Isınmanın Yolu Barıştan Geçiyor

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-01-05 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Kış iyice yerleşti; tabi kışla birlikte artık geleneksel sorunlarımızdan biri olan doğalgaz sorunu da yine kapıya dayandı. Türkiye’nin doğalgaza gereksinimi her yıl katlanarak artıyor.

Doğalgaz sorunu ve bağımlılığı, başından beri hem kaynaklarımızı yağmalayan rantçı bir kesim yarattı hem de geçinemediğimiz komşular için gerektiğinde Türkiye’ye karşı kullanacakları bir silah. The Daily Telegraph, İran’ın Türkiye’ye sağladığı doğalgazı kesmesinin, İran’ın büyük gaz rezervlerini ekonomik silah olarak kullanması korkuları yarattığını yazdı. Bu şimdilik çok doğru değil ama elindeki suyu komşularına karşı bir tehdit aracı olarak kullanmayı hak sayan bir anlayışa karşı İran, zamanı gelince, niye doğalgazla yanıt vermesin.

Ama İran bir yana doğalgazda Türkiye’yi çok önemli sorunlar bekliyor. Olmayan bir kaynağa, çok hızlı olarak, kendimizi bağımlı yaptık. Bakın Türkiye’yi bir köprü olarak Avrupa’ya bağlayacak bütün gaz projeleri tıpkı Türkiye’nin AB üyeliği gibi bir ileri iki geri gidiyor. Eğer bu konuda başından beri yağmacı olmayan, akılcı bir anlayışı benimseseydik şimdi böyle bir sorunumuz olmadığı gibi zengin doğal gaz rezervlerine sahip Ortadoğu, Hazar, Orta Asya’dan AB’ye gaz geçişini yapıyor olurduk. Ama bunu yapamadık. Olmayan bir kaynağı pahalı alıp yağmalayarak rantçı bir sınıf yarattık. Bununla da kalmayıp komşularla düşmanca ilişkiler geliştirip onların eline bir de doğalgaz kozu verdik.

BOTAŞ’ın elindeki bütün doğalgaz geçiş projeleri barışa ve iyi komşuluğa dayanıyor. Örneğin şimdi siz Yunanistan’la, silah tekellerine uyup silah almak için, yeni bir Ege gerginliği yaratırsanız kucağınızda aynı anda bir enerji sorunu da bulursunuz.

Türkiye’nin şu an gaz tüketimi 30,5 milyar metre küp, ama BOTAŞ’ın senaryolarına göre bu katlanarak artacak. 2010 yılında 43, 2020’de 65 milyar metre küp olacak. Ancak arz, yapılan anlaşmaların süresi dolacağı için, giderek düşüyor. 2020 yılında Türkiye yaklaşık 25 milyar metre küp doğalgaz açığı ile karşı karşıya kalacak.

Türkiye bırakın var olan doğalgaz rezervlerini çıkarmayı, doğru dürüst bir depolama tesisi yapmayı bile beceremedi.

G. Doğu Anadolu bölgesinin, petrol ve gaz aramacılığının gerektirdiği modern tekniklerle aranması anlamında, henüz yüzde 20 oranında aranabildiğini, bu oranın gaz üretimimizin tamamını gerçekleştirdiğimiz Trakya bölgesi için yüzde 17 olduğunu artık kamuoyunun bilmesi gerekiyor. Türkiye’nin enerji konusunda komşularıyla akılcı anlaşmalar yapması, var olan rezervlerini ekonomik güce dönüştürmesi barış ve demokrasiden geçiyor.

Yağmacı militarist azınlığın sömürüsünden Türkiye kurtulmak zorunda.

Peki, hep böyle mi olacak bu yağmacı azınlık bizi esir alıp, doğalgaz örneğinde olduğu gibi, çaresizliğe mi mahkûm edecek. Tabi ki hayır, ama ısınmanın da geçinmenin de yolu barış ve demokrasiden geçiyor. Kendi devletini soyup, kaynaklarını yağmalayan, komşularını, silah tekellerinden silah almak için, tehdit eden sonra da “yurtsever” olan bir yükten Türkiye’nin artık kendisini kurtarması lazım.

Putin Yönetimi, küresel mücadelesini enerji üzerinden yürütüyor

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Yrd. Doç. Dr Mitat ÇELİKPALA
TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniv.

Petrol bağlamında 20, yüzyıla damgasını vuran enerji kaynaklarına hakim olma mücadelesi, Ortadoğu ve Kafkasya‘da büyük çekişmelere neden olmuş yeni sınırlarla yeni ülkeler yaratmıştı. Ağırlıklı olarak Osmanlı coğrafyasında yürütülen bu mücadele, İmparatorluklar çağını bitiren ve yeni ulus-devletler dönemini başlatan bir süreçti, “Büyük Oyun” olarak da adlandırılan bu çekişme kanlı ve acımasız bir mücadeleydi. Bu mücadelenin şekillendirdiği, takiben Soğuk Savaşla kamplara ayrılan yirminci yüzyılın dünyası her an başlayacak bir yok etme savaşı beklentisiyle hep gergindi. Bu gerginlikte, birkaç gelişme dışında enerji bu günkü düzeyde dikkat çekmemekteydi. Kurulan düzen içerisinde enerji kaynaklarının paylaşımı da bir düzene bağlanmıştı. Sovyetlerin dağılmasıyla ortaya çıkan umutlu hava Yeni Dünya Düzeni adı altında aslında ne olduğu pek de anlaşılamayan barış, mutluluk ve savaşın olmadığı bir dünya beklentilerini tırmandırdı. Ama çok geçmeden, Kuveyt‘in işgali, Irak Savaşı ve gittikçe artan terör tehdidi ile birlikte dünyanın eskisinden daha güvenli bir dünya olmadığı anlaşıldı. Son dönemde Irak merkezli olmak üzere Ortadoğu‘da yaşananlarla aslında Büyük Oyun‘un daha acımasız bir biçimde sürdüğü, enerji merkezli mücadelenin artan biçimde şiddetlendiği degerlendirıhneye başlandı. Yeni oyunun aktörleri sayıca artsa da oyunun alanının hala aynı alan olması, bir önceki mücadelede en fazla sıkıntı yaşayan bizleri en azından tarihi sürekli olarak akılda tutmaya zorluyor. ABD ve İngiltere‘nin, Irak petrollerini tüm dünyayla alay edercesine paylaşmaları, “insan hakları, demokrasi, halkların kendi kendisini yönetmesi ve kendi kaynaklarını refahları için kullanabilmeleri” gibi insani değeri yüksek söylemleri bir anda içi boş kavramlar haline getirdi

Rusya ayağa kalktı

Bu karamsar hava içerisinde alternatif enerji kaynaklarının bulunması, geliştirlmesi ve kullanılması tartışmalarıyla birlikte petrol ve doğalgazın hala gündemin ya da mücadelenin merkezinde oturduğunu görmekteyiz. Diğer taraftan Ortadoğu‘ya hakim olan kan kokulu karmaşık havanın dışında süreçten ve artan fiyatlardan sessizce ama maksimum düzeyde faydalanan aktör olarak Rusya yavaş yavaş ayağa kalkmakta. Hatta Rusya‘nın bu süreci tamamlayarak dünya politikasını belirleyebilecek siyasi bir konuma doğru ilerlediği gözlemlenmekte. Son iki yıldır Ukrayna, Gürcistan, Azerbaycan ve Belarus‘ta yaşananların özelde Avrupa ve Türkiye‘ye olan yansımalarıyla sıkıntılı durumu açık hale getirdi. Sürekli ve güvenilir enerji kaynakları ihtiyacı beklentisiyle Rusya ile işbirliğine girişen aktörler bu gelişmeler üzerine Rusya ile bahar havasının hâkim olduğu ilişkilerini gözden geçirmeye, alternatifler geliştirmeye çalışıyorlar. Bu noktada sorulması gereken Rusya‘nın sahip olduğu bu kaynakları, Soğuk Savaş‘ın ideolojik çekişmesi ve silahlanma yarışı yerine yeni bir silah olarak dış politikasında kullanıp kullanmadığıdır. Bu yazıda da bu soruya yani enerjinin Rus dış politikasındaki yerine ve bir araç olarak kullanımına yanıt aramaya çalışacağız. Bu soruya verilecek yanıtın “çok boyutlu ortaklık” düzeyine ulaşan Türk-Rus ilişkilerinin geleceğine de ışık tutacağı düşünülebilir.

