2008-2010 Falımız (Beklentiler ve Gerçekleşecekler)

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem 2007-12-18 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Avrupa Birliği’ne katılım öncesi mali izleme süreci kapsamında her yıl hazırlanan Katılım Öncesi Ekonomik Program geçenlerde yayınlandı. DPT tarafından hazırlanan programdan anlaşılıyor ki, önümüzdeki iki yıl, içinde bulunduğumuz ortalamadan çıkamayacağız.

Programda, orta vadeli makro ekonomik senaryoda göze çarpan birkaç noktaya değinmek ve üzerinde durmak istiyorum.

Bir kere şimdiye kadar sürdürülen para ve maliye politikalarından en ufak bir sapma bile söz konusu olmayacak. Bu bize kamu borç stokunun milli gelire oranının azalacağını söylüyor. Bunun hepimiz için anlamı devletin hayatımızdan, önümüzdeki iki yıl, daha fazla çıkacağı.

Kamu artık büyüme için temel bir talep bileşeni değil. Düşen büyümede herkes tarımı tartışıyor ama toplam tüketim harcamalarında kamu kesimi payı giderek düşüyor. Bunun önümüzdeki iki yıl yüzde olarak artış ortalaması 2,5. Oysa bu oran 2006 yılında yüzde 9,6 idi. Bu maaşlara, eğitim harcamalarına, alt yapı yatırımlarına olumsuz yansıyacak. Toplam sabit sermaye yatırımları düşüyor. Burada da kamu neredeyse hiç yatırım yapmıyor.

İkincisi para politikalarında faiz yine temel araç olacak. Bu bize Türkiye’deki reel faizlerin daima dünya ortalamasının epey üzerinde olacağını söylüyor. Merkez Bankası yüzde 4 enflasyon hedefi için hepimizi daha fazla zorlayacak.

İşgücü piyasasında ise değişen bir şey yok. İşgücüne katılım oranı 48,9, işsizlik oranı yüzde 9,7. Oysa işsizliğin, özellikle doğuda, çok daha yüksek olduğu biliniyor. En azından, faiz dışı fazla hedefi kadar, işsizliği düşürmek konusunda hükümetin iddialı olması gerekirdi. Yüksek faizle gelen durgunluk ve duran sabit sermaye yatırımlarına bağlı olarak gelişen işsizliğin her zaman küresel enflasyonla birleşme tehlikesi var.

DPT cari açıkta bir sorun olmayacağını söylüyor. Cari açık, önümüzdeki üç yılın ortalaması olarak, 40 milyar dolar düzeyinde olacak. 2008–2010 döneminde IMF’ye net 5,8 milyar dolarlık geri ödeme yapılacak olmasına rağmen, cari işlemler açığının finansmanında sorun yaşanmayacağı gibi, 6,5 milyar dolar net rezerv artışı gerçekleşecek.

Kamu borcu düşeceğine göre bu açık doğrudan yatırımlar ve portföy yatırımları ile finanse edilecek. Doğrudan yatırımlar kaleminde önümüzdeki iki yılın ortalama tahmini 18 milyar dolar, sermaye finans hesabında diğer yatırımlar kalemindeki yükümlülükler ise cari açığın bir diğer ilacı. Bu bize önümüzdeki iki yıl özel sektörün artarak dışarıdan borçlanacağını söylüyor. Yani Türkiye’de kamu değil ama özel sektör borçlanacak ve yabancılar da artarak orta ve uzun vadeli yatırımlar yapacaklar.

Bunun siyasi olarak sonucu ise çok açık: Dışta Sarkozy gibilere, içte de bilumum statükocu Sarkozy karikatürüne rağmen Türkiye-AB ilişkisi planlandığı gibi yürüyecek.

ABD başkanlık seçimlerinden sonra bu süreç hızlanacak. Bunu ABD’nin işbaşına gelecek kanadı da istiyor.

Sonuç olarak ekonomi olarak sıkıntılı ama siyasi olarak alternatif açılımları olan, daha geniş ufuklu bir iki yıl bizi bekliyor.

