Altına Hücum

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem 2007-11-21 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Türkiye ABD’yi de geride bırakarak dünyanın en büyük üçüncü altın piyasası konumuna yükseldi. Üçüncü çeyrekte altın piyasasında oluşan talep 86, 3 ton. Ama altına olan talep yalnız Türkiye’de artmıyor. Hindistan’da üçüncü çeyrekte yüzde 5, Çin’de yüzde 25, Rusya’da yüzde 23, Suudi Arabistan’da yüzde 19 artış kaydedildi. Altına olan talebin temel nedeni, doların ABD ekonomisindeki durgunluk tehlikesine bağlı olarak zayıflaması.

ABD’nin durgunluğa gitmesi demek FED’in faizleri indirmeye devam etmesi anlamına geliyor. Zaten 11 Aralık’ta olması muhtemel 25 baz puanlık indirimi piyasalar satın aldı bile.

Böylece dolar üzerinden fiyatlanan tüm emtia fiyatları hızlı bir değer kazanma sürecine girdi. Başta petrol olmak üzere temel kontrol sanayilerini ayakta tutan emtiaların fiyatları artınca maliyet bazlı enflasyonla- durgunluk küresel bir tehdit olarak kapımıza dayandı. Durgunluk beklentisinin durgunluk yaratması gibi kendi kendini besleyen bir döngünün içine girmiş bulunuyoruz.

Altına hücum, tüm tarih boyunca, bir kriz ve alt-üst oluş belirtisi olarak kendini göstermiştir.

1968’de De Gaulle’ün Fransız Merkez Bankası’ndaki dolarları uçaklara koyup Amerika’ya yolladığı, tabi uçaklarında altınla dolu olarak geri döndüğü rivayet edilir. O günlerde de ABD Vietnam savaşı nedeniyle dolar harcamalarını artırdığı gibi rakipleri Almanya ve Japonya da ellerindeki dolarları harcamaya başlamışlardı. Ortalıkta sermaye hareketlerinin ve dünya ticaretinin gereksindiğinden fazla dolar dolaşmaya başlayınca doların istenilirliği azalmıştı. Nixon ya savaş harcamalarını kısarak dolar basmaktan vazgeçecek ya da yoluna doların altına olan bağımlılığını kaldırarak devam edecekti. Nixon, 1971’de ikinci yolu seçti. Ama bu yol savaşın yolu olduğu kadar onun da sonuydu. Nixon’ı bu yola Vietnam savaşının rantını toplayan silah ve petrol sanayi itmişti. Ama bu sanayi krizin yaratıcısı da olduğu için Nixon yanlış ata oynamış oldu.

Aslında dolar o günden bu yana ekonomik olarak karşılığı olmayan bir rezerv para. Bugün de benzer şeyleri yaşıyoruz gibi görünebilir ama yaşadıklarımız gerek kapsam gerek nitelik olarak farklı.

ABD artık yalnız kendi ulusal çıkarlarını öne çıkararak yola devam edemeyecek. 2008 yılında ABD’nin beklenen cari işlem açığı 780 milyar dolar. Japonya, Gelişmekte Olan Ülkeler ve Çin bu açığı finanse ederek dünya ekonomik dengesini sağlıyor. Bunun, yüksek faiz ve karşılıksız dolarla sürmeyeceğini Greenspan ayrılırken söyledi.

Şimdilik, 2008 Başkanlık seçimlerine kadar, altın, petrol ve avro-dolar paritesi grafikleri birlikte yukarıda kalacak. Sonra hep birlikte yeni bir başlangıç yapacağız.

Küme Düşüyoruz…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-01-11 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Her şey geçen sene mart ayında başladı.

Geçen sene mart ayında Hong Kong’daki bir konferansta Greenspan bir konuşma yaptı. Burada ABD ekonomisinin yılsonunda durgunluğa girebileceğini ima etmedi, açıkça söyledi.

