Kümelenme Türkiye İçin Sanayileşme Modeli Olabilir Mi?

Posted by ertemcemil132 | Posted in Makaleler | Posted on 23-05-2008

0

Özet:

Kapitalizmin sermaye birikim serüveni devam ediyor. Arkasında büyük çoğunluk için yoksulluk bırakan bu serüven geldiğimiz aşamada çok önemli değişimleri önümüze koymuş durumda. Bu değişimler insanlık için bir fırsat, bir dönüşüm eşiği olabilir mi? Tekelleşmenin ve tekellerin önüne geçecek bir çıkış noktası bulmamız nasıl mümkün olur; bir alternatif model geliştirebilirmiyiz? Çalışmanın amacı bütün bu sorulara yanıt aramak.

Rekabet eden ama rekabet ettiği ölçüde birbirini tamamlayan sanayi ve hizmet kümelenmeleri (Porter, 1998) dünyada bugün teknolojinin taşıyıcısı olmuş durumda. ABD’de Detroit’te, Kaliforniya’da Silikon Vadisi’nde İrlanda’da, İtalya’da ki örnekler bunu kanıtlıyor.

Türkiye’de bilişim teknolojilerini kümelenme modeli çerçevesinde geliştirip yaygınlaştırabilir. Bunun dışında tekstil gibi katma değeri giderek düşen sektörlerde bu model ve KOBİ’lere yönelik teşviklerle istihdam yaratabilir ve gelir dağılımını ve bölgesel eşitsizliği giderecek adımları atabiliriz. Çalışmanın sonucu uygun bir teşvik politikası ile Türkiye’nin kümelenme modelleri aracılıyla teknoloji üreteceği vurgusunu yapıyor.

Anahtar kelimeler ve kavramlar: Kümelenme, Sermaye birikimi, KOBİ ekonomisi, Rekabet, Teknoloji.

Abstract:

Capital accumulation adventure of capitalism persists in going on. This adventure, that leaves poverty for a mass majority behind it, has put forth quite remarkable changes for our consideration within the current situation. Can these changes stand as an opportunity, as a threshold for transformation in favor of humanity? How is it possible to find a way out in order to obstruct monopolization and monopolies; can we develop an alternative model? The aim of this study is to seek for answers to these questions.

Industrial clusters and service clusters which do not only compete but also do complement each other at the same time (Porter, 1998) has become the carrier of technology today throughout the world. Those in Detroit, California, USA, in Silicon Valley, in Ireland, in Italy can be given as supporting examples.

Turkey has the possibility of developing and expanding its information technology around cluster models as well. In addition to informatics, this model, with inducements for SMEs, can create employment opportunities in sectors of which the additional value is decreasing more and more such as textile sector; thus we can take the necessary steps to overcome regional inequality. The conclusion of the study emphasizes that Turkey will be able to produce technology through cluster models and with a commensurate inducement policy.

Kriz Ekonomide Değil Siyasette

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-02-07 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Dünya ve Türkiye hızla hem siyasi hem de ekonomik bir krize doğru gidiyor mu? Birçoklarına göre böyle bir soru bile gereksiz; zaten şu an çok büyük bir krizin içinde yaşıyoruz. Ben asıl krizin siyasi alanda olduğunu, ekonomik alanda ise zaten 1973’de ki krize, kapitalizmin kalıcı bir çözüm üretemediğini söylemeye çalışıyorum. Bu çerçevede şimdilerde yaşadığımız ekonomik gelgitler var olan sermaye birikim rejimini değiştirecek yani bir açılımın sancıları olmaktan ziyade, topallayarak ilerleyen sistemin aksaklığının artmasının sonuçları olarak kendini gösteriyor. Ancak gerçek kriz siyasi alanda. Şu an tüm siyasi kurumlar olması gereken değişimi, kapitalizmin sınırları içinde bile, ideolojik ve fiziki olarak, karşılayacak donanımda değil. Amerika seçime gidiyor ama nasıl gittiğini görüyoruz. Seçimi alması beklenen Demokratlar aday sorununu bile çözemiyor. Avrupa Birliği’nin sorunları ortada ve nasıl, ne zaman çözüleceği konusunda kimsenin bir fikri yok. Bizim durumunuz ise hepsinden karmaşık ve kötü. Türkiye’nin sağdaki ve soldaki bütün siyasi kurumları çağın gerisinde ve bu gerilik çözümsüzlüğü getirdikçe bu kurumlar daha da geri referanslara kayıp, kendi krizlerini üretiyorlar. İşte siyasi alanda bu kriz aşılmadıkça ekonominin sorunlarının çözülmesi mümkün değil.