Altına Hücum

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem 2007-11-21 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Türkiye ABD’yi de geride bırakarak dünyanın en büyük üçüncü altın piyasası konumuna yükseldi. Üçüncü çeyrekte altın piyasasında oluşan talep 86, 3 ton. Ama altına olan talep yalnız Türkiye’de artmıyor. Hindistan’da üçüncü çeyrekte yüzde 5, Çin’de yüzde 25, Rusya’da yüzde 23, Suudi Arabistan’da yüzde 19 artış kaydedildi. Altına olan talebin temel nedeni, doların ABD ekonomisindeki durgunluk tehlikesine bağlı olarak zayıflaması.

ABD’nin durgunluğa gitmesi demek FED’in faizleri indirmeye devam etmesi anlamına geliyor. Zaten 11 Aralık’ta olması muhtemel 25 baz puanlık indirimi piyasalar satın aldı bile.

Böylece dolar üzerinden fiyatlanan tüm emtia fiyatları hızlı bir değer kazanma sürecine girdi. Başta petrol olmak üzere temel kontrol sanayilerini ayakta tutan emtiaların fiyatları artınca maliyet bazlı enflasyonla- durgunluk küresel bir tehdit olarak kapımıza dayandı. Durgunluk beklentisinin durgunluk yaratması gibi kendi kendini besleyen bir döngünün içine girmiş bulunuyoruz.

Altına hücum, tüm tarih boyunca, bir kriz ve alt-üst oluş belirtisi olarak kendini göstermiştir.

1968’de De Gaulle’ün Fransız Merkez Bankası’ndaki dolarları uçaklara koyup Amerika’ya yolladığı, tabi uçaklarında altınla dolu olarak geri döndüğü rivayet edilir. O günlerde de ABD Vietnam savaşı nedeniyle dolar harcamalarını artırdığı gibi rakipleri Almanya ve Japonya da ellerindeki dolarları harcamaya başlamışlardı. Ortalıkta sermaye hareketlerinin ve dünya ticaretinin gereksindiğinden fazla dolar dolaşmaya başlayınca doların istenilirliği azalmıştı. Nixon ya savaş harcamalarını kısarak dolar basmaktan vazgeçecek ya da yoluna doların altına olan bağımlılığını kaldırarak devam edecekti. Nixon, 1971’de ikinci yolu seçti. Ama bu yol savaşın yolu olduğu kadar onun da sonuydu. Nixon’ı bu yola Vietnam savaşının rantını toplayan silah ve petrol sanayi itmişti. Ama bu sanayi krizin yaratıcısı da olduğu için Nixon yanlış ata oynamış oldu.

Aslında dolar o günden bu yana ekonomik olarak karşılığı olmayan bir rezerv para. Bugün de benzer şeyleri yaşıyoruz gibi görünebilir ama yaşadıklarımız gerek kapsam gerek nitelik olarak farklı.

ABD artık yalnız kendi ulusal çıkarlarını öne çıkararak yola devam edemeyecek. 2008 yılında ABD’nin beklenen cari işlem açığı 780 milyar dolar. Japonya, Gelişmekte Olan Ülkeler ve Çin bu açığı finanse ederek dünya ekonomik dengesini sağlıyor. Bunun, yüksek faiz ve karşılıksız dolarla sürmeyeceğini Greenspan ayrılırken söyledi.

Şimdilik, 2008 Başkanlık seçimlerine kadar, altın, petrol ve avro-dolar paritesi grafikleri birlikte yukarıda kalacak. Sonra hep birlikte yeni bir başlangıç yapacağız.

Artık zor; AKP kapatılmayacak!