Aynı gün Çin hükümeti, 2006’da yüzde 130,4 değerlenen Shangay Borsası’nda ki şişkinliğin devamından duyduğu endişeyi piyasa diliyle değil de “Merkez Komite” diliyle anlatınca ilk önce mortgage krizine sonra da bugünlerde resesyon dediğimiz sürece girdik.

Greenspan, ABD’nin bu açıkla ve bu açığı doğuran değerli dolarla devam etmesinin dünya ekonomisi için maliyetinin çok fazla olacağını Fed’in başından ayrılırken de söylemişti.

Greenspan’ın tezi şuydu: “ABD artık tek başına hareket edemez. Bu yüzden sürekli açık vermesi ve bunu faizleri yüksek tutarak karşılıksız dolarla finanse etmesi sistem için tehlikeli. Yüksek faiz, karşılıksız ama değerli dolar sistem için tehdit. Aynı şekilde Çin’de de baskılanmış ucuz işgücü, değersiz yuan ve biriken ama işe yaramayan dolarlar bir saatli bomba. Çin sonsuza kadar karşılıksız dolar biriktiremez. Bu çökecek ve hepimiz altında kalacağız.”

Henüz altında kalmadık ama kalmak üzereyiz. Merrill Lynch, ABD’de resesyon başladı teşhisini koydu bile. Ama zaten Merrill Lynch, daha önceki değerlendirmesinde, ABD için 2008’de mütevazı bir büyüme beklerken, Fed’in durumu idare etmek için 2009′un ortalarına kadar faizleri yüzde 2′ye çekeceğini söylüyordu. ABD’de büyümenin yarım puan bile düşmesi dünya ekonomisini çok etkiler. Hele büyüme yüzde 1’lere düşerse ve süreklilik kazanırsa faizlerin inmesi de bir işe yaramaz. Ancak tahminler şimdilik bundan uzak olduğumuz yönünde. ABD büyümesinin yüzde 1,4’e kadar inebileceği ancak küresel büyümenin yüzde 5,6 seviyelerinde olacağı öngörülüyor.

Son Dünya Bankası raporu da bu yönde.

ABD’deki daralmanın aslında bir makas değişimi olduğu ve önümüzdeki iki yıl süreceğini söyleyebiliriz. Bu daralmayı şimdilik Çin, gelişmekte olan Asya telafi edecek. Böylece ABD kaynaklı küresel dengesizlikler bir ölçüde çözülmüş olacak. Ama sorun bizim gibi ülkeler için burada bitmiyor. Dünya Bankası raporu Türkiye, Macaristan ve Arnavutluk’un Avrupa ve Orta Asya’daki büyüme düşüşlerinden 2008’de sorumlu olacağını söylüyor. Ayrıca raporda Güney Afrika, Latin Amerika ve Türkiye’nin içlerinde bulunduğu grubun doku mühendisliği, kuantum şifrelemesi, bilgiye her an ulaşım gibi üst düzey teknolojileri uygulayamayacağı belirtiliyor. Türkiye teknoloji üretme ve bunu etkin kullanmada Çin, Rusya ve Doğu Avrupa’dan geri kalacak.

Sonuç olarak, ABD’deki daralmayı gelişmekte olan Asya, petrol zengini Rusya, teknoloji geliştiren Avrupa ve Hindistan telafi ederken açık verip başkasının parasıyla büyüyen ve durmadan borçlanan Türkiye gibiler teknoloji üretemedikleri gibi dünyanın ürettiği teknolojiden de giderek uzaklaşacaklar.

Dünya ABD’den başlayan bir makas değişimine gidiyor. Bu değişim dünya ligini de belirleyecek. Yine küme düşmek üzereyiz.

