İşin özeti: Şişirdiğiniz balonlar yüzünüzde patladı!

Posted by cemilertem | Posted in Star Gazete Yazıları | Posted on 03-11-2011

0

Şu olan biten size de eğlenceli gelmiyor mu; 2008’den bugüne bütün bu kriz yolculuğunu, yapılanları, yapılmayanları, her gün gelen yeni bir spekülasyon dalgası ile değişen piyasaları bir belgesel gibi gözünüzün önünden geçirin; gerçekten çok eğlenceli, komik sahneler gelip karşınızda duracak.

Başbakan Haklı Ama…

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Başbakan Erdoğan Türkiye’nin cari açık sorunu olduğunu ama bundan çekinmediklerini bir kez daha yineledi. Bu açıklamadan birkaç gün öncede Merkez Bankası’nın Finansal İstikrar Raporu’nda bu konuyla ilgili biri açık biri örtülü olmak üzere iki saptama vardı. Birincisi, Merkez Bankası, açık olarak, küresel dalgalanmaların önceden kestirilemeyen etkilerine vurgu yaparak, cari açığı önemli bir risk unsuru olarak gördüğünü yineliyordu. Ama bir önceki sayfada da- bence- bu vurgudan daha güçlü bir örtülü saptama vardı.

Raporda, cari açığın, daha çok uzun vadeli krediler ve doğrudan sermaye girişleri ile finanse edildiğine vurgu yapılıyor. 2002 yılından beri doğrudan yatırımların cari açık finansmanındaki ağırlığına dikkat çekiliyor. Bunun da cari açığın finansman kalitesini artıran bir unsur olduğunun altı çiziliyor.

Yani Merkez Bankası şunu söylüyor: “Cari açık konusunda bizim tarafta bir sorun yok. İşler böyle giderse biz bu işi sürdürürüz. Yeter ki dışarısı sapıtmasın.”

Zaten Başbakan da aynı şeyi söylüyor.

Her iki tarafta bu konuda oldukça rahat. Peki niye; bizim dışımızda ne biliyorlar?

Bilinen şu: Türkiye artık siyasi olarak olmasa bile finansal yapı olarak AB pazarı içinde. Önümüzdeki yıllarda banka ve özellikle de sigorta sektöründeki birleşmeler sürecek.

Merkez Bankası AB’ye yeni üye olan ülkelerin büyüme ve cari açık oranları da vermiş.

Buna göre, bu ülkelerinde büyüme oranları ve cari açıkları at başı gidiyor. Dolayısıyla AB’de tek tek ülkelerin cari açık verip vermedikleri önemli değil. Önemli olan AB bölgesinin eşit ve sürdürülebilir bir büyümeyi yakalaması.

Böyle olunca makro ekonomik dengeleri ulusal ekonomi değişkenleri üzerinden kuran teorik yaklaşımlar da geçerli olmuyor. Cari işlemler açığı, bütçe açığı ve tasarruf açığı arasında, ulusal ekonomi çapında, pozitif ilişki kuran yaklaşımlar artık pek geçerli değil.

Mesela şöyle bir mantık silsilesinin artık geçerli olduğunu sanmıyorum: “Açık bir ekonomide, kamu harcamalarının artması ulusal tasarrufları azaltacaktır. Ulusal tasarrufların azalması ise faiz oranlarını yükseltecektir. Yüksek faiz oranları ulusal parayı değerlendirecek, değerli para ihracatı düşürüp cari açığı artıracaktır. Bunun sonucunda cari açığın GSMH’ya oranı yüzde 5’i geçerse kriz olur.”

Bu artık geçerli değil.

Birçok ekonomide bu oran yüzde onları buldu. Ama bir şey olduğu yok.

Bunun nedeni, ekonomilerin sermaye birikimlerini ulusal pazarlar üzerinden yapma devrinin bitmiş olması.

İşte Merkez Bankası da, Başbakan da bunu biliyor.

Ama;

Türkiye’nin cari açığı Avrupa banka sistemi aracılığıyla özel sektör tarafından finanse ediliyor. Yani kamu borçlanması giderek düşüyor.