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Bütün veriler kötü gelmeye başladı. İşsizlik, doğrudan yabancı yatırımlar, tüketici güven endeksi… Merkez Bankası’nın faiz artırması da çok şeyi değiştirmeyecek. Çünkü artık faiz dâhil Merkez Bankası’nın elindeki para politikası araçları etkinliğini yitirdi. Bundan böyle bu araçların piyasaların dikkatini çekecek oranda kullanımı istendiğinin tam aksi sonuçlara yol açabilir. Yukarıdaki temel veriler dışında, özel sektörün borçluluk seviyesinin de yükselen enflasyon ve kurla birlikte sorun olmaya başladığını söyleyebiliriz. Yabancı yatırımların geçen yıla göre yüzde 80,4 azalması çok kaygı verici bir gelişme. Zaten portföy yatırımları da giderek azalıyor. Son üç yıllık dönemde, yabancı sermaye girişi, önceki dönemlerden farklı olarak, önemli ölçüde reel kesim borçlanması ile doğrudan yatırımlar kaleminde yer alan özelleştirme gelirlerinden kaynaklanmıştır. 2007 yılı son verilerine göre ise, finans hesabının kompozisyonunun yaklaşık yüzde 65’i reel kesim borçlanmasından oluşurken, portföy yatırımlarının tamamen durma noktasına gelmesi, cari açığın finansmanında bu defa, geçen beş yıldan farklı bir finansman kompozisyonuyla karşılaşmamıza neden olmuştu. En temel farklılık 2006’da 8,2 milyar dolar civarındaki portföy hesabının 2007’de 0,1 milyar dolara gerilemesidir. 2007’de net doğrudan yatırımlarda yaklaşık 3 milyar dolar gerileme yaşanırken, söz konusu iki kalemde yaşanan düşüşler, diğer yatırımlar hesabındaki girişlerle fazlasıyla dengelenmişti.

Şimdi özel kesimin borçlanması duracak, doğrudan yatırımlar daha da azalacak. Bu durumda özelleştirmeleri hızlandırmak ancak geçici ve ucuz bir çözüm. Hükümetin bu yılki özelleştirme hedefi 11,8 milyar YTL. Artık bunun gerçekleşmesi çok zor. Ödemeler dengesi hesabında genel dengede 10,5 milyar dolar civarında fazla veriyoruz. Yani dış ticaret açığını finans hesabı karşıladığı gibi, 10 milyar dolar civarında, çoğu borçlanma ve doğrudan yatırımlar kaynaklı fazlamız oluyor. İşte bu 10 milyar dolar kuru aşağıya basarken hem kur artışı kaynaklı enflasyonu önlüyordu hem de ihracatımızı kolaylaştırıyordu. Buradaki doğrudan yatırımların çoğu özelleştirmedir.

Hükümet, çok zor olmasına rağmen, 2008 özelleştirme hedefini tuttursa bile bu yeterli olmayacaktır. Kaldı ki bu senaryoya AKP’nin kapatılması riskini dâhil etmiyoruz. Bu olasılık, ekonomi açısından, artık düşünülmesi bile güç bir durumdur. Elektrik, köprü ve otoyol özelleştirmelerine yerliler dışında Avrupalı firmalar girecek. Türkiye’nin 2008–2010 arası, hem hedeflediği özelleştirme rakamına ulaşması, hem durma noktasına gelen portföy yatırımlarını ve doğrudan yatırımları yeniden almaya başlaması için bütün siyasi risklerini berhava etmesi gerekir. Siz darbe tehdidi olan bir ülkede ismi Atatürk ya da Fatih Sultan Mehmet olan bir köprüyü, otoyolu almak istermisiniz?

Yani önümüzdeki altı ayda Türkiye’nin, orta ve uzun vadeli, sosyal içeriği olan, doğuyu da kapsayacak başka bir ekonomik programı tartışmaya başlaması için bu enflasyon ve durgunluk anaforunun içinde kaybolmaması gerekiyor. Bunun da tek yolu demokrasi. Başka çıkış yok. Yani bu yol tamamlanmadan bir başka yola geçemeyiz. 2008-2009’da, bir önceki yıl gibi olmasa bile, özel sektörün ve hazinenin borçlanması, portföy yatırımlarının yeniden hareketlenmesi, doğrudan yabancı yatırımların gelmeye başlaması ve konut, perakende, tekstil gibi sektörlerin çökmemesi gerekiyor. Örneğin tekstilde, her şeye rağmen, dış ticaret fazlası verdiğimizi unutmayalım. 2007 yılında tekstil ve hazır giyim 15,9 milyar dolarlık fazla verdi.

