Robin-Hood Subcomandante Marcos ve Hasan el- Benna

Posted by ertemcemil132 | Posted in Star Gazete Yazıları | Posted on 03-11-2011

0

Dün başta Amerika, İngiltere ve Kanada’da olmak üzere birçok merkezde yaklaşmakta olan G-20 zirvesine yönelik protesto gösterileri vardı. Özellikle G-20 zirvesinin yapılacağı Fransa’da ve krizin dibine doğru yolculuk yapan Avrupa’da bu protesto hareketlerinin kalıcı siyasi yapılara dönüşmesi de bekleniyor. Bu krizle birlikte kapitalizme, krize alternatif çözümler geliştirmeye başlayan, bunu yaptıkça da hızla yayılan yeni evrensel bir muhalefet hareketine tanık oluyoruz. Örneğin, dün Amerika, Kanada ve Avrupa’nın birçok kentinde protesto gösterilerini örgütleyen Adbusters grubu, küresel finans sisteminde, her gün dönen trilyonlarca dolardan yüzde 1 Robin-Hood vergisi alınmasını öneriyor.

Küme Düşüyoruz…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-01-11 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Her şey geçen sene mart ayında başladı.

Geçen sene mart ayında Hong Kong’daki bir konferansta Greenspan bir konuşma yaptı. Burada ABD ekonomisinin yılsonunda durgunluğa girebileceğini ima etmedi, açıkça söyledi.

Aynı gün Çin hükümeti, 2006’da yüzde 130,4 değerlenen Shangay Borsası’nda ki şişkinliğin devamından duyduğu endişeyi piyasa diliyle değil de “Merkez Komite” diliyle anlatınca ilk önce mortgage krizine sonra da bugünlerde resesyon dediğimiz sürece girdik.

Greenspan, ABD’nin bu açıkla ve bu açığı doğuran değerli dolarla devam etmesinin dünya ekonomisi için maliyetinin çok fazla olacağını Fed’in başından ayrılırken de söylemişti.

Greenspan’ın tezi şuydu: “ABD artık tek başına hareket edemez. Bu yüzden sürekli açık vermesi ve bunu faizleri yüksek tutarak karşılıksız dolarla finanse etmesi sistem için tehlikeli. Yüksek faiz, karşılıksız ama değerli dolar sistem için tehdit. Aynı şekilde Çin’de de baskılanmış ucuz işgücü, değersiz yuan ve biriken ama işe yaramayan dolarlar bir saatli bomba. Çin sonsuza kadar karşılıksız dolar biriktiremez. Bu çökecek ve hepimiz altında kalacağız.”

Henüz altında kalmadık ama kalmak üzereyiz. Merrill Lynch, ABD’de resesyon başladı teşhisini koydu bile. Ama zaten Merrill Lynch, daha önceki değerlendirmesinde, ABD için 2008’de mütevazı bir büyüme beklerken, Fed’in durumu idare etmek için 2009′un ortalarına kadar faizleri yüzde 2′ye çekeceğini söylüyordu. ABD’de büyümenin yarım puan bile düşmesi dünya ekonomisini çok etkiler. Hele büyüme yüzde 1’lere düşerse ve süreklilik kazanırsa faizlerin inmesi de bir işe yaramaz. Ancak tahminler şimdilik bundan uzak olduğumuz yönünde. ABD büyümesinin yüzde 1,4’e kadar inebileceği ancak küresel büyümenin yüzde 5,6 seviyelerinde olacağı öngörülüyor.

Son Dünya Bankası raporu da bu yönde.

