Petrol 200 dolar, enflasyon hiper…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-05-09 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

İyi bir haberin geldiği gün olmuyor pek. Kemal Derviş’in tsunami benzetmesiyle daha da korkutucu hale gelen enflasyon uyarısından sonra Goldman Sach analisti Arjun Murti petrolün 150–200 dolar bandına oturacağını söyledi. Burada da işin korkutucu tarafı, Murti’nin 2006 yılında, petrol 60 dolarken 105 dolara çıkacak demiş olması ve bunun gerçekleşmesi. 1970 yılında petrolün varili 1,80 dolardı. Ama o zamanda doların gerçekten karşılığı vardı. Skandallar Başkanı Nixon daha doların altına olan bağımlılığını kaldırmamıştı. Çok değil bundan iki yıl önce Murti dışında hiç kimse 100 doların üstünü göreceğimizi tahmin edemiyordu. Daha doğrusu bu rakamların gerçekleşmesi halinde her şeyin toz duman olacağını söyleyenler çoğunluktaydı. Yaşadığımız küresel durgunluğun sorumlusu petrol fiyatları değil, petrol sadece bir sonuç. 1980 yılında Irak-İran savaşı bahanesiyle petrol fiyatları 30 doların üzerine çıkmıştı ama o zaman başta ABD ekonomisi olmak üzere dünya ekonomisinin petrole bağımlılığı bugünkünden daha fazlaydı. Mankiw, ABD ekonomisinin enerjiye olan bağımlılığının 1980 yılından beri yarı yarıya düştüğünü söylüyor. Çünkü Askeri ve Sanayi Kompleks, hizmetler ve bilişim sektörlerine yerini bırakıyor. İşte burada Murti’nin niye çok rahat petrol fiyatları 200 doları bulur dediğini anlayabiliyoruz. Çünkü 200 dolarlık bir petrol fiyatı, ABD ekonomisine, 1980 yılındaki 30 dolar kadar etki yapmayacak.

Aslında azgelişmiş ekonomilerin de petrole olan bağımlılıklarının, gelişmiş ekonomiler kadar olmasa bile, azaldığı bir gerçek. Türkiye’nin petrole olan göreli bağımlığı azalıyor ancak enerjiye olan bağımlılığı artıyor. Dolayısıyla Türkiye ekonomisinin, tıpkı ABD ekonomisi gibi, petrol fiyatlarındaki artıştan 80’li yıllardaki kadar etkilenmemesi gerekir. Ancak burada bizim için sorun enerji faturası. Ham petrol fiyatlarındaki 1 dolarlık bir artışın Türkiye’ye etkisi ortalama 200 milyon dolar olurken, bu artışın enerji ürünlerine toplam etkisi 500 milyon doları geçiyor. Petrol fiyatlarındaki 1 dolarlık artışın cari açığı 350 milyon dolar arttırdığı da hesaplanmış.

Şimdi petrol fiyatlarının Çin ve Hindistan gibi ülkelerin orta sınıfının otomobil ve motorlu araç talebine bağlı olarak daha da yükseleceği iddiaları da ortaya atılıyor. Bu yaklaşımlar gerçeği tam yansıtmıyor. Çünkü Çin ve Hindistan verimliliklerini, özellikle teknolojik verimliklerini artırıyorlar. Dolayısıyla verimlilik artışı enerji bağımlılığını bu ülkelerde düşürüyor. Mesela ABD’nin petrole olan göreli bağımlılığı ekonomideki yapısal değişimlerin sonucu düşerken, Çin’in göreli bağımlığındaki düşüş, verimlilik artışı kaynaklı oluyor.

Ancak Türkiye, emek verimliliğine dayalı bir çizgi izleyip teknoloji verimliliğini artırmadığı için, ekonomide, dünyanın izlediği yapısal değişimi takip etse bile, enerji bağımlılığı azalmıyor, artıyor.

Türkiye’de 1980–2002 döneminde imalat sanayi genelinde ortalama teknoloji artış hızı yüzde 3’tür. Yani karşımızda çok çalışıp az katma değer üreten, gereğinden fazla ve verimsiz enerji kullanan, dolayısıyla enerjiye bağımlı bir ekonomi var. Çin ve Hindistan büyüyor ama onların büyümesi ile teknoloji artış hızları neredeyse eşit. Dolayısıyla enerjiye göreli bağımlılıkları da azalıyor. Çin, ABD ve Japonya’dan sonra dünyada araştırma ve geliştirmeye en çok kaynak ayıran ülke konumunda. Çin’in bu amaçla ayırdığı kaynak miktarı GSYH’sinin yüzde1.4 dolayında.

Sonuç: 1) Artık enflasyonun tek ilacı teknoloji verimliliğine bağlı üretim artışı. 2) Petrol fiyatları artabilir, sizde petrol üreticisi olmayabilirsiniz; burada yapılması gereken enerji verimliliğinizi artırıp enerji bağımlılığını azaltmak olmalıdır.

