikte kabuk değiştiren sanayi işsizliğin gündemde kalacağını gösteriyor. Başbakan’ın işsizlik konusunda, muhalefete öneri getirin çağrısına CHP ve ÖDP’den yanıt geldi. Ana muhalefet partisi olarak CHP’nin önerileri tartışılıyor. Ancak CHP’nin işsizliğe karşı önerileri üzerinde tartışmayı hak etmiyor. Çünkü gerçekten Baykal’ın gurup toplantısında söylediği “şeyler” “Baykalca” “şeyler” Ancak ÖDP’nin önerilerini tartışmak gerek. Hele bir tanesi var ki; bunun üzerinde Türkiye’nin çok konuşması gerekiyor.

TAKİYECİ DEĞİL, NEOLİBERAL!

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 08-08-2008

0

AKP İKTİDARI NEDİR? (2)

AKP’nin iktidara gelmesi ve ikinci seçim maratonundan da galip çıkarak iktidarını pekiştirerek sürdürmesi dünyanın yeniden yapılanmasının ve günümüzdeki sermaye birikiminin gereği olarak okunmalıdır. Bu bağlamda AKP’nin ne Türkiye’yi İran yapma gibi bir amacı vardır; ne de şeriat devleti isteği ve politikası. Bugün AKP, Türkiye’nin tek takiye yapmayan partisidir. AKP’nin AB birliği hedefi ve neo-liberal politikaları uygulama kararlılığı samimi ekonomik ve politik hedeflerdir. AKP’ye muhalefet yapmak isteyenler bu gerçeği atlayıp onu bir önceki Erbakan partileriyle karıştırınca yaptıkları “muhalefet” yalnızca AKP’nin işine yaramaktadır. Şimdi AKP’ye muhalefet yapmak isteyenlere ufak bir rehber sunalım.

DEVLETİN KUZGUNLARI, KUZGUNLARIN TEZGAHLARI

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 09-07-2008

1

Türkiye’nin tüm kurumları yenilenecek

1 Temmuz Türkiye için bir milat sayılmalı. Artık herkes bu ülkede demokratik olmayan dolayısıyla meşru olmayan yollarla bir iktidar değişimi olmayacağını anladı. Gerçekten mi; hemen mi; diye sormayın bunun çok güçlü işaretleri var. Geçen aksam Baykal bir televizyon kanalında yarım saat nasıl 12 Eylül mağduru olduğunu, darbeye ne kadar karşı olduğunu anlattı durdu. Burada, oportünizm ölçü olmaz denilebilir; doğru ama başka örneklerde var, onları da yakında göreceksiniz. Çok yakında Türkiye’de hem siyasette hem de ekonomide söz sahibi tüm oyuncular söylem ve daha sonra kurumsal değişime uğrayacaklar.

İşçi sınıfının krize karşı olanakları ve fırsatları

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-04-29 tarihli Sesonline.net Yazısı

Bu konuyu iki temel çerçevede ele almak istiyorum. Birincisi bugün kapitalizmin geldiği evrede emek hareketinin siyasallaşma çerçevesi ve örgütlülük biçimleri. İkinci olarak da Türkiye’de işçi sınıfının politik çıkışının kısa vadede imkânları üzerine konuşacağım.

Birincisinden başlamak istiyorum. Yani 1973’de başlayan krizin son evresini yaşadığımız bu günlerde, hiç şüphesiz, kapitalizmin yeni yönelimi ve şu anda var olan makas değişikliği bize işçi sınıfı ve tüm küreselleşme mağdurları için çok önemli fırsatlar sunuyor.

Kadın bir Marksist kuramcıyla başlayayım: “İçinde bulunduğumuz tarihi anın, Marks’ı geri getirmek için en kötü değil, en iyi, en uygunsuz değil, en uygun an olduğudur” (1)

