İkinci Ekonominin Karanlığı…

Posted by cemilertem | Posted in Türkiye Yazıları | Posted on 24-05-2008

0

Şaşırmıyorsunuz değil mi? Müzelerin o müzeleri koruyanlar tarafından soyulmasına. Hatta dünyanın en değerli taşlarından biri olan ve eşi olmayan Kaşıkçı Elması sahte çıkarsa da şaşırmayacaksınız. Ama onlar çok şaşıracaklar, nasıl olduğunu birbirlerine soracaklar, sonra suçu birbirlerinin üzerine atacaklar. Ama şaşırmadan önce de inkar edecekler, tarihçi de olsalar, bakan da olsalar fark etmeyecek, Kapalıçarsı’da çekirdekten yetişmiş bir kuyumcu edası ve tezgahtarlığıyla sahtelerin aslında gerçek olduğunu söyleyiverecekler. Hep böyle olmadı mı zaten..

Müzeleri soyanlar, sokaklarda birbirlerini vuranlar, yoksulluk ve çaresizlikten kapkaç-hırsızlık yapanlar nasılsa ortada ve suç yine onların üzerine kalacak. Bu ülkede milyarlarca dolarlık bir karanlık ekonomi yaratan yoksullaştırıcı politikaların yine üzerinden atlanacak.

Kara parayı yaratan suç ekonomisi bugün artan bir hızla denetimden çıkmaktadır. İnsanı hiçe sayan yoksulluklaştırıcı politikalar bu ekonominin dünyada giderek karşı konulamaz bir büyüklüğe ulaşmasını sağlamıştır.

Küreselleşme ve düzensizleştirme bugün kara para ekonomisini büyütmektedir. İkinci ekonominin büyümesi ile yoksulluğun artması birbirine paralel iki gelişmedir.

Türkiye bugün dünyada kara paranın en önemli, en yoğun geçişlerinden biri. Avrupa’ya dağıtılan uyuşturucunun yüzde sekseni Türkiye’den geçiyor. Bu rakamın 50 milyar doların üzerinde olduğu söyleniyor. Bu ticaretin yaklaşık % 10’u Türkiye’de kalıyor. Bu çok önemli bir rakam. Tüm dünyada trilyondan dolara yakın kara para dolaşıyor.

Dünyada, şimdilerde bir kriz kaynağı olarak görülen ve Merkez Bankalarınca faiz artırma yarışıyla geri çekilmeye çalışılan trilyon dolarlık fonların kaynaklarından birisi bugün ikinci ekonominin yarattığı “kara para.”

ABD Seçimleri Piyasaların Miladı Olacak Mı?

Posted by cemilertem | Posted in ABD, Kriz, Küreselleşme | Posted on 19-05-2008

0

Dünya 2008 sonunda yapılacak ABD başkanlık seçimlerinden sonrasına hazırlanıyor. Dünya ekonomisi ABD’deki kan değişimi ile birlikte yoluna nasıl devam edecek; Türkiye bu değişimden nasıl etkilenecek. Bu soruların cevapları ile ilgili bir yolculuğa hazırmısınız?

Dünya önümüzdeki yıldan itibaren çok önemli değişimlere gebe. Rusya’da ve ABD’de 2008 yılı içinde ve sonundaki seçimler birçok dinamiği harekete geçirecek ve değiştirecek. Türkiye, AB ve Ortadoğu’da da taşlar yerine oturmaya başlayacak. Biz bu yazıda geçen yıl başlayan ve önümüzdeki yılsonuna doğru daha da belirginleşecek değişimleri ele alacağız.

En önemli tarihlerden biri 2008’in kasımı bu tarihte Amerika’da başkanlık seçimleri olacak. Bu tarihi dünyadaki makro ekonomik dengelerin değişmeye başlayacağı milat saymak abartılı bir yaklaşım değil. Amerika’da büyük olasılıkla Bush iktidarı, yerini Demokratlara bırakacak. Bu değişim ilk önce ABD’nin dış politikasını ve buna bağlı dinamikleri etkileyecek. ABD’deki olası değişimin ikinci istasyonu ise ekonomi. Yüksek faiz, karşılıksız ama güçlü dolar politikası resmen sona erecek. ABD, kamu açığını ve dış açığını azaltmak için parasının gerçek değerine dönmesini isteyecek. Bunun için de mali yapısını ve öncü sektörlerini güçlendirmek için bir başka yol açacak. ABD’de teknoloji sektörü ve mali sektörler Clinton dönemindeki parlak günlerine dönme işaretleri verirken, Çin’de ucuz işgücü ve düşük yuan devrini bitirecek(mi?) Eğer böyle olursa bunun dünya ekonomisine olumlu etkileri orta vadede görülecek.