Peki, önümüzdeki günlerde petrol fiyatları ve enflasyon artacak mı, nereye kadar? Yerimiz kalmadı, bir sonraki yazıda bunun yanıtını arayalım.

Share on Facebook

İşte En Önemli 3 Sorun

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2007-12-05 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Merrill Lynch yeni raporunda, ABD’de ekonominin daralacağını ve FED’in faizleri 2009’un ortalarına kadar yüzde ikiye düşürmesinin olası olduğunu belirtiyor. Ayrıca Avrupa’da da büyümenin yavaşlayacağını ama ABD’deki kadar istikrarsız bir seyir izlemeyeceğine vurgu yapılıyor. Rapor tüm dünyada enflasyon riskinin güçlü olarak devam edeceğini de belirtiyor. Şu sıralardaki ekonomi gündemi de bu tespitleri doğruluyor.

Önümüzde birbirine geçmiş üç önemli sorun var: Birincisi enflasyon; Merkez Bankası’nın yalnız faiz aracılığıyla enflasyonu kontrol etmesi artık mümkün değil. Çünkü enflasyon, bundan böyle küresel bir tehdit. Petrol fiyatları geriliyor gibi olsa da emtia fiyatlarındaki artış sürecek.

İkincisi; enflasyonla birlikte baş gösteren işsizlik de artık küresel bir sorun. Son 10 yılda “Daha az işgücü ile daha çok üretim” dünya ekonomisinde neredeyse bir kural oldu. Bu yalnız istihdam ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi değil, geleneksel “sosyal güvenlik sistemi” ile istihdam arasındaki ilişkiyi de kopardı. Türkiye’de sosyal güvenlik sistemi tartışılıyor ama herkes eskisiyle yenisini karşılaştırarak bu tartışmayı yapıyor. Yeniyi eleştirenler eskinin yalnızca siyasi iktidarın iradesiyle tasfiye edildiğini sanıyorlar. Hâlbuki bu tasfiye, tarihsel iktisadi bir gerçeğin bizim kapımıza dayanmasından başka bir şey değil.

Bir diğer önemli sorunumuz işgücü talebiyle eğitim sistemi ilişkisinin kopmuş olması. İşgücü talebi olan kesimlere Türkiye eleman yetiştiremiyor. Türkiye sanıldığının aksine, bu yeni dönemde, işgücü bol bir ülke değil. Çünkü geleneksel karşılaştırmalı üstünlükler kuramı artık geçerli değil. Dış ticaretin özü olan bu kuram gelişmiş-gelişmemiş ülke ayrımına ve karşılaştırmasına dayanırdı. Ancak Çin başta olmak üzere Asya’nın son otuz yıldaki gelişimi, gelişmekte olan ülkelerin de birbiriyle olan ticaretini ve faktör donanımlarını sürece dâhil etti. Buna göre Türkiye, Avrupa ölçeğinde değerlendirildiğinde işgücü bol bir ekonomi sayılabilir. Ama dünya ölçeğinde değerlendirildiğinde örneğin Çin’le karşılaştırıldığında, işgücü kıt bir ülke. Bunun etkisi, dış ticaretin serbestleştiği ortamda, işgücü bol ve ucuz ülkeden az ve pahalı olan ülkelere ucuz mal akımı şeklinde oluyor. Bu da ucuz mal akımına maruz kalan ülkelerde niteliksiz emeğin işsiz kalmasına neden oluyor.

FED 11 Aralık’ta faizleri bir kez daha düşürecek. Merrill Lynch’in dediği gibi: Bu indirim önümüzdeki yıl yüzde ikilere doğru giderse Türkiye’ye sıcak para girişi artarak sürecek. Böylece YTL değerli kalacağı için ihracatın tek şansı düşük ücret. Ücretlerin düşmesi, nitelikli emeğin yetişmemesi herkesi vuracak bir gelişme.

Bu üç devasa soruna çözüm yok mu? Bu çaresiz kısır döngünün içinde yine birkaç kuşağı heba mı edeceğiz?

Çare var, hem de burnumuzun dibinde. Bu üç önemli sorun birçok Avrupa ülkesinin de sorunuydu. Ama onlar bu konuda şimdiye kadar önemli adımlar attılar. Başta İrlanda olmak üzere İtalya, Hollanda, Danimarka, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti eğitim, işsizlik ve bölgesel eşitsizliği çözecek programları yürürlüğe koydular.

Yeterli mi? Tabi ki değil. Ama hiç olmazsa adım atıyorlar.

Share on Facebook

Enflasyon ne zaman artar?

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-05-13 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Enflasyon ne zaman artar?

Petrol fiyatları ve enflasyon ne olacak’tan devam ediyoruz.