Şimdi, en azından, şu konuttan sonra gıdayı da saran kriz geçene kadar Türkiye’nin içinde bulunduğu senaryoyla devam etmesi gerekiyor. Bunun dışına çıkmak AKP’ye karşı olan kesimler için bile bir felaket. Toplumsal mutabakat burada sağlanacak.

Artık AKP’nin kapatılması zor.

İşte ekonomi yönetiminin ve Erdoğan’ın son durumu

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-05-16 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Ekonomi yönetimi ve otoriteleri arasındaki yarılma devam ediyor. Mehmet Şimşek, Kemal Unakıtan, Nazım Ekren; “her şeye rağmen işler iyi gidiyor; şimdi sıra Güneydoğu’da, GAP’tan başlıyoruz” ekibi olarak karşımızda. Ancak Zafer Çağlayan, Kürşat Tüzmen gibi reel sektörle iç içe olanlar gidişatın farkında. Bu ekip aynı zamanda Merkez Bankası’nı yüksek sesle eleştiriyor. Merkez Bankası’nın yalnızca faiz silahı ile hareket edip durgunluğa dolayısıyla işsizliğe yol açtığını savunuyorlar. Bu kötümser kanada göre piyasada para darlığı had safhada ve bunun sorumlusu yalnızca fiyat istikrarını öne çıkartan para politikası.

Rıfat Hisarcıklıoğlu geçen gün Anadolu’nun kan ağladığını, beyaz eşya satışlarının yüzde 30 düştüğünü, piyasada para olmadığını söyledi. Ayrıca bu ekip Türkiye’nin yüzde 7’lik bir büyüme temposunu tutturmaması halinde iç talebin önemli ölçüde daralacağını ve sanayinin geriye gitmeye başlayacağını biliyor. Yıllardır iç talebe bağlı olarak büyüyen Anadolu sanayisi ve esnafı için yüzde 4’lük büyüme batmak demek. Zafer Çağlayan’da tahmin ediyorum Rıfat Hisarcıklıoğlu gibi düşünüyor. Ayrıca bu ekibe MÜSİAD’ın da katıldığını ekleyelim. MÜSİAD, yalnızca yüksek faize dayalı para politikası ile istikrar sağlamayacağını görüşünü önümüzdeki günlerde daha yüksek sesle haykıracak. Peki, bu iki ekip arasında kalan Başbakan ne düşünüyor? Erdoğan’ın da iyimser olduğu söylenemez. Ancak onun bu konudaki kararsızlığı parti kapatma davasının gölgesinde kalıyor. Açıkçası Erdoğan ekonomi konusunda şimdilik arada duruyor. Ancak yerel seçimler doğrultusunda Güneydoğu bölgesine yatırım yapılmasını ve belediyelerin DTP’nin elinden alınmasını, en azından DTP’nin geriye gitmesini istiyor. Ayrıca bu Erdoğan’ın elindeki en önemli kozlardan birisi. Partisinin kapatılması halinde bölgede DTP’nin tek başına kalacağını “devlete” anlatmaya çalışıyor.

İşte GAP yatırımı hikâyesi böyle bir hikâye. Maliye Bakanı ve Mehmet Şimsek ekibi bence o çok tartışılan basın toplantısını ve “artık faiz dışı önemli değil, biz bütçe açığına bakarız” açıklamasını bu baskı sonucu yaptılar ve bunda Erdoğan’ın çok önemli payı var. Tabii askerinde. Asker de işin çözümünün yalnız silahla olmayacağını, ekonomik ve sosyal desteğin gerekli olduğunu artık düşünüyor.