Şimdi de Özel Sektörün Borçları Korkutuyor

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Giriş Spotu: (benim tercihim) Özel sektör için kritik günlere giriyoruz. Bunun üç temel nedeni var; birincisi küresel likidite eskisi gibi olmayacak. Küresel fonlar ve bankalar Türkiye gibi kırılganlıkları çok olan ülkelere daha cimri ve çekinceli davranacaklar. İkincisi ABD ekonomisinin yavaşlamasının artması ve resesyonun küresel bir hal alması tehlikesi; üçüncüsü ise Türkiye’de 2004’ten sonra dış kaynak kullanan firmaların borçlarının vadelerinin gelmeye başlaması. Evet, özel sektör için kritik günlere giriyoruz.

İşte bundan dolayı şimdilerde çok konuşulacak özel sektörün dış borç analizini aşağıda yaptık:

ABD’de başlayan kriz şimdi de Avrupa’ya gelmek üzere. Almanya ve Fransa gibi merkez ülkelerin büyüme oranları giderek düşüyor. Almanya’nın büyüme oranı son çeyrekte 1,8’e düştü. Bu Türkiye’nin cari açığını finanse etmesi için büyük risk. Türkiye 2001 sonrası kamu borçlanmasını azaltan bir ekonomi politikası izlerken, özel sektör içteki faiz oranlarının yüksekliğine bağlı olarak yurtdışından döviz borçlanıyor. Bu durum kamunun borçlarının azalmasının getirdiği avantajı ortadan kaldırıyor.

Türkiye’de kamu net borç stokunun GSMH’ye oranı azalmaya devam ediyor. Bu oran 2007 yılı için yüzde 40,7 seviyesinde gerçekleşmişti. Merkez Bankası Finansal İstikrar Raporu’na göre bu azalışta, kamu mevduatında ve işsizlik sigortası fonu net varlıklarındaki yükseliş, GSMH’ deki artış ve brüt borç stokundaki azalış etkili oldu. Bu süreçte kamu brüt borç stokundaki azalışta, kur etkisine bağlı olarak, yabancı para cinsinden borçların YTL karşılığının düşmesi etkili oldu.

Bu eğilimin 2008 yılında da güçlenerek süreceği gerek Hazine’nin, gerekse Merkez Bankası’nın raporlarında ve projeksiyonlarında yer almaktadır.

Ancak, IMF şartlılığı ve buna bağlı maliye politikası çerçevesinde kamu borçlanma gereği-dolayısıyla kamu borç oranı- düşerken özel sektör, düşük kur avantajından da yararlanarak son beş yıllık süreçte çok yoğun ve hızlı borçlanmaya yönelince özel sektörün borçları hızla arttı. Buna bağlı olarak, küresel kriz şartlarında özel sektör dış borçları nasıl döndürülecek sorusu şu sıralar sıkça gündeme gelmeye başladı.

Bu borçlar Türkiye’nin riski mi; yoksa Başbakan ve Hükümetin ekonomiden sorumlu Bakanlarının söylediği gibi, bir fırsat mı ya da özel sektör “işini” biliyor mu?

Bu sorunun yanıtını yıllarını Hazine’ye veren eski Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarı Tevfik Altınok’a sorduk:

