Doğuya bakın çözüm orada!

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-18 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Bugün geçen hafta kaldığımız yerden yani hükümetin Güneydoğu paketinden, GAP’ın tamamlanmasından bahsedecektik. Ancak AKP’ye açılan kapatma davası bu konuyu da davanın politik etkileriyle birlikte ele almamızı gerektirdi.

Çünkü kapatma davasının en önemli hedeflerinden birisi AKP’nin, Kürt sorununda siyasi çözüme varacak ekonomik ve sosyal bir paketi ortaya atacak olması.

Bir kere bölgesel kalkınma, GAP’ın tamamlanması ya da bölgeye yeni “ yatırım paketleri” getirerek olmaz. AKP’nin ekonomik açılımı, giderek AKP’den bağımsızlaşarak, mutlaka sosyal ve siyasal bir çerçeveye oturacaktı. Bu olası sonuç, Kürt sorununda siyasi çözümü kendi sonu olarak gören kesimleri çok rahatsız etti. Kapatma davasının en önemli gerekçelerinden birisi budur. Kürt sorunu aynı zamanda kendi karşıtını yaratan ve besleyen bir sorundur. Yani Türkiye’de militarist, baskıcı bir oligarşinin varlığı, bölgedeki sorunlara ve Kürt sorunun şimdiye kadar çözülememiş olmasına büyük ölçüde bağlıdır.

Bugün yaşadığımız ekonomik ve politik birçok sorun bu sorunun türevi olarak ortaya çıkıyor ve gelişiyor. Türkiye’nin içe kapalı, azgelişmiş bir diktatörlük olarak kalmasından yana çıkarı olanlar için Güneydoğu’nun geri kalmışlığı adeta bir fırsatlar denizi. Bunun için, Cumhuriyet tarihi boyunca, yapılması gereken toprak reformları bir türlü yapılmadı.

Bugün yaşadığımız Kürt sorunun kökü buradadır. Türkiye oligarşisinin yapısı ve güçler dengesi her dönem değişti ama onun içindeki Ankara’ya bağlı yarı-feodal yapılar varlığını hep korudu.

Bu yapılar eskiden toprak ve maraba gücüyle oligarşi içinde yer alıyorlardı. Şimdi paramiliter yapılar örgütleyerek oligarşi içindeki yerlerini alıyorlar.

Bu yapılar ayrıca doğuda hayvancılığın ve kaçakçılığın çökmesinden sonra uyuşturucu trafiğini yönetiyor ve bizzat yapıyorlar.

Korucu örgütlenmesi ve yapısı ekonomik gücünü iki yerden alıyor; birincisi devletin örtülü ödenekleri, ikincisi uyuşturucu parası.

Bugün bu yapı bütün gücüyle politik bir güç olarak duruyor. Ve Kürt sorununu yönetiyor.

Doğunun makûs talihi bu çerçevede bir içe kapanma ve kapitalist sömürüye açılamama tarihidir de. Eğer Türkiye büyük burjuvazisi başından beri yeteri kadar güçlü olsaydı ve doğudaki feodal unsurlarla ittifak yapmak yerine, onları tasfiye edip, doğunun kapitalist yoldan sömürüsünü öne çıkarsaydı bugün Kürt sorununu bu kadar ağır yaşamıyor olacaktık. Bu tablo bize Ankara oligarşisinin nereden beslendiğini de söylemiyor mu?

Şimdi bu çerçevede AKP’nin ne milyarlarca dolarlık doğu paketleri ne de GAP’ın tamamlanması sorunun çözümü için yeterlidir. Proje ve bu projeleri gerçekleştirecek para elbette gerekli ama Ankara’daki demokrasi dışı yapıyı ve Güneydoğu’daki paramiliter- yarı feodal düzeni değiştirecek reformları yapmazsanız yine başa dönerseniz.

Türkiye önümüzdeki birkaç yıl içinde seksen yılda yapmadığı Doğu reformunu yapacak.