Evet, yavaş yavaş da olsa devletin –militarist ya da sosyal- kapitalizmin idamesi için kapitalizmle birlikte ayakta duracak yegâne araç olduğunu anlıyoruz. Hiç şüphesiz ki sosyal devlet, özellikle Avrupa’da, işçi sınıfının mücadelesi sonucu, kapitalizmin vermek istemediği birçok tavizi de vermek zorunda kalmıştır ve bu tavizler, çok yönlü bir mücadelenin kazanımları olarak da kurumsallaşmış ve tarihe mal olmuştur. Ancak unutulmamalıdır ki, özünde sosyal devlet olgusu, en çokta Keynesci dönem ve uygulamalar, kapitalizm için köklü düzenleme ve yeniden inşa süreçleri olmuştur. İşte birinci savaştan önce başlayan reformcu sosyal devlet ve devlet kapitalizmi modası aynı anda emperyalist paylaşımı, savaşı ve saldırıyı da içermektedir. Bu konuda 3. Enternasyonal çok öğreticidir. 3. enternasyonalin 1919’daki manifestosunda temel görevin, işçi sınıfı hareketini özellikle sosyal yurtseverliğin yıkıcı etkilerinden korumak olduğu vurgulanmıştı. Ancak bütün bu uyarılara rağmen ulus-devletin kurucu ideolojisi işçi sınıfını esir aldı. İşte bugün Avrupa’da sol partilerin ve solun içinde bulunduğu durumun bu tarihsel gerçeklikle bağlantısı vardır.

CHP kongresinde radyodan Deniz Baykal’ı dinlerken insanın aklına ister istemez daha birinci savaş öncesi militarizme teslim olan Alman sosyal demokratları geliyor. Acaba o zaman SDP “vatan savunması” adı altında militarizme teslim olup burjuvazinin peşine takılmasıydı bugün dünya tarihi başka türlü yazılabilir miydi? İnsanlık bu soruyu her zaman soracaktır; ama tarihe böyle bakamayız tabii.

SPD, 1989′da “sosyalizm’in çöküşü ile birlikte yaptığı program değişikliğine rağmen çok uzun zamandır zor durumda. SPD Almanya’nın en eski ama en sancılı partisi. Bu durumu tabi dünyada solun içinde bulunduğu durumdan ayıramayız. Ama SPD gibi büyük kitle partilerinin küçülmesi “sosyalizm” in çöküşü ile başlamadı. Çok önceleri 1. savaş öncesi Avrupa Sosyal-Demokrat partileri 1912 yılında Basel’de aldıkları emperyalist savaşa karşı çıkma kararlarını çiğneyerek, anayurt savunması adı altında emperyalizmin ve savaşın bir parçası olduklarında iş bitmişti. Bu kararda Kautsky’nin başını çektiği SPD’ nin payı büyüktür. 2 Aralık 1914 günü Alman meclisinde savaş harcamalarına ilişkin yapılan oylamada SPD’den karşı oy kullanan ve savaşa karşı çıkan tek milletvekili Karl Liebknecht idi. İşte bu olaydan sonra Liebknecht ve Luxemburg partiden ayrılarak Spartüküs Birliği adıyla yeni bir parti kurdular. Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht şovenizme ve emperyalist savaşa karşı mücadelede 15 Ocak 1919′da öldürüldüler. Ancak SPD onlardan sonra şovenizmin batağından çıkamadı.

DEVRİM ŞİMDİ NEREDE?

Kapitalizmin sanayi devrimini takip eden ve küreselleşme aşamasına kadar gelen tüm süreçleri sermaye birikimini ulus-devletler üzerinden yapmıştır. Ulus-devlet paradigması ve sınırları sağı da (muhafazakârlığı ve statükoyu) solu da (devrimi ve değişimi) belirlemiş ve anlatmıştır. Bu tarihsel süreç aslında bir denge halini tarif eder. Bu denge hali kendi içinde de ikili bir dengeyi esas alır. Birinci denge ulus-devletlerin birbirleriyle olan ilişkisi ve bunun dengesi. Bu dengenin bozulma hali sistemin krizi olarak kendini gösterir. Bu krizin aşılması ve dengenin yeniden tesisi ancak savaşla olur. Birinci denge sistemin çatısı gibi işler. İkinci denge de ulus devletlerin kendi iç dengeleridir. Burada sınıfların mevzilenmesi ve çekişmesi ulus pazarın ve o pazarın ekonomik gerçeklikleri üzerinden cereyan eder.

Bütün bu yapı aslında sanayi devriminin statik Newtoncu değerleri üzerinde kurulmuştur. Örneğin ulus-devletlerin birinde bir denge kırılması ve değişmesi (devrim) birinci dengeyi çok etkilemeyebilir. Çünkü eğer birinci dengede çok güçlü bir kırılma yoksa sistem er geç bu kırılmayı tamir edecektir (karşı devrim).

