Meğer ‘twist’ bir savaş dansıymış

Posted by ertemcemil132 | Posted in Star Gazete Yazıları | Posted on 03-11-2011

0

Amerikan Merkez Bankası’nın (Fed) ‘twist operasyonu’  kararı dolardaki değerlenmeyi tetikledi. Bizce doların bu tür operasyonlara değerlenme sürecine girmesi insanlığın önüne ekonomik krizden çok daha büyük bir tehlike koyuyor. Nasıl mı; bunu anlatmak için, izninizle biraz geriye gidelim.

Fed, bilânçosunu büyütmeden, yani parasal genişlemeye gitmeden, faiz oranlarını, uzun dönemde aşağıda tutmak için bu yolu seçti. Bu yol, aynı zamanda,  temel emtialardaki fiyat köpüğünü alıyor ama doları da gereksiz yukarı sıçratıyor. Ancak bu bir tercih, peki tehlikeli bir tercih mi; bizce doların değerli kalmasında ısrar edilirse tehlikeli.

Şimdi Fed’in 400 milyar dolarlık uzun vadeli tahvil alımı, yüksek faiz beklentisini kıracak. Tabii daha da önemlisi, inşaat sektöründen başlamak üzere, ABD’deki sürükleyici sektörler, hem enflasyon hem de faiz yönünde önlerini görebilecek ve yatırım/borçlanma sarmalından çıkışın dinamiklerini yakalayabilecekler. Ama… Bu işin aması tarihin loş koridorlarında gizli.

İşin ilginç tarafı şu ‘twist operasyonunun’ 1961’de J.F. Kennedy zamanında da yapılmış olması.  Kennedy ile Obama arasında da bence önemli bir tarihsel benzerlik var. Her iki ABD Başkanı da hem dünyanın hem de ABD’nin içinde bulunduğu sıkışmışlık durumunu aşmaya çalıştı. Kennedy, yapmak istediklerini yapamadı; izin vermediler ve soğuk savaş daha da keskinleşerek devam etti. 1961’de Fed ‘twist’ operasyonu yaptı çünkü ABD, yine bugünkü gibi, durgunluğun pençesindeydi ve o zaman dolar altına bağımlı olduğu için ülkeden altın çıkışının önüne geçilemiyordu. Doların değer kaybı ABD’yi geriye götürdüğü için bu, doğrudan bir siyasi egemenlik sorunu da yaratıyordu. Bu operasyonla Fed, uzun vadeli faiz oranlarını aşağıya çekerek, demir-çelik, silah sanayi, inşaat ve petro-kimya gibi geleneksel sektörleri rahatlatmış ve dolardaki değer kaybını önlemişti. Ama bu sektörler bu basit swap operasyonuyla yetinmediler. Kennedy’nin Silikon Vadisi sektörlerini destekleyen ve soğuk savaşın önüne geçecek yaklaşımları, militer-sınaî kompleksin yoluna konulmuş bir taştı. Tabii twist operasyonunun siyasi olarak tamamlayan operasyon Kennedy suikastıydı. Bugün çok farklı bir ekonomik ve siyasi paradigma var karşımızda. Ancak, ABD’de faiz oranlarının düşmesi, ‘eski’ militer-sınaî sektörlerin yeniden hayat bulmasına yol açacaksa bu, aynı zamanda Obama’nın seçimleri kaybetmesi anlamına gelir.

Dolar ne için ve ne zaman değerlenir?

Bakın,  ABD,1973’te düşen kâr oranlarının ve kendini yenileyemeyen imalat sanayinin yeniden ayağa kalkması için 1985’te doları, Japon Yeni’ne ve Alman Markı’na karşı devalüe etti.

Bu operasyon ABD’de imalat sanayi kârlılığını on yıl boyunca, yani 1995’e kadar, olağanüstü artırdı. Brenner, bu artışın yüzde yetmişleri bulduğunu yazar. Bu süreç iki önemli sonuca yol açtı; birincisi: ABD’de, mali olmayan kurumsal kârları en az yüzde 20 civarında artırdı. Ama bu sonuç, Avrupa ve Japonya’yı durgunluğun kucağına itti.