Dünya ekonomisi, şimdi ve yakın gelecekte hepimizi yerinden edecek bir güçlü kriz üretmeyecek ama bu siyasi kriz de çözülmedikçe böyle sürünüp gidecek.

Mesela şimdilerdeki güçlü gelgitleri ürettiğini söylediğimiz Amerikan ekonomisi aslında 2000 yılının şubat ayından 2002 yılının sonuna kadar önemli bir resesyon yaşamıştı. Amerika’da 2000 yılında taşımacılık endeksi ve sanayi endeksi resesyonu çok açık olarak gösteriyordu. Bilindiği gibi Dow teorisine göre bu iki endeks kriz için öncü göstergedir. Sanayi endeksi 2000 yılının başında dip yaparken, taşımacılık endeksi de hızla bu dibin altına inmişti.

Amerika’nın bu resesyona yanıtı, ilk önce faiz indirmek sonrada savaşa dayalı yeni bir çizgi olmuştur. Bush ve ekibi 11 Eylül’ü öne sürerek savaşa ve bunun harcamalarına, yüksek faize dayalı ekonomik ve siyasi yönelimi tercih etmiştir. Dolayısıyla burada Amerika’nın kriz göstergelerine yanlış siyasi yanıt verdiğini ve bu yanıtla hem kendisinin hem de dünyanın durumunu kötüleştirdiğini söyleyebiliriz. Şimdi yine Amerika’da taşımacılık endeksi sanayi endeksinden daha geride ve bu iki endeks hızla geriye gitmekte. Bu yeni duruma Amerika’nın yanıtı önemli ama bunu da Başkanlık seçimi sonuçları belirleyecek.

Ancak yine de Amerika’da kapitalizmin aklı bir parça işliyor. Artık Cumhuriyetçilerden bir, Demokratlardan iki aday kalmış gibi. Cumhuriyetçi aday ilginç: Bir Bush muhalifi 70 yaşındaki J. Mc Cain. Mc Cain, muhafazakâr kanadın çok dışında liberal bir anlayışı savunuyor. Hillary’nin Obama karşısında zorlanması ise onun muhafazakâr bir Demokrat olmasından kaynaklanıyor. Yani Amerikan halkı saldırgan, emperyalist çıkışın, hem kendisi hem de insanlık için çözüm olmayacağını görmeye başladı. Bu siyasete çok az da olsa yansıyor.

Biz de ise bu yönde en ufak bir işaret bile yok. Ekonominin sorunları siyasetin doğru müdahalesi olmadan çözülemez. Ama Türkiye bunu yapacak yeni bir sol anlayışı ortaya çıkaramıyor.

Devrim, Bağımsızlık ve Faşizm üzerine başlangıç notları…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-02-16 tarihli Sesonline.net Yazısı

Yeniden merhaba “Finans-Politik” devam ediyor. Bu haftayı, dilimize dolanan ama sanki otuz yıl öncesinde soğuk savaş yıllarında, kullandığımız gibi kullandığımız üç anahtar kavrama ayırdım:

DEVRİM, BAĞIMSIZLIK VE FAŞİZM ÜZERİNE BAŞLANGIÇ NOTLARI

İtalyan faşizmi ve onun “il duce”si çağdaşı Alman faşizminden birçok önemli noktada ayrılır. Her şeyden önce İtalya’da devlet olgusunun öne çıkması ve devletin farklı iktidar ve sermaye bloklarını bir arada tutması İtalyan faşizminin temel karakteristiklerinden birisidir. Poulantzas; “İtalya’da devlet aygıtının, faşizmin yükselişinde ve hatta iktidar oluşundaki rolü Almanya’da olduğundan çok daha fazladır ve belirleyicidir” der.