Kıtlık ve karaborsaya doğru…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

İki temel alanda kaçınılmaz bir anaforun içine yuvarlanmak üzereyiz. Konut ve gıdada baş gösteren küresel krizin kökeni aynı. Ekonominin bu iki temel alanı dünyada sonu belli olmayan bir krizin işaretlerini veriyor. Bu durum en çok bizim gibi kötü yönetilen, nerede duracağına karar verememiş ülkeleri etkileyecek. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Organizasyonu (FAO) verilerine göre gıda fiyatlarındaki artış bir gıda krizine yol açacak kadar ciddi. Bu artış, 2002 yılından beri sürüyor. FAO verilerine göre, son bir yılda süt ürünleri fiyatları yüzde 80, tahıl ürünleri de yüzde 42 arttı. Türkiye’de ise pirinçten mercimeğe son altı ayda ortalama fiyat artışı yüzde 100’ün üzerinde. Çin, Hindistan, Vietnam dışarıya ürün satmıyor, tam aksine talep ediyor. Fiyatlar günlük olarak artarken, spekülatörler devreye giriyor, toptan gıda firmaları batmak üzere. Yakında karaborsa başlayabilir.

Bu noktaya gelmemizde iki temel neden var: Birincisi, Dünya Ticaret Örgütü eliyle, seksenli yılların başından beri, yürütülen azgelişmiş ülkelerde tarımın ve doğal kaynakların yağmalanmasına, yok edilmesine yol açan küresel politikalar. Dünyanın geri kalmış bölgelerinde tarım ve tarımsal alanlar alternatifsiz yok edildi. İkincisi, aynı süreçte, doğanın tahribatına bağlı küresel ısınma ve genetiği değiştirilmiş ürünlerin (GDO) ortaya çıkması. Aslında bu iki neden de birbirine bağlı. Tarım ve köylülük bu küresel dönüşümden önce, azgelişmiş ülkelerin yönetici sınıflarınca, geri kalmışlık ve buna bağlı iktidarları sürdürmenin aracı olarak kullanıldı. Zaten tarımı ve doğayı yok eden neoliberal politikalar da meşruiyetlerini buradan aldılar. Şimdi OECD başkanı Gurria, gıda fiyatlarında ki artışın süreceğini ve bunun fakir ülkeler için bir dram olduğunu kabul ediyor. Bu ülkelerin ellerinde ihraç edilecek yalnız GDO’lu ürünler var. Onlara da Meksika, bazı Afrika ülkeleri ve AB üyesi 27 ülke kota koymuş durumda.

Bütün doksanlı yıllar boyunca, düşen kar oranlarını, telafi etmek için şişirilen finans piyasaları balonunun sonrasında devreye giren yüksek faiz ve yüksek petrol fiyatlarının patladığı yerdeyiz şimdi. Gıda kıtlığına ilişkin senaryoların altında yüksek petrol fiyatlarının tahribatı soluk alıyor. Biyoyakıt çılgınlığı, 100 dolarlık petrole alternatif arayışlarının sonucu olarak ortaya çıktı. ABD’de üretilen mısırların dörtte biri biyoyakıt için kullanılıyor.

Peki, küresel finans piyasalarında her yatırım aracının sırayla kaybettiği şu günlerde kaybetme sırasına girmeyen yatırımlar hangileri? Tabii ki, mısır, soya fasulyesi, pamuk. Son üç yılda Avrupa’nın en iyi şirketlerinin izlendiği FTSE endeksi yüzde 36,6 getiri sağlarken, tarımsal emtia fiyatları, aynı süreçte, yüzde 55,3’lük kazanç sağladı. Tahıl ve et karın doyurmaya değil, spekülasyona yarıyor.

Şimdi hiç kimse geliri, nüfusu artan Çinlilerin ve Hintlilerin daha fazla et, tahıl talep ettikleri için, gıda fiyatlarının yükseldiğini ve yalnızca buna bağlı gıda krizi yaşadığımızı söylemesin.

