Kümelenme Türkiye İçin Sanayileşme Modeli Olabilir Mi?

Posted by cemilertem | Posted in Makaleler | Posted on 23-05-2008

0

Özet:

Kapitalizmin sermaye birikim serüveni devam ediyor. Arkasında büyük çoğunluk için yoksulluk bırakan bu serüven geldiğimiz aşamada çok önemli değişimleri önümüze koymuş durumda. Bu değişimler insanlık için bir fırsat, bir dönüşüm eşiği olabilir mi? Tekelleşmenin ve tekellerin önüne geçecek bir çıkış noktası bulmamız nasıl mümkün olur; bir alternatif model geliştirebilirmiyiz? Çalışmanın amacı bütün bu sorulara yanıt aramak.

Rekabet eden ama rekabet ettiği ölçüde birbirini tamamlayan sanayi ve hizmet kümelenmeleri (Porter, 1998) dünyada bugün teknolojinin taşıyıcısı olmuş durumda. ABD’de Detroit’te, Kaliforniya’da Silikon Vadisi’nde İrlanda’da, İtalya’da ki örnekler bunu kanıtlıyor.

Türkiye’de bilişim teknolojilerini kümelenme modeli çerçevesinde geliştirip yaygınlaştırabilir. Bunun dışında tekstil gibi katma değeri giderek düşen sektörlerde bu model ve KOBİ’lere yönelik teşviklerle istihdam yaratabilir ve gelir dağılımını ve bölgesel eşitsizliği giderecek adımları atabiliriz. Çalışmanın sonucu uygun bir teşvik politikası ile Türkiye’nin kümelenme modelleri aracılıyla teknoloji üreteceği vurgusunu yapıyor.

Anahtar kelimeler ve kavramlar: Kümelenme, Sermaye birikimi, KOBİ ekonomisi, Rekabet, Teknoloji.

Abstract:

Capital accumulation adventure of capitalism persists in going on. This adventure, that leaves poverty for a mass majority behind it, has put forth quite remarkable changes for our consideration within the current situation. Can these changes stand as an opportunity, as a threshold for transformation in favor of humanity? How is it possible to find a way out in order to obstruct monopolization and monopolies; can we develop an alternative model? The aim of this study is to seek for answers to these questions.

Industrial clusters and service clusters which do not only compete but also do complement each other at the same time (Porter, 1998) has become the carrier of technology today throughout the world. Those in Detroit, California, USA, in Silicon Valley, in Ireland, in Italy can be given as supporting examples.

Turkey has the possibility of developing and expanding its information technology around cluster models as well. In addition to informatics, this model, with inducements for SMEs, can create employment opportunities in sectors of which the additional value is decreasing more and more such as textile sector; thus we can take the necessary steps to overcome regional inequality. The conclusion of the study emphasizes that Turkey will be able to produce technology through cluster models and with a commensurate inducement policy.

Putin Yönetimi, küresel mücadelesini enerji üzerinden yürütüyor

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Yrd. Doç. Dr Mitat ÇELİKPALA
TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniv.

Petrol bağlamında 20, yüzyıla damgasını vuran enerji kaynaklarına hakim olma mücadelesi, Ortadoğu ve Kafkasya‘da büyük çekişmelere neden olmuş yeni sınırlarla yeni ülkeler yaratmıştı. Ağırlıklı olarak Osmanlı coğrafyasında yürütülen bu mücadele, İmparatorluklar çağını bitiren ve yeni ulus-devletler dönemini başlatan bir süreçti, “Büyük Oyun” olarak da adlandırılan bu çekişme kanlı ve acımasız bir mücadeleydi. Bu mücadelenin şekillendirdiği, takiben Soğuk Savaşla kamplara ayrılan yirminci yüzyılın dünyası her an başlayacak bir yok etme savaşı beklentisiyle hep gergindi. Bu gerginlikte, birkaç gelişme dışında enerji bu günkü düzeyde dikkat çekmemekteydi. Kurulan düzen içerisinde enerji kaynaklarının paylaşımı da bir düzene bağlanmıştı. Sovyetlerin dağılmasıyla ortaya çıkan umutlu hava Yeni Dünya Düzeni adı altında aslında ne olduğu pek de anlaşılamayan barış, mutluluk ve savaşın olmadığı bir dünya beklentilerini tırmandırdı. Ama çok geçmeden, Kuveyt‘in işgali, Irak Savaşı ve gittikçe artan terör tehdidi ile birlikte dünyanın eskisinden daha güvenli bir dünya olmadığı anlaşıldı. Son dönemde Irak merkezli olmak üzere Ortadoğu‘da yaşananlarla aslında Büyük Oyun‘un daha acımasız bir biçimde sürdüğü, enerji merkezli mücadelenin artan biçimde şiddetlendiği degerlendirıhneye başlandı. Yeni oyunun aktörleri sayıca artsa da oyunun alanının hala aynı alan olması, bir önceki mücadelede en fazla sıkıntı yaşayan bizleri en azından tarihi sürekli olarak akılda tutmaya zorluyor. ABD ve İngiltere‘nin, Irak petrollerini tüm dünyayla alay edercesine paylaşmaları, “insan hakları, demokrasi, halkların kendi kendisini yönetmesi ve kendi kaynaklarını refahları için kullanabilmeleri” gibi insani değeri yüksek söylemleri bir anda içi boş kavramlar haline getirdi