Ancak bunun sürdürülebilir olması ve sonuçta –hiç olmazsa- AB ülkelerindeki kadar adil gelir dağılımına yol açması için; iki şey gerekiyor: Daha fazla demokrasi ve daha fazla teknoloji.

Keynes Yeniden (mi)?

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-02-05 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Dünya yeni bir yol arıyor. Şu günlerde yaşadıklarımız, hem ekonomide hem de siyasette at iziyle it izinin birbirine karışması yeni bir arayışın işaretleri aynı zamanda. Türkiye’de olan tartışmaların bir başka biçimi dünyanın her yerinde var. ABD’den başlayan krizin küresel bir krize dönüşmemesi için henüz ele avuca gelir çözüm bulayan siyasetçiler ve ekonomi yöneticileri şimdilerde eski defterleri karıştırmaya başladılar. “Zaten uzun dönemde hepimiz ölüyüz” diyen Keynes yeniden revaçta. Hele Keynes’in maliye politikasını öne çıkaran ve biraz daha devletçi sol bir anlayışı savunan takipçileri her gün yeniden keşfediliyor. Mesela bunlardan biri Hyman Minsky. Minsky, sola kayan bir Keynes’ciydi. Devletin neoliberaller gibi küçülmesini değil, büyümesini ve maliye politikasını öne çıkararak ekonomiyi yönetmesini savunuyordu. Minsky, “finansal istikrarsızlık” hipotezinde mali sitemdeki borçluları üçe ayırıyordu. Sağlamcılar, spekülatörler ve borçları ödemekle zorlanan ponziler. Minsky, spekülatörlerin ve ponzilerin çoğunlukta olduğu liberal sistemde mali istikrarın olmasının mümkün olmadığını söylüyordu. Uzun dönemde ponzilerin ve spekülatörlerin sayısının artacağını bu yüzden istikrarın, araya devlet girmeden ve düzenleme yapmadan olmasının mümkün olmadığı da Minsky’nin temel teziydi. Şimdi en büyük ponzi ABD. ABD’nin net dış yükümlülükleri- böyle giderse, ama gitmeyecek- 2010 yılına girmeden GSMH’ sının yüzde 65’ine ulaşacak. Fed’in faiz indirmesinin de çare olmadığı artık biliniyor. Bilindiği gibi Fed 11 Eylül sonrası da para politikasını gevşetmiş ve faizleri peş peşe dokuz defa düşürerek yüzde 2,5 seviyelerine çekmişti. O dönemde (2001’de) Fed, piyasaya 100 milyar doların üzerinde likidite de vermişti. Ama bütün bunlara rağmen bugünlere geldik. Bütün bunları IMF yöneticileri de, dünyayı yönetenlerde biliyor. Mesela, IMF direktör’ü Strauss-Khan, Dünya Ekonomik Forum’unda, merkez bankalarının izlediği para politikalarının tek başına global ekonomik problemler hususunda yeterli olmadığını dile getirdi. Strauss-Khan, resmin bütününe bakmak gerektiğini, bu bütünün maliye politikasını da içerdiğini söyledi.

ABD Hazinesi eski sekreteri Lawrence Summers “çeyrek yüzyıldır ilk kez bir IMF direktörünün bütçe açıklarında artışı ve mali teşvikleri dile getirdiğini” söyledi. Yani IMF, “solcu”Keynes’ci Minsky’yi hatırlıyor. İngiltere Başbakanı Brown da geçenlerde IMF’nin küresel bir uyarı sistemi oluşturması gerektiğini söylüyordu. Brown, para politikası yanında maliye politikasının şart olduğunu söyleyerek, merkez bankalarını ve IMF’yi kapsayacak bir reform paketinin gündeme gelmesine vurgu yapıyor. Yeni bir DTÖ ve IMF tartışması önümüzdeki günlerde hızlanacak. Zaten Stiglitz’de artık dünyanın yeni bir para birimine, yeni kurumlara ve anlayışa sahip olması gerektiğini söyleyip duruyor.

Ben, eski “sol” Keynes’ciler de dâhil, artık hayaletleri çağırarak ne ekonominin ne de insanlığın içinde bulunduğu şu durumdan kurtulabileceğini sanmıyorum. Yeni liberalizmin alternatifi, devletçi kapitalizm olmayacak. Yani dünya 1950 ile 1973 arasındaki “altın çağa” artık dönmeyecek. Bizim gibi ülkelerde de otarşik, ulus-devlete dayanan arkaik kalkınma arayışlarının bir çıkış değil, faşizme toslamak olduğunu birtakım ihtiyar “Japon Askerleri” de anlasın artık.