Burada tabii acı bir şey daha söylemek gerekiyor: Brezilya, Çin’in tahıl ve soya fasulyesi ihtiyacı olacağını gördü. Arjantin’de dünyada Çin gibi ülkelerin et talebini sıçratacağını biliyordu. Bu iki ülke tarım ve hayvancılığı ne geçmişteki gibi yağmaladılar ne de, tam anlamıyla, tasfiye ettiler. Bu iki ülke dış ticaret fazlası veriyorsa bu öngörüye bağlı politikaların bunda payı var.

Türkiye ise hep kırk katır ya da kırk satır dedi. Şimdi darbe ya da neoliberal açmaz arasında kıvranıyor. Üç tarafı denizlerle çevrili, verimli ovalar, nehirlerle dolu bir ülkede yakında gıda ve su kıtlığı çekeceğiz.

Yeni bir şeye ihtiyacımız var; başka bir şeye.

Petrol 200 dolar, enflasyon hiper…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-05-09 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

İyi bir haberin geldiği gün olmuyor pek. Kemal Derviş’in tsunami benzetmesiyle daha da korkutucu hale gelen enflasyon uyarısından sonra Goldman Sach analisti Arjun Murti petrolün 150–200 dolar bandına oturacağını söyledi. Burada da işin korkutucu tarafı, Murti’nin 2006 yılında, petrol 60 dolarken 105 dolara çıkacak demiş olması ve bunun gerçekleşmesi. 1970 yılında petrolün varili 1,80 dolardı. Ama o zamanda doların gerçekten karşılığı vardı. Skandallar Başkanı Nixon daha doların altına olan bağımlılığını kaldırmamıştı. Çok değil bundan iki yıl önce Murti dışında hiç kimse 100 doların üstünü göreceğimizi tahmin edemiyordu. Daha doğrusu bu rakamların gerçekleşmesi halinde her şeyin toz duman olacağını söyleyenler çoğunluktaydı. Yaşadığımız küresel durgunluğun sorumlusu petrol fiyatları değil, petrol sadece bir sonuç. 1980 yılında Irak-İran savaşı bahanesiyle petrol fiyatları 30 doların üzerine çıkmıştı ama o zaman başta ABD ekonomisi olmak üzere dünya ekonomisinin petrole bağımlılığı bugünkünden daha fazlaydı. Mankiw, ABD ekonomisinin enerjiye olan bağımlılığının 1980 yılından beri yarı yarıya düştüğünü söylüyor. Çünkü Askeri ve Sanayi Kompleks, hizmetler ve bilişim sektörlerine yerini bırakıyor. İşte burada Murti’nin niye çok rahat petrol fiyatları 200 doları bulur dediğini anlayabiliyoruz. Çünkü 200 dolarlık bir petrol fiyatı, ABD ekonomisine, 1980 yılındaki 30 dolar kadar etki yapmayacak.

Aslında azgelişmiş ekonomilerin de petrole olan bağımlılıklarının, gelişmiş ekonomiler kadar olmasa bile, azaldığı bir gerçek. Türkiye’nin petrole olan göreli bağımlığı azalıyor ancak enerjiye olan bağımlılığı artıyor. Dolayısıyla Türkiye ekonomisinin, tıpkı ABD ekonomisi gibi, petrol fiyatlarındaki artıştan 80’li yıllardaki kadar etkilenmemesi gerekir. Ancak burada bizim için sorun enerji faturası. Ham petrol fiyatlarındaki 1 dolarlık bir artışın Türkiye’ye etkisi ortalama 200 milyon dolar olurken, bu artışın enerji ürünlerine toplam etkisi 500 milyon doları geçiyor. Petrol fiyatlarındaki 1 dolarlık artışın cari açığı 350 milyon dolar arttırdığı da hesaplanmış.