Niye mi? Birincisi: Kuzeydoğu Anadolu’nun Rusya’nın Putin- Medvedev’li döneminde ekonomik mekânsal önemi artacaktır. Ben Medvedev’li dönemde Rusya’nın küresel-liberal entegrasyona çok hızlı yaklaşacağını öngörüyorum. Bu anlamda Türkiye’de ki darbeci güçlerin Rusya ittifakı faktörü- Ahmet Altan’ın çok yerinde sorusu – geçerli değil.

Hatta tam tersi bir dinamik söz konusu.

İkincisi Irak ve Ortadoğu’yu artık küresel-liberal dünyanın bir parçası sayabilirsiniz.

Bu konuya devam edeceğiz.

Bölgesel Eşitsizlik

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2007-11-27 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Gelişmeler gösteriyor ki Türkiye, bölgesel eşitsizliği ve geri kalmışlığı, bütün yönleriyle, bir kez daha tartışma fırsatı bulacak. Ancak bu tartışma, daha öncekiler gibi, çözümleri sonraya erteleyecek şansı bize bırakmayacak.

Bölgesel geri kalmışlık deyince akla gelen iki bölge var tabi: Doğu ve Güneydoğu. Karadeniz’in hatta Ege’nin bile Türkiye ortalamasının çok altına düşen illeri var; ama Doğu’nun makûs talihi çok başka.

Aslında Türkiye hem devletiyle hem de bilgi üreten kurumlarıyla bu makûs talihin nedenini biliyor. Hazine Müsteşarlığı’nın geçen hafta yayınladığı teşviklerin bölgesel kullanımına ilişkin rakamlar değişen hiçbir şeyin olmadığını söylüyor.

Son üç yıla ait rakamlar sanki birbirinin kopyası. Yalnız 2007’de düşüş var. Bunun da nedeni 2007 boyunca çatışmaların yoğunluğunun giderek artması. İki bölgenin teşvike bağlı sabit yatırımlardan aldığı pay yüzde 11,4. Bu oran döviz kullanımında yüzde dokuz, istihdamda yüzde on seviyesinde.

Devlet Planlama Teşkilatı’nın, “Bölgesel Gelişmede Temel Araçlar ve Koordinasyon Özel İhtisas Raporu’nda hem beş yıllık planlar itibariyle hem de bundan sonra gündeme gelecek AB katılım sürecinin etkileri açısından bölgesel geri kalmışlığın nedenleri ve yapılması gerekenler tek tek anlatılıyor. Rapor, bütün planlı dönem boyunca planlarda, bölgesel geri kalmışlığa vurgu yapılıp bölgesel eşitsizliğini giderilmesi için çeşitli araçlar geliştirildiğini yazıyor. Mesela GAP, 1977–1982 yıllarını kapsayan 4. plana önemli bir araç olarak girmiş. Ama bu planda böyle. Uygulamada yâda devletin kırmızı kitabında GAP bir kalkınma aracı olarak görülmemiş, Fırat ve Dicle’yi denetlemek ve bu yolla komşuları tehdit edecek bir savaş aracı olarak görülmüş. Şimdi kimse o kadar da değil demesin. Sonuç ortada.

M.Ö. 1760’da Hammurabi bile Fırat’ın suyunun nasıl kullanılacağını yazmış. Biz binlerce yıl sonra Fırat’ın suyu ile yalnız pamuk yetiştirip, toprağı yok ettik. Suyu yanlış kullanıp toprağı tuza boğduk. Şimdi bölge insanı da GAP’ta boynu bükük öylece duruyor.

DPT, yaptığı analizde bölgesel gelişme için başlıca fırsatları; AB dinamiği, şimdiye kadar yaşanılan deneyimler, teknoloji olarak sıralamış. Tehditleri ise idari ve bürokratik engeller, siyasi irade eksikliği, eğitim ve istihdam politikalarındaki uyumsuzluk olarak belirlemiş. DPT’ye göre, güçlü yönler uzlaşı, yüksek motivasyon, nüfus dinamiği, Sivil Toplum Örgütleri.