Tabii bu konuda en önemli referans Merkez Bankası’nın son enflasyon raporu. Merkez Bankası’nın iki senaryosu var. Biri iyimser diğeri kötümser. Kötümser senaryoda gıda fiyat enflasyonun 2008, 2009, 2010 yıllarında yüzde 17, 11 ve 10 olarak gerçekleşeceği, petrol fiyatlarının 2009 sonunda 150 dolara çıkacağı varsayılıyor. Burada Merkez Bankası, kısa vadeli faizleri kademeli olarak artırıyor ama 2009 sonunda petrol fiyatı ve enflasyon öngörüsünde bulunurken faiz oranı konusunda bir şey söylemiyor. Aynı şekilde iyimser senaryoda da gıda fiyatları enflasyonu, 2008, 2009 ve 2010 da sırasıyla 9, 5, 4 olarak gerçekleşeceği ve petrol fiyatlarının 2009 sonunda 85 dolara ineceği varsayılıyor. Burada Merkez Bankası ilk aylarda sınırlı olsa da faizleri artırıyor ancak 2008 son çeyreğinden itibaren kademeli olarak indiriyor. Bu durumda enflasyon ancak 2010 yılının sonunda yüzde 4 hedefine varıyor.

Şimdi buradan yalnızca Merkez Bankası’nın önümüzdeki günlerde mutlaka faiz artıracağı ortaya çıkıyor.

Merkez Bankası’nın senaryolarında siyasi riskler yok. Dolayısıyla kötümser senaryo bile biraz “iyimser.” Burada Türkiye için iki önemli risk var. Biri cari açık riski diğeri de AKP’nin ya kapatılarak ya da sıkıştırılarak cuntacı güçler tarafından teslim alınması ve Türkiye’nin AB sürecinden koparılarak bir ara dönem yaşaması. Ben bu ikincisine kıyısından adım attığımızı düşünüyorum. Zaten cari açıkla, siyasi olarak içe kapanma birbirini besleyen şeyler.

Türkiye 1966–73 arasında ithal ikameci, kendine yeterli (ekonomik olarak tam bağımsız(!)) politika uygulamış. Şimdiki dış ticaret açığımızın kökeni de burada. Tüketim mallarını içerde yapmışız. (Eğri büğrü plastik eşyalar, teneke otomobiller olarak) Ama ara malı hatta dayanıklı tüketim malı ikamesini bile becerememişiz. Ara ve sermaye malları ithaline dayalı bir ekonomi kurguluyorsanız doğal kaynaklarınız ve bunları değerlendirecek güçlü bir siyasi yapınız olması lazım. Bu olmayınca batarsınız. Türkiye’de de bu olmuş. Dünya 1973’te krize girerken Türkiye bir iç savaşa doğru yol almaya başlamıştı. Umarım yine böyle olmaz.

Türkiye, dünyadaki krizlerden dünyadan koptukça daha çok etkilenmiş. Örneğin 1981–88 arası Türkiye’nin enflasyon ortalaması hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerden yüksek. Yüzde 43,3 enflasyon oranımız var bu dönemde. Yine 1989–94 arası dünya enflasyonu artmış ama bizimki herkesten çok artmış. Gelişmekte olan ülkelerde enflasyon yüzde 60’ın üzerine çıkmış ama bizim ortalamamız yüzde yetmişin üzerinde. Ancak 1995–2001 arası dünya kendisini toparlamış enflasyon oranları çok hızlı düşmüş ama Türkiye’de, aynı dönemde, artmış. Gelişmekte olan ülkeler enflasyonlarını yüzde 60’lardan yüzde 8–9 lara indirmişler; Türkiye yüzde 73,4 e çıkarmış. O yılları hatırlayalım; 28 Şubat, Susurluk, çeteler, savaş ve caddelerde tank yılları. Yine o yıllarda Türkiye ekonomisi giderek verimsizleşmiş ve tam bir yağma ekonomisine dönüşmüş. 1990–2000 arası Türkiye’nin her 8 birimlik yatırımı ancak 1 birim büyüme sağlarken, gelişmekte olan ülkelerde bu oran 6 da 1 olarak gerçekleşmiş. Bugün küresel krizden bu grup daha az etkileniyor. Yani daha az yatırımla, daha kısa zamanda, daha çok büyüme sağlıyorlar. Dolayısıyla bu ülkelerin cari açık gibi bir sorunları da yok. Dün borç batağında gezinen Latin Amerika’nın bugün birçok ülkesinde sol iktidarlar bir “geçiş”ekonomisi uygulayarak demokrasiye ve refaha adım atıyorlar.

Türkiye ise hala yağmacı ve darbeci bir azınlığın vesayeti ve baskısıyla yolunu bulamıyor.

Sonuç: Enflasyon denilen şey bir gelir aktarım mekanizmasıdır ve gelişmemiş ekonomilerin hastalığıdır. Dünyada enflasyon artıyor kaçınılmaz olarak bizde de artacak diye bir şey yok. Türkiye demokrasiden uzaklaştıkça enflasyonu artacaktır. Şu ara dönem derinleşsin siz o zaman görün enflasyonu.

Share on Facebook