Sol anlayış Marks’tan hemen sonra kendisini sanayi devriminin Newtoncu değerleri üzerinden tarif etti. Çünkü sömürü mekanizması ulus-devletin sınırları içinde işliyordu. Üstelik ulus-devletlerin kapitalizmin işleyişinden doğan hiyerarşik yapılanması ülkeler arasında eşitsizliği ve yeni sömürü mekanizmalarını yaratmıştı.

Sol, hem iç dengeyi geniş kitleler lehine değiştirmek hem de birinci dengedeki çarpık durumu değiştirmek için var olan statik durumu hedef aldı. Ama bu hedefin “devrimciliği” kendinden menkuldü. Var olan dengeyi kendi lehine ulus sınırları içinde bir müddet bozmayı başarabiliyordu. Ama sonra “devrim” daha derine inemiyordu. Nedeni açıktı; sistemin bütününün dengesi değişmemişti.

Aslında bu durumda, sol sanılan bir dönüşüm bir müddet sonra sistemin dengesini daha da güçlendirecek gerici bir yapıya dönüşüyordu. Şimdi otuz-kırk yıl öncesinden çok farklı bir işleyiş içindeyiz. Birçok kavramı yeniden tarif etmek, yorumlamak zorundayız. Bizim eskiden çok radikal sandığımız söylemler ve teoriler aslında bugün gerici ve çözümsüz.

Bugün dünyada neo liberalizm saldırısı sonucu işçi sınıfı ve onun siyasi örgütlenmeleri çok gerilemiştir Ama ondan once bu sürecin ekonomik arka tarafına bakmamız oradan sonuçlar çıkarmamız gerekir. Yaşadığımız kriz yeni değil. 1973 de “petrol krizi” diye anılan ama kar oranlarının düşmesi ile başlayan bir süreç. Aslında bu yaşadığımız kapitalizmin, en önemli dönüşümlerinden biri ile sonuçlanacak krizi. Ben bu sürecin sonunda ABD’nin hegemonyasının Avrupa ve Asya ile ekonomik ve siyasi açıdan paylaşılacağını düşünüyorum. Bunun da işçi sınıfı için çok önemli fırsatlar yaratacağını belirteyim.

FIRSATLAR VE MÜCADELE OLANAKLARI

Bu süreçte neoliberal saldırıcı sonucu işçi sınıfının örgütlü gücü ve sendikalaşma oranı gerilemiştir. Ancak üretim eksenin “gelişmekte olan ülkelere” kayması sonucunda buralarda sendikal hareketlilik ve örgütlenme artmıştır. AB ülkelerinde sendikalaşma oranı düşerken, kapitalizmin kar oranlarını yükseltmek için üretimi kaydırdığı birçok azgelişmiş ülkede sendikal örgütlenme ve sendikalaşma oranı artmıştır. (1) Dünyada sendikalaşma 1945–1970 arası çok önemli sayısal yükselişler göstermiştir. Ancak bu devletin de araya girdiği ve yönlendirdiği sarı sendikacılığı öne çıkarmış ve gerçek anlamda bir sendikal mücadele alanı yaratmamıştır. Bugün her şeye rağmen sendikal mücadelenin arttığı 12 azgelişmiş ülkede işçi sınıfının çok daha önemli açılımları vardır. Bu ülkeler arasında G. Afrika, Şili, G.Kore, Brezilya gibi ülkeler var. Bugün, bazı yönlerine itiraz etsek de, Latin Amerika’da iktidara gelen sol partilerin arkasında bu dinamik yatar. Bunun dışında işçi sınıfı bu süreçte toplu pazarlık gücünü artırmalıdır. Çünkü sendikasızlaştırmayla birlikte işçi sınıfının toplu pazarlık gücü zayıflamıştır. Ancak, toplu pazarlık gücü sendikal örgütlülükten ayrı olarak etki alanı açısından güçlü olabilir. Bu önümüzdeki günlerde işçi sınıfının devletsiz, gerçek bir sendikal mücadele ve örgütlenme açısından önünün açılması anlamına da gelecektir.