ALTINOK: ÖZAL DA ÖDEDİ, HAZİNE GARANTİSİ OLMAMASI BİRŞEYİ DEĞİŞTİRMEZ

Altınok, bu borçların, Başbakan’ın öne sürdüğünün aksine, yalnız borçlananların sırtında olmadığını, geçmiş yıllarda olduğu gibi, özel sektöre Hazine garanti vermemiş olsa bile bu borçların Türkiye’nin borcu olarak kabul edildiğini, yabancı alacaklıların ve otoritelerin borçlar ödenemediği zaman borcu Hazine’den istediğini hatırlatıyor. Altınok, “1980 yılında Sayın Özal nasıl garantisiz ticari borçların Hazine tarafından ödenmesine engel olamadı ise ve yine 2001 yılında Sayın Ecevit el konulan bankaların dış borçlarını ödemek zorunda kaldı ise, özel sektör bir dış ödeme sıkıntısıyla karşılaşılırsa Sayın Erdoğan da özel sektör dış borçlarını ödemek zorunda kalabilir” diyor. Ve ekliyor: “Bu, şu an dikkate almamız gereken bir risktir.” Dolayısıyla bu borçların hepimizin borcu olduğunun altını çiziyor. İkinci olarak da, sıkıntılı dönemlerde, reel sektörün eskisi kadar rahat borçlanamayacağını belirtiyor. Altınok, şu an özel sektörün toplam borcunun 147,6 milyar dolar civarında olduğunu vurgulayarak, bu rakamın küresel kriz koşullarında Türkiye için önemli bir büyüklük olduğunu söylüyor.

DOÇ. DR. EKEN: REEL SEKTÖR BORÇLANARAK KAZANIYOR

Öte yandan Finans Enstitüsü’nden Doç. Dr. Hasan Eken ise bu konuda özetle şunları söylüyor: “ Reel sektörün ve reel sektöre ilişkin kırılganlıklara baktığımızda, yerel girdilere dayalı üretim yapan imalat sektörü, uygulanan bu politika nedeniyle zor koşullarda faaliyetlerini sürdürmeye çalışmaktadır. Bu firmaların, yerel kaynaklara dayalı girdileri sırf aşırı değerlenen YTL nedeniyle döviz bazında göreli olarak artarken, ürünlerinin döviz cinsinden fiyatı sabit kalmıştır. Çoğu firma bu politika nedeniyle esas faaliyetlerinden zarar etmektedir. Ancak, reel sektör bu zararlarını döviz cinsinden borçlanarak, kambiyo kazançları elde etmek suretiyle, faaliyet dışı kazançlarla telafi etmektedirler. Yani döviz kurunu yüklenerek bir kazanç elde etmektedir. Bu bağlamda, geçen 7 yıllık süre içerisinde reel sektörün döviz borcu 150 milyar USD büyüklüğe ulaşırken, USD/YTL paritesi de 1,17 seviyelerine gerilemiştir. Dolayısıyla, artık faaliyet zararlarının kambiyo karları ile kapatılması imkânı kalmamıştır. Bunun sürebilmesi için USD/YTL paritesinin 1,00 düzeyinin altına inmesi ve döviz borcunun da 200 milyar USD düzeyine çıkması gerekmektedir. Bu mümkün görünmemektedir. Yani reel sektörün işi bu yıl çok zor olacaktır. Döviz kurunun daha fazla aşağı inmemesi reel sektörün kambiyo karlarını sıfırlayacaktır. Dolayısıyla, faaliyet zararları belirgin bir şekilde bilânço ve gelir tablolarında gözlemlenebilecektir.

Ancak, reel sektörü bekleyen en büyük tehlike döviz kurunda yaşanabilecek hızlı bir yükseliştir. Eğer döviz kuru yükselirse, reel sektör faaliyet zararlarına bir de kambiyo

zararlarını ekleyecektir.”

Dış Borç Stoku

MERKEZ BANKASI: BORÇLAR ÖZKAYNAKLARI AŞTI

Öte yandan Merkez Bankası son finansal istikrar raporunda, reel sektörün aktiflerinin giderek yabancı kaynaklarla finanse edildiğine yer veriliyor. Merkez Bankası seçilmiş sektörler itibariyle tüm sektörlerde kaldıraç oranının yükseldiğine dikkat çekiyor. ( Kaldıraç Oranı: Firma aktiflerinin ne kadarının yabancı kaynaklarla finanse edildiğini verir) Merkez Bankası reel sektörün tüm sektörlerinde kaldıraç oranın yükseldiğine dikkat çekerken, banka kredi kullanımının arttığına da dikkat çekiyor. İnşaat, toptan ve perakende ticaret, makine ve teçhizat, ulaşım araçları ve tekstil sektörlerinde kaldıraç oranlarının sektörler ortalamasının üzerinde olduğu ve toplam borçların özkaynakları aştığını vurgulanıyor.