Rusya ayağa kalktı

Bu karamsar hava içerisinde alternatif enerji kaynaklarının bulunması, geliştirlmesi ve kullanılması tartışmalarıyla birlikte petrol ve doğalgazın hala gündemin ya da mücadelenin merkezinde oturduğunu görmekteyiz. Diğer taraftan Ortadoğu‘ya hakim olan kan kokulu karmaşık havanın dışında süreçten ve artan fiyatlardan sessizce ama maksimum düzeyde faydalanan aktör olarak Rusya yavaş yavaş ayağa kalkmakta. Hatta Rusya‘nın bu süreci tamamlayarak dünya politikasını belirleyebilecek siyasi bir konuma doğru ilerlediği gözlemlenmekte. Son iki yıldır Ukrayna, Gürcistan, Azerbaycan ve Belarus‘ta yaşananların özelde Avrupa ve Türkiye‘ye olan yansımalarıyla sıkıntılı durumu açık hale getirdi. Sürekli ve güvenilir enerji kaynakları ihtiyacı beklentisiyle Rusya ile işbirliğine girişen aktörler bu gelişmeler üzerine Rusya ile bahar havasının hâkim olduğu ilişkilerini gözden geçirmeye, alternatifler geliştirmeye çalışıyorlar. Bu noktada sorulması gereken Rusya‘nın sahip olduğu bu kaynakları, Soğuk Savaş‘ın ideolojik çekişmesi ve silahlanma yarışı yerine yeni bir silah olarak dış politikasında kullanıp kullanmadığıdır. Bu yazıda da bu soruya yani enerjinin Rus dış politikasındaki yerine ve bir araç olarak kullanımına yanıt aramaya çalışacağız. Bu soruya verilecek yanıtın “çok boyutlu ortaklık” düzeyine ulaşan Türk-Rus ilişkilerinin geleceğine de ışık tutacağı düşünülebilir.

Rusya, ‘2020 Enerji Stratejİsi‘ni 2003‘te tamamlayarak uygulamaya başladı. Bu yaklaşımı dünyanın hemen hemen her bölgesini yakından ilgilendiriyor. Rusya, enerjiyi ekonomik ve siyasi hedeflerinin aracı yapmış durumda.

Enerji devi Rusya

Rusya ABD‘den sonra dünyanın ikinci büyük enerji üreticisi ülkesidir. Dünya enerji üretiminin yaklaşık yüzde 12‘sini Rusya gerçekleştiriyor. Genel enerji tüketiminde ise Rusya ABD ve Çin‘in ardından yüzde 7‘lik oran ile üçüncü sırada yer alıyor. Bu genel enerji yüzdelerinin içinde petrol ve doğalgaz özel bir yere sahip. Daha özelde doğalgaz bu yazının konusu olan dış politikada enerjinin rolünü öne çıkartan asli başlık konumunda.
Bugün için Rusya, dünyanın sahip olduğu kanıtlanmış petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 6‘sına sahiptir. Üretici olarak ise Suudi Arabistan‘dan sonra dünyanın en büyük ikinci petrol üreticisidir. Dünya petrol üretiminin yaklaşık yüzde 12‘sini gerçekleştiren Rusya iç tüketimde kullandığı üçte birini -ki bu Rusya‘yı dünyanın 5. büyük petrol tüketicisi yapıyor- dışında kalan petrolü ağırlıklı olarak AB‘ye satıyor.
Doğalgaz ise daha farklı. Dünyanın kanıtlanmış en büyük doğalgaz rezervleri Rusya‘nın elinde. 2.000-2.300 trilyon metreküp civarındaki bu rezervler dünya toplamının yaklaşık üçte biri. İkinci büyük Iran‘ın sahip olduğu doğalgaz bu toplamın yarısına ancak ulaşabiliyor. Bu rezervlerle Rusya, dünyanın en büyük doğalgaz üreticisi konumunda. Dünya toplam üretiminin yüzde 22‘si Rusya tarafından yapılıyor. Her ne kadar Rusya yüzde 16‘lık tüketim oranıyla ABD‘den sonra dünyanın 2. büyük tüketicisi olsa da kalan miktarla en Önemli doğalgaz satıcısı durumunda. Bu üretimin önemli bir kısmı içerisinde Türkiye‘nin de yer aldığı Avrupa‘ya ihraç ediliyor. Rusya‘nın GSMH‘sinin yüzde 25‘ini, İhracat gelirleri ve bütçesinin de yarısmı enerji gelirleri oluşturuyor. Bu genel rakamlara bakıldığında bile Rusya‘nın tam anlamıyla bir enerji ihracatçısı olduğu söylenebilir. Kömür ve elektriğin dışında petrol ve doğalgaz, boru hatları aracılığıyla gittikçe artan kullanımları nedeniyle özel bir konum ediniyor.