Rusya, ‘2020 Enerji Stratejİsi‘ni 2003‘te tamamlayarak uygulamaya başladı. Bu yaklaşımı dünyanın hemen hemen her bölgesini yakından ilgilendiriyor. Rusya, enerjiyi ekonomik ve siyasi hedeflerinin aracı yapmış durumda.

Enerji devi Rusya

Rusya ABD‘den sonra dünyanın ikinci büyük enerji üreticisi ülkesidir. Dünya enerji üretiminin yaklaşık yüzde 12‘sini Rusya gerçekleştiriyor. Genel enerji tüketiminde ise Rusya ABD ve Çin‘in ardından yüzde 7‘lik oran ile üçüncü sırada yer alıyor. Bu genel enerji yüzdelerinin içinde petrol ve doğalgaz özel bir yere sahip. Daha özelde doğalgaz bu yazının konusu olan dış politikada enerjinin rolünü öne çıkartan asli başlık konumunda.
Bugün için Rusya, dünyanın sahip olduğu kanıtlanmış petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 6‘sına sahiptir. Üretici olarak ise Suudi Arabistan‘dan sonra dünyanın en büyük ikinci petrol üreticisidir. Dünya petrol üretiminin yaklaşık yüzde 12‘sini gerçekleştiren Rusya iç tüketimde kullandığı üçte birini -ki bu Rusya‘yı dünyanın 5. büyük petrol tüketicisi yapıyor- dışında kalan petrolü ağırlıklı olarak AB‘ye satıyor.
Doğalgaz ise daha farklı. Dünyanın kanıtlanmış en büyük doğalgaz rezervleri Rusya‘nın elinde. 2.000-2.300 trilyon metreküp civarındaki bu rezervler dünya toplamının yaklaşık üçte biri. İkinci büyük Iran‘ın sahip olduğu doğalgaz bu toplamın yarısına ancak ulaşabiliyor. Bu rezervlerle Rusya, dünyanın en büyük doğalgaz üreticisi konumunda. Dünya toplam üretiminin yüzde 22‘si Rusya tarafından yapılıyor. Her ne kadar Rusya yüzde 16‘lık tüketim oranıyla ABD‘den sonra dünyanın 2. büyük tüketicisi olsa da kalan miktarla en Önemli doğalgaz satıcısı durumunda. Bu üretimin önemli bir kısmı içerisinde Türkiye‘nin de yer aldığı Avrupa‘ya ihraç ediliyor. Rusya‘nın GSMH‘sinin yüzde 25‘ini, İhracat gelirleri ve bütçesinin de yarısmı enerji gelirleri oluşturuyor. Bu genel rakamlara bakıldığında bile Rusya‘nın tam anlamıyla bir enerji ihracatçısı olduğu söylenebilir. Kömür ve elektriğin dışında petrol ve doğalgaz, boru hatları aracılığıyla gittikçe artan kullanımları nedeniyle özel bir konum ediniyor.

Rusya’nın ihracatının neredeyse üçte ikisi petrol, petrol ürünleri ve gaza dayanıyor. Daha sonra çeşitli metaller, motor ve teçhizatlar ve kimyasal ürünler geliyor. İthalatta ise önce metaller, daha sonra motor ve teçhizatlar, hafif sanayi ürünleri ve gıda maddeleri başta. 2003’te ihracatta başta Almanya, Hollanda, İtalya, Çin, Ukrayna ve Belarus; ithalatta ise Almanya, Belarus, Ukrayna, Çin, ABD ve İtalya geliyordu.

Rusya açısından önemli bir kazanç kaynağı da savunma sanayi. 2003 yılında  Rusya, dünya silah satışlarında 5,4 milyar dolarlık satışla rekor kırdı (2002’de 4,8 milyardı). İhracatın yüzde 70’i hava, 15’i deniz, 8’i kara kuvvetlerine ait, 7’si de füzesavar. (Uluslararası silah ticaretinin yüzde 40’ı ABD’ye, 19’u Rusya’ya, 18,5’i İngiltere’ye, 7’si Fransa’ya ait.)

Kremlin ve büyük Rus sermayedarları (oligarşi) Doğal kaynakları açısından dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan Rusya’da en ciddi sorunlardan biri yoksulluk. Anketlere bakılırsa, halkın yüzde 40’ı kendini yoksul sayıyor (zengin sayanların oranı yüzde 7). Resmi verilere göre ise, 2004 sonunda toplumun yüzde 18,7’si, yani 26,7 milyon insan yoksulluk sınırının altında yaşıyordu.

Böyle bir ortamda dünyanın en zenginleri arasında Rus işadamlarının ön sırada gelmesi dikkat çekiyor. Dolar milyarderleri sayısı bakımından Rusya, ABD ve Almanya’dan sonra üçüncü sırada geliyor. Şubat 2004 Forbes dergisi veri- lerine göre, Rusya’da 36 dolar milyarderi var. Hapisteki Mihail Hodorkovski’nin (Yukos) serveti 15,2 milyar dolar. İkinci Roman Abramoviç (Sibneft, 12,5 mil- yar), üçüncü Viktor Vekselberg (Sual Holding, 5,9 milyar). Dünyada en çok dolar  milyarderinin  olduğu  kent  Moskova.  36  Rus  milyarderinin  33’ü Moskova’da. Rus milyarderlerinin serveti Rusya GSMH’nın dörtte biri büyüklüğünde. Dünya Bankası’nın 2003’te yayımladığı “RF ekonomik gelişmesi üzerine memorandum” adlı belgede Rusya’da 23 oligarkın, 89 federal birimden (eyaletten) 25’ini, ulusal sanayi üretiminin 12 milyar ruble değerindeki üçte birinden fazla bölümünü, çalışanların yüzde 16’sını (19 milyon kişi), banka akti- flerinin yüzde 17’sini ve hisse senetleri piyasasının yüzde 60’ını elinde tuttuğu belirtiliyordu.

Gelir dağılımı uçurumu ürkütücü boyutlarda. Nüfusun en zengin yüzde 10’luk kısmı toplumda bütün gelirlerin yüzde 35’ini elinde tutarken, en yoksul yüzde 10’luk kitleye gelirlerin yalnızca yüzde 2,5’luk bölümü düşüyor. Yani uçurum 14 kat! (Batı Avrupa’da 7 kat.) 2003’te halkın gelirlerinde yüzde 13’lük bir artış görülürken, oligark denilen büyük sermaye sahiplerinin gelirlerinde 2,4 katlık büyüme saptandı.

Eşitlikçi  Sovyet  alışkanlıklarından  tümüyle  vazgeçmeyen  toplum,  hızla gerçekleştirilen özelleştirme sürecindeki haksızlıkların da etkisiyle, bu yeni Rus zenginlerinden nefret ediyor. Bir ankete göre, toplumun yüzde 77’si özelleştirmelerin  gözden  geçirilmesi  gerektiğini  savunuyor.  Kremlin, kamuoyunun bu tutumundan da destek alarak oligarkların üzerine gidiyor, onları sosyal sorunların çözümünde katkı yapmaya zorluyor, vergi kaçakçılığı ve yolsuzluklarla mücadeleyi sertleştiriyor. Rusya’nın bir numaralı, dünyanın ise 16. büyük zengini olan Hodorkovski – siyasi çabalarının iktidarı rahatsız etmesinin de etkisiyle – bu mücadelenin kurbanı olarak hapse atıldı.