ABD’deki daralmanın aslında bir makas değişimi olduğu ve önümüzdeki iki yıl süreceğini söyleyebiliriz. Bu daralmayı şimdilik Çin, gelişmekte olan Asya telafi edecek. Böylece ABD kaynaklı küresel dengesizlikler bir ölçüde çözülmüş olacak. Ama sorun bizim gibi ülkeler için burada bitmiyor. Dünya Bankası raporu Türkiye, Macaristan ve Arnavutluk’un Avrupa ve Orta Asya’daki büyüme düşüşlerinden 2008’de sorumlu olacağını söylüyor. Ayrıca raporda Güney Afrika, Latin Amerika ve Türkiye’nin içlerinde bulunduğu grubun doku mühendisliği, kuantum şifrelemesi, bilgiye her an ulaşım gibi üst düzey teknolojileri uygulayamayacağı belirtiliyor. Türkiye teknoloji üretme ve bunu etkin kullanmada Çin, Rusya ve Doğu Avrupa’dan geri kalacak.

Sonuç olarak, ABD’deki daralmayı gelişmekte olan Asya, petrol zengini Rusya, teknoloji geliştiren Avrupa ve Hindistan telafi ederken açık verip başkasının parasıyla büyüyen ve durmadan borçlanan Türkiye gibiler teknoloji üretemedikleri gibi dünyanın ürettiği teknolojiden de giderek uzaklaşacaklar.

Dünya ABD’den başlayan bir makas değişimine gidiyor. Bu değişim dünya ligini de belirleyecek. Yine küme düşmek üzereyiz.

İşçi sınıfının krize karşı olanakları ve fırsatları

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-04-29 tarihli Sesonline.net Yazısı

Bu konuyu iki temel çerçevede ele almak istiyorum. Birincisi bugün kapitalizmin geldiği evrede emek hareketinin siyasallaşma çerçevesi ve örgütlülük biçimleri. İkinci olarak da Türkiye’de işçi sınıfının politik çıkışının kısa vadede imkânları üzerine konuşacağım.

Birincisinden başlamak istiyorum. Yani 1973’de başlayan krizin son evresini yaşadığımız bu günlerde, hiç şüphesiz, kapitalizmin yeni yönelimi ve şu anda var olan makas değişikliği bize işçi sınıfı ve tüm küreselleşme mağdurları için çok önemli fırsatlar sunuyor.

Kadın bir Marksist kuramcıyla başlayayım: “İçinde bulunduğumuz tarihi anın, Marks’ı geri getirmek için en kötü değil, en iyi, en uygunsuz değil, en uygun an olduğudur” (1)

Evet, yavaş yavaş da olsa devletin –militarist ya da sosyal- kapitalizmin idamesi için kapitalizmle birlikte ayakta duracak yegâne araç olduğunu anlıyoruz. Hiç şüphesiz ki sosyal devlet, özellikle Avrupa’da, işçi sınıfının mücadelesi sonucu, kapitalizmin vermek istemediği birçok tavizi de vermek zorunda kalmıştır ve bu tavizler, çok yönlü bir mücadelenin kazanımları olarak da kurumsallaşmış ve tarihe mal olmuştur. Ancak unutulmamalıdır ki, özünde sosyal devlet olgusu, en çokta Keynesci dönem ve uygulamalar, kapitalizm için köklü düzenleme ve yeniden inşa süreçleri olmuştur. İşte birinci savaştan önce başlayan reformcu sosyal devlet ve devlet kapitalizmi modası aynı anda emperyalist paylaşımı, savaşı ve saldırıyı da içermektedir. Bu konuda 3. Enternasyonal çok öğreticidir. 3. enternasyonalin 1919’daki manifestosunda temel görevin, işçi sınıfı hareketini özellikle sosyal yurtseverliğin yıkıcı etkilerinden korumak olduğu vurgulanmıştı. Ancak bütün bu uyarılara rağmen ulus-devletin kurucu ideolojisi işçi sınıfını esir aldı. İşte bugün Avrupa’da sol partilerin ve solun içinde bulunduğu durumun bu tarihsel gerçeklikle bağlantısı vardır.

CHP kongresinde radyodan Deniz Baykal’ı dinlerken insanın aklına ister istemez daha birinci savaş öncesi militarizme teslim olan Alman sosyal demokratları geliyor. Acaba o zaman SDP “vatan savunması” adı altında militarizme teslim olup burjuvazinin peşine takılmasıydı bugün dünya tarihi başka türlü yazılabilir miydi? İnsanlık bu soruyu her zaman soracaktır; ama tarihe böyle bakamayız tabii.