İşte bizim öteden beri iddia ettiğimiz “AKP ile, devletin AKP’yi kapatmak isteyen kanadı arasında geçici ve kısmi anlaşma oldu; bu çerçevede Türkiye üstü örtülü bir ara döneme girdi” tespitinin en önemli dayanaklarından birisi bu. Şimdi Erdoğan’ın önünde ikili bir iş var. Birincisi ekonominin kötümser kanadını ikna etmek. Ancak MÜSİAD’ın tepkisi AKP için TÜSİAD’ın tepkisinden önemli. Zafer Çağlayan’ın temsil ettiği büyüyen Anadolu Sanayisi, bu ara dönem sıkışıklığından ve belirsizlikten rahatsız. Sanayi üretim endeksi düşüyor. Endeks, 150’in altına inme eğilimi gösteriyor. Endeks geçen yıl 157 seviyelerindeydi. Şimdi 150’lerde. Bu endeksin Türkiye’nin yüzde 5 büyümesi için 160’ın üzerinde olması gerekiyor. Ayrıca nihai tüketim harcamalarındaki artış oranı, 3,8 ile geçen yılki büyüme oranının altında. Büyümenin 2008’de yüzde 5’i bile bulması çok zor. İşte bu durum Zafer Çağlayan’ı da Rıfat Hisarcıklıoğlu’ da MÜSİAD’ı da yerinden sıçratıyor. Erdoğan, bu ekibe sabırlı olmalarını ve bir “ ara dönemden” geçildiğini, maliye politikası ve para politikası konusunda 2008’in sonunu beklemeleri gerektiğini söylüyor. Ama ikna edebilmiş değil, çünkü Anadolu’da iflaslar başladı. Erdoğan’ın ikinci görevi de askeri ve sivil bürokrasiyi ikna etmek. Henüz bunu da, tam anlamıyla, başarmış değil. Bunu başarması Dolmabahçe manevrası kadar kolay değil. Çünkü karşısında bu sefer yalnız Yaşar Büyükanıt yok. Şimdilik sağlanan denge ve “anlaşma” tam bir pat durumu. Bunun için her iki taraf zaman zaman karşılıklı güç gösterisinde de bulunuyor. Kanal Türk’ün satın alınması böyle bir olay.

Tam bir fil tepişmesi durumu. Çimenler tabii ki her zamanki gibi eziliyor. Yalnız çimenler de değil, orta boy ağaçlar bile kırılmak üzere. Örneğin Merkez Bankası aşağı tükürse sakal yukarı tükürse bıyık. Bu süreçte Durmuş Yılmaz ve ekibine yazık olacak.

Bu “pat” durumu bozulur mu; hangi şartlarda bozulur; dünya ekonomisi ve konjonktürü bizdeki bu “pat” durumuna nasıl etki edecek? Örneğin Çin’deki enflasyon artıyor, Çin devalüasyon yaparsa bize etkisi ne olur? Bu sefer de ihracat yapan sanayimizin beli kırılır mı? Bu sorulara bir sonraki yazıda yanıt arayacağız.

Petrol 200 dolar, enflasyon hiper…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-05-09 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

İyi bir haberin geldiği gün olmuyor pek. Kemal Derviş’in tsunami benzetmesiyle daha da korkutucu hale gelen enflasyon uyarısından sonra Goldman Sach analisti Arjun Murti petrolün 150–200 dolar bandına oturacağını söyledi. Burada da işin korkutucu tarafı, Murti’nin 2006 yılında, petrol 60 dolarken 105 dolara çıkacak demiş olması ve bunun gerçekleşmesi. 1970 yılında petrolün varili 1,80 dolardı. Ama o zamanda doların gerçekten karşılığı vardı. Skandallar Başkanı Nixon daha doların altına olan bağımlılığını kaldırmamıştı. Çok değil bundan iki yıl önce Murti dışında hiç kimse 100 doların üstünü göreceğimizi tahmin edemiyordu. Daha doğrusu bu rakamların gerçekleşmesi halinde her şeyin toz duman olacağını söyleyenler çoğunluktaydı. Yaşadığımız küresel durgunluğun sorumlusu petrol fiyatları değil, petrol sadece bir sonuç. 1980 yılında Irak-İran savaşı bahanesiyle petrol fiyatları 30 doların üzerine çıkmıştı ama o zaman başta ABD ekonomisi olmak üzere dünya ekonomisinin petrole bağımlılığı bugünkünden daha fazlaydı. Mankiw, ABD ekonomisinin enerjiye olan bağımlılığının 1980 yılından beri yarı yarıya düştüğünü söylüyor. Çünkü Askeri ve Sanayi Kompleks, hizmetler ve bilişim sektörlerine yerini bırakıyor. İşte burada Murti’nin niye çok rahat petrol fiyatları 200 doları bulur dediğini anlayabiliyoruz. Çünkü 200 dolarlık bir petrol fiyatı, ABD ekonomisine, 1980 yılındaki 30 dolar kadar etki yapmayacak.