Bu durumun çok geçmeden bir bumerang gibi dönüp tekrar hegemonyanın sahibi ABD’yi vuracağını Greenspan gördü. Böylece ABD, 1985’te yaptığının tam tersini yaptı. Yani doların değerini yükseltti. (Ters Plaza anlaşması) 1995’te, yen kuru 79 dolara yükselmişti.

Tam burada ABD, Demokrat bir başkanın ve Greenspan’ın yapmaması gereken her şeyi yapmaya başladı. Çünkü karşılıksız ama değerli dolar dönemi başlamıştı. İşte burada ikinci önemli sonuca geliyoruz. Bu, çok açık olarak neo-con iktidarı olacaktı. Çünkü değerli dolar iki şekilde olur; birincisi ekonomik ve teknolojik üstünlük, ikincisi de siyasi üstünlük. 1995’ten sonra birincisi küresel kapitalizmin selameti için terk edildiğine göre, ikincisi devreye girecekti. Böylece Bush dönemi başladı. Bush döneminin asıl başlangıcı tabii ki, yukarıda anlattığımız, ters plaza durumudur. Yani doların revalüasyonunun olduğu 1995 yılı. Peki, şimdi Obama iktidarı acaba bu operasyonla, doların gereksiz değerlenmesine izin vererek Kennedy ve Clinton’un yaptığı hatayı mı yapıyor?  Bunu zaman gösterecek; çünkü bu operasyon grafikte görüldüğü gibi, 2008 kriziyle aşırı şişen temel emtia fiyatlarında bir gerilemeye yol açacak ve buradaki spekülasyonlara, doları öne çıkararak, bir müddet son verecek. Ama temel emtialardaki fiyat şişkinliğinin doları değerlendirerek aşağı çekilmesinin bedeli insanlık için çok ağır olabilir. Çünkü doların ekonomik karşılığı yoktur; nihai siyasi karşılığı ise savaştır.

Kör terörün ve kriz cenderesinin kaynağı belli

Posted by ertemcemil132 | Posted in Star Gazete Yazıları | Posted on 03-11-2011

0

Batı basını, S&P’nin, harika zamanlamalarla(!) ABD’den sonra İtalya’nın da notunu düşürmesinden tutun da, bu konuda yapılan zirvelere kadar tüm haberleri ‘The Greek dept crisis’ yani ‘şu bildiğiniz Yunan borç krizi’ yakıştırmasıyla veriyor.

Bugün krizi İrlanda ve Yunanistan gibi küçük ülkelerin iflası ile açıklamaya çalışan Anglosakson medyası, aslında böyle yapmakla bir taşla birkaç kuş vurmaya çalışıyor.

Birincisi krizin kaynağının bu ülkeler olduğu yanlışı yerleştirilmeye çalışılıyor. İkincisi ve daha da önemlisi, bu ülkelerin ve sistemin kurtuluşunun AB para birliğinden çıkışla olacağı anlatılıyor. Geçen gün Roubini’de ‘Yunanistan Drahmiye’ye dönsün’ dedi. Bunun çıkar bir yol olmadığını en iyi bilenlerden birisi herhalde Roubini’dir.  Ama militarist batı basınının Yunan milliyetçileriyle birlikte tartıştığı bu yol, dünyaya Yunanistan üzerinden ‘başka bir şey’ anlatıyor.

Bu, çok açık olarak, siyasi küreselleşmenin durdurulması ve AB bütünleşmesinden bir ulus-devletler saldırganlığı üretme iradesinden başka bir şey değildir.