Forbes dergisinin dünyanın en büyük 2 bin şirketini listesindeki Rus şirketleri şöyle sıralanıyor: Gazprom (87. sırada), Lukoil (184), Ulusal Elektrik Kurumu RAO YeES (199), Yukos (213), Surgutneftegaz (294), Sberbank (381), Sibneft (478), Norilskiy Nikel (587), Tatneft (884), Severstal (1451), Vımpelkom / Beeline (1820) ve AvtoVAZ / Lada (1942).

The Wall Street Journal Europe ve Haandelsblatt’ın araștırmasına göre ise, Avrupa’nın en büyük 500 şirketi arasında Gazprom 84., Lukoil 126., RF Ulusal Elektrik Kurumu 133., Yukos 164., Surgutneftegaz 264., Sberbank 294.,  Tatneft  313.,  Norilski  Nikel  322.  AvtoVaz  360.,  Sibneft  380.  ve Transneft 454. sırada.

Bankalara gelince. İngiliz The Banker dergisinin 2003’te dünyanın en büyük bin bankası listesine 15 Rus bankası girmişti. Sermaye hacmine göre yapılan sıralamada şu bankalar vardı: RF Sberbank (155., 2002’de 191. idi; sermayesi 2,339 milyar dolar), Vneştorgbank (168., 2002’de 174.; 2,118 milyar dolar sermayeli), Gazprombank (371., 2002’de 381.; 833 milyon   dolar),   Mejdunarodnıy   Promışlennıy   Bank,   MDM   Bank, Vneşekonombank,  Globeksbank,  Bank  Moskvı,  Alfabank,  Uralsibbank, Rosbank,  Petrokommerts,  Nomos-bank,  Trast-bank,  Mejdunarodnıy Moskovskiy Bank.


RUSYA‘NIN POLİTİKASI

Rusya‘nın 2003‘te son halini alan ‘‘2020‘ye Rus Enerji Stratejisi‘‘ belgesine kadar tutarlı, etkin ve dış politika aracı olarak kullanılabilecek bir eneği politikası olduğundan bahsedilemez, iç ve dış siyasal ortamın da bu döneme kadar bu türde bir aracın oluşmasına ve kullanılnıasına izin vermediği de söylenebilir. Bu döneme kadar Rusya‘da enerji politikası devletin dışında ama aralarında devletin de yer aldığı çeşitli aktörlerce belirlendi. Merkezi bir planlama ve kontrol söz konusu olmadı. Bunda Sovyet sonrası dönemin özelleştirme politikaları çerçevesinde petrol endüstrisinin özelleştirilerek çok başlıklı bir yapıya kavuşturulmuş olması etkendir Bu bağlamda bölgesel düzeyde belirlenen 11 ayrı şirkete devredilen yapı merkezi hükümetin kontrolü dışında kalmıştr Bu dönem enerji şirketlerinin yöneticilerinin, hazineye para aktaran en önemli unsurların yöneticileri olarak hükümet düzeyinde karar alma süreçlerini etkiledikleri hatta belirleyici oldukları bir dönemdir. Rusya içinde yaşanan kanlı mücadeleler, merkezi devletin etkinligini yitirmesi, Yeltsin‘in etkinlik sağlayamaması bunun neden/sonuçlandır. Bu sürecin Putin iktidarı ile dönüşmeye başladığı gözlemleniyor Enerjiyi dış politika aracı olarak kullanma becerisini elde etmek amacıyla Putin‘in hala devletin elinde bulunan enerji devi Gazprom‘u yeni politika yapımı sürecinin merkezine oturtarak bu dağınık yapının aşılması amacıyla farklı bir adım attığı görülüyor. Aynı dönemde çeşitli nedenlerle hızla artan enerji fiyatları, ucuz ve temiz olduğu için kullanımı yaygınlaşan doğalgaz Putin‘in attığı bu adımı başarılı kıldı ve Moskova‘yı konuya daha bir dikkatle eğilmeye yönlendirdi. Putin‘in Rusya‘nın ‘oligarklarına‘ açtığı ve arkasında başta istihbarat olmak üzere devlet bürokrasisinin desteğini de aldığı savaş sonucunda devletin enerji sektöründe kontrolü yeniden eline almaya başladığı görülüyor.
Yeni Enerji Stratejisi bu sürecin belgesi/çerçevesi olarak algılanabilir Rus hükümeti bu girişime Kasım 2000‘de başladı. Yeni strateji enerji sektörünün büyütülmesini öngörmekteydi. Bu büyümede mali olarak enerjiye dayanan Rusya‘nın ihracatının yeni piyasalar bağlamında başta Asya-Pasifık ve Kuzeydoğu Asya pazarıyla büyütülmesi hedeflenmekteydi. Bu bağlamda tanımlanan yeni hedefler doğrultusunda 2,5 yıllık bir süıeçte şekillendirilen yeni Stratejiyle Rusya için kuzey-güney-doğu hatlarında yeni işbirliği çerçevesi ve dış politika yapımı sürecine girişildi Burada sadece AB‘ye endeksli bir ihracattan uzaklaşma amaçlanmaktaydı. Tabi ki Bu AB‘den vazgeçilmesi anlamına gelmemekteydi. Kurulu ağlar ve ticari ilişkiler nedeniyle vazgeçilemeyecek pazar durumundaki AB kenara itilmemekteydi. AB ile var olan ilişki ve ticaretin genişletilmesi yaklaşımı doğrultusunda bir yandan yeni nakil hatları oluşturulurken kalıcı işbirliği için AB‘nin yeni enerji politikası oluşturma süreciyle uyumlu görüşmelere girişildi. Bu türde bk AB stratejisinin oluşturulması gerekliliğinin yanı sıra AB ülkelerinin Rusya‘yı güvenilir ve sürekli bir ortak olup olmadığını tartışmaya açmasının yarattığı tutarlı ve etraflı bir politika geliştirme zorunluluğu karşı tarafta yer alan Rusya‘yı da sadece AB‘ye bağımlı bir politik-ekonomik stratejik yaklaşımın dışına çıkmaya zorladı.

GÜNEY VE DOGU HATLARI

Güney hattında bu yazıda ayrıntısına girilmeyecek olan Türkiye ile BTC bağlamında gergin ve sorunlu ilişkiler bir kenara bırakılarak Mavi Akım merkezli, yeni ve alternatif hatlarla Ortadoğu ve İsrail pazarına girmeyi hedefleyen çok boyutlu ortaklık projesi uygulamaya konuldu. Doğuya doğru büyüyen ve umut vadeden pazarlar olarak Hindistan, Çin ve Japonya tamamlandı. Çin‘le hızla işbirliğine gidilerek 30 milyon ton kapasiteli yeni bir boru hattı inşa edilmesi anlaşması imzalandı. Bu hattın 2030‘da 700 milyon ton petrol taşıyabilecek bir kapasiteye ulaştırılması hedeflendi. Şanghay İşbirliği Örgütü‘nün öneminin artması da bu bağlamda değerlendirilebilir. Eş zamanlı olarak 2003 başından itibaren Japonlarla da işbirliği görüşmelerine başlandı. Ocak 2003 Rus-Japon Eylem Planı‘nın merkezine de enerji merkezli işbirliği oturtularak bir boru hattı inşası, gerekirse Çin hattının büyütülerek genişletilmesi gündeme alındı. Güney Kore ve Moğolistan ile işbirliğine girişilmesi ve buna bir de Amerikan pazarına ulaşılması bağlamında Moskova ile Washington arasında yeni bir enerji diyaloguna girişilmesi eklendiğinde yeni Rus politikasında merkezine enerjinin oturtulduğu çok boyutluluk görülüyor.