1996–2000 yılları arasında yüzde 65–68 arasında dalgalanan kaldıraç oranı, 2001 krizi sırasında yüzde 71 seviyelerine ulaşmıştı. Bu oran 2001–2004 yılları arasında gerilemiş ve 2004 yılından itibaren hafif bir artış eğilimine girmişti. 2004 yılında yüzde 45,6 ya gerileyen kaldıraç oranı şimdilerde yüzde 48,8 civarında.

Öte yandan banka kredilerinin aktiflere oranı da benzer bir eğilim sergilemiştir. Faiz ödeme gücünün bir göstergesi olan, faiz ve vergi öncesi karların finansman giderlerini karşılama oranı ise giderek düşmektedir. Reel sektörün borç kullanımı arttıkça, faiz ödeme gücünün azaldığı gözlemlenmektedir.

2006 yılında, firmalarca kullanılan nakdi kredilerin yüzde 71’i yabancı para, yüzde 29’u ise YTL olarak kullanılmış. Öte yandan firmaların kısa vadeli borçlarını ödeyebilme gücünü gösteren likidite oranları analiz edildiğinde, kısa vadeli borç ödeme kabiliyetinde iyileşme olduğu gözlemlenmektedir. Ancak firma satışlarının yavaşlayan iç talep nedeniyle yurtdışı ağırlıklı olduğu, bununda giderek derinleşin küresel durgunluk koşullarında bir risk olduğu ve reel sektörün nakit girişlerini bozabileceği artık kabul edilmektedir.

YABANCI PARA CİNSİNDEN YÜKÜMLÜLÜKLERDE ARTIŞ

Banka dışı kesimin net pozisyon açığı ( Döviz varlık ve yükümlülükleri arasındaki fark) 2007 yılı Haziran ayında, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 21, 2006 yılı sonuna göre yüzde 36 artışla, 51 milyar ABD dolarına yükselmiştir. Bu artışta esas olarak 2007 yılının ilk yarısında yüzde 23 oranında artan yurtdışından sağlanan krediler belirleyici olmuştur. (TCMB Finansal İstikrar Raporu, Kasım, 2007)

Banka Dışı Kesimin Döviz Varlık ve Yükümlülükleri

SONUÇ OLARAK:

Türkiye’de özel sektörün yurt içi ve yurt dışı borç stoku 2001 krizi sonrasında hızla artmıştır. Bu artış düşen enflasyon, küresel koşulların uygunluğu, düşük kur gibi faktörlere bağlı olarak gelişmiştir. 2001–2004 arası borç stokundaki artış şirket varlıklarındaki artıştan hızlı olmamıştır. Ancak özellikle son iki yıldır özel sektör varlık artışından daha hızlı bir borçlanmaya gitmeye başlamıştır ki; bu durum küresel durgunluğun ve buna bağlı küresel likidite daralmasının olduğu koşullarda çok önemli bir risk unsurudur. Bu risk şu anda Türkiye’nin cari açık riskinin en önemli değişkeni sayılmalıdır. Özellikle Türkiye’de sanayinin sürükleyicisi olan holdingler son iki yılda hem özelleştirmeden pay alabilmek için dışarıdan borçlanmışlar hem de yeniden yapılanma için dış borcu tercih etmişlerdir. Bu da özel sektörün borçluluğunu artırdığı gibi kaldıraç oranlarına da yükseltmiştir.

Bu yıl ve önümüzdeki yıl Türkiye’de yeniden yapılanmasını tamamlayamayan, düzgün ve yeterli nakit girişi olmayan, borç oranı varlıklarının üstünde olan firmalar zorlanacak hatta el değiştirecek.

Bunun üç temel nedeni var; birincisi küresel likidite eskisi gibi olmayacak. Küresel fonlar ve bankalar Türkiye gibi kırılganlıkları çok olan ülkelere daha cimri ve çekinceli davranacaklar. İkincisi ABD ekonomisinin yavaşlamasının artması ve resesyonun küresel bir hal alması tehlikesi üçüncüsü ise Türkiye’de 2004’ten sonra dış kaynak kullanan firmaların borçlarının vadelerinin gelmeye başlaması. Evet, özel sektör için kritik günlere giriyoruz.

Cuntalar Akıl Hocasının Ardından

Posted by cemilertem | Posted in ABD, Kriz, Küreselleşme | Posted on 17-11-2006

0

Friedman bize, askerlerin ve baskıcı yönetimlerin, iddia ettikleri gibi, ülkesinin ve halkının çıkarlarını gözeten ve bu anlamda bağımsız olmadığını ve olmayacağını öğretti. Eh, en azından bunun için toprağı bol olsun..