Yunanistan ilk önce Euro Bölgesi’nden sonra da- bunun doğal bir sonucu olarak- AB’den çıksın demek, AB sürecini durdurmak olduğu kadar, Yunanistan’ı yeniden Avrupa’nın doğuya uzanan bir uçak gemisi olarak kullanmak ve krizden çıkışın savaşa dayalı yolunu açmak olduğundan şüpheniz olmasın. Yani 20. yüzyılın başındaki senaryonun benzeri oynanmaya başlandı. O zamanda Britanya, Yunanistan’ı bir koçbaşı gibi Türkiye topraklarına sürerek, Türkiye’den başlayan ve Ortadoğu’ya uzanan ulus-devletler haritasını kanla çizmişti. Tabii ABD, Britanya’nın o zamanlar yarıda bırakmak zorunda kaldığı bu haritayı, 1948’de İsrail’i oraya sıkıştırarak ve daha sonra da kendisine bağlı eli kanlı diktatörler yaratarak tamamladı. İşte tam da şimdi, Yunan milliyetçileri, neoconlar, İsrail ve AB’nin içindeki ulus-devletçi militaristler, Kıbrıslı Rumları önlerine katıp yeni bir Türkiye sorunu ortaya çıkarmak istiyorlar. Şu Kıbrıs kıta sahanlığında sismik araştırma yapma hikâyesi tam da budur.

Aslında bu adımla, Kıbrıslı Rumları da harcamış oluyorlar; çünkü bu adım, Türkiye’yi devreye sokarak Rum kesimini, yalnız Güney Kıbrıs’a sıkıştıracak ve uzun vadede de Rumlar’ın meşruiyetlerini yitirmesine neden olacaktır. Kıbrıslı Rumlar’ı kullananların, krizi bu bölgeden başlamak üzere savaşla çözme yanlısı olan, neoconlar ve onların doğal müttefiki İsrail militarizmi olduğunu artık biliyoruz.

Savaş ittifakı barışçı – bütünleştirici çözümleri erteliyor

110920-113045-cemilc.jpg

Önümüzdeki günlerde bu savaş ittifakı, kör terörden başlamak üzere bütün kaos silahlarını devreye sokacak; aynı zamanda, Türkiye içindeki finans oligarşisi yoluyla da Türkiye’yi krizin ortasına sürüklemek için ellerinin altındaki banka ve fonları kullanacaktır.

Şu tarihten itibaren Türkiye’de kör terörden, Meclis’in yeni Anayasa yapma doğrultusunda adım atmasını engellemeye kadar varan bütün siyasi gelişmeler, bu savaş ve kriz cenderesini tezgâhlamak isteyen güçlerin stratejisinden bağımsız olmayacaktır. K. Afrika’da ve Ortadoğu’da kendilerinden bağımsız bir demokratikleşme istemeyen bu küresel savaş ekseni, Türkiye’nin de buraya yapıcı müdahalesini istemiyor.

Bakın AB’deki borç sorununun en yakın çözümünün bir ‘ortak tahvil’ ihracı olduğu bilinmesine rağmen, ulus-devletçi, milliyetçi politikacıların yönetimde olduğu Almanya-Fransa buna yanaşmamakta ve sorunu Yunanistan’ın üzerine atmaktadır.

TCMB’den Ahmet Değerli ve Gürsü Keleş’in Euro Bölgesi Borç Krizi başlıklı ekonomi notu, bu gerçeği, çok özlü olarak anlatıyor bizce. Yazarlar, ‘ortak tahvil’ ihracı ile ilgili şu sonuca varmaktadırlar. ‘Tablo’da gösterildiği üzere ortak tahvil ihracı ile gelinen faiz seviyesinin tüm ülkeler için borçlanma faizi olarak kullanılması neticesinde ülkelerin tutturması gereken faiz dışı denge seviyeleri önemli ölçüde değişmektedir. Fransa ve Almanya dışında tüm ülkeler ortak ihraçtan kamu maliyesi açısından olumlu yönde etkilenmekte ve borcun sürdürülememe riski önemli ölçüde azalmaktadır.’ Ancak AB, süreci bütünleşme ve barış yönünde derinleştirecek bu tür hamleleri ertelemekte ve dağılma-savaş korosu her geçen gün sesini yükseltmektedir. Tabii bu cephenin en önemli hedefi Türkiye’deki demokratikleşme ve bunun Ortadoğu’ya yansımasıdır. Şu sıralar başımıza gelen ve gelecek olan bütün olumsuz gelişmelerin arkasında bu gerçekler yatıyor. S&P, Türkiye’nin notunu yatırım yapılabilir seviyeye getirdi. S&P, yeni dönemi anlatan kararlar alıyor. İzlemek gerek.