Enerji merkezle mücadele

Bu noktada söylenmesi gereken Türkiye‘de Rusya ile özel yakınlaşma olarak görülen sürecin aslında Rusya‘nın bilinçli bir tercihle dört bir tarafında yer alan komşularıyla geliştirmeye çalıştığı merkezinde enerji ve ticaretin yer aldığı planlı ve eşgüdümlü yeni bir dış politik tercihin yansıması olduğudur. Bu çerçevede enerji kaynakları işbirliğini sağlayan ortak kaynak olmaktan çıkıp adım adım bir dış politika aracına dönüşüyor Bu anlamda en önemli araçlar olarak devletin kontıolünün yüksek düzeyde olduğu doğalgaz ve elektrik öne çıkıyor. Gerek eski Sovyet cumhuriyetlerinin bu kaynaklara olan bağımlılıkları, gerekse Avrupalı ülkelerin artan petrol ve doğalgaz talepleriyle Hindistan, Çin ve Japonya gibi yeni talipler bu kaynakların birer dış politika aracı ya da silahına dönüşmesine yol açan unsurlardır Rusya‘nın da bu durumunda yeni ticari/politik tercihler geliştirerek günümüze kadar siyasal etkinlik amacıyla ve Sovyet döneminin politik mirasının gereği olarak uyguladığı fiyatlama politikasını revize etmesi enerji kaynaklarının Rusya‘nın yeni dış politika silahları olduğu tartışmasını yarattı.
Bilindiği üzere Rusya gerek iç tüketimde gerekse eski Sovyet coğrafyasında insani gereklilik ve siyasal etkinlik çerçevesinde doğalgaz ve petrolü piyasada oluşan fiyatlardan bağımsız bir biçimde büyük oranda sübvanse ederek sağlamaktaydı. Doğalgaz ve petrol talebinin artması, sağladığı ekonomik gelir ve oluşan yeni siyasi hedefler Rusya‘yı farklı bir yöne itiverdi. Hem kendi iç pazarını koruyarak ucuza arzı sağlamak hem de liberal ekonomik dünyanın bir parçası olmak amacıyla gelirlerini artırmak adına Rusya yeni bir fiyatlarına politikasına gidiverdi. Amaç 2011‘de BDT petrol ve gaz fiyatlarının Avrupa‘ya satılanla eşitlemekti. Bu türde bir fiyatlama mali/teknik olarak altyapının yenilenmesi ve üretim ile tüketimin sürdürebiliriiğinin sağlanması açısından bir zorunluluk gibi görülse de doğrudan sonuçları bir anda bağımsızlıklarını sağlamlaştırarak Rusya‘dan uzaklaşmaya ve Batı dünyasıyla yeni ilişkiler kurmaya çalışan eski Sovyet ülkelerine yansıyıverdi. Yeni strateji çerçevesinde bu ülkelere sağlanan petrol ve gazın fiyatları aşamalı olarak uluslararası seviyeye çekildi ve kıyamet bundan sonra koptu. Rusya ile sorunlu ilişkilere sahip eski Sovyet cumhuriyetlerince bu durum uluslararası arenaya Rusya‘nın eski düzeni korumak adına bu kaynakları bir dış politika aracı olarak kullanmaya başladığı şeklinde yansıtıldı. Uyan ise ‘bizim üzerimizden oynanan bu oyuna son vermeseniz sıra size de gelecek‘ şeklindeydi.

Gaz basıncının düşmesi küresel politikaları doğrudan etkiliyor…

Moskova, enerji kaynaklarını, batı, güney ve doğuya pazarlıyor. Avrupa, eski Sovyet cumhuriyetlerinin Rusya ile yaşadığı sıkıntılar nedeniyle her kış korkulu rüyalar görüyor.

Gerçekten de Rusya‘nın eski Sovyet coğrafyasında enerji kaynaklarının uzun soluklu bir silah olarak kullanmaya başladığı görülüyor. Bununla karşılaşan ilk ülke Belarus‘tur Belarusla îki devletli özel bir birlik kurulması hedefi çerçevesinde petrol ve doğalgaz önemli iki silah olarak kullanıldı. Belarus-Rusya arasında geçtiğimiz yılın son günlerinde yaşanan ve son anda aşılan doğalgaz krizine bu ayın başında eklenen petrol krizi Rusya‘nın enerji kaynaklarını nasıl gördüğü ve kullandığının en somut yansıması olarak değerlendirilebilir. Almanya, Polonya, Macaristan, Slovakya ve Çek Cumhuriyeti‘ni bir anda stratejik petrol rezervlerine başvurmak durumuyla karşı karşıya bırakan bu durum gerek Rusya‘nın gerekse eski Sovyet coğrafyasının gelecekte Avrupalılara enerji dar boğazları yaratabileceği korkusunu yeniden akıllara getiriverdi. Sorun her ne kadar bir iki gün içerisinde çözülse de Rusya‘nın Gürcistan‘da takındığı tavır korkuları yeniden canlandırdı. Geçtiğimiz yıllarda yaşananlarla Gürcistan‘ın yanı sıra Ukrayna örnek olay olarak incelenmelidir Bu bağlamda Rusya‘nın takındığı tavır ticari olarak mantıklı ve doğru gözükse de sürecin işletilmesine bakıldığında Rusya‘nın bu tarzını dış politik kararlarıyla eşgüdümlü yürüttüğü ve en azından diş geçirebildiği ülkelere enerjiyi bir silah olarak kullanarak yaklaştığı görülmektedir. Azerbaycan ve Gürcistan‘a karşılık Ermenistan‘a tanınan ayrıcalıklar bunun Kafkasya‘daki yansıması ya da kanıtı olarak görülebilir.

Gelecekteki korku

Diğer yandan Rusya dogalgazı ihraç etmenin ötesinde ister doğrudan Gazprom eliyle isterse Gazprom‘un arkasında bulunduğu şirketler eliyle ve özelleştirmeler aracılığıyla BDT ülkelerinden Avrupa‘nın tamamına yerel dağıtım şirketlerini ele geçirmeye çalışıyor. Bu durum Rusya‘nın gazın dağıtımında son noktaya kadar ulaşarak gaz fiyatlarını kontrolü altında tutmaya çalışmasının bir yansımasıdır. Böylece Orta Asya ya da benzeri alternatif kaynakları kısıtlama, hem alıcı, hem satıcı hem de dağıtıcı olarak piyasaya hâkim olma çabası sürdürülüyor. Rusya‘nın Türkmenistan gibi diğer potansiyel sağlayıcıların ürettiği gazı ve diğer kaynakları alarak kendi sistemine sokup yeniden fiyatlandırarak satma politikası bunun doğrudan yansımasıdır. Bu kaynak ülkelerin Rusya dışında ilişkiler ve alternatif sözleşmeler yapmasının önüne geçilmesi çabaları da bunun yansımasıdır. Bu ise enerji merkezli bir dış politika oluşturulması ve yürütülmesine yol açıyor. Bu gelecekte artan bağımlılıkla Rusya‘yı daha etkin kılabilir.
Son olarak Rusya‘nın 2020 enerji Stratejisinde öngörülen petrol ve gaz üretimi hedeflerine bakıldığında durumun hassasiyeti daha dikkat çekici hal alıyor. Rusya önümüzdeki 30 yıl içinde petrol üretimini 490-520 milyon ton olarak öngörüyor. Bunun 200-215‘i iç tüketime gidecektir. 100-105‘i ise Asya-Pasifık bölgesi için planlanıyor. Geriye yaklaşık olarak 200 milyon petrol kalıyor. Bunun 30-35‘inin BDT ülkelerine ayrılan kaynak olduğu düşünülürse geriye kalan 150-160 milyon tonun 2001‘de Avrupa‘ya satılan 181 milyon tondan daha az olduğu görülüyor. Bu farkın ya da artan ihtiyacın nasıl ve nereden sağlanacağı sorusu petrol ve gazın Rus dış politikasının geleceğini nasıl belirleyebilecegi ile ilgili ciddi soruları akla getiriyor.

