Gergedanlar, depremler ve kriz

Posted by cemilertem | Posted in Star Gazete Yazıları | Posted on 03-11-2011

0

Türkiye, deprem kuşağında bir ülke; bu gerçeği bir türlü kabul etmek istemiyoruz. Marmara depremine değin Türkiye’deki depremler öğretici olmadı. Doğu’nun, bu anlamda da, geri kalması her felakette ortaya çıkan bir gerçeğimizdi.

Türkiye, Marmara depremiyle depremi, sosyal-ekonomik-insani sorun olarak görmeye, önlem almaya başladı. Ancak Van depremi de, bence birçok açıdan bir milat. Bir kere Kürt sorunu dediğimiz tarihsel olgunun ideolojik boyutunu da bütün çıplaklığı ile gördük.

Büyük tercih: Karşılıksız dolar ya da Apple iPhone-5

Posted by cemilertem | Posted in Star Gazete Yazıları | Posted on 03-11-2011

0

Doların yükselişinin bir kur operasyonundan çok daha fazla şeyi ifade ettiğini söyleyebiliriz.  Amerikan Merkez Bankası, şu ‘twist’ operasyonu ile bir taşla birkaç kuş vurmayı denedi.

Operasyonun görünürdeki amacı, uzun vadede faiz oranlarını bu seviyede kalmasını garantilemek olsa da, Fed, bu yolla ABD kağıtlarına ve dolara olan talebi, kısa sürede, sıçratacağını tabii ki hesap etti; operasyonun

Meğer ‘twist’ bir savaş dansıymış

Posted by cemilertem | Posted in Star Gazete Yazıları | Posted on 03-11-2011

0

Amerikan Merkez Bankası’nın (Fed) ‘twist operasyonu’  kararı dolardaki değerlenmeyi tetikledi. Bizce doların bu tür operasyonlara değerlenme sürecine girmesi insanlığın önüne ekonomik krizden çok daha büyük bir tehlike koyuyor. Nasıl mı; bunu anlatmak için, izninizle biraz geriye gidelim.

Fed, bilânçosunu büyütmeden, yani parasal genişlemeye gitmeden, faiz oranlarını, uzun dönemde aşağıda tutmak için bu yolu seçti. Bu yol, aynı zamanda,  temel emtialardaki fiyat köpüğünü alıyor ama doları da gereksiz yukarı sıçratıyor. Ancak bu bir tercih, peki tehlikeli bir tercih mi; bizce doların değerli kalmasında ısrar edilirse tehlikeli.

Şimdi Fed’in 400 milyar dolarlık uzun vadeli tahvil alımı, yüksek faiz beklentisini kıracak. Tabii daha da önemlisi, inşaat sektöründen başlamak üzere, ABD’deki sürükleyici sektörler, hem enflasyon hem de faiz yönünde önlerini görebilecek ve yatırım/borçlanma sarmalından çıkışın dinamiklerini yakalayabilecekler. Ama… Bu işin aması tarihin loş koridorlarında gizli.

İşin ilginç tarafı şu ‘twist operasyonunun’ 1961’de J.F. Kennedy zamanında da yapılmış olması.  Kennedy ile Obama arasında da bence önemli bir tarihsel benzerlik var. Her iki ABD Başkanı da hem dünyanın hem de ABD’nin içinde bulunduğu sıkışmışlık durumunu aşmaya çalıştı. Kennedy, yapmak istediklerini yapamadı; izin vermediler ve soğuk savaş daha da keskinleşerek devam etti. 1961’de Fed ‘twist’ operasyonu yaptı çünkü ABD, yine bugünkü gibi, durgunluğun pençesindeydi ve o zaman dolar altına bağımlı olduğu için ülkeden altın çıkışının önüne geçilemiyordu. Doların değer kaybı ABD’yi geriye götürdüğü için bu, doğrudan bir siyasi egemenlik sorunu da yaratıyordu. Bu operasyonla Fed, uzun vadeli faiz oranlarını aşağıya çekerek, demir-çelik, silah sanayi, inşaat ve petro-kimya gibi geleneksel sektörleri rahatlatmış ve dolardaki değer kaybını önlemişti. Ama bu sektörler bu basit swap operasyonuyla yetinmediler. Kennedy’nin Silikon Vadisi sektörlerini destekleyen ve soğuk savaşın önüne geçecek yaklaşımları, militer-sınaî kompleksin yoluna konulmuş bir taştı. Tabii twist operasyonunun siyasi olarak tamamlayan operasyon Kennedy suikastıydı. Bugün çok farklı bir ekonomik ve siyasi paradigma var karşımızda. Ancak, ABD’de faiz oranlarının düşmesi, ‘eski’ militer-sınaî sektörlerin yeniden hayat bulmasına yol açacaksa bu, aynı zamanda Obama’nın seçimleri kaybetmesi anlamına gelir.