Burada geometrik hızla gelişen ve bir an önce iktidara gelmek isteyen, “kuzey burjuvazisiyle güneyin büyük toprak sahiplerinin ittifakını” faşist devlet sağlamak zorundaydı ve bu olgu, devletin yeni bir tarzda hızla yeniden örgütlenmesini gerektirdi. “Faşistleşme sürecinin ilk dönemlerinde, en azından büyük sermaye ve büyük çiftçiler söz konusu olduğunda, biçimsel ve gerçek iktidarın birbirinden ayrılmasına, parti yoluyla temsil bağının kopmasına tanık olunur (1). Ve bu durum 1920’lerden itibaren siyasi partilerin rolünü yok eden yeni korporatif bir yapılanmaya yol açar. Özellikle güneyde devlet içinde devlet denebilecek örgütlenmeler ve yapılar faşizmin ilk nüveleri olarak var olurlar. Faşizm öncesi kuzey burjuvazisinin liberal adımlarını geriletip “gerici” güneyle harmanlaştırmak korporatif İtalyan faşizminin en önemli becerisidir.

Bu süreçte, garip ancak “anti-kapitalist” feodal bir “sosyalizm” uç verir. Kuzeyden gelen egemen liberal ideolojiye karşı milliyetçiliği ve korporatist devleti, toprakların kamulaştırılmasını savunan ve daha sonra “sosyalist” Mussolini’nin faşizmiyle birleşecek gruplar doğar. Bunlar korporatist faşist devletin ideolojik harcını oluşturlar. Bu çerçevede İtalya’da ideolojik aygıtlar faşizmin gelişmesi ve yerleşmesinde oldukça belirleyici olurlar. İşte tam burada Mussolini’nin üçlü işlevi öne çıkar:

Birincisi eski bir “sosyalist” dergi yazarı (2) olarak, kırsal örgütlenmeleri ulusal faşist hareketin içine almak görevi. Nitekim anti-kapitalist ve korporatist olan bu yapılar 1921 seçimlerinden sonra yenilerek faşizmin potasında eridiler.

İkincisi; emperyalist ve bağımsız bir İtalya. Mussolini, iktidar için tek amaçlarının ikinci bir Roma imparatorluğu olduğunu söylüyordu.

Tabii üçüncüsü; yenilmez bir ulus devlet ve birleşik homojen bir ulus-pazar. Bu anlamda Alman faşizminin daha çok aşağıdan yukarıya ve ırk kavramını öne çıkaran bir strateji ve siyasal yol izlemesine rağmen, İtalyan faşizmi devleti öne çıkaran ve o devletin ideolojik önemine vurgu yapan bir yol izlemiştir.

Bu çerçevede İtalyan faşizmi, daha sonra ikinci savaştan sonra ortaya çıkan ve yeni sömürgeciliğin temel karakteristiklerinden biri olacak “sömürge tipi faşizmin” de babasıdır. Gladio türü, derin devlete dayanan örgütlenmeler bu tür faşizmin önemli ayırt edeci özelliği sayılmalıdır.

DEVLET İÇİNDE DEVLET

Devlet içinde devletin olduğu yapılar, homojen bir ulus-pazar ve “bağımsız” bir emperyal devlet isteği Türk faşizminin de en önemli karakteristiği ve ülküsü olmuştur. Ancak burada bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim: Bağımsızlık ve bağımsız devlet ülküsü hem İtalyan faşizminde hem de daha sonra ikinci savaştan sonra ABD tarafından geliştirilen sömürge tipi faşizmde temel argüman olduğu kadar her iki tarihsel kesitte de bu olgulara, faşizmin yaşandığı tüm coğrafyalarda sağın ve “ulusal sol” anlayışların sahip çıktığını ve geliştirdiğini gözlemliyoruz.

Şimdi bu hikâyede bize çok tanıdık gelebilecek anahtar kavramlar ve olgular var. Şu sıralar tam bir kördüğüme dönüşen Türkiye’nin siyaseti için bu olgulardan yola çıkarak ufak bir çözümleme yapalım.