Yeni dünya düzeninde Putin’in yeri

Kasım ayından beri Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’daki “devrimler” Vladimir Putin’in yaşamını daha da zorlaştırıyor. 1991′de SSCB 15 parçaya bölündüğünde Rusya’nın komşusu olan bu yeni devletlerin yeni liderliklerinin Rusya’ya dost olması ve onun etki alanında olması bekleniyordu. Putin iktidara geldiğinde Rusya’nın bu ülkeler üzerindeki etkisini arttırması bekleniyordu. Ama başarılı olamadı.
Gösteriler
Rusya Batısında NATO’nun genişlemesine ve güneyindeki eski SSCB cumhuriyetlerinin Amerika’nın etkisi altına girmesine ses etmedi. Ama şimdi bunlardan bazılarında tepedeki ayrışma ile aşağıdan gelen protestolar birleşmekte ve bazen Rusya’ya karşı düşmanca ya da en azından Rusya’ya mesafeli ve Avrupa Birliği’ne ve Washington’a dost rejimler doğmakta.
Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’ın aynı gelişmenin biçimleri mi? Amerikalı bazı politikacılar böyle düşünüyor ama aslında her biri birbirinden farklı. Özellikle de Kırgızistan. ABD Gürcistan ve Ukrayna’da gelişmeleri hızlandırmaya çalıştıysa da etkisi abartılmamalı. İnsanların gösterilere katılmasını sağlayan nedenler gerçek sorunlar. Sorun kendilerine güvenmek yerine beklentilerinin tepedeki egemen sınıfın bir başka fraksiyonunda olması.
Buna rağmen Moskova’da ki bazıları için komşularında sokaklarda çok sayıda insanın bulunması Rus halkının kendi sorunlarını çözmek için bazı “yanlış fikirlere” ulaşmasına neden olabilir.
Putin’in zaten son derece kısıtlı olan sosyal yardımları, konut sorununu ve diğer yardımları kısıtlaması karşısında böyle bir sürecin yavaştan başladığı söylenebilir. Put,n!in almaya çalıştığı yeni tedbirler Rusya’nın başta emekliler olmak üzere en yoksul kesiminin yaşam standartlarını büyük ölçüde etkiliyor. Bunun sonucunda Moskova, St Petersburg’da ve diğer büyük kentlerde gerçekleşen protesto gösterilerinin boyutları gözlemcileri şaşırtıyor.
1990′ların başından beri Rusya’daki kriz o kadar derin ki insanları ciddi bir biçimde şok ediyor. Gösteriler oluyor ama bir-iki istisna hariç genellikle etkileri sınırlı. Şimdi Rus ekonomisi bir süredir büyüyor. Birçokları, hatta halkın büyük çoğunluğu bu büyümeden çok az yararlanıyor ama insanlar artık seslerini çıkartmakta daha kendilerine güvenliler.
Peki, Rus ekonomisi neden bu kadar güçlü bir biçimde büyüyor? 1998 yazında ekonomi küresel krize yakalanmış ve dibe vurmuştu. Ruble ve onunla birlikte bankacılık sisteminin bir kısmı da çökmüştü. Tasarruflar yok olmuş, borçlar ödenememiş ve şirketler batmıştı. Şimdi yıllık büyüme yüzde 6-7, henüz 15 yıl önceki düzeye dönülmesinden çok uzak bir durum var ama gene de oldukça etkileyici.
Bu büyümenin üç açıklaması var. Birincisi krizden çıkmanın doğal sonucu. Eninde sonunda ruble 1998 krizinden sonra gerçekleşen devalüasyonun da yardımı ile yeniden yükselecekti. Şimdi bir toparlanma yaşanıyor.
İkinci açıklama hızlı gelişmenin yükselen petrol fiyatlarının rüzgarı olabilir. Bunun için Putin sadece Irak’ı işgal ettiği için George Bush’a ve Batılı petrol spekülatörlerine teşekkür edebilir.
Üçüncü açıklama reformların sonunda işe yaramaya başladığı olabilir. OECD gibi örgütler bunun olmakta olduğunu söylüyorlar fakat kanıtlar oldukça zayıf.
Gerçek açıklama ilk iki açıklamanın bir bileşimi gibi görünüyor.
Rusya’nın daima çok büyük doğal kaynakları vardı. Bugün dünyanın en büyük doğal gaz, ikinci en büyük kömür ve sekizinci petrol rezervlerine sahip olduğu hesaplanıyor. Doğal gaz ve petrol üretimin yüzde 20-25′ini ve ihracatın büyük kesimini oluşturuyor. Rusya dünyanın en büyük gaz üreticisi ve Suudi Arabistan’dan sonra en büyük petrol üreticisi. Petrol fiyatında varil başına 1 dolarlık değişim Rusya için 1.4 milyar dolar anlamına geliyor. Bu çok büyük bir rüzgâr.
Putin hükümeti petrol fiyatlarının düşmesi karşısında uygulanacak bir istikrar fonu oluşturdu. Bu arada petrol kârları sadece Rus zenginlerine gitmiyor fakat Rusya dışındaki güvenli yerlere, örneğin bazılarının “Thames kıyısındaki Moskova”, bazılarının Chelsea Futbol Kulübü diye adlandırdığı yerlere kaymakta.
Ancak petrolden bağımsız ve hatta petrolle bile birlikte devamlı bir ekonomik düzelme oldukça zor. Yeni zenginliğin dağılımı oldukça dar. Daha da önemlisi daha yaygın bir yatırım eksikliği ve eşitsizliği var ki bütün bunlar çözülmemiş uzun dönem sorunları oluşturuyor.
İşte bütün bunlar Putin ve taraftarlarının ekonomiyi değiştirmekte daha çok yol almaları gerektiğini düşündürüyor ve bu nedenle de Rus halkının sırtına daha fazla yük yüklemelerine ve baskı altına almalarına neden oluyor. Ama acaba Putin’in daha geniş bir planı var mı?
Son zamanlarda çıkan Andrew Jack ve Peter Truscott’un yazdığı biyografiler böyle bir planın olmadığını anlatıyor. Putin eski rejime değil ileriye doğru yürümek istiyor ama tam da yolunu bulamıyor.
Putin Rusya’da bir temel oluşturmak zorunda. Bunun için üç şey lazım. Biri Duma’da kendisini destekleyecek bir çoğunluk. Ulaşılması gereken en kolay hedef buydu. Politik partiler zayıf ve kökleri yok. Bu nedenle Putin anayasayı değiştirerek üçüncü bir dönem daha başkan olmak istiyor ve bunun için Duma’da oldukça büyük bir desteği var.
İkinci hedef Rusya devletine bir tür düzen getirmekti. Yeltsin döneminde devlet öylesine farklı yönlere doğru çekildi ki merkeze çok az kaynak geliyordu. Ruslar buna “dikey” komuta yapısının kurulması diyorlar. Bazıları buna geçmişe dönmek diyorlar ama her modern devlette böyle bir yapı gerekli. B una rağmen böyle bir yapı hala tam kurulabilmiş değil. Bazıları onun çabalarına “sen yapıyormuş gibi yap bizde sana uyuyormuş gibi yapalım” diyorlar.
Rus devletinin yeteneksizliğinin en iyi göstergelerinden birisi 2004 Eylül ayında Kafkaslarda Beslen’deki okul işgalinde yüzlerce insanın ölmesidir. Putin’in özel görevlileri ve Rus devletinin en elit birliklerine rağmen her iki tarafın hedef gözetmeksizin ateş etmesi tam bir katliama yol açtı. Merkezi hükümet her ne kadar tartışmaları bastırmaya çalıştıysa da kaçınılmaz olarak suş hükümetin beceriksizliğine yüklendi.
Beslen trajedisi ve Moskova’da neredeyse düzenli bir biçimde devam eden “terörist” saldırılar Putin’in çözeceğini söylediği ama çözemediği Çeçenistan sorunundan kaynaklanıyor. Yerel halkın muazzam kayıplarına rağmen saldırılar devam ediyor.
Putin içerde ve dışarıda “İslami terör” kartını oynamayı seviyor. Rus hükümeti bir çok açıdan eleştirilse bile bu konuda destek görüyor.
Putin’in üçüncü politik hedefi Yeltsin döneminin kaosunda oluşan politik iktidar dağılımını istikrarlı hale getirmek. Putin iktidara Yeltsin’in çevresindeki “aile” tarafından getirildi.
Onlara karşı geldiği için yerini kaybeden Yeltsin’in başbakanlarından Yevgeny Primakov “aile”yi net hedefleri olan, zenginliklerini korumak isteyen özel bir grup insan olarak tanımlamakta.
Rus ekonomisi çökerken egemen sınıfın bir kısmı bu ekonomiyi çok ucuza kendilerine mâl ettiler. IMF Rusya’nın petrol zenginliğinin gerçek değerinin %10′una alındığını söylüyor.
En başarılılar oligarklar denen bir avuç isim. Bu oligarkların bir kısmı Yeltsin ve çevresi ile iyi ilişkiler kurdular. Ama “aile”nin ve daha geniş oligarklar grubunun arkasında asıl işi yapan, Rus ekonomisini işleten kesim var onlar da güvenlik istiyorlar.
Putin bu daha geniş kesimi gözetiyor. Temmuz 2000′de oligarklara politik uzak dururlarsa servetlerini koruyabileceklerini söyledi. Bunların bazıları mesajı tam almadılar. Vladimir Gusinsky ve Boris Berezovsky zenginlikleri ile medyanın kontrolünü ve politik etkinliği birbirine karıştırdılar ve Putin ile çatışınca Rusya’dan kaçmak zorunda kaldılar.
Jack Straw’un gayretleri ile Berezovsky İngiltere’den politik iltica aldı ve Putin’i Rus kapitalizminin demokratik gelişimini engellemele suçladı.
Mikhail Khodorkovsky bir zamanlar Yukos Petrol olan şirketin başı hapse girdi fakat o daha ileri giderek Putin’e karşı politik bir çıkış yaptı.
Rusya’da sistem o denli yozlaşmış ki Rusya’nın zenginlerinin çoğunun aleyhine dava açılabilir.
Roman Abramovich durumu fark etti ve bir yandan Putin ile iyi ilişkiler sürdürürken diğer yandan da karanlık geçmişine karşı bir tür sigorta olarak dışarıda positiv bir görüntü yaratmaya çalışıyor.
Putin’in yaratmaya çalıştığı sisteme “liberal otoriterlik” gibi isimler veriliyor. Seçimler hileli ama herhalde Yeltsin döneminden daha fazla hile yok. Batı o vakit te, şimdi de bu hilelere gözlerini kapatıyor.
Baskı sadece oligarklara değil kampanya yapan gazetecilere ve rejimin muhaliflerine karşı da uygulanıyor. Ancak Putin’in işi de zor. Bir İngiliz gazetesine şöyle demişti: “Etkili bir polis gücü olmadan polis devleti kurmak”
Sonuç olarak Putin’in Rusyası bugün dünyada nerede duruyor? Rus ekonomisi hala çok zayıf ama BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeliği ve hızla eskiyen binlerce nükleer bomba ile Putin ağırlığından daha büyük bir etki yaratabiliyor.
Bunu daha milliyetçi bir arka plana dayanarak yapıyor. Bugün Rusya egemen sınıfları 1990′ların ilk yarısındaki dış politikaya bakarak kızıyorlar. O zamanlar Batı’nın yeni dünya düzeni kavramında ciddi olduğuna inanıyorlardı.
Ama Rusya’nın dünya ekonomisine daha fazla katılması gerektiğini düşünen bir kesim de var. Dünya ekonomisine daha fazla entegre olmaya, daha fazla yabancı sermayeye ve pazarlara ihtiyacı var.
Dolayısıyla Rusya’nın liderliği kaybettiği alanları geri kazanmalı ama bunun için daha fazla zamana ihtiyacı var.
Batı’da daha talepkâr bir Rusya daha zor bir Rusya olarak görülüyor ve bu nedenle Putin Yeltsin’den daha fazla eleştiriliyor.
Bu nedenle Gürcistan’da, Ukrayna’da ve Kırgızistan’da olduğu gibi bu rejimlere gerçekten karşı olanların değişimi aşağıdan değil de yukarıdan beklemeleri veya dışarıdan destek aramaları tamamen aptalca.
Önemli olan ne yazık ki bu konuda çok az insan böyle düşünüyor olsa da b ir alternatif yaratmaya aşağıdan başlamak gerekiyor.
Ancak radikalleşme Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’ın gösterdiği gibi çok ani olabilir. Ve insanlar böyle büyük sayılarda protesto etmeye başlayınca diğerlerini de etkiliyorlar ve bütün bir bölge etki altına giriyor. Böyle bir gelişme periferide değil de merkezde olursa çok daha sismik bir etki yaratabilir.
Ne zaman ve nasıl olacağını tahmin etmek mümkün değil ama Putin’in bütün çabalarına rağmen istediği kontrolü sağlayamayabilir. Dolayısıyla aşağıda eskiden olduğundan daha etkili bir biçimde kullanılabilecek bir alan açılabilir.
Mike HAYNES