Şimdi de Özel Sektörün Borçları Korkutuyor

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Giriş Spotu: (benim tercihim) Özel sektör için kritik günlere giriyoruz. Bunun üç temel nedeni var; birincisi küresel likidite eskisi gibi olmayacak. Küresel fonlar ve bankalar Türkiye gibi kırılganlıkları çok olan ülkelere daha cimri ve çekinceli davranacaklar. İkincisi ABD ekonomisinin yavaşlamasının artması ve resesyonun küresel bir hal alması tehlikesi; üçüncüsü ise Türkiye’de 2004’ten sonra dış kaynak kullanan firmaların borçlarının vadelerinin gelmeye başlaması. Evet, özel sektör için kritik günlere giriyoruz.

İşte bundan dolayı şimdilerde çok konuşulacak özel sektörün dış borç analizini aşağıda yaptık:

ABD’de başlayan kriz şimdi de Avrupa’ya gelmek üzere. Almanya ve Fransa gibi merkez ülkelerin büyüme oranları giderek düşüyor. Almanya’nın büyüme oranı son çeyrekte 1,8’e düştü. Bu Türkiye’nin cari açığını finanse etmesi için büyük risk. Türkiye 2001 sonrası kamu borçlanmasını azaltan bir ekonomi politikası izlerken, özel sektör içteki faiz oranlarının yüksekliğine bağlı olarak yurtdışından döviz borçlanıyor. Bu durum kamunun borçlarının azalmasının getirdiği avantajı ortadan kaldırıyor.

Türkiye’de kamu net borç stokunun GSMH’ye oranı azalmaya devam ediyor. Bu oran 2007 yılı için yüzde 40,7 seviyesinde gerçekleşmişti. Merkez Bankası Finansal İstikrar Raporu’na göre bu azalışta, kamu mevduatında ve işsizlik sigortası fonu net varlıklarındaki yükseliş, GSMH’ deki artış ve brüt borç stokundaki azalış etkili oldu. Bu süreçte kamu brüt borç stokundaki azalışta, kur etkisine bağlı olarak, yabancı para cinsinden borçların YTL karşılığının düşmesi etkili oldu.

Bu eğilimin 2008 yılında da güçlenerek süreceği gerek Hazine’nin, gerekse Merkez Bankası’nın raporlarında ve projeksiyonlarında yer almaktadır.

Ancak, IMF şartlılığı ve buna bağlı maliye politikası çerçevesinde kamu borçlanma gereği-dolayısıyla kamu borç oranı- düşerken özel sektör, düşük kur avantajından da yararlanarak son beş yıllık süreçte çok yoğun ve hızlı borçlanmaya yönelince özel sektörün borçları hızla arttı. Buna bağlı olarak, küresel kriz şartlarında özel sektör dış borçları nasıl döndürülecek sorusu şu sıralar sıkça gündeme gelmeye başladı.

Bu borçlar Türkiye’nin riski mi; yoksa Başbakan ve Hükümetin ekonomiden sorumlu Bakanlarının söylediği gibi, bir fırsat mı ya da özel sektör “işini” biliyor mu?

Bu sorunun yanıtını yıllarını Hazine’ye veren eski Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarı Tevfik Altınok’a sorduk:

ALTINOK: ÖZAL DA ÖDEDİ, HAZİNE GARANTİSİ OLMAMASI BİRŞEYİ DEĞİŞTİRMEZ

Altınok, bu borçların, Başbakan’ın öne sürdüğünün aksine, yalnız borçlananların sırtında olmadığını, geçmiş yıllarda olduğu gibi, özel sektöre Hazine garanti vermemiş olsa bile bu borçların Türkiye’nin borcu olarak kabul edildiğini, yabancı alacaklıların ve otoritelerin borçlar ödenemediği zaman borcu Hazine’den istediğini hatırlatıyor. Altınok, “1980 yılında Sayın Özal nasıl garantisiz ticari borçların Hazine tarafından ödenmesine engel olamadı ise ve yine 2001 yılında Sayın Ecevit el konulan bankaların dış borçlarını ödemek zorunda kaldı ise, özel sektör bir dış ödeme sıkıntısıyla karşılaşılırsa Sayın Erdoğan da özel sektör dış borçlarını ödemek zorunda kalabilir” diyor. Ve ekliyor: “Bu, şu an dikkate almamız gereken bir risktir.” Dolayısıyla bu borçların hepimizin borcu olduğunun altını çiziyor. İkinci olarak da, sıkıntılı dönemlerde, reel sektörün eskisi kadar rahat borçlanamayacağını belirtiyor. Altınok, şu an özel sektörün toplam borcunun 147,6 milyar dolar civarında olduğunu vurgulayarak, bu rakamın küresel kriz koşullarında Türkiye için önemli bir büyüklük olduğunu söylüyor.

DOÇ. DR. EKEN: REEL SEKTÖR BORÇLANARAK KAZANIYOR

Öte yandan Finans Enstitüsü’nden Doç. Dr. Hasan Eken ise bu konuda özetle şunları söylüyor: “ Reel sektörün ve reel sektöre ilişkin kırılganlıklara baktığımızda, yerel girdilere dayalı üretim yapan imalat sektörü, uygulanan bu politika nedeniyle zor koşullarda faaliyetlerini sürdürmeye çalışmaktadır. Bu firmaların, yerel kaynaklara dayalı girdileri sırf aşırı değerlenen YTL nedeniyle döviz bazında göreli olarak artarken, ürünlerinin döviz cinsinden fiyatı sabit kalmıştır. Çoğu firma bu politika nedeniyle esas faaliyetlerinden zarar etmektedir. Ancak, reel sektör bu zararlarını döviz cinsinden borçlanarak, kambiyo kazançları elde etmek suretiyle, faaliyet dışı kazançlarla telafi etmektedirler. Yani döviz kurunu yüklenerek bir kazanç elde etmektedir. Bu bağlamda, geçen 7 yıllık süre içerisinde reel sektörün döviz borcu 150 milyar USD büyüklüğe ulaşırken, USD/YTL paritesi de 1,17 seviyelerine gerilemiştir. Dolayısıyla, artık faaliyet zararlarının kambiyo karları ile kapatılması imkânı kalmamıştır. Bunun sürebilmesi için USD/YTL paritesinin 1,00 düzeyinin altına inmesi ve döviz borcunun da 200 milyar USD düzeyine çıkması gerekmektedir. Bu mümkün görünmemektedir. Yani reel sektörün işi bu yıl çok zor olacaktır. Döviz kurunun daha fazla aşağı inmemesi reel sektörün kambiyo karlarını sıfırlayacaktır. Dolayısıyla, faaliyet zararları belirgin bir şekilde bilânço ve gelir tablolarında gözlemlenebilecektir.

Ancak, reel sektörü bekleyen en büyük tehlike döviz kurunda yaşanabilecek hızlı bir yükseliştir. Eğer döviz kuru yükselirse, reel sektör faaliyet zararlarına bir de kambiyo

zararlarını ekleyecektir.”

Dış Borç Stoku

MERKEZ BANKASI: BORÇLAR ÖZKAYNAKLARI AŞTI

Öte yandan Merkez Bankası son finansal istikrar raporunda, reel sektörün aktiflerinin giderek yabancı kaynaklarla finanse edildiğine yer veriliyor. Merkez Bankası seçilmiş sektörler itibariyle tüm sektörlerde kaldıraç oranının yükseldiğine dikkat çekiyor. ( Kaldıraç Oranı: Firma aktiflerinin ne kadarının yabancı kaynaklarla finanse edildiğini verir) Merkez Bankası reel sektörün tüm sektörlerinde kaldıraç oranın yükseldiğine dikkat çekerken, banka kredi kullanımının arttığına da dikkat çekiyor. İnşaat, toptan ve perakende ticaret, makine ve teçhizat, ulaşım araçları ve tekstil sektörlerinde kaldıraç oranlarının sektörler ortalamasının üzerinde olduğu ve toplam borçların özkaynakları aştığını vurgulanıyor.