Bu bir denklem ve bu denklemin çözümü bize barışı veriyor.

DPT’nin raporu, aynı anda, bir Bölgesel Kalkınma Modeli’ne de işaret ediyor.

Birçok Doğu Avrupa ülkesi Bölgesel Kalkınma modellerini, AB üyeliği ile birlikte hayata geçirmeye başladılar.

Peki, durumları nedir? İyiye mi gidiyorlar yoksa “bir yanları ateş bir yanları buz”; bizim gibi çırpınıp duruyorlar mı? Cuma günü bu sorunun yanıtını arayacağız.

İşte ekonomi yönetiminin ve Erdoğan’ın son durumu

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-05-16 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Ekonomi yönetimi ve otoriteleri arasındaki yarılma devam ediyor. Mehmet Şimşek, Kemal Unakıtan, Nazım Ekren; “her şeye rağmen işler iyi gidiyor; şimdi sıra Güneydoğu’da, GAP’tan başlıyoruz” ekibi olarak karşımızda. Ancak Zafer Çağlayan, Kürşat Tüzmen gibi reel sektörle iç içe olanlar gidişatın farkında. Bu ekip aynı zamanda Merkez Bankası’nı yüksek sesle eleştiriyor. Merkez Bankası’nın yalnızca faiz silahı ile hareket edip durgunluğa dolayısıyla işsizliğe yol açtığını savunuyorlar. Bu kötümser kanada göre piyasada para darlığı had safhada ve bunun sorumlusu yalnızca fiyat istikrarını öne çıkartan para politikası.

Rıfat Hisarcıklıoğlu geçen gün Anadolu’nun kan ağladığını, beyaz eşya satışlarının yüzde 30 düştüğünü, piyasada para olmadığını söyledi. Ayrıca bu ekip Türkiye’nin yüzde 7’lik bir büyüme temposunu tutturmaması halinde iç talebin önemli ölçüde daralacağını ve sanayinin geriye gitmeye başlayacağını biliyor. Yıllardır iç talebe bağlı olarak büyüyen Anadolu sanayisi ve esnafı için yüzde 4’lük büyüme batmak demek. Zafer Çağlayan’da tahmin ediyorum Rıfat Hisarcıklıoğlu gibi düşünüyor. Ayrıca bu ekibe MÜSİAD’ın da katıldığını ekleyelim. MÜSİAD, yalnızca yüksek faize dayalı para politikası ile istikrar sağlamayacağını görüşünü önümüzdeki günlerde daha yüksek sesle haykıracak. Peki, bu iki ekip arasında kalan Başbakan ne düşünüyor? Erdoğan’ın da iyimser olduğu söylenemez. Ancak onun bu konudaki kararsızlığı parti kapatma davasının gölgesinde kalıyor. Açıkçası Erdoğan ekonomi konusunda şimdilik arada duruyor. Ancak yerel seçimler doğrultusunda Güneydoğu bölgesine yatırım yapılmasını ve belediyelerin DTP’nin elinden alınmasını, en azından DTP’nin geriye gitmesini istiyor. Ayrıca bu Erdoğan’ın elindeki en önemli kozlardan birisi. Partisinin kapatılması halinde bölgede DTP’nin tek başına kalacağını “devlete” anlatmaya çalışıyor.

İşte GAP yatırımı hikâyesi böyle bir hikâye. Maliye Bakanı ve Mehmet Şimsek ekibi bence o çok tartışılan basın toplantısını ve “artık faiz dışı önemli değil, biz bütçe açığına bakarız” açıklamasını bu baskı sonucu yaptılar ve bunda Erdoğan’ın çok önemli payı var. Tabii askerinde. Asker de işin çözümünün yalnız silahla olmayacağını, ekonomik ve sosyal desteğin gerekli olduğunu artık düşünüyor.