Rusya’mı? Maalesef O’da “liberal”! (2)

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Ergenekoncuların Rusya hevesi geçerli mi ya da bizim şimdilik suyun üstündeki kısmını gördüğümüz bu çeteleşmiş yapının uluslar arası bağlantıları var mı? Bugün bu sorunun yanıtını arayacağız. Ama önce, yarın haftaya piyasalar gergin başlayacak; neler olabilir buna bakalım: Cuma günü borsanın satış ağırlıklı bir seyir izlemesinde kapatma davasını Anayasa Mahkemesi’nin kabul edeceği varsayımı etkili oldu. Piyasalar olumsuz olanı satın aldı. Oysa güne Avrupa ve ABD Future piyasasındaki olumlu görünümün desteğiyle yükselerek başlanmıştı. ABD’den gelen haftalık işsizlik başvurularında geçen haftaya göre 9 bin kişi azalış gerçekleşti. Olumlu algılanan verilerle 41590 bölgesini test edildi. Ancak hem ABD’nin aşağı yönü hem de kapatma davasının risklerinin satılmaya başlanması düşüşe yol açtı. Hafta başında Anayasa Mahkemesi davayı kabul etse bile artık çok büyük düşüş beklenmemeli. Çünkü satış cuma gerçekleşti.

Endekste 39600, 37500 ve 36350 destekler olarak verilirken, 41300, 42520 ve 43500 dirençler olarak izlenecek. Dava ret edilirse 43500 üzerinden 45000’e doğru gidilebilir. Aynı şekilde dövizde de 1,2’leri tekrar görebiliriz.

Şimdi gelelim şu Rusya mevzuuna:

Bulunduğumuz coğrafyayı önümüzdeki yıllarda üç dinamik belirleyecek. Birincisi AB’nin genişleme dinamiği, ikincisi ABD’nin yeni konumu ve yapılanması ve Rusya’nın hem bulunduğumuz coğrafyadaki hem de küresel ekonomideki yeni rolü. Rusya’nın yeni yönelimleri Türkiye’yi çok ilgilendiriyor.

Avrasyacı Tezler

Yaşadığımız krizin dünyada ekonomik ve siyasi bir ayrışmayla sonuçlanacağını ve batının alternatifi yeni bir odağın Avrasya bölgesinde şekilleneceği tezi yeni değil. Bu tez, ekonomik gücü ve siyasi geçmişi nedeniyle Rusya’yı merkeze oturtuyor. Ulusalcı ve Avrasyacı tezlerin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne kadar uzanıp Çin’i de içine alan versiyonları da var.

Ergenekon operasyonuyla “ bu kadar da olmaz, bunların mutlaka bir dış bağlantıları ya da beklentileri vardır” görüşü gündeme geldi.