Şimdi petrol fiyatlarının Çin ve Hindistan gibi ülkelerin orta sınıfının otomobil ve motorlu araç talebine bağlı olarak daha da yükseleceği iddiaları da ortaya atılıyor. Bu yaklaşımlar gerçeği tam yansıtmıyor. Çünkü Çin ve Hindistan verimliliklerini, özellikle teknolojik verimliklerini artırıyorlar. Dolayısıyla verimlilik artışı enerji bağımlılığını bu ülkelerde düşürüyor. Mesela ABD’nin petrole olan göreli bağımlılığı ekonomideki yapısal değişimlerin sonucu düşerken, Çin’in göreli bağımlığındaki düşüş, verimlilik artışı kaynaklı oluyor.

Ancak Türkiye, emek verimliliğine dayalı bir çizgi izleyip teknoloji verimliliğini artırmadığı için, ekonomide, dünyanın izlediği yapısal değişimi takip etse bile, enerji bağımlılığı azalmıyor, artıyor.

Türkiye’de 1980–2002 döneminde imalat sanayi genelinde ortalama teknoloji artış hızı yüzde 3’tür. Yani karşımızda çok çalışıp az katma değer üreten, gereğinden fazla ve verimsiz enerji kullanan, dolayısıyla enerjiye bağımlı bir ekonomi var. Çin ve Hindistan büyüyor ama onların büyümesi ile teknoloji artış hızları neredeyse eşit. Dolayısıyla enerjiye göreli bağımlılıkları da azalıyor. Çin, ABD ve Japonya’dan sonra dünyada araştırma ve geliştirmeye en çok kaynak ayıran ülke konumunda. Çin’in bu amaçla ayırdığı kaynak miktarı GSYH’sinin yüzde1.4 dolayında.

Sonuç: 1) Artık enflasyonun tek ilacı teknoloji verimliliğine bağlı üretim artışı. 2) Petrol fiyatları artabilir, sizde petrol üreticisi olmayabilirsiniz; burada yapılması gereken enerji verimliliğinizi artırıp enerji bağımlılığını azaltmak olmalıdır.

Peki, önümüzdeki günlerde petrol fiyatları ve enflasyon artacak mı, nereye kadar? Yerimiz kalmadı, bir sonraki yazıda bunun yanıtını arayalım.

Rusya’mı? Maalesef O’da “liberal”! (2)

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Ergenekoncuların Rusya hevesi geçerli mi ya da bizim şimdilik suyun üstündeki kısmını gördüğümüz bu çeteleşmiş yapının uluslar arası bağlantıları var mı? Bugün bu sorunun yanıtını arayacağız. Ama önce, yarın haftaya piyasalar gergin başlayacak; neler olabilir buna bakalım: Cuma günü borsanın satış ağırlıklı bir seyir izlemesinde kapatma davasını Anayasa Mahkemesi’nin kabul edeceği varsayımı etkili oldu. Piyasalar olumsuz olanı satın aldı. Oysa güne Avrupa ve ABD Future piyasasındaki olumlu görünümün desteğiyle yükselerek başlanmıştı. ABD’den gelen haftalık işsizlik başvurularında geçen haftaya göre 9 bin kişi azalış gerçekleşti. Olumlu algılanan verilerle 41590 bölgesini test edildi. Ancak hem ABD’nin aşağı yönü hem de kapatma davasının risklerinin satılmaya başlanması düşüşe yol açtı. Hafta başında Anayasa Mahkemesi davayı kabul etse bile artık çok büyük düşüş beklenmemeli. Çünkü satış cuma gerçekleşti.

Endekste 39600, 37500 ve 36350 destekler olarak verilirken, 41300, 42520 ve 43500 dirençler olarak izlenecek. Dava ret edilirse 43500 üzerinden 45000’e doğru gidilebilir. Aynı şekilde dövizde de 1,2’leri tekrar görebiliriz.

Şimdi gelelim şu Rusya mevzuuna:

Bulunduğumuz coğrafyayı önümüzdeki yıllarda üç dinamik belirleyecek. Birincisi AB’nin genişleme dinamiği, ikincisi ABD’nin yeni konumu ve yapılanması ve Rusya’nın hem bulunduğumuz coğrafyadaki hem de küresel ekonomideki yeni rolü. Rusya’nın yeni yönelimleri Türkiye’yi çok ilgilendiriyor.