BAĞIMSIZLIK, ULUSLARIN PAZARI VE DEVLETİ

“Milli devrimci kalkınma yöntemiyle, ülkemizin 15–20 yıl içinde kalkınması, tam bağımsızlığın sağlanması ve çağdaş uygarlık düzeyindeki şerefli yerini alması mümkündür. Yalnız bunun için gerçekten devrimci olmak, idare-i maslahatçılıktan kaçınmak ve dış destekli tutucu güçler koalisyonunun sayısız tuzaklarını boşa çıkarmak gerekir.” (…) Kemalist tez, bağımsızlık içinde toplumsal devrimler yoluyla çağdaş uygarlığa ulaşmak biçiminde özetlenebilir (3).

Avcıoğlu’nun bu temel tezi devletçiliği kapitalizmden ayrı bir ekonomik ve siyasi sistem olarak tanımlamaya ve öngörmeye dayanır. Aslında bu tür bir sistem, özünde faşist İtalya’nın korporatist devlet ve ekonomi örgütlenmesinden ayrılmaz.

Bu anlamda devletçilik başından beri, Sovyetlerde olanla, Türkiye’de Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte gerçekleştirilmeye çalışılan solidarist korporatizm diyebileceğimiz biçimleriyle ele alınabilir(4).

Mesela Cestells, Wallerstein’den farklı olarak(5) devletçiliği kapitalist sermaye birikiminden ayırır ve Sovyet sistemini böyle tarif eder:

“Devletçilikten, toplumda üretilen ekonomik fazlanın devlet aygıtındaki iktidar sahipleri tarafından sahiplenilmesi etrafında örgütlenmiş bir toplumsal sistemi anlıyorum… (6) Castells’in burada temel mantığı şudur: Kapitalizm karın en üst çıkarılmasına odaklanmıştır, devletçilikte ise iktidarın en üstte ve en güçlü bir şekilde var olması öndedir. Böylece Sovyetlerin sadece yirmi yılda sanayileşmiş bir ekonomi inşa edip Nazi savaş makinesiyle başa çıkacak güce erişmesi açıklanmış olur. Yani toplumsal artık “toplumsal” bir değere dönüştürülüp doğrudan bürokratik devlet iktidarına aktarılır. Burada özel mülkiyet yoktur. Ama özel mülkiyetin olup olmaması da, geniş kitlere açısından, çok şeyi değiştirmez. Doğan Avcıoğlu’nun önerdiği solidarist tipte devletçilikte ise özel mülkiyet vardır. Ama bu özel mülkiyetin, daha doğrusu sermaye birikiminin, nasıl ve nerede olacağını devlet belirler. Burada devlet ekonomik artığı toplumdaki sınıf farklılıklarını azaltacak yönde kullanmaya özen gösterir. Bu çözümlemede devletin çoklu işleve sahip olduğunu gözlemliyoruz:

Birincisi devlet ekonomiyi ve onun alt yapısını sermaye için düzenler ve gerekli yatırımları yapar. Bu ulusal pazarın devlet tarafından inşasıdır. Yollar, pazaryerleri, şehirler, köprüler, demiryolları, iletişim ve enerji.

İkincisi; devlet yatırımlar için sinyal verir; örneğin planlama yapıp önümüzdeki beş yılda hangi sektörlerin öne çakacağını söyler. Böylece piyasa yerine geçer.

Üçüncüsü toplumdaki sınıf farklılıklarını törpüleyecek mekanizma ve araçları geliştirir. Nihayet ulusal güvenliği, otoriteyi sağlar ve hâkim ideolojiyi giderek kültürü oluşturur.

Bu sonuncusu belki en önemlisidir. Çünkü ulusal pazarın çimentosudur. Türkiye’de kılık kıyafet, kanunla düzenlenmiştir. Bu çok açık olarak ulusal pazarı yaratmaya dönük bir çabadır. Şimdi isterse Sovyetler’deki gibi “sosyalist”, isterse faşizm İtalya’sındaki gibi faşist korporatist, isterse de Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarındaki gibi solidarist korporatist bir devlet ve ekonomi tasarlanmış olsun bunların üç ortak ekseni vardır:

Birincisi otarşik kendi kendine yeten ve giderekte anti-demokratik ve iktidardaki azınlığa dayanan bir siyasi yapı.