Şimdi de Özel Sektörün Borçları Korkutuyor

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Giriş Spotu: (benim tercihim) Özel sektör için kritik günlere giriyoruz. Bunun üç temel nedeni var; birincisi küresel likidite eskisi gibi olmayacak. Küresel fonlar ve bankalar Türkiye gibi kırılganlıkları çok olan ülkelere daha cimri ve çekinceli davranacaklar. İkincisi ABD ekonomisinin yavaşlamasının artması ve resesyonun küresel bir hal alması tehlikesi; üçüncüsü ise Türkiye’de 2004’ten sonra dış kaynak kullanan firmaların borçlarının vadelerinin gelmeye başlaması. Evet, özel sektör için kritik günlere giriyoruz.

İşte bundan dolayı şimdilerde çok konuşulacak özel sektörün dış borç analizini aşağıda yaptık:

ABD’de başlayan kriz şimdi de Avrupa’ya gelmek üzere. Almanya ve Fransa gibi merkez ülkelerin büyüme oranları giderek düşüyor. Almanya’nın büyüme oranı son çeyrekte 1,8’e düştü. Bu Türkiye’nin cari açığını finanse etmesi için büyük risk. Türkiye 2001 sonrası kamu borçlanmasını azaltan bir ekonomi politikası izlerken, özel sektör içteki faiz oranlarının yüksekliğine bağlı olarak yurtdışından döviz borçlanıyor. Bu durum kamunun borçlarının azalmasının getirdiği avantajı ortadan kaldırıyor.

Türkiye’de kamu net borç stokunun GSMH’ye oranı azalmaya devam ediyor. Bu oran 2007 yılı için yüzde 40,7 seviyesinde gerçekleşmişti. Merkez Bankası Finansal İstikrar Raporu’na göre bu azalışta, kamu mevduatında ve işsizlik sigortası fonu net varlıklarındaki yükseliş, GSMH’ deki artış ve brüt borç stokundaki azalış etkili oldu. Bu süreçte kamu brüt borç stokundaki azalışta, kur etkisine bağlı olarak, yabancı para cinsinden borçların YTL karşılığının düşmesi etkili oldu.

Bu eğilimin 2008 yılında da güçlenerek süreceği gerek Hazine’nin, gerekse Merkez Bankası’nın raporlarında ve projeksiyonlarında yer almaktadır.

Ancak, IMF şartlılığı ve buna bağlı maliye politikası çerçevesinde kamu borçlanma gereği-dolayısıyla kamu borç oranı- düşerken özel sektör, düşük kur avantajından da yararlanarak son beş yıllık süreçte çok yoğun ve hızlı borçlanmaya yönelince özel sektörün borçları hızla arttı. Buna bağlı olarak, küresel kriz şartlarında özel sektör dış borçları nasıl döndürülecek sorusu şu sıralar sıkça gündeme gelmeye başladı.

Bu borçlar Türkiye’nin riski mi; yoksa Başbakan ve Hükümetin ekonomiden sorumlu Bakanlarının söylediği gibi, bir fırsat mı ya da özel sektör “işini” biliyor mu?

Bu sorunun yanıtını yıllarını Hazine’ye veren eski Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarı Tevfik Altınok’a sorduk:

ALTINOK: ÖZAL DA ÖDEDİ, HAZİNE GARANTİSİ OLMAMASI BİRŞEYİ DEĞİŞTİRMEZ

Altınok, bu borçların, Başbakan’ın öne sürdüğünün aksine, yalnız borçlananların sırtında olmadığını, geçmiş yıllarda olduğu gibi, özel sektöre Hazine garanti vermemiş olsa bile bu borçların Türkiye’nin borcu olarak kabul edildiğini, yabancı alacaklıların ve otoritelerin borçlar ödenemediği zaman borcu Hazine’den istediğini hatırlatıyor. Altınok, “1980 yılında Sayın Özal nasıl garantisiz ticari borçların Hazine tarafından ödenmesine engel olamadı ise ve yine 2001 yılında Sayın Ecevit el konulan bankaların dış borçlarını ödemek zorunda kaldı ise, özel sektör bir dış ödeme sıkıntısıyla karşılaşılırsa Sayın Erdoğan da özel sektör dış borçlarını ödemek zorunda kalabilir” diyor. Ve ekliyor: “Bu, şu an dikkate almamız gereken bir risktir.” Dolayısıyla bu borçların hepimizin borcu olduğunun altını çiziyor. İkinci olarak da, sıkıntılı dönemlerde, reel sektörün eskisi kadar rahat borçlanamayacağını belirtiyor. Altınok, şu an özel sektörün toplam borcunun 147,6 milyar dolar civarında olduğunu vurgulayarak, bu rakamın küresel kriz koşullarında Türkiye için önemli bir büyüklük olduğunu söylüyor.

DOÇ. DR. EKEN: REEL SEKTÖR BORÇLANARAK KAZANIYOR

Öte yandan Finans Enstitüsü’nden Doç. Dr. Hasan Eken ise bu konuda özetle şunları söylüyor: “ Reel sektörün ve reel sektöre ilişkin kırılganlıklara baktığımızda, yerel girdilere dayalı üretim yapan imalat sektörü, uygulanan bu politika nedeniyle zor koşullarda faaliyetlerini sürdürmeye çalışmaktadır. Bu firmaların, yerel kaynaklara dayalı girdileri sırf aşırı değerlenen YTL nedeniyle döviz bazında göreli olarak artarken, ürünlerinin döviz cinsinden fiyatı sabit kalmıştır. Çoğu firma bu politika nedeniyle esas faaliyetlerinden zarar etmektedir. Ancak, reel sektör bu zararlarını döviz cinsinden borçlanarak, kambiyo kazançları elde etmek suretiyle, faaliyet dışı kazançlarla telafi etmektedirler. Yani döviz kurunu yüklenerek bir kazanç elde etmektedir. Bu bağlamda, geçen 7 yıllık süre içerisinde reel sektörün döviz borcu 150 milyar USD büyüklüğe ulaşırken, USD/YTL paritesi de 1,17 seviyelerine gerilemiştir. Dolayısıyla, artık faaliyet zararlarının kambiyo karları ile kapatılması imkânı kalmamıştır. Bunun sürebilmesi için USD/YTL paritesinin 1,00 düzeyinin altına inmesi ve döviz borcunun da 200 milyar USD düzeyine çıkması gerekmektedir. Bu mümkün görünmemektedir. Yani reel sektörün işi bu yıl çok zor olacaktır. Döviz kurunun daha fazla aşağı inmemesi reel sektörün kambiyo karlarını sıfırlayacaktır. Dolayısıyla, faaliyet zararları belirgin bir şekilde bilânço ve gelir tablolarında gözlemlenebilecektir.

Ancak, reel sektörü bekleyen en büyük tehlike döviz kurunda yaşanabilecek hızlı bir yükseliştir. Eğer döviz kuru yükselirse, reel sektör faaliyet zararlarına bir de kambiyo

zararlarını ekleyecektir.”

Dış Borç Stoku

MERKEZ BANKASI: BORÇLAR ÖZKAYNAKLARI AŞTI

Öte yandan Merkez Bankası son finansal istikrar raporunda, reel sektörün aktiflerinin giderek yabancı kaynaklarla finanse edildiğine yer veriliyor. Merkez Bankası seçilmiş sektörler itibariyle tüm sektörlerde kaldıraç oranının yükseldiğine dikkat çekiyor. ( Kaldıraç Oranı: Firma aktiflerinin ne kadarının yabancı kaynaklarla finanse edildiğini verir) Merkez Bankası reel sektörün tüm sektörlerinde kaldıraç oranın yükseldiğine dikkat çekerken, banka kredi kullanımının arttığına da dikkat çekiyor. İnşaat, toptan ve perakende ticaret, makine ve teçhizat, ulaşım araçları ve tekstil sektörlerinde kaldıraç oranlarının sektörler ortalamasının üzerinde olduğu ve toplam borçların özkaynakları aştığını vurgulanıyor.