SPD, 1989′da “sosyalizm’in çöküşü ile birlikte yaptığı program değişikliğine rağmen çok uzun zamandır zor durumda. SPD Almanya’nın en eski ama en sancılı partisi. Bu durumu tabi dünyada solun içinde bulunduğu durumdan ayıramayız. Ama SPD gibi büyük kitle partilerinin küçülmesi “sosyalizm” in çöküşü ile başlamadı. Çok önceleri 1. savaş öncesi Avrupa Sosyal-Demokrat partileri 1912 yılında Basel’de aldıkları emperyalist savaşa karşı çıkma kararlarını çiğneyerek, anayurt savunması adı altında emperyalizmin ve savaşın bir parçası olduklarında iş bitmişti. Bu kararda Kautsky’nin başını çektiği SPD’ nin payı büyüktür. 2 Aralık 1914 günü Alman meclisinde savaş harcamalarına ilişkin yapılan oylamada SPD’den karşı oy kullanan ve savaşa karşı çıkan tek milletvekili Karl Liebknecht idi. İşte bu olaydan sonra Liebknecht ve Luxemburg partiden ayrılarak Spartüküs Birliği adıyla yeni bir parti kurdular. Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht şovenizme ve emperyalist savaşa karşı mücadelede 15 Ocak 1919′da öldürüldüler. Ancak SPD onlardan sonra şovenizmin batağından çıkamadı.

DEVRİM ŞİMDİ NEREDE?

Kapitalizmin sanayi devrimini takip eden ve küreselleşme aşamasına kadar gelen tüm süreçleri sermaye birikimini ulus-devletler üzerinden yapmıştır. Ulus-devlet paradigması ve sınırları sağı da (muhafazakârlığı ve statükoyu) solu da (devrimi ve değişimi) belirlemiş ve anlatmıştır. Bu tarihsel süreç aslında bir denge halini tarif eder. Bu denge hali kendi içinde de ikili bir dengeyi esas alır. Birinci denge ulus-devletlerin birbirleriyle olan ilişkisi ve bunun dengesi. Bu dengenin bozulma hali sistemin krizi olarak kendini gösterir. Bu krizin aşılması ve dengenin yeniden tesisi ancak savaşla olur. Birinci denge sistemin çatısı gibi işler. İkinci denge de ulus devletlerin kendi iç dengeleridir. Burada sınıfların mevzilenmesi ve çekişmesi ulus pazarın ve o pazarın ekonomik gerçeklikleri üzerinden cereyan eder.

Bütün bu yapı aslında sanayi devriminin statik Newtoncu değerleri üzerinde kurulmuştur. Örneğin ulus-devletlerin birinde bir denge kırılması ve değişmesi (devrim) birinci dengeyi çok etkilemeyebilir. Çünkü eğer birinci dengede çok güçlü bir kırılma yoksa sistem er geç bu kırılmayı tamir edecektir (karşı devrim).

Sol anlayış Marks’tan hemen sonra kendisini sanayi devriminin Newtoncu değerleri üzerinden tarif etti. Çünkü sömürü mekanizması ulus-devletin sınırları içinde işliyordu. Üstelik ulus-devletlerin kapitalizmin işleyişinden doğan hiyerarşik yapılanması ülkeler arasında eşitsizliği ve yeni sömürü mekanizmalarını yaratmıştı.

Sol, hem iç dengeyi geniş kitleler lehine değiştirmek hem de birinci dengedeki çarpık durumu değiştirmek için var olan statik durumu hedef aldı. Ama bu hedefin “devrimciliği” kendinden menkuldü. Var olan dengeyi kendi lehine ulus sınırları içinde bir müddet bozmayı başarabiliyordu. Ama sonra “devrim” daha derine inemiyordu. Nedeni açıktı; sistemin bütününün dengesi değişmemişti.