Avrasyacı Tezler

Yaşadığımız krizin dünyada ekonomik ve siyasi bir ayrışmayla sonuçlanacağını ve batının alternatifi yeni bir odağın Avrasya bölgesinde şekilleneceği tezi yeni değil. Bu tez, ekonomik gücü ve siyasi geçmişi nedeniyle Rusya’yı merkeze oturtuyor. Ulusalcı ve Avrasyacı tezlerin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne kadar uzanıp Çin’i de içine alan versiyonları da var.

Ergenekon operasyonuyla “ bu kadar da olmaz, bunların mutlaka bir dış bağlantıları ya da beklentileri vardır” görüşü gündeme geldi.

Burada “bağlantı” işi biraz zayıf bir ihtimal ama “beklenti” tabii ki doğru. Yaşanılan küresel krizin, ABD’nin gücünü geriletip, tek odaklı bir siyasi ekonomik yapıdan çok odaklı yeni bir yapıya yol açarak sonuçlanacağı, ulusalcı tezleri savunanların ciddiye aldıkları, hatta yaydıkları bir görüş. Burada Türkiye’nin de, başını Rusya’nın çektiği AB ve ABD karşıtı yeni bir merkezin hatırı sayılır bir odağı olacağı iddiası, ulusalcı kanat tarafından oldukça ciddiye alınıyor, hatta geliştiriliyor.

Geçen perşembe Taraf’ta Hakan Aksay yazdı; “ Avrasyacılar Kremlin’i Türkiye’ye karşı kışkırtıyor” diye. Bu Avrasyacılar bizim ulusalcıların Rusya şubesi gibi. Avrasya Hareketinin lideri Dugin, Ergenekon operasyonu olunca bir basın toplantısıyla operasyonu kınamış. Aslında Dugin gibiler tipik marjinal, neo-faşist Rus milliyetçileri. Bunlar Putin’in AB ve ABD’yi dışlayarak Çin, Hindistan gibi ülkelerle birlikte yeni bir odak oluşturma yöneliminin yarım kaldığını iddia ediyorlar. Hâlbuki Putin başından beri, – böyle bir eğilimi varmış gibi görünmesine rağmen- Rusya’nın, AB ve ABD ile yeni ilişkiler geliştirerek, küresel dünyanın güçlü oyuncusu olacağı görüşündeydi. Bunun için hem AB ile hem de ABD ile ilişkilerini hep sıcak tuttu. Hatta ABD’nin Irak ve Ortadoğu yolunu açtı. Zaten bu tercihi Rusya’yı ipten çekip aldı. Çünkü işgal ve ekonomik krizle birlikte artan petrol fiyatları bugün Rusya’yı yeniden güçlü ve sorunsuz bir ekonomi yaptı.

Mafyacı Oligarklardan saygın burjuvalara

1990’ların sonunda, 1998 krizinden hemen önce, Rus ekonomisi hala Sovyet korporasyon sisteminin zararlı kalıntılarını taşıyordu. Bu özellik, el konulan kamu işletmelerini bürokratik mafyanın eline veriyordu. Kamunun yağması veYeltsin dönemindeki daralma ve üretimsizliğin sonucu, uluslar arası piyasalardan borçlanma zorunluluğu olarak kendisini gösterdi. Yani IMF işe başladı.

1990’ların sonunda petrol ve gaz gelirleri GSYİH’nın yüzde 20’sine eşitti. Yaklaşık 70–80 milyar dolar gibi bir değere denk gelen bu meblağ yağmalanan Rus ekonomisinin ihtiyacını görmüyordu. Ve Rusya krizle tanıştı. Ancak krizin asıl nedeni mafyalaşmış bürokrasinin, yağması ve dışarıya sermaye kaçırmasıydı. 1990’lar boyunca her ay yurtdışına çıkarılan sermaye miktarı iki milyar doları buluyordu. Bu yıllık 20–25 milyar dolara denk geliyordu ki; Rusya’nın o zamanki ihracatının yüzde 30’unu teşkil ediyordu. Rusya’dan kaçırılan fonlar küresel sermaye için ucuz kaynak oluşturdu. Bu süreci sanayisizleşme ve oligarşik devletin oluşması izledi.