Dolar ne için ve ne zaman değerlenir?

Bakın,  ABD,1973’te düşen kâr oranlarının ve kendini yenileyemeyen imalat sanayinin yeniden ayağa kalkması için 1985’te doları, Japon Yeni’ne ve Alman Markı’na karşı devalüe etti.

Bu operasyon ABD’de imalat sanayi kârlılığını on yıl boyunca, yani 1995’e kadar, olağanüstü artırdı. Brenner, bu artışın yüzde yetmişleri bulduğunu yazar. Bu süreç iki önemli sonuca yol açtı; birincisi: ABD’de, mali olmayan kurumsal kârları en az yüzde 20 civarında artırdı. Ama bu sonuç, Avrupa ve Japonya’yı durgunluğun kucağına itti.

Bu durumun çok geçmeden bir bumerang gibi dönüp tekrar hegemonyanın sahibi ABD’yi vuracağını Greenspan gördü. Böylece ABD, 1985’te yaptığının tam tersini yaptı. Yani doların değerini yükseltti. (Ters Plaza anlaşması) 1995’te, yen kuru 79 dolara yükselmişti.

Tam burada ABD, Demokrat bir başkanın ve Greenspan’ın yapmaması gereken her şeyi yapmaya başladı. Çünkü karşılıksız ama değerli dolar dönemi başlamıştı. İşte burada ikinci önemli sonuca geliyoruz. Bu, çok açık olarak neo-con iktidarı olacaktı. Çünkü değerli dolar iki şekilde olur; birincisi ekonomik ve teknolojik üstünlük, ikincisi de siyasi üstünlük. 1995’ten sonra birincisi küresel kapitalizmin selameti için terk edildiğine göre, ikincisi devreye girecekti. Böylece Bush dönemi başladı. Bush döneminin asıl başlangıcı tabii ki, yukarıda anlattığımız, ters plaza durumudur. Yani doların revalüasyonunun olduğu 1995 yılı. Peki, şimdi Obama iktidarı acaba bu operasyonla, doların gereksiz değerlenmesine izin vererek Kennedy ve Clinton’un yaptığı hatayı mı yapıyor?  Bunu zaman gösterecek; çünkü bu operasyon grafikte görüldüğü gibi, 2008 kriziyle aşırı şişen temel emtia fiyatlarında bir gerilemeye yol açacak ve buradaki spekülasyonlara, doları öne çıkararak, bir müddet son verecek. Ama temel emtialardaki fiyat şişkinliğinin doları değerlendirerek aşağı çekilmesinin bedeli insanlık için çok ağır olabilir. Çünkü doların ekonomik karşılığı yoktur; nihai siyasi karşılığı ise savaştır.

Kör terörün ve kriz cenderesinin kaynağı belli

Posted by cemilertem | Posted in Star Gazete Yazıları | Posted on 03-11-2011

0

Batı basını, S&P’nin, harika zamanlamalarla(!) ABD’den sonra İtalya’nın da notunu düşürmesinden tutun da, bu konuda yapılan zirvelere kadar tüm haberleri ‘The Greek dept crisis’ yani ‘şu bildiğiniz Yunan borç krizi’ yakıştırmasıyla veriyor.

Bugün krizi İrlanda ve Yunanistan gibi küçük ülkelerin iflası ile açıklamaya çalışan Anglosakson medyası, aslında böyle yapmakla bir taşla birkaç kuş vurmaya çalışıyor.

Birincisi krizin kaynağının bu ülkeler olduğu yanlışı yerleştirilmeye çalışılıyor. İkincisi ve daha da önemlisi, bu ülkelerin ve sistemin kurtuluşunun AB para birliğinden çıkışla olacağı anlatılıyor. Geçen gün Roubini’de ‘Yunanistan Drahmiye’ye dönsün’ dedi. Bunun çıkar bir yol olmadığını en iyi bilenlerden birisi herhalde Roubini’dir.  Ama militarist batı basınının Yunan milliyetçileriyle birlikte tartıştığı bu yol, dünyaya Yunanistan üzerinden ‘başka bir şey’ anlatıyor.