Aslında bu durumda, sol sanılan bir dönüşüm bir müddet sonra sistemin dengesini daha da güçlendirecek gerici bir yapıya dönüşüyordu. Şimdi otuz-kırk yıl öncesinden çok farklı bir işleyiş içindeyiz. Birçok kavramı yeniden tarif etmek, yorumlamak zorundayız. Bizim eskiden çok radikal sandığımız söylemler ve teoriler aslında bugün gerici ve çözümsüz.

Bugün dünyada neo liberalizm saldırısı sonucu işçi sınıfı ve onun siyasi örgütlenmeleri çok gerilemiştir Ama ondan once bu sürecin ekonomik arka tarafına bakmamız oradan sonuçlar çıkarmamız gerekir. Yaşadığımız kriz yeni değil. 1973 de “petrol krizi” diye anılan ama kar oranlarının düşmesi ile başlayan bir süreç. Aslında bu yaşadığımız kapitalizmin, en önemli dönüşümlerinden biri ile sonuçlanacak krizi. Ben bu sürecin sonunda ABD’nin hegemonyasının Avrupa ve Asya ile ekonomik ve siyasi açıdan paylaşılacağını düşünüyorum. Bunun da işçi sınıfı için çok önemli fırsatlar yaratacağını belirteyim.

FIRSATLAR VE MÜCADELE OLANAKLARI

Bu süreçte neoliberal saldırıcı sonucu işçi sınıfının örgütlü gücü ve sendikalaşma oranı gerilemiştir. Ancak üretim eksenin “gelişmekte olan ülkelere” kayması sonucunda buralarda sendikal hareketlilik ve örgütlenme artmıştır. AB ülkelerinde sendikalaşma oranı düşerken, kapitalizmin kar oranlarını yükseltmek için üretimi kaydırdığı birçok azgelişmiş ülkede sendikal örgütlenme ve sendikalaşma oranı artmıştır. (1) Dünyada sendikalaşma 1945–1970 arası çok önemli sayısal yükselişler göstermiştir. Ancak bu devletin de araya girdiği ve yönlendirdiği sarı sendikacılığı öne çıkarmış ve gerçek anlamda bir sendikal mücadele alanı yaratmamıştır. Bugün her şeye rağmen sendikal mücadelenin arttığı 12 azgelişmiş ülkede işçi sınıfının çok daha önemli açılımları vardır. Bu ülkeler arasında G. Afrika, Şili, G.Kore, Brezilya gibi ülkeler var. Bugün, bazı yönlerine itiraz etsek de, Latin Amerika’da iktidara gelen sol partilerin arkasında bu dinamik yatar. Bunun dışında işçi sınıfı bu süreçte toplu pazarlık gücünü artırmalıdır. Çünkü sendikasızlaştırmayla birlikte işçi sınıfının toplu pazarlık gücü zayıflamıştır. Ancak, toplu pazarlık gücü sendikal örgütlülükten ayrı olarak etki alanı açısından güçlü olabilir. Bu önümüzdeki günlerde işçi sınıfının devletsiz, gerçek bir sendikal mücadele ve örgütlenme açısından önünün açılması anlamına da gelecektir.

Bugün önümüzdeki önemli adımlardan birisi sendikal birleşmelerin örgütlü tek merkezli olması doğrultusunda adım atılmasıdır. Avrupa’da sendikal örgütlenme işkolu düzeyinden sektör ve ulusal düzeye doğru gitmiştir. AB düzeyinde üç ülkede (Belçika, Finlandiya ve İrlanda) ulusal-sektörler düzeyinde toplu pazarlık belirleyicidir. Diğer ülkelerde işkolu ve işletme düzeyleri geçerlidir. İşkolunun geçerli olduğu ülkeler faşizmin bir zamanlar hüküm sürdüğü İspanya, Portekiz, İtalya gibi ülkelerdir. Burada faşizmin mirası olarak korparitist sendikacılık gelişmiştir. (3) Toplu sözleşmelerin kapsamı ve uygulama gücünü kıtasal hale getirmek bugün işçi sınıfının ilk hedefi olmalıdır. Toplu pazarlığın kapsama alanı genişletilmeli ve bu alan sendikasız işçileri de kapsamalıdır. Avrupa sendikaları azalan güçlerine çözüm olarak sendikal birleşmelere yönelmektedirler. Kimya, Enerji ve Maden işçileri uluslar arası federasyonu (ICEM), sendikal hareket için temel sorunun “bütünleşen küresel piyasaya karşı sendikaların yenilenme ve bütünleşmesi olduğunu ortaya koyuyor. (4)