Rusya Federasyonu’nun, dünya ekonomik sistemine hammadde satıcısı ve küresel sermaye için bir pazar olarak dâhil olması doğrultusunda, devlet yapılanmasının yeniden oluşması gerekiyordu.

Yeltsin’in oligarşik ve bürokratik yağmacı devleti yerini, Putin’in Washington uzlaşısını takip edecek devletine bıraktı. Artık 1998 krizinden hemen önce, yanlış bir zamanlamayla, Moskova’da şube açan Goldman Sachs rahat bir nefes alabilirdi.

Bu tarihten sonra petrol gelirlerinin artması ve batı ile düzenli ilişkiler, tahıl ve sanayi ihracatını da artırdı. Yeltsin döneminde yüzde 50’lere düşen kapasite kullanım oranları yeniden yükseldi.

Öte yandan ABD’nin Irak petrolünü ele geçirme ve Ortadoğu kaynaklarını denetim altına alma girişiminin başladığı andan itibaren, Rus enerji arzının AB için önemi arttı.

Enerji Stratejisi ve Gazprom

Putin Rusya’sı başta AB olmak üzere dünyaya yalnız petrol değil, sanayi ürünleri ve gaz ihracatında da iddialı olmayı hedefledi. Sanayileşmenin, enerji üretiminin ve ihracatının, mali piyasaları derinleştirmekten geçtiğini Putin farkına vardı. Bunun yolu da AB ile ticari ve politik ilişkilerin gelişmesi idi. Bu yüzden 2003’te son halini alan ve 2020’ye kadar sürecek Rus enerji stratejisinde Gazprom ve AB’ye dönük enerji ihracatı önemli bir yer tutuyor. Rusya’nın bu stratejik yönelimiyle AB’nin enerji ihtiyacı örtüşmektedir. Bunun dışında Putin Rusya’sı bu süreçte ABD kaynaklı mali sermayeyle ciddi işbirliği yaptı. Rusya’da sermaye piyasaları son on yılda hem büyüdü hem de derinleşti.

Rusya’nın 2000 – 2020 Yılları Arasında AB’ye Enerji İhracatı*

Enerji Türü

2000

2005

2010

2015

2020

Toplam (milyon tpe)

506

530+

530+

550+

565+

Petrol -ham ve işlenmiş petrol- (milyon ton)

173

160+

155+

155+

150+

Doğal Gaz (milyar m3)

205

245+

245+

260+

270+

Kömür (milyon ton)

17

14 – 18

15 – 20

15 – 21

18 – 20

Elektrik (milyar kWh)

15

22 – 25

30 – 35

35 – 55

40 – 75

Kaynak: Russian Energy Strategy to 2020.

*: (+) tahminî rakamların belirtilenin üzerinde olabileceğini göstermektedir.

Bunun dışında Rusya’nın Güney ve Doğu petrol hatları ve Hindistan, Çin ve Japonya’ya yönelik hattın tamamlanması 2030’u bulacak. Bu hat, 700 milyon ton petrol kapasitelidir. Bu hattın çalışması, birçoklarının sandığı gibi, ABD’den bağımsız olmayacak. Bu hattın tamamlanması için küresel sermayenin finansmanı gereklidir.