1996–2000 yılları arasında yüzde 65–68 arasında dalgalanan kaldıraç oranı, 2001 krizi sırasında yüzde 71 seviyelerine ulaşmıştı. Bu oran 2001–2004 yılları arasında gerilemiş ve 2004 yılından itibaren hafif bir artış eğilimine girmişti. 2004 yılında yüzde 45,6 ya gerileyen kaldıraç oranı şimdilerde yüzde 48,8 civarında.

Öte yandan banka kredilerinin aktiflere oranı da benzer bir eğilim sergilemiştir. Faiz ödeme gücünün bir göstergesi olan, faiz ve vergi öncesi karların finansman giderlerini karşılama oranı ise giderek düşmektedir. Reel sektörün borç kullanımı arttıkça, faiz ödeme gücünün azaldığı gözlemlenmektedir.

2006 yılında, firmalarca kullanılan nakdi kredilerin yüzde 71’i yabancı para, yüzde 29’u ise YTL olarak kullanılmış. Öte yandan firmaların kısa vadeli borçlarını ödeyebilme gücünü gösteren likidite oranları analiz edildiğinde, kısa vadeli borç ödeme kabiliyetinde iyileşme olduğu gözlemlenmektedir. Ancak firma satışlarının yavaşlayan iç talep nedeniyle yurtdışı ağırlıklı olduğu, bununda giderek derinleşin küresel durgunluk koşullarında bir risk olduğu ve reel sektörün nakit girişlerini bozabileceği artık kabul edilmektedir.

YABANCI PARA CİNSİNDEN YÜKÜMLÜLÜKLERDE ARTIŞ

Banka dışı kesimin net pozisyon açığı ( Döviz varlık ve yükümlülükleri arasındaki fark) 2007 yılı Haziran ayında, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 21, 2006 yılı sonuna göre yüzde 36 artışla, 51 milyar ABD dolarına yükselmiştir. Bu artışta esas olarak 2007 yılının ilk yarısında yüzde 23 oranında artan yurtdışından sağlanan krediler belirleyici olmuştur. (TCMB Finansal İstikrar Raporu, Kasım, 2007)

Banka Dışı Kesimin Döviz Varlık ve Yükümlülükleri

SONUÇ OLARAK:

Türkiye’de özel sektörün yurt içi ve yurt dışı borç stoku 2001 krizi sonrasında hızla artmıştır. Bu artış düşen enflasyon, küresel koşulların uygunluğu, düşük kur gibi faktörlere bağlı olarak gelişmiştir. 2001–2004 arası borç stokundaki artış şirket varlıklarındaki artıştan hızlı olmamıştır. Ancak özellikle son iki yıldır özel sektör varlık artışından daha hızlı bir borçlanmaya gitmeye başlamıştır ki; bu durum küresel durgunluğun ve buna bağlı küresel likidite daralmasının olduğu koşullarda çok önemli bir risk unsurudur. Bu risk şu anda Türkiye’nin cari açık riskinin en önemli değişkeni sayılmalıdır. Özellikle Türkiye’de sanayinin sürükleyicisi olan holdingler son iki yılda hem özelleştirmeden pay alabilmek için dışarıdan borçlanmışlar hem de yeniden yapılanma için dış borcu tercih etmişlerdir. Bu da özel sektörün borçluluğunu artırdığı gibi kaldıraç oranlarına da yükseltmiştir.

Bu yıl ve önümüzdeki yıl Türkiye’de yeniden yapılanmasını tamamlayamayan, düzgün ve yeterli nakit girişi olmayan, borç oranı varlıklarının üstünde olan firmalar zorlanacak hatta el değiştirecek.

Bunun üç temel nedeni var; birincisi küresel likidite eskisi gibi olmayacak. Küresel fonlar ve bankalar Türkiye gibi kırılganlıkları çok olan ülkelere daha cimri ve çekinceli davranacaklar. İkincisi ABD ekonomisinin yavaşlamasının artması ve resesyonun küresel bir hal alması tehlikesi üçüncüsü ise Türkiye’de 2004’ten sonra dış kaynak kullanan firmaların borçlarının vadelerinin gelmeye başlaması. Evet, özel sektör için kritik günlere giriyoruz.