Dazlak kafası, ilham verdiği Pinochet’in gözlükleri gibi koyu renk gözlüklerinin arkasındaki çipil ve kısık gözleriyle gazetelerin ekonomi sayfalarından bize bakıp; “salaklar çalışın işte bedava öğle yemeği nerede var” diyen adam öldü. İktisatla ilgisi olsun olmasın, Milton Friedman ismi yaşı kırkın üzerinde olan herkesin hatırlayacağı bir isim. Milton Friedman adını ilk önce Şili ile birlikte duyduk. Şili’de 11 Eylül 1973’te işbaşına gelen Pinochet cuntası bir müddet sonra neo-liberal Chicago Okulu’nun görüşleri doğrultusunda ekonomiyi biçimlendirmeye başladı. Şili’de olup bitenlere, Friedman’ı yad ederken, değinmeden olmaz ama önce Friedman’ın Chicago Okulu’na şöyle bir bakmakla yarar var.

ŞU 1973 YILI

1973 yılı, petrol fiyatlarının yükselmesiyle kapitalizmin yeni bir krizinin başladığını haber verirken, Chicago Üniversitesi’nde 1948’den beri alıştırmalar yapan Friedman ve arkadaşlarının da günlerinin geldiğini onlara müjdeliyordu. Zaten Friedman’a göre Keynes başından beri günü kurtaran adamdı. Ama yine de Keynes, günü kurtarmak adına da olsa, klasik iktisadın mabedine saldırmıştı. 1936’da, Keynes, İstihdam Faiz ve Paranın Genel Teorisi adlı yapıtında piyasanın zaaflarını ortaya koymuş, devletin müdahalesini istihdam ve ekonomik denge için şart koşmuştu. Piyasa yara almıştı. Aslında Keynes’in de kesinlikle sosyal devlet gibi bir amacı yoktu; o gerçekten de “günü kurtarmak” istediğini uzun vadede zaten hepimiz ölüyüz diyerek belirtmişti. Ama yine de Chicago Okuluna göre bu bir devrimdi. O halde bir karşı devrim gerekiyordu. İşte bu karşı devrimin teorik temelleri çok gecikmedi. 1970’lerin başında Milton Friedman ve Harry Johnson Monetarizmin karşı devrimini anlatan bir kitap yayınladılar. Friedman burada kurgusunu iki temel dayanağa oturtuyordu. Birincisi devletin orkestra şefi olduğu maliye politikaları yerine piyasanın yöneteceği para politikaları kapitalizmin işleyişine ve doğasına daha uygundur görüşüydü. İkincisi ise devletin ekonomik faaliyetin akışını düzenlemesi yerine özel sektörün dinamiğinin esas olacağı bir piyasa. Friedman, yaklaşmakta olan krizin kaynağını görmüş ve kar oranlarının tekrar yükselmeye başlamasının, ancak devletin açtığı mevzileri yeniden özel sektöre bırakmasıyla mümkün olacağını, söylemeye başlamıştı. Devletin aradan çekilmesi Keynes’in bir zamanlar çok korktuğu işsizliği tekrar getirmeyecekmiydi ? Bu soruya Monetaristlerin verdiği cevap insanlığın nasıl bir döneme girdiğini de adeta özetliyordu. Friedman’a göre, işsizlik doğal ve iradi bir şeydi. İşsizlik, insanların bir önceki işlerini beğenmeyip daha iyi bir iş bulmak için bir müddet katlandıkları bir durumdu; ve dert değildi. Esas dert fiyat istikrarı yani enflasyondu. Hükümetler enflasyonu önlemek için denk bütçe, sıkı para politikası ve özel sektörü teşvik eden arz yönlü politikalar uygulamalıydı. İşte bu yeni (azgın) liberal politikalar ilk önce yeni darbe yapmış, çiçeği burnunda, Latin Amerika diktatörlerinin dikkatini çekti. Özellikle Şili Chicago Okulu için bir laboratuar oldu.

ŞİLİ; UZUN TAÇ YAPRAĞI

Bir şiirinde Ataol Behramoğlu Şili’yi uzun taç yaprağına benzetir. O yaprağın üzerinden yıllarca kan damladı. O kanlı taç yaprağının bir yüzünde Pinochet’in faşizmi bir yüzünde de Friedman’ın Chicago Okulu vardı.