Rusya’nın ihracatının neredeyse üçte ikisi petrol, petrol ürünleri ve gaza dayanıyor. Daha sonra çeşitli metaller, motor ve teçhizatlar ve kimyasal ürünler geliyor. İthalatta ise önce metaller, daha sonra motor ve teçhizatlar, hafif sanayi ürünleri ve gıda maddeleri başta. 2003’te ihracatta başta Almanya, Hollanda, İtalya, Çin, Ukrayna ve Belarus; ithalatta ise Almanya, Belarus, Ukrayna, Çin, ABD ve İtalya geliyordu.

Rusya açısından önemli bir kazanç kaynağı da savunma sanayi. 2003 yılında  Rusya, dünya silah satışlarında 5,4 milyar dolarlık satışla rekor kırdı (2002’de 4,8 milyardı). İhracatın yüzde 70’i hava, 15’i deniz, 8’i kara kuvvetlerine ait, 7’si de füzesavar. (Uluslararası silah ticaretinin yüzde 40’ı ABD’ye, 19’u Rusya’ya, 18,5’i İngiltere’ye, 7’si Fransa’ya ait.)

Kremlin ve büyük Rus sermayedarları (oligarşi) Doğal kaynakları açısından dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan Rusya’da en ciddi sorunlardan biri yoksulluk. Anketlere bakılırsa, halkın yüzde 40’ı kendini yoksul sayıyor (zengin sayanların oranı yüzde 7). Resmi verilere göre ise, 2004 sonunda toplumun yüzde 18,7’si, yani 26,7 milyon insan yoksulluk sınırının altında yaşıyordu.

Böyle bir ortamda dünyanın en zenginleri arasında Rus işadamlarının ön sırada gelmesi dikkat çekiyor. Dolar milyarderleri sayısı bakımından Rusya, ABD ve Almanya’dan sonra üçüncü sırada geliyor. Şubat 2004 Forbes dergisi veri- lerine göre, Rusya’da 36 dolar milyarderi var. Hapisteki Mihail Hodorkovski’nin (Yukos) serveti 15,2 milyar dolar. İkinci Roman Abramoviç (Sibneft, 12,5 mil- yar), üçüncü Viktor Vekselberg (Sual Holding, 5,9 milyar). Dünyada en çok dolar  milyarderinin  olduğu  kent  Moskova.  36  Rus  milyarderinin  33’ü Moskova’da. Rus milyarderlerinin serveti Rusya GSMH’nın dörtte biri büyüklüğünde. Dünya Bankası’nın 2003’te yayımladığı “RF ekonomik gelişmesi üzerine memorandum” adlı belgede Rusya’da 23 oligarkın, 89 federal birimden (eyaletten) 25’ini, ulusal sanayi üretiminin 12 milyar ruble değerindeki üçte birinden fazla bölümünü, çalışanların yüzde 16’sını (19 milyon kişi), banka akti- flerinin yüzde 17’sini ve hisse senetleri piyasasının yüzde 60’ını elinde tuttuğu belirtiliyordu.

Gelir dağılımı uçurumu ürkütücü boyutlarda. Nüfusun en zengin yüzde 10’luk kısmı toplumda bütün gelirlerin yüzde 35’ini elinde tutarken, en yoksul yüzde 10’luk kitleye gelirlerin yalnızca yüzde 2,5’luk bölümü düşüyor. Yani uçurum 14 kat! (Batı Avrupa’da 7 kat.) 2003’te halkın gelirlerinde yüzde 13’lük bir artış görülürken, oligark denilen büyük sermaye sahiplerinin gelirlerinde 2,4 katlık büyüme saptandı.