Bugün önümüzdeki önemli adımlardan birisi sendikal birleşmelerin örgütlü tek merkezli olması doğrultusunda adım atılmasıdır. Avrupa’da sendikal örgütlenme işkolu düzeyinden sektör ve ulusal düzeye doğru gitmiştir. AB düzeyinde üç ülkede (Belçika, Finlandiya ve İrlanda) ulusal-sektörler düzeyinde toplu pazarlık belirleyicidir. Diğer ülkelerde işkolu ve işletme düzeyleri geçerlidir. İşkolunun geçerli olduğu ülkeler faşizmin bir zamanlar hüküm sürdüğü İspanya, Portekiz, İtalya gibi ülkelerdir. Burada faşizmin mirası olarak korparitist sendikacılık gelişmiştir. (3) Toplu sözleşmelerin kapsamı ve uygulama gücünü kıtasal hale getirmek bugün işçi sınıfının ilk hedefi olmalıdır. Toplu pazarlığın kapsama alanı genişletilmeli ve bu alan sendikasız işçileri de kapsamalıdır. Avrupa sendikaları azalan güçlerine çözüm olarak sendikal birleşmelere yönelmektedirler. Kimya, Enerji ve Maden işçileri uluslar arası federasyonu (ICEM), sendikal hareket için temel sorunun “bütünleşen küresel piyasaya karşı sendikaların yenilenme ve bütünleşmesi olduğunu ortaya koyuyor. (4)

İşten çıkarmalara karşı geliştirilecek en önemli eylemlilik kıta çapında aynı anda işten çıkartılan işyerinin tüm şubelerinde uyarı ve greve gitmektir. Ulusal ve yerel firmalarda ise yerel hükümeti ve işvereni uyaracak, geri adım attıracak eylemlilikler yapılmalıdır. Bunun için kıtasal güç ve örgütlülük gereklidir.

Şimdi her kriz burjuvazi için yeni fırsatları öne çıkartırken, işçi sınıfı için de farklı olanakları yaratabilir. Önümüzdeki dönemin olanakları işçi sınıfı için vardır.

Bugün AKP iktidarı Cumhuriyet tarihinin, çalışanlar açısından en güçsüz iktidarlarından biridir. İktidardan tasfiye edilmekte olan faşist ve militarist yapılar da AKP ile uğraşmakta, bir süre daha iktidarlarını devam ettirmek için bütün imkânları ve hukuk dışı yolları –darbe ve benzeri girişimler dâhil- kullanmak istemektedirler. İşçi sınıfı neoliberal politikaların uygulayıcısı olarak AKP iktidarıyla mücadele ederken faşist devlet çetelerinin oyununu da gelmemeli, politik süreci doğru okumalıdır.

Bu açıdan önümüzdeki 1 Mayıs önemli bir deney olacaktır. İşçi sınıfı kendi enternasyonal sınıf bayrakları ile alanı doldurmalıdır.

14 Mart’ta bu bakımdan öğreticidir. 14 Mart’ta işçi sınıfının topyekûn direnişi AKP iktidarını Sosyal Güvenlik yasası için masaya oturmaya zorlamıştı ki araya devlet girdi. Yargıtay’ın açtığı kapatma davası Türkiye’de bir kez daha oy verenlerin oy verdikleri bir iktidardan hesap sorması engellendi. Türkiye işçi sınıfı iktidarlardan hesap sorma hakkını elde etmelidir ki bu krizlerden en az zararla çıksın. Bu açıdan işçi sınıfının ulusalcı ve devletçi her türlü politik düzlemden uzak durması gerektiği gibi bunun siyasi yönelimlere karşı mücadele etmesi gerekir.

ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEMDE NELER YAPILABİLİR?

Birincisi kadın işçi hareketinin güçlenmesi ve mücadelede kadınların da yer alması önemlidir. Bunun için bütün katılım kanalları geliştirilmelidir. İşyeri komiteleri, işsizliğe karşı örgütlenme ve dayanışma birimleri oluşturulmalıdır. Sendikalar bu tür sivil örgütlenmelere öncülük etmelidir. Mücadele yalnız ulus sınırları için de değil, ulaşılabilecek her yerde ve alanda olmalıdır. Mücadele araç ve yöntemlerini geliştirmek ve enternasyonal ittifakları çoğaltmak, önümüzdeki dönemin, en önemli ve acil adımları olmalıdır. Bugün Marksizm her zamankinden daha gerekli ve günceldir. Bugün 1. Enternasyonal zamanlarından daha fazla yeni bir enternasyonalin fırsatı ve imkânı vardır. Bunu farkına vermek bile bu günlerin en önemli kazanımı olacaktır.

(1) Ellen Meiksins Wood, Marks’a dönüş, Kalkedon Yayınları, 2007, İstanbul.

(2) ILO, Word Labour Report 1997-1998- Geneva, 1997, s.7

(3) EIRO, Industrial relations in tehe EU member States anda candidate countries, European

(4) ICEM, Power and Counter Power: The Union Response to Global Capital, Chigago, 1996