İşte bizim öteden beri iddia ettiğimiz “AKP ile, devletin AKP’yi kapatmak isteyen kanadı arasında geçici ve kısmi anlaşma oldu; bu çerçevede Türkiye üstü örtülü bir ara döneme girdi” tespitinin en önemli dayanaklarından birisi bu. Şimdi Erdoğan’ın önünde ikili bir iş var. Birincisi ekonominin kötümser kanadını ikna etmek. Ancak MÜSİAD’ın tepkisi AKP için TÜSİAD’ın tepkisinden önemli. Zafer Çağlayan’ın temsil ettiği büyüyen Anadolu Sanayisi, bu ara dönem sıkışıklığından ve belirsizlikten rahatsız. Sanayi üretim endeksi düşüyor. Endeks, 150’in altına inme eğilimi gösteriyor. Endeks geçen yıl 157 seviyelerindeydi. Şimdi 150’lerde. Bu endeksin Türkiye’nin yüzde 5 büyümesi için 160’ın üzerinde olması gerekiyor. Ayrıca nihai tüketim harcamalarındaki artış oranı, 3,8 ile geçen yılki büyüme oranının altında. Büyümenin 2008’de yüzde 5’i bile bulması çok zor. İşte bu durum Zafer Çağlayan’ı da Rıfat Hisarcıklıoğlu’ da MÜSİAD’ı da yerinden sıçratıyor. Erdoğan, bu ekibe sabırlı olmalarını ve bir “ ara dönemden” geçildiğini, maliye politikası ve para politikası konusunda 2008’in sonunu beklemeleri gerektiğini söylüyor. Ama ikna edebilmiş değil, çünkü Anadolu’da iflaslar başladı. Erdoğan’ın ikinci görevi de askeri ve sivil bürokrasiyi ikna etmek. Henüz bunu da, tam anlamıyla, başarmış değil. Bunu başarması Dolmabahçe manevrası kadar kolay değil. Çünkü karşısında bu sefer yalnız Yaşar Büyükanıt yok. Şimdilik sağlanan denge ve “anlaşma” tam bir pat durumu. Bunun için her iki taraf zaman zaman karşılıklı güç gösterisinde de bulunuyor. Kanal Türk’ün satın alınması böyle bir olay.

Tam bir fil tepişmesi durumu. Çimenler tabii ki her zamanki gibi eziliyor. Yalnız çimenler de değil, orta boy ağaçlar bile kırılmak üzere. Örneğin Merkez Bankası aşağı tükürse sakal yukarı tükürse bıyık. Bu süreçte Durmuş Yılmaz ve ekibine yazık olacak.

Bu “pat” durumu bozulur mu; hangi şartlarda bozulur; dünya ekonomisi ve konjonktürü bizdeki bu “pat” durumuna nasıl etki edecek? Örneğin Çin’deki enflasyon artıyor, Çin devalüasyon yaparsa bize etkisi ne olur? Bu sefer de ihracat yapan sanayimizin beli kırılır mı? Bu sorulara bir sonraki yazıda yanıt arayacağız.

Anti-demokratik, işçisiz ve kadınsız…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-07 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Asker çekildikten sonra yapılan tartışmalara ve söylenenlere bakınca Türkiye’de siyasetin şimdiye kadar kimlerin elinde olduğunu da anlıyorsunuz. Artık CHP’yi, Baykal’ı bir kenara koyun ve ne sosyal-demokrat ne de sol saymayın ama bundan sonrası için yeni bir açılımı Türkiye’nin önüne koyacak bir siyasi duruşu da hiçbir kurum ortaya çıkaramıyor.

Türkiye’nin bundan sonrasını tartışacak cesareti yok. “Bana ulus-devlete dokunmayan öneriler getirin, bunları sonuna kadar tartışırım, benim sınırım ulus-devletin sınırlarıdır.” Bir “başyazar” TV’deki tartışmada sınırlarını böyle belirliyordu. Aslında bu cümle topyekûn Türkiye’nin de sınırlarıdır; Türkiye’de hem sağ hem de sol aktörlerin sınırıdır. Böyle olunca baştan kaybediyoruz. Bu, çok açık olarak biz sorunlarımızı tartışmayalım, çözüm getirmeyelim demek; çünkü ulus-devlete neyin zarar verip neyin vermeyeceği sonsuz bir tartışma da olabilir.