İkincisi dışa açılmaktan yalnız emperyalist yayılmacılığı anlayan ve bunun için fırsat kollayan bir devlet.

Üçüncüsü devletin bir üst yapı olarak çimentosunu oluşturduğu çoklu iktidar yapıları ve bunlar arasındaki mücadele. Bunun için bu toplumsal biçimlenmelerde her zaman devlet içinde devletler ve ayrı örgütlenmeler olmuştur.

DEMOKRATİKLEŞMEYİ SAĞLAMAK

Bu yapılar ancak bir “devrimle” çözülür. Yani birtakım arkadaşların şimdilerde ileri sürdüğü gibi; “nasılsa Türkiye’de darbe olması uluslararası konjoktür gereği mümkün değildir. O zaman bunu bir tehlike olarak görüp bütün siyasi çıkarımları bu “hayali” tehlike üzerinden yapmak bir nevi gölge boksudur” yaklaşımları doğru değildir.

Türkiye’de, otarşik bir yapıyı ve ekonomiyi savunan, anti-demokratik, gücünü ve fırsatını bulduğu zaman da emperyalist emeller peşinde hepimizi ateşe atacak bir devlet seksen yıldır var. Üstelik 12 Eylül faşizmi bu yapıyı güçlendirmiş ve Anayasal koruma altına almıştır. Türkiye, hala 12 Eylül faşizminin kurumları ve Anayasası ile yaşamaktadır.

Türkiye’de demokratların ve solun ilk görevi, demokratikleşmeyi derinleştirecek araçları inşa etmek ve bu yönde mücadeleyi geliştirmektir.

Önümüzdeki temel görev budur. Peki, burada, şimdi devrim nerede?

ŞİMDİ DEVRİM NEREDE?

Baskıcı devlet diktatörlüklerinin yalnız ya çok şiddetli toplumsal depremlerle ya da devrimle çözüleceğini söyledik. Bu yapıların yenilgisi kendi içlerindeki düzenleyici reformlarla ya da hâkim iktidar bloğundaki güçlerden birinin galebe çalmasıyla mümkün olmuyor. Türkiye’nin şu sıralar yaşadığı sorun tam da budur. AKP iktidarı dayandığı güçlere bağlı olarak var olan devlet yapısını yalnızca kendi kadrolarıyla tahkim etmektedir. Bu yapıyı çözmek ve demokratikleştirmek gibi bir derdi yoktur. Peki, bugün Türkiye’de sol ve demokrasi güçleri değişim ve devrim derken neyi anlamalıdır ve anlatmalıdır. Bugün devrim kavramını otuz yıl öncesinde olduğu gibi kullanabilir miyiz?

Bu haftayı bu sorunun yanıtıyla kapatalım:

Kapitalizmin sanayi devrimini takip eden ve küreselleşme aşamasına kadar gelen tüm süreçleri sermaye birikimini ulus-devletler üzerinden yapmıştır. Ulus-devlet paradigması ve sınırları sağı da (muhafazakârlığı ve statükoyu) solu da (devrimi ve değişimi) belirlemiş ve anlatmıştır. Bu tarihsel süreç aslında bir denge halini tarif eder. Bu denge hali kendi içinde de ikili bir dengeyi esas alır. Birinci denge ulus-devletlerin birbirleriyle olan ilişkisi ve bunun dengesi. Bu dengenin bozulma hali sistemin krizi olarak kendini gösterir. Bu krizin aşılması ve dengenin yeniden tesisi ancak savaşla olur. Birinci denge sistemin çatısı gibi işler. İkinci denge de ulus devletlerin kendi iç dengeleridir. Burada sınıfların mevzilenmesi ve çekişmesi ulusal pazarın ve o pazarın ekonomik gerçeklikleri üzerinden cereyan eder.