1996–2000 yılları arasında yüzde 65–68 arasında dalgalanan kaldıraç oranı, 2001 krizi sırasında yüzde 71 seviyelerine ulaşmıştı. Bu oran 2001–2004 yılları arasında gerilemiş ve 2004 yılından itibaren hafif bir artış eğilimine girmişti. 2004 yılında yüzde 45,6 ya gerileyen kaldıraç oranı şimdilerde yüzde 48,8 civarında.

Öte yandan banka kredilerinin aktiflere oranı da benzer bir eğilim sergilemiştir. Faiz ödeme gücünün bir göstergesi olan, faiz ve vergi öncesi karların finansman giderlerini karşılama oranı ise giderek düşmektedir. Reel sektörün borç kullanımı arttıkça, faiz ödeme gücünün azaldığı gözlemlenmektedir.

2006 yılında, firmalarca kullanılan nakdi kredilerin yüzde 71’i yabancı para, yüzde 29’u ise YTL olarak kullanılmış. Öte yandan firmaların kısa vadeli borçlarını ödeyebilme gücünü gösteren likidite oranları analiz edildiğinde, kısa vadeli borç ödeme kabiliyetinde iyileşme olduğu gözlemlenmektedir. Ancak firma satışlarının yavaşlayan iç talep nedeniyle yurtdışı ağırlıklı olduğu, bununda giderek derinleşin küresel durgunluk koşullarında bir risk olduğu ve reel sektörün nakit girişlerini bozabileceği artık kabul edilmektedir.

YABANCI PARA CİNSİNDEN YÜKÜMLÜLÜKLERDE ARTIŞ

Banka dışı kesimin net pozisyon açığı ( Döviz varlık ve yükümlülükleri arasındaki fark) 2007 yılı Haziran ayında, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 21, 2006 yılı sonuna göre yüzde 36 artışla, 51 milyar ABD dolarına yükselmiştir. Bu artışta esas olarak 2007 yılının ilk yarısında yüzde 23 oranında artan yurtdışından sağlanan krediler belirleyici olmuştur. (TCMB Finansal İstikrar Raporu, Kasım, 2007)

Banka Dışı Kesimin Döviz Varlık ve Yükümlülükleri

SONUÇ OLARAK:

Türkiye’de özel sektörün yurt içi ve yurt dışı borç stoku 2001 krizi sonrasında hızla artmıştır. Bu artış düşen enflasyon, küresel koşulların uygunluğu, düşük kur gibi faktörlere bağlı olarak gelişmiştir. 2001–2004 arası borç stokundaki artış şirket varlıklarındaki artıştan hızlı olmamıştır. Ancak özellikle son iki yıldır özel sektör varlık artışından daha hızlı bir borçlanmaya gitmeye başlamıştır ki; bu durum küresel durgunluğun ve buna bağlı küresel likidite daralmasının olduğu koşullarda çok önemli bir risk unsurudur. Bu risk şu anda Türkiye’nin cari açık riskinin en önemli değişkeni sayılmalıdır. Özellikle Türkiye’de sanayinin sürükleyicisi olan holdingler son iki yılda hem özelleştirmeden pay alabilmek için dışarıdan borçlanmışlar hem de yeniden yapılanma için dış borcu tercih etmişlerdir. Bu da özel sektörün borçluluğunu artırdığı gibi kaldıraç oranlarına da yükseltmiştir.

Bu yıl ve önümüzdeki yıl Türkiye’de yeniden yapılanmasını tamamlayamayan, düzgün ve yeterli nakit girişi olmayan, borç oranı varlıklarının üstünde olan firmalar zorlanacak hatta el değiştirecek.

Bunun üç temel nedeni var; birincisi küresel likidite eskisi gibi olmayacak. Küresel fonlar ve bankalar Türkiye gibi kırılganlıkları çok olan ülkelere daha cimri ve çekinceli davranacaklar. İkincisi ABD ekonomisinin yavaşlamasının artması ve resesyonun küresel bir hal alması tehlikesi üçüncüsü ise Türkiye’de 2004’ten sonra dış kaynak kullanan firmaların borçlarının vadelerinin gelmeye başlaması. Evet, özel sektör için kritik günlere giriyoruz.