Bugün bölgesel eşitsizlikleri gidermek, demokratik, yeni döneme özgü açılımlar yapmak, teknolojiyi yalnız kullanan değil üreten bir ekonomi yaratmak ve eğitimi buna göre şekillendirmek yalnız Türkiye’nin atması gereken adımlar değil. Bunları şimdilerde bütün ülkeler yapmaya çalışıyor. Avrupa Birliği’ne girdikten sonra bölgesel eşitsizlikleri gidermek için Çek Cumhuriyeti ve Polonya özerk- demokratik yerel yönetimleri ortaya attılar ve geliştirmeye başladılar. Fransa’nın şimdilerde tartışmaya açtığı Attali planı da vilayet sisteminden demokratik yerel yönetim sistemine geçişi on yıllık bir süreçte öneriyor.

Hem AB’de hem de dünyanın geri kalan ülkeleri ve bölgelerinde sermaye birikiminin ve zenginleşmenin artık ulus-devlet cenderesinde olmayacağını siyasetçiler, iktisatçılar söylüyorlar ve yeni modeller için kafa yoruyorlar. Ama Türkiye’nin böyle bir açılımı yapacak cesareti ve politik aklı henüz yok.

Geçen hafta K.Irak operasyonun Türkiye’nin bölgesel bir güç olma iddiasını, askerle kanıtlama çabası olduğunu yazmıştık. Türkiye’yi yönetenler, ellerindeki en esaslı kozun askeri güç olduğunu sanıyorlar. Hem ABD’ye hem de AB’ne “bizde pazarlık masasına oturalım bakın bizim karda kışta gece gündüz savaşacak bir ordumuz var” demeye getiriyorlar.

Bunun için onlara teslim edilen genç insanları ölüme gönderdiler. Yeni dönemde iyi orduları olanların değil, iyi bir eğitim sistemi ve teknoloji birikimi olanların pazarlık masasına oturabileceğini anlayamıyorlar. Yeni dönemde zenginliğin ulus-devletlerde değil, küresel entegrasyonlarda oluşacağını da görmüyorlar. Şimdi ABD dâhil dünya bu yeni dönemin siyasi ve ekonomik adımlarını atmaya hazırlanıyor.

Türkiye ise yine yanlış bir yerde duruyor. Savaş dönemleri ve onun hemen sonrası topluma ayna tutar. Türkiye’de bu “operasyon” sonrası kendisini gördü. Seksen yılda tek bacakla yürüyen monolotik bir ülke yaratmışız.

Aslında Türkiye’nin hikâyesi GAP fiyaskosuna çok benziyor: Milyarlarca dolar harcayıp yalnız tek bir ürün (pamuk) yetiştirmeye çalışmak ve gereksiz, bilinçsiz tek yönlü sulamayla toprağı tuza boğup çöl yapmak.

Tek bir ürünle zengin olacağını sanıp mono-kültür yaratmak ve tam aksine fakirleşmek. Binlerce yıl önce aynı topraklarda Hammurabi toprağın çölleşmemesi için çiftçilere nasıl bir teknoloji kullanacaklarını öğütlemiş. Binlerce yıl sonra aynı topraklarda bir çöl yaratmayı başardık. Niye böyle; çok açık:

Türkiye’de siyasetin cephelerini gerçek anlamda sağ ve sol belirlemedi. Sağ liberal olamadı, sol da enternasyonal. Siyasetin cephelerini, emeğin ve kadının olmadığı “modern” hareketler belirledi. Bunlar hem sağ hem de soldur. Ama anti-demokratik, işçisiz ve kadınsızdırlar.

Yarın 8 Mart kadınlara kutlu olsun!