Şili’li “Chicago çocuklarına” göre devletin geniş ekonomik etkinliği ekonominin çöküşünün başlıca nedenidir. İthal ikamesinden vazgeçip, ihracat ağırlıklı bir politikaya geçmek gerekir. Petrol fiyatları yükselirken, bakır fiyatlarının düşmesi de bu yüzdendir. Cuntanın ekonomi bakanı ve sıkı bir Chicago Okulu üyesi olan Sergio Castro, (Castro, bizim Özal’ın bir versiyonuydu.) ithal ikamesi stratejisinin sonuçlarına ilişkin şu saptamayı yapıyordu; “Azami düzeyde Unitad Popular” tarafından uygulanmış olan bu model, iflas etmiş bir modeldir. O halde Friedman’ın modelini uygulamalıyız. Bir ülke ancak piyasa güçlerine sınırsız hareket imkanı sağlarsa refaha ulaşır. “

Milton Friedman 1975 Nisan’ında Şili’yi ziyaret ettiğinde, ekonominin halen kendi önermelerini yadsır durumda olduğunu saptayarak, şunları söylüyordu: “Şili’nin karşı karşıya olduğu güç problemler ve sıradan vatandaşın şimdiki durumu göz önüne alınırsa, bir serbest piyasanın oluşturulması ve özel sektörün güçlendirilmesi zorunludur” Bu hedefe ulaşmak için 1) Sermaye Piyasası oluşturulup, derinleşmelidir. 2) Ödemeler bilançosu açığı ve himayeci politikaların yarattığı problemler çözülmeli, 3) Hantal devlet aygıtının ve ekonomiye müdahalesinin yarattığı problemler halledilmelidir.

Cunta, Friedman’ın tespit ettiği problemleri gidermek için onun önerilerinin aynen uyguladı. Örneğin problem 1’e ilişkin olarak: Allende yönetimi Bankaları devletleştirmişti. Askerler bankaları süratle özelleştirecek önlemleri aldılar. Merkez Bankası devre dışı bırakıldı. Devlet işletmelerinin özel sektöre devri için sermaye piyasası alt yapısı hazırlandı. Problem 2’ye ilişkin olarak; Friedman hedef olarak Şili ekonomisinin tümüyle dışa açılmasını savunuyordu. Askerler bunun için gümrük sınırlarını ve engelleri kaldıran düzenlemeleri yaptılar. Ödemeler bilançosu açığını kapatmak için geleneksel olmayan ihracat dallarının da geliştirilmesini içeren bir politikayı da yürürlüğe koydular. Problem 3’e ilişkin olarak; Friedman’ın savına göre, devlet, özel sektör için, istikrarlı moneter ve yasal bir çerçeve oluşturmalıdır, özelleştirmenin yasal alt yapısı oluşturulmalı devlet işletmeleri özel sektöre devredilmelidir. Askerler bunu da büyük bir şevkle gerçekleştirdiler.

Bundan sonra ne mi oldu; her yerde olan oldu, yani fiyatlar fırladı, gıda maddelerinden ve tarımdan devlet sübvansiyonları kaldırıldı, yoksulluk arttı. Şili parası Esküdonun değeri büyük ölçüde düşürüldü. Her türlü sendikal faaliyet yasaklandı. Reel ücretler çok hızlı düştü. Tabi bu arada, bu önlemlere rağmen, enflasyon fırladı. İşsizlikte sürekli arttı.

Şili, Friedman’ın ve monetarist politikaların laboratuarı olmuştu. Bu süreç Şili halkına çok pahalıya patladı.Şili bugün Pinochet cuntasından kurtuldu ama Friedman’ın temelini attığı neo-liberal politikalardan kurtulamadı. Şili’nin tüm sosyal güvenlik sistemi özelleştirildi. Şili uluslar arası emeklilik fonlarının saldırısına uğradı.

Şili ve onunla benzer politikalar uygulayan tüm ülkeler, Türkiye dahil bugün işsizlik ve yoksullukla boğuşuyorlar. Friedman’ın politikaları azgelişmiş ülkelerde ancak baskıcı askeri yönetimlerce uygulanabildi. Şili cuntası ne yaptıysa yedi yıl sonra Türkiye’deki faşist cunta da aynısını yaptı. Ama Friedman bize, askerlerin ve baskıcı yönetimlerin, iddia ettikleri gibi, ülkesinin ve halkının çıkarlarını gözeten ve bu anlamda bağımsız olmadığını ve olmayacağını öğretti. Eh, en azından bunun için toprağı bol olsun..