Aslında azgelişmiş ekonomilerin de petrole olan bağımlılıklarının, gelişmiş ekonomiler kadar olmasa bile, azaldığı bir gerçek. Türkiye’nin petrole olan göreli bağımlığı azalıyor ancak enerjiye olan bağımlılığı artıyor. Dolayısıyla Türkiye ekonomisinin, tıpkı ABD ekonomisi gibi, petrol fiyatlarındaki artıştan 80’li yıllardaki kadar etkilenmemesi gerekir. Ancak burada bizim için sorun enerji faturası. Ham petrol fiyatlarındaki 1 dolarlık bir artışın Türkiye’ye etkisi ortalama 200 milyon dolar olurken, bu artışın enerji ürünlerine toplam etkisi 500 milyon doları geçiyor. Petrol fiyatlarındaki 1 dolarlık artışın cari açığı 350 milyon dolar arttırdığı da hesaplanmış.

Şimdi petrol fiyatlarının Çin ve Hindistan gibi ülkelerin orta sınıfının otomobil ve motorlu araç talebine bağlı olarak daha da yükseleceği iddiaları da ortaya atılıyor. Bu yaklaşımlar gerçeği tam yansıtmıyor. Çünkü Çin ve Hindistan verimliliklerini, özellikle teknolojik verimliklerini artırıyorlar. Dolayısıyla verimlilik artışı enerji bağımlılığını bu ülkelerde düşürüyor. Mesela ABD’nin petrole olan göreli bağımlılığı ekonomideki yapısal değişimlerin sonucu düşerken, Çin’in göreli bağımlığındaki düşüş, verimlilik artışı kaynaklı oluyor.

Ancak Türkiye, emek verimliliğine dayalı bir çizgi izleyip teknoloji verimliliğini artırmadığı için, ekonomide, dünyanın izlediği yapısal değişimi takip etse bile, enerji bağımlılığı azalmıyor, artıyor.

Türkiye’de 1980–2002 döneminde imalat sanayi genelinde ortalama teknoloji artış hızı yüzde 3’tür. Yani karşımızda çok çalışıp az katma değer üreten, gereğinden fazla ve verimsiz enerji kullanan, dolayısıyla enerjiye bağımlı bir ekonomi var. Çin ve Hindistan büyüyor ama onların büyümesi ile teknoloji artış hızları neredeyse eşit. Dolayısıyla enerjiye göreli bağımlılıkları da azalıyor. Çin, ABD ve Japonya’dan sonra dünyada araştırma ve geliştirmeye en çok kaynak ayıran ülke konumunda. Çin’in bu amaçla ayırdığı kaynak miktarı GSYH’sinin yüzde1.4 dolayında.

Sonuç: 1) Artık enflasyonun tek ilacı teknoloji verimliliğine bağlı üretim artışı. 2) Petrol fiyatları artabilir, sizde petrol üreticisi olmayabilirsiniz; burada yapılması gereken enerji verimliliğinizi artırıp enerji bağımlılığını azaltmak olmalıdır.

Peki, önümüzdeki günlerde petrol fiyatları ve enflasyon artacak mı, nereye kadar? Yerimiz kalmadı, bir sonraki yazıda bunun yanıtını arayalım.