Bu, çok açık olarak, siyasi küreselleşmenin durdurulması ve AB bütünleşmesinden bir ulus-devletler saldırganlığı üretme iradesinden başka bir şey değildir.

Yunanistan ilk önce Euro Bölgesi’nden sonra da- bunun doğal bir sonucu olarak- AB’den çıksın demek, AB sürecini durdurmak olduğu kadar, Yunanistan’ı yeniden Avrupa’nın doğuya uzanan bir uçak gemisi olarak kullanmak ve krizden çıkışın savaşa dayalı yolunu açmak olduğundan şüpheniz olmasın. Yani 20. yüzyılın başındaki senaryonun benzeri oynanmaya başlandı. O zamanda Britanya, Yunanistan’ı bir koçbaşı gibi Türkiye topraklarına sürerek, Türkiye’den başlayan ve Ortadoğu’ya uzanan ulus-devletler haritasını kanla çizmişti. Tabii ABD, Britanya’nın o zamanlar yarıda bırakmak zorunda kaldığı bu haritayı, 1948’de İsrail’i oraya sıkıştırarak ve daha sonra da kendisine bağlı eli kanlı diktatörler yaratarak tamamladı. İşte tam da şimdi, Yunan milliyetçileri, neoconlar, İsrail ve AB’nin içindeki ulus-devletçi militaristler, Kıbrıslı Rumları önlerine katıp yeni bir Türkiye sorunu ortaya çıkarmak istiyorlar. Şu Kıbrıs kıta sahanlığında sismik araştırma yapma hikâyesi tam da budur.

Aslında bu adımla, Kıbrıslı Rumları da harcamış oluyorlar; çünkü bu adım, Türkiye’yi devreye sokarak Rum kesimini, yalnız Güney Kıbrıs’a sıkıştıracak ve uzun vadede de Rumlar’ın meşruiyetlerini yitirmesine neden olacaktır. Kıbrıslı Rumlar’ı kullananların, krizi bu bölgeden başlamak üzere savaşla çözme yanlısı olan, neoconlar ve onların doğal müttefiki İsrail militarizmi olduğunu artık biliyoruz.

Savaş ittifakı barışçı – bütünleştirici çözümleri erteliyor

110920-113045-cemilc.jpg

Önümüzdeki günlerde bu savaş ittifakı, kör terörden başlamak üzere bütün kaos silahlarını devreye sokacak; aynı zamanda, Türkiye içindeki finans oligarşisi yoluyla da Türkiye’yi krizin ortasına sürüklemek için ellerinin altındaki banka ve fonları kullanacaktır.

Şu tarihten itibaren Türkiye’de kör terörden, Meclis’in yeni Anayasa yapma doğrultusunda adım atmasını engellemeye kadar varan bütün siyasi gelişmeler, bu savaş ve kriz cenderesini tezgâhlamak isteyen güçlerin stratejisinden bağımsız olmayacaktır. K. Afrika’da ve Ortadoğu’da kendilerinden bağımsız bir demokratikleşme istemeyen bu küresel savaş ekseni, Türkiye’nin de buraya yapıcı müdahalesini istemiyor.

Bakın AB’deki borç sorununun en yakın çözümünün bir ‘ortak tahvil’ ihracı olduğu bilinmesine rağmen, ulus-devletçi, milliyetçi politikacıların yönetimde olduğu Almanya-Fransa buna yanaşmamakta ve sorunu Yunanistan’ın üzerine atmaktadır.

TCMB’den Ahmet Değerli ve Gürsü Keleş’in Euro Bölgesi Borç Krizi başlıklı ekonomi notu, bu gerçeği, çok özlü olarak anlatıyor bizce. Yazarlar, ‘ortak tahvil’ ihracı ile ilgili şu sonuca varmaktadırlar. ‘Tablo’da gösterildiği üzere ortak tahvil ihracı ile gelinen faiz seviyesinin tüm ülkeler için borçlanma faizi olarak kullanılması neticesinde ülkelerin tutturması gereken faiz dışı denge seviyeleri önemli ölçüde değişmektedir. Fransa ve Almanya dışında tüm ülkeler ortak ihraçtan kamu maliyesi açısından olumlu yönde etkilenmekte ve borcun sürdürülememe riski önemli ölçüde azalmaktadır.’ Ancak AB, süreci bütünleşme ve barış yönünde derinleştirecek bu tür hamleleri ertelemekte ve dağılma-savaş korosu her geçen gün sesini yükseltmektedir. Tabii bu cephenin en önemli hedefi Türkiye’deki demokratikleşme ve bunun Ortadoğu’ya yansımasıdır. Şu sıralar başımıza gelen ve gelecek olan bütün olumsuz gelişmelerin arkasında bu gerçekler yatıyor. S&P, Türkiye’nin notunu yatırım yapılabilir seviyeye getirdi. S&P, yeni dönemi anlatan kararlar alıyor. İzlemek gerek.