BORSA

AB SIKINTILARI

İki haftadır 40000 sınırını zorlayan İMKB, haftanın son gününde Türkiye’nin gerçeklerine çarpıp 38.433’e kadar geriledi. Dün BirGün’ün vurguladığı gibi AB süreci fiilen durdu. Bu pat durumuna 2007 yılının sıkıntıları da eklenince dünya borsalarındaki olumlu havanın İMKB ‘ye yansıması düşünülemez. Aslında Türkiye bu nedenlerden dolayı da dünya piyasalarındaki iyileşmeyi en az , olumsuzlukları da en çok hisseden ülke olacak. Bu yüzden dün FED tutanaklarının açıklanmasından sonra FED’in tüm 2007 yılı için faiz indirimine gitmeyeceğinin belli olması dünya borsalarında az da olsa gerilemeye yol açtı. Buna bağlı olarak İMKB’de satışlar haftanın son gününde derinleşerek devam etti. Endeks 38500 desteğinin de altına geriledi. Yurtdışı piyasalarının eksiye dönmesi, dolar ve faizde görülen yükseliş satışların artmasında etkili oldu. AB İlerleme Raporu’nun açıklanmasından ve Kıbrıs konusunun Aralık ayı ortasında gerçekleştirilecek zirveye ertelenmiş olmasından sonra temkinli seyre dönen endeks, bu olumsuz havanın etkisinden kurtulamadı. AB ve Türkiye cephesinden bu konuda karşılıklı açıklamalar yapılırken somut gelişme için BM’nin devreye girmesi gerekiyor. Öte yandan, enflasyon beklentilerine yönelik kaygılar, cari açıktaki büyüme piyasalarda tedirginlik yaratan diğer önemli konular olarak görülüyor. Ayrıca, ABD konut başlangıç verileri beklenenden fazla düşüş gösterdi. Bu veri ile beraber piyasalar içeride ve dışarıda satışlarını artırdı.

Yüzde 46′sı Yunan National Bank of Greece’e devredilen Finansbank’ın dokuz aylık net karı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 157 artışla 700 milyon YTL’ye çıktı.

Banka tarafınnda yapılan yazılı açıklamaya göre, 1.138 milyar YTL olan vergi ve provizyon giderleri öncesi kar ise bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 117 yükselmiş oldu.

Bankanın toplam aktif büyüklüğü 2005 sonuna kıyasla yüzde 36 artışla 16.768 milyar YTL olurken, yüksek karlılığa bağlı özkaynakların ilk dokuz ayda yüzde 42 artarak 1.984 milyar YTL’ye ulaştığı ifade edildi. Böylece bankaların milliyetinin karlarını etkilemediğini de öğrenmiş olduk.

PARA VE FAİZ

AYNEN DEVAM

Döviz ve faiz cephesinde yukarıdaki özetlediğimiz gelişmelere bağlı olarak değişen bir şey yok. Döviz yabancı girişine rağmen daha fazla düşmüyor. Faiz ise seçim ve AB riskini hesap edip düşmüyor. Hatta önümüzdeki günlerde faizlerin biraz daha yukarı yönlü hareketi beklenebilir.

Dolar haftanın son günü 0.2 YKr’lik artışla 1.4430 YTL, avro ise 0.1 YKr’lik kayıpla 1.8450 YTL’den el değiştirdi. Bankalararası piyasadaki dolar kotasyonlarında alışta en düşük fiyat 1.4440 YTL, en yüksek fiyat 1.4470 YTL, satışta en düşük fiyat 1.4480 YTL, en yüksek fiyat 1.4510 YTL seviyesinde geçti. Uluslararası piyasada avro /dolar paritesi 1.2800-1.2820 aralığında hareket etti.

İMKB Tahvil ve Bono Piyasası Kesin Alım Satım Pazarı’nda işlem gören 13 Ağustos 2008 vadeli tahvil Cuma gününe işlemlerde bir önceki güne göre 0.11 puanlık artışla yüzde 21.14 bileşikten kapanırken, pazartesi gününe valörlü işlemlerde 0.27 puanlık artışla 21.20 bileşikten işlem gördü.