Bugün Putin’in seçtirdiği Medvedev, Rusya’nın hem AB ile hem de ABD ile ilişkilerini derinleştirerek geliştirecek. Putin döneminde Rusya yağmacı Oligarklardan saygın burjuvalara giden bir yol izlemiştir. Bu yol zorunlu olarak başka AB olmak üzere finans ve hizmetler alanlarında da ABD sermayesiyle bütünleşmeyi gerektirmiştir. Medvedev’li dönemde Rusya’nın doğrudan yabancı yatırımları çekmede ikinci bir Çin olacağı kesindir. Mayıstaki devir teslimden sonra Rusya’nın liberal politik hattı daha da belirginleşecek. Eğer ABD başkanlık seçimlerinde Demokratlar iktidara gelirse Ortadoğu’nun AB-Rusya-ABD üçgeninde yeniden şekillenmesi kaçınılmaz olacak.

Şimdi neymiş aç tavuk kendini buğday ambarında sanırmış, ulusalcı-darbeciler çok yalnızlar çok. Artık Rusya’ları da yok.

*************************KUTU 1****************************

Gazprom’un bir ayağı AB’de

Gazprom’un %36,81’i tüzel kişiliklere, %11’i yabancı tüzel kişiliklere, %13,32’si RF vatandaşı gerçek kişiliklere ve %38,37’si doğrudan Rus devletine ait. Gazprom bugün Rusya ve AB ilişkilerinde kilit role sahip. Almanya Gazprom’un ortağı gibi.

Enerji kaynağı sınırlı olan Almanya yılda 100 milyar metreküp doğal gaz tüketiyor. Almanya bunun sadece %20’sini kendi üretimi ile karşılayabiliyor. Doğal gaz gereksinimi Almanya’da sürekli yükselen bir çizgi takip ediyor.

Alman firması Ruhrgaz Gazprom’un %6,43’üne sahip. Rurhgaz bu sayede Gazprom’un en büyük iştirakçileri ve en büyük yabancı ortağı konumunda. Gazprom açısından sıcak para ve teknoloji transferi Winterschall AG, Achimgas, Wingas, ve BASF gibi diğer Alman firmaları ve Deutche Bank’tan oluyor. Achimgaz BASF’a ait Winterschall AG ile Gazprom’’un eşit hisse ile kurduğu ortak şirket. Wingaz’da ise Winterschall’ın %65 ve Gazprom’un %35 hissesi var.

Gazprom 2005’te BASF ile Kuzey Avrupa Doğal Gaz Boru Hattı’nın (NEGP) için anlaşma sağladı. NEGP’nin %51’i Gazprom’a ait. BASF ve EON ise %24,5’er hisse aldı. Gazprom Alman firmalarını “stratejik ortak” olarak ilân etti. Öte yandan Gazprom Fransız şirketi Total’le de ortak projeler yürütüyor. Rusya’nın Kuzey Batısındaki Barents denizinde bulunan Stokman doğal gaz sahasının da Total’le ortak.

*******************KUTU2**********************************

AB’ye giden enerji

Dünya enerji üretiminin yaklaşık yüzde 12‘sini Rusya gerçekleştiriyor.
Bugün için Rusya, dünyanın sahip olduğu kanıtlanmış petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 6‘sına sahip. Üretici olarak ise Suudi Arabistan‘dan sonra dünyanın en büyük ikinci petrol üreticisidir. Rusya, iç tüketimde kullandığı üçte birini -ki bu Rusya‘yı dünyanın 5. büyük petrol tüketicisi yapıyor- dışında kalan petrolü ağırlıklı olarak AB‘ye satıyor. Dünyanın kanıtlanmış en büyük doğalgaz rezervleri Rusya‘nın elinde. 2.000–2.300 trilyon metreküp civarındaki bu rezervler dünya toplamının yaklaşık üçte biri Dünya toplam üretiminin yüzde 22‘si Rusya tarafından yapılıyor. Bu üretimin önemli bir kısmı içerisinde Türkiye‘nin de yer aldığı Avrupa‘ya ihraç ediliyor. Rusya‘nın GSMH‘sinin yüzde 25‘ini, İhracat gelirleri ve bütçesinin de yarısını enerji gelirleri oluşturuyor.