Burada “bağlantı” işi biraz zayıf bir ihtimal ama “beklenti” tabii ki doğru. Yaşanılan küresel krizin, ABD’nin gücünü geriletip, tek odaklı bir siyasi ekonomik yapıdan çok odaklı yeni bir yapıya yol açarak sonuçlanacağı, ulusalcı tezleri savunanların ciddiye aldıkları, hatta yaydıkları bir görüş. Burada Türkiye’nin de, başını Rusya’nın çektiği AB ve ABD karşıtı yeni bir merkezin hatırı sayılır bir odağı olacağı iddiası, ulusalcı kanat tarafından oldukça ciddiye alınıyor, hatta geliştiriliyor.

Geçen perşembe Taraf’ta Hakan Aksay yazdı; “ Avrasyacılar Kremlin’i Türkiye’ye karşı kışkırtıyor” diye. Bu Avrasyacılar bizim ulusalcıların Rusya şubesi gibi. Avrasya Hareketinin lideri Dugin, Ergenekon operasyonu olunca bir basın toplantısıyla operasyonu kınamış. Aslında Dugin gibiler tipik marjinal, neo-faşist Rus milliyetçileri. Bunlar Putin’in AB ve ABD’yi dışlayarak Çin, Hindistan gibi ülkelerle birlikte yeni bir odak oluşturma yöneliminin yarım kaldığını iddia ediyorlar. Hâlbuki Putin başından beri, – böyle bir eğilimi varmış gibi görünmesine rağmen- Rusya’nın, AB ve ABD ile yeni ilişkiler geliştirerek, küresel dünyanın güçlü oyuncusu olacağı görüşündeydi. Bunun için hem AB ile hem de ABD ile ilişkilerini hep sıcak tuttu. Hatta ABD’nin Irak ve Ortadoğu yolunu açtı. Zaten bu tercihi Rusya’yı ipten çekip aldı. Çünkü işgal ve ekonomik krizle birlikte artan petrol fiyatları bugün Rusya’yı yeniden güçlü ve sorunsuz bir ekonomi yaptı.

Mafyacı Oligarklardan saygın burjuvalara

1990’ların sonunda, 1998 krizinden hemen önce, Rus ekonomisi hala Sovyet korporasyon sisteminin zararlı kalıntılarını taşıyordu. Bu özellik, el konulan kamu işletmelerini bürokratik mafyanın eline veriyordu. Kamunun yağması veYeltsin dönemindeki daralma ve üretimsizliğin sonucu, uluslar arası piyasalardan borçlanma zorunluluğu olarak kendisini gösterdi. Yani IMF işe başladı.

1990’ların sonunda petrol ve gaz gelirleri GSYİH’nın yüzde 20’sine eşitti. Yaklaşık 70–80 milyar dolar gibi bir değere denk gelen bu meblağ yağmalanan Rus ekonomisinin ihtiyacını görmüyordu. Ve Rusya krizle tanıştı. Ancak krizin asıl nedeni mafyalaşmış bürokrasinin, yağması ve dışarıya sermaye kaçırmasıydı. 1990’lar boyunca her ay yurtdışına çıkarılan sermaye miktarı iki milyar doları buluyordu. Bu yıllık 20–25 milyar dolara denk geliyordu ki; Rusya’nın o zamanki ihracatının yüzde 30’unu teşkil ediyordu. Rusya’dan kaçırılan fonlar küresel sermaye için ucuz kaynak oluşturdu. Bu süreci sanayisizleşme ve oligarşik devletin oluşması izledi.

Rusya Federasyonu’nun, dünya ekonomik sistemine hammadde satıcısı ve küresel sermaye için bir pazar olarak dâhil olması doğrultusunda, devlet yapılanmasının yeniden oluşması gerekiyordu.

Yeltsin’in oligarşik ve bürokratik yağmacı devleti yerini, Putin’in Washington uzlaşısını takip edecek devletine bıraktı. Artık 1998 krizinden hemen önce, yanlış bir zamanlamayla, Moskova’da şube açan Goldman Sachs rahat bir nefes alabilirdi.

Bu tarihten sonra petrol gelirlerinin artması ve batı ile düzenli ilişkiler, tahıl ve sanayi ihracatını da artırdı. Yeltsin döneminde yüzde 50’lere düşen kapasite kullanım oranları yeniden yükseldi.

Öte yandan ABD’nin Irak petrolünü ele geçirme ve Ortadoğu kaynaklarını denetim altına alma girişiminin başladığı andan itibaren, Rus enerji arzının AB için önemi arttı.

Enerji Stratejisi ve Gazprom

Putin Rusya’sı başta AB olmak üzere dünyaya yalnız petrol değil, sanayi ürünleri ve gaz ihracatında da iddialı olmayı hedefledi. Sanayileşmenin, enerji üretiminin ve ihracatının, mali piyasaları derinleştirmekten geçtiğini Putin farkına vardı. Bunun yolu da AB ile ticari ve politik ilişkilerin gelişmesi idi. Bu yüzden 2003’te son halini alan ve 2020’ye kadar sürecek Rus enerji stratejisinde Gazprom ve AB’ye dönük enerji ihracatı önemli bir yer tutuyor. Rusya’nın bu stratejik yönelimiyle AB’nin enerji ihtiyacı örtüşmektedir. Bunun dışında Putin Rusya’sı bu süreçte ABD kaynaklı mali sermayeyle ciddi işbirliği yaptı. Rusya’da sermaye piyasaları son on yılda hem büyüdü hem de derinleşti.

Rusya’nın 2000 – 2020 Yılları Arasında AB’ye Enerji İhracatı*

Enerji Türü

2000

2005

2010

2015

2020

Toplam (milyon tpe)

506

530+

530+

550+

565+

Petrol -ham ve işlenmiş petrol- (milyon ton)

173

160+

155+

155+

150+

Doğal Gaz (milyar m3)

205

245+

245+

260+

270+

Kömür (milyon ton)

17

14 – 18

15 – 20

15 – 21

18 – 20

Elektrik (milyar kWh)

15

22 – 25

30 – 35

35 – 55

40 – 75

Kaynak: Russian Energy Strategy to 2020.

*: (+) tahminî rakamların belirtilenin üzerinde olabileceğini göstermektedir.

Bunun dışında Rusya’nın Güney ve Doğu petrol hatları ve Hindistan, Çin ve Japonya’ya yönelik hattın tamamlanması 2030’u bulacak. Bu hat, 700 milyon ton petrol kapasitelidir. Bu hattın çalışması, birçoklarının sandığı gibi, ABD’den bağımsız olmayacak. Bu hattın tamamlanması için küresel sermayenin finansmanı gereklidir.

Bugün Putin’in seçtirdiği Medvedev, Rusya’nın hem AB ile hem de ABD ile ilişkilerini derinleştirerek geliştirecek. Putin döneminde Rusya yağmacı Oligarklardan saygın burjuvalara giden bir yol izlemiştir. Bu yol zorunlu olarak başka AB olmak üzere finans ve hizmetler alanlarında da ABD sermayesiyle bütünleşmeyi gerektirmiştir. Medvedev’li dönemde Rusya’nın doğrudan yabancı yatırımları çekmede ikinci bir Çin olacağı kesindir. Mayıstaki devir teslimden sonra Rusya’nın liberal politik hattı daha da belirginleşecek. Eğer ABD başkanlık seçimlerinde Demokratlar iktidara gelirse Ortadoğu’nun AB-Rusya-ABD üçgeninde yeniden şekillenmesi kaçınılmaz olacak.

Şimdi neymiş aç tavuk kendini buğday ambarında sanırmış, ulusalcı-darbeciler çok yalnızlar çok. Artık Rusya’ları da yok.

*************************KUTU 1****************************

Gazprom’un bir ayağı AB’de

Gazprom’un %36,81’i tüzel kişiliklere, %11’i yabancı tüzel kişiliklere, %13,32’si RF vatandaşı gerçek kişiliklere ve %38,37’si doğrudan Rus devletine ait. Gazprom bugün Rusya ve AB ilişkilerinde kilit role sahip. Almanya Gazprom’un ortağı gibi.