Bütün bu yapı aslında sanayi devriminin statik Newtoncu değerleri üzerinde kurulmuştur. Örneğin ulus-devletlerin birinde bir denge kırılması ve değişmesi (devrim) birinci dengeyi çok etkilemeyebilir. Çünkü eğer birinci dengede çok güçlü bir kırılma yoksa sistem er geç bu kırılmayı tamir edecektir (karşı devrim). Sol anlayış Marks’tan hemen sonra kendisini sanayi devriminin Newtoncu değerleri üzerinden tarif etti. Marks gibi birinci denge ile ilgilenmedi. Sömürü mekanizması ulus-devletin sınırları içinde işliyordu. Üstelik ulus-devletlerin kapitalizmin işleyişinden doğan hiyerarşik yapılanması ülkeler arasında eşitsizliği ve yeni sömürü mekanizmalarını da yaratmıştı.

Sol, hem iç dengeyi geniş kitleler lehine değiştirmek hem de birinci dengedeki çarpık durumu değiştirmek için var olan statik durumu hedef aldı. Ama bu hedefin “devrimciliği” kendinden menkuldü. Var olan dengeyi kendi lehine ulus sınırları içinde bir müddet bozmayı başarabiliyordu. Ama sonra “devrim” daha derine inemiyordu. Nedeni açıktı; sistemin bütününün dengesi değişmemişti. Aslında bu durumda, sol sanılan bir dönüşüm bir müddet sonra sistemin dengesini daha da güçlendirecek gerici bir yapıya dönüşüyordu.

Şimdi otuz-kırk yıl öncesinden çok farklı bir işleyiş içindeyiz. Birçok kavramı yeniden tarif etmek, yorumlamak zorundayız. Bizim eskiden çok radikal sandığımız söylemler ve teoriler aslında bugün gerici ve çözümsüz. Bugün devrimin artık ulusal sınırlar içinde gerçekleşeceğini iddia etmek ve tek bir ülkede bağımsızlık, sosyalizm gibi eskimiş tekerlemeler üzerinden politika yapmak şarlatanlık değilse bile “Japon Askerliği”dir.

Devrim, Marks’ın dediği gibi şimdi her zamankinden fazla enternasyonaldir. Che ile Fidel arasındaki temel ayrılık Küba devrimi ve Latin Amerika devrimi tartışmasıydı. Che, Küba ile sınırlı kalacak bir devrimin başarısız olacağını ve Sovyet- ABD soğuk savaşının oyuncağı olacağını söylüyor ve devrimi tüm kıtaya yaymanın tek çözüm olduğunu savunuyordu. Bunun için Bolivya’ya gitti. Haklı çıktı. İşte Che bunun için Che’dir.

David Bohm, Gerçekliğin Bütüncül Kuramı’nda Newtoncu klasik denge anlayışının karşısında kuantum kuramının bütüncül yaklaşımını çok özlü anlatır. Bohm’a göre, ekonomik evren, kuramsal olarak otonom parçalardan oluşurken, ampirik olarak bağımsız parçaların anlamını yitirdiği sınırsız, farklılaşmış bir bütündür. Her bir parçanın anlamının ancak gerçekliğin bütünüyle ilişkisinden bulunabileceğini fizik bilimi çok önceleri ortaya çıkardı. Küreselleşme ve ulus devletlerin erime süreci fiziğin kuantum teorisiyle mükemmelleştirdiği bu evrensel gerçeği sosyal bilimlere taşıyor artık. Evet, şu yaşadığımız günler çok öğretici. Sanki sonsuz toplumsal ve politik bir laboratuar içinde yaşıyor gibiyiz. Ama bu laboratuardan yararlanmak, eski ezberlerin içinde gezinirken, mümkün olmuyor…

(1) A.Rosenberg: A History of the German Repuclic’ten aktaran Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, S; 130

(2) Mussolini’nin “sosyalistliğini” fazla abartmamak gerekir yalnız; o, faal bir örgüt üyesi değil, sadece “dergi” yazarıydı

(3) Doğan Avcıoğlu; Türkiye’nin Düzeni, cilt 2, s: 1224,

(4) Bu konuda bkz: Taha Parla Ziya Gökalp; Kemalizm ve Türkiye’de korporatizm

(5) I. Wallerstein, Liberalizmden Sonra, 1998.

(6) Castells, Binyılın Sonu, S: 13, 2008.