İşten çıkarmalara karşı geliştirilecek en önemli eylemlilik kıta çapında aynı anda işten çıkartılan işyerinin tüm şubelerinde uyarı ve greve gitmektir. Ulusal ve yerel firmalarda ise yerel hükümeti ve işvereni uyaracak, geri adım attıracak eylemlilikler yapılmalıdır. Bunun için kıtasal güç ve örgütlülük gereklidir.

Şimdi her kriz burjuvazi için yeni fırsatları öne çıkartırken, işçi sınıfı için de farklı olanakları yaratabilir. Önümüzdeki dönemin olanakları işçi sınıfı için vardır.

Bugün AKP iktidarı Cumhuriyet tarihinin, çalışanlar açısından en güçsüz iktidarlarından biridir. İktidardan tasfiye edilmekte olan faşist ve militarist yapılar da AKP ile uğraşmakta, bir süre daha iktidarlarını devam ettirmek için bütün imkânları ve hukuk dışı yolları –darbe ve benzeri girişimler dâhil- kullanmak istemektedirler. İşçi sınıfı neoliberal politikaların uygulayıcısı olarak AKP iktidarıyla mücadele ederken faşist devlet çetelerinin oyununu da gelmemeli, politik süreci doğru okumalıdır.

Bu açıdan önümüzdeki 1 Mayıs önemli bir deney olacaktır. İşçi sınıfı kendi enternasyonal sınıf bayrakları ile alanı doldurmalıdır.

14 Mart’ta bu bakımdan öğreticidir. 14 Mart’ta işçi sınıfının topyekûn direnişi AKP iktidarını Sosyal Güvenlik yasası için masaya oturmaya zorlamıştı ki araya devlet girdi. Yargıtay’ın açtığı kapatma davası Türkiye’de bir kez daha oy verenlerin oy verdikleri bir iktidardan hesap sorması engellendi. Türkiye işçi sınıfı iktidarlardan hesap sorma hakkını elde etmelidir ki bu krizlerden en az zararla çıksın. Bu açıdan işçi sınıfının ulusalcı ve devletçi her türlü politik düzlemden uzak durması gerektiği gibi bunun siyasi yönelimlere karşı mücadele etmesi gerekir.

ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEMDE NELER YAPILABİLİR?

Birincisi kadın işçi hareketinin güçlenmesi ve mücadelede kadınların da yer alması önemlidir. Bunun için bütün katılım kanalları geliştirilmelidir. İşyeri komiteleri, işsizliğe karşı örgütlenme ve dayanışma birimleri oluşturulmalıdır. Sendikalar bu tür sivil örgütlenmelere öncülük etmelidir. Mücadele yalnız ulus sınırları için de değil, ulaşılabilecek her yerde ve alanda olmalıdır. Mücadele araç ve yöntemlerini geliştirmek ve enternasyonal ittifakları çoğaltmak, önümüzdeki dönemin, en önemli ve acil adımları olmalıdır. Bugün Marksizm her zamankinden daha gerekli ve günceldir. Bugün 1. Enternasyonal zamanlarından daha fazla yeni bir enternasyonalin fırsatı ve imkânı vardır. Bunu farkına vermek bile bu günlerin en önemli kazanımı olacaktır.

(1) Ellen Meiksins Wood, Marks’a dönüş, Kalkedon Yayınları, 2007, İstanbul.

(2) ILO, Word Labour Report 1997-1998- Geneva, 1997, s.7

(3) EIRO, Industrial relations in tehe EU member States anda candidate countries, European

(4) ICEM, Power and Counter Power: The Union Response to Global Capital, Chigago, 1996