Enerji kaynağı sınırlı olan Almanya yılda 100 milyar metreküp doğal gaz tüketiyor. Almanya bunun sadece %20’sini kendi üretimi ile karşılayabiliyor. Doğal gaz gereksinimi Almanya’da sürekli yükselen bir çizgi takip ediyor.

Alman firması Ruhrgaz Gazprom’un %6,43’üne sahip. Rurhgaz bu sayede Gazprom’un en büyük iştirakçileri ve en büyük yabancı ortağı konumunda. Gazprom açısından sıcak para ve teknoloji transferi Winterschall AG, Achimgas, Wingas, ve BASF gibi diğer Alman firmaları ve Deutche Bank’tan oluyor. Achimgaz BASF’a ait Winterschall AG ile Gazprom’’un eşit hisse ile kurduğu ortak şirket. Wingaz’da ise Winterschall’ın %65 ve Gazprom’un %35 hissesi var.

Gazprom 2005’te BASF ile Kuzey Avrupa Doğal Gaz Boru Hattı’nın (NEGP) için anlaşma sağladı. NEGP’nin %51’i Gazprom’a ait. BASF ve EON ise %24,5’er hisse aldı. Gazprom Alman firmalarını “stratejik ortak” olarak ilân etti. Öte yandan Gazprom Fransız şirketi Total’le de ortak projeler yürütüyor. Rusya’nın Kuzey Batısındaki Barents denizinde bulunan Stokman doğal gaz sahasının da Total’le ortak.

*******************KUTU2**********************************

AB’ye giden enerji

Dünya enerji üretiminin yaklaşık yüzde 12‘sini Rusya gerçekleştiriyor.
Bugün için Rusya, dünyanın sahip olduğu kanıtlanmış petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 6‘sına sahip. Üretici olarak ise Suudi Arabistan‘dan sonra dünyanın en büyük ikinci petrol üreticisidir. Rusya, iç tüketimde kullandığı üçte birini -ki bu Rusya‘yı dünyanın 5. büyük petrol tüketicisi yapıyor- dışında kalan petrolü ağırlıklı olarak AB‘ye satıyor. Dünyanın kanıtlanmış en büyük doğalgaz rezervleri Rusya‘nın elinde. 2.000–2.300 trilyon metreküp civarındaki bu rezervler dünya toplamının yaklaşık üçte biri Dünya toplam üretiminin yüzde 22‘si Rusya tarafından yapılıyor. Bu üretimin önemli bir kısmı içerisinde Türkiye‘nin de yer aldığı Avrupa‘ya ihraç ediliyor. Rusya‘nın GSMH‘sinin yüzde 25‘ini, İhracat gelirleri ve bütçesinin de yarısını enerji gelirleri oluşturuyor.

Kerkük Tamam, Türkiye Kalıcı

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Bu operasyonun amacının yalnızca PKK’yı silahsızlandırmak ve teslim almak olduğundan eminmiyiz? Zaten PKK –istese de istemese de- silahları bırakacaktı. Orada ABD’nin dışladığı silahlı hiçbir güç orta vadede barınamaz. PKK, belki zorunlu olarak, siyasallaşma sürecine girmişti. Silahları bırakmak üzere olan bir silahlı güce saldırmak silahları bırakma demektir. Peki niye? Çok Basit: Bundan sonra orada bulunmanın askeri gerekçesi için. Türkiye orada kalacak. Askerler geri dönecek ama Türkiye siyasi ve ekonomik olarak orada artık. Kerkük anlaşması yapıldı bile. Nasıl mı? İşte operasyonun ekonomi-politiği:

Türkiye ekonomisi hızla küresel durgunluğun tetiklediği bir açmaza doğru gidiyor. Bugün ekonomi yarım yamalak gelişen bir sanayi ve finans-hizmetler sektörleri üzerinde duruyor. AB finansal hizmetler tek pazarına girdik bile.

Türkiye, bankacılık, sigortacılık ve diğer mali hizmetlerde ve piyasalarda, tam üyeliliğin gerçekleşmesinden çok önce tek pazar uygulamasına fiilen geçiyor. Banka ve sigorta gibi fon havuzu sektörler Türk burjuvazisinin denetiminde olmayacak. Hatta bir müddet sonra Türkiye avroya geçerse Merkez Bankası Avrupa Merkez Bankası’nın yerel bir şubesi olacak. Mali kesimin yakın gelecekteki bu entegrasyonu bir kesim iktidar odağı için belirsizlik ve endişe kaynağı.

Öte yandan sanayiye dayalı büyümeye çalışan kesimlerin 20. yüzyıl başındaki Alman burjuvazisi gibi iki önemli “küçük” sorunu var:

1) Hammadde sorunu 2) Pazar sorunu.

Hammadde sorununun başında tabi petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynakları geliyor. Türkiye ekonomisi giderek artan enerji maliyetlerini kaldıracak durumda değil.

İkinci sorunumuz tabii pazar. Türkiye pazarı artık yeterli değil. Zaten günümüzde hiçbir ekonomi yalnız ulusal pazara dayalı olarak gelişemez. Bunun için diğer Avrupalı ve Asyalı rakiplerine göre zayıf olan Türkiye, Ortadoğu’da yaratacağı siyasi ve askeri güçle pazar olanaklarını güçlendirmeye çalışıyor.

Türkiye büyük burjuvazisi ABD ve AB’nin de onanıyla K.Irak’ta ki enerji kaynakları üzerinde söz sahibi olmak istiyor. Bu son yapılan operasyon hem ABD’ye hem de AB’ye bölgedeki en büyük askeri güç benim; sizin buralardaki malınızın mülkünüzün teminatı benim operasyonudur.

Bu operasyonun dört temel amacı vardır:

1) Türkiye’nin militarist bölgesel güç olduğunu kanıtlama ve bu yolla Irak’taki enerji damarlarını denetleme pozisyonu yakalaması amacı

2) Türkiye ile uyumlu, sorunsuz bir Kürt Federe devletinin kurulması amacı

3) Kerkük’ün Kürt bölgesi içinde değil de özel statüde kalması amacı

4) Silahları bırakma ve politik yeni bir açılım yapma aşamasında olan PKK’yı “silah bırakmamaya” zorlamak.

Bundan sonrası için birçok senaryo geliştirilebilir. Ancak sonuç olarak bölgenin tarihsel gelişimi ve dünyadaki sermaye birikiminin yönü tek bir noktayı işaret etmektedir:

TÜSİAD’tan hükümete kadar olan kesimler ABD’yle uzlaştıkları gibi bu müdahalenin yumuşak bir Federe Kürt Devleti’ni ve Kerkük meselesini gündeme taşımasını istemektedirler.

Kerkük’ün Kürt yönetimi sınırları içinde kalması ancak enerji kaynaklarının uluslararası denetimi şimdilik anlaşma noktasıdır. (bu uzun vadeli anlaşmanın yapıldığını çeşitli kaynaklar teyit etmektedir.) Bu anlamda Türkiye’nin askeri varlığı değil ama siyasi ve ekonomik varlığı bölgede kalıcıdır. Ya da kalıcı olması planlanmaktadır.

Bu operasyon özünde Türkiye, Kürt yönetimi ve İran’ın, Amerikan çıkarları ve Bush sonrası politikaları doğrultusunda kucaklaşma operasyonudur.

Türkiye’de, şimdiki Irak yönetimi de, ABD’de ve Kürtler de yüz milyarlarca dolar olan petrol, doğal gaz, uyuşturucu, inşaat, lojistik, ulaştırma ve giderek finans- hizmetler gibi para basan alanları başıboş ve birbirlerine bırakmayacaklardır. Herkes gücü ve uygulayacağı stratejinin doğruluğu-geçerliliği oranında pay alacaktır.

Ölen çocuklar mı dediniz?