2008′de Kriz Yok, Ama…

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem 2007-12-28 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Şu günlerde bir “2008’de kriz” söylentisi aldı başını gidiyor. Bu “kriz” öngörüleri, taksi ve berber muhabbeti düzeyinden meslek örgütü raporu düzeyine kadar çeşitli basamak ve kategorilerde giderek yayılmakta ve yayıldıkça da bir 2001 krizi korkusuna dönüşmekte…

Bir kere bu kriz meselesini tanımlamak gerekiyor herhalde. Şimdi herkes için kriz ölçüsü 2001 yılında yaşanılanlar. Bu kriz aslında Türkiye’nin 1980 yılında girdiği yolun son dönemeciydi. 2001 krizi, Türkiye mali sistemini Avrupa mali sistemi ile bütünleştiren bir silkinmeydi. Bunun için çok şiddetli ve yıkıcı oldu.

Tam entegrasyon, kapalı bir ekonominin çarpık olarak büyüttüğü banka sistemi ve kamu maliyesi ile olmazdı. Kriz, hem banka sistemini hem de giderek yüksek faizden borçlanan kamuyu yeniden düzenledi.

Banka sistemi 2001 krizinden sonra tümüyle yeniden yapılandı.

Kriz öncesi, sermaye hareketlerinin serbestleştirildiği bir ortamda “yönlendirilen esnek kur rejimi” ile reel kurda nispi bir istikrar sağlanmaya çalışılmış, faizler büyük ölçüde piyasaya bırakılmıştı. Kamu kesimi faiz-dışı dengede yeterli ölçüde fazla yaratılamadığı ve (1999 yılı hariç) kamu kesimi- dış koşulların rehaveti ile- net dış borç ödeyici konuma geldiği için, iç borçlanma gereği hızla büyümüş ve yüksek faizli nakit iç borç stokunda hızlı bir artış gerçekleşmişti. Bunu da kamu bankaları, banka sistemi üstlenmişti. Yani 2001’de kamunun çarpık durumu banka sisteminin üzerindeydi.

Raylarda tren gitmiyordu. Bunun için ilk önce makas değiştirildi; sonra bütün ray sistemi. İşte kriz tanımı budur. Bir makas ve sistem değişimi gereği bize kriz tanımını verir.

Şimdi böyle bir durum yok. Sadece yapısal sorunların getirdiği sıkışıklıklar bizi zorluyor.

Bu yapısal sorunların ise, bilindiği gibi, iki kaynağı var: Birincisi dışarısı, ikincisi ise Türkiye ekonomisinin seksen yıldır biriktirdiği sorunlar.

Önümüzdeki yıl, her şeye rağmen, dünya ekonomisinin stop edeceği bir yıl olmayacak. Ancak esas sorun içerde. Çünkü son çeyrekte büyümede olan düşüş bize, dış borç, uyduruk doğrudan sermaye girişi ve özelleştirme geliri ile dış açık finanse edip, büyüme sağlamanın sonuna gelindiğini söylüyor. Tarımdaki yüzde 7,8’lik negatif büyüme birçok sosyal soruna işaret ediyor. Bu eğilim sürecek ve işsizlik buna bağlı olarak artacak. Türkiye’nin bunu telefi etmesi için yüzde 6’nın üzerinde üç yıl büyümesi gerekir. Oysa son on yıllık ortalama büyüme periyodu yüzde 4’lerde geziniyor.

Özel sektörün dış borcu çok ve kar oranları düşük. Bu faiz oranları ile hem borç ödeyip hem yapısal dönüşüm sağlamak hayal. Hammadde fiyat artışları nihai ürün fiyat artışlarından yüksek. Büyümedeki yavaşlama arz yönlü. Ama eriyen ücretlere bağlı olarak da iç talep düşüyor. Bu bize 2008’in iyi geçmeyeceğini söylüyor.

Ancak kriz yok. İdare edilir mi, edilir; ama ne pahasına? İşte size 2008’in ilk ancak en önemli sorusu.