Eşitlikçi  Sovyet  alışkanlıklarından  tümüyle  vazgeçmeyen  toplum,  hızla gerçekleştirilen özelleştirme sürecindeki haksızlıkların da etkisiyle, bu yeni Rus zenginlerinden nefret ediyor. Bir ankete göre, toplumun yüzde 77’si özelleştirmelerin  gözden  geçirilmesi  gerektiğini  savunuyor.  Kremlin, kamuoyunun bu tutumundan da destek alarak oligarkların üzerine gidiyor, onları sosyal sorunların çözümünde katkı yapmaya zorluyor, vergi kaçakçılığı ve yolsuzluklarla mücadeleyi sertleştiriyor. Rusya’nın bir numaralı, dünyanın ise 16. büyük zengini olan Hodorkovski – siyasi çabalarının iktidarı rahatsız etmesinin de etkisiyle – bu mücadelenin kurbanı olarak hapse atıldı.

Forbes dergisinin dünyanın en büyük 2 bin şirketini listesindeki Rus şirketleri şöyle sıralanıyor: Gazprom (87. sırada), Lukoil (184), Ulusal Elektrik Kurumu RAO YeES (199), Yukos (213), Surgutneftegaz (294), Sberbank (381), Sibneft (478), Norilskiy Nikel (587), Tatneft (884), Severstal (1451), Vımpelkom / Beeline (1820) ve AvtoVAZ / Lada (1942).

The Wall Street Journal Europe ve Haandelsblatt’ın araștırmasına göre ise, Avrupa’nın en büyük 500 şirketi arasında Gazprom 84., Lukoil 126., RF Ulusal Elektrik Kurumu 133., Yukos 164., Surgutneftegaz 264., Sberbank 294.,  Tatneft  313.,  Norilski  Nikel  322.  AvtoVaz  360.,  Sibneft  380.  ve Transneft 454. sırada.

Bankalara gelince. İngiliz The Banker dergisinin 2003’te dünyanın en büyük bin bankası listesine 15 Rus bankası girmişti. Sermaye hacmine göre yapılan sıralamada şu bankalar vardı: RF Sberbank (155., 2002’de 191. idi; sermayesi 2,339 milyar dolar), Vneştorgbank (168., 2002’de 174.; 2,118 milyar dolar sermayeli), Gazprombank (371., 2002’de 381.; 833 milyon   dolar),   Mejdunarodnıy   Promışlennıy   Bank,   MDM   Bank, Vneşekonombank,  Globeksbank,  Bank  Moskvı,  Alfabank,  Uralsibbank, Rosbank,  Petrokommerts,  Nomos-bank,  Trast-bank,  Mejdunarodnıy Moskovskiy Bank.


RUSYA‘NIN POLİTİKASI

Rusya‘nın 2003‘te son halini alan ‘‘2020‘ye Rus Enerji Stratejisi‘‘ belgesine kadar tutarlı, etkin ve dış politika aracı olarak kullanılabilecek bir eneği politikası olduğundan bahsedilemez, iç ve dış siyasal ortamın da bu döneme kadar bu türde bir aracın oluşmasına ve kullanılnıasına izin vermediği de söylenebilir. Bu döneme kadar Rusya‘da enerji politikası devletin dışında ama aralarında devletin de yer aldığı çeşitli aktörlerce belirlendi. Merkezi bir planlama ve kontrol söz konusu olmadı. Bunda Sovyet sonrası dönemin özelleştirme politikaları çerçevesinde petrol endüstrisinin özelleştirilerek çok başlıklı bir yapıya kavuşturulmuş olması etkendir Bu bağlamda bölgesel düzeyde belirlenen 11 ayrı şirkete devredilen yapı merkezi hükümetin kontrolü dışında kalmıştr Bu dönem enerji şirketlerinin yöneticilerinin, hazineye para aktaran en önemli unsurların yöneticileri olarak hükümet düzeyinde karar alma süreçlerini etkiledikleri hatta belirleyici oldukları bir dönemdir. Rusya içinde yaşanan kanlı mücadeleler, merkezi devletin etkinligini yitirmesi, Yeltsin‘in etkinlik sağlayamaması bunun neden/sonuçlandır. Bu sürecin Putin iktidarı ile dönüşmeye başladığı gözlemleniyor Enerjiyi dış politika aracı olarak kullanma becerisini elde etmek amacıyla Putin‘in hala devletin elinde bulunan enerji devi Gazprom‘u yeni politika yapımı sürecinin merkezine oturtarak bu dağınık yapının aşılması amacıyla farklı bir adım attığı görülüyor. Aynı dönemde çeşitli nedenlerle hızla artan enerji fiyatları, ucuz ve temiz olduğu için kullanımı yaygınlaşan doğalgaz Putin‘in attığı bu adımı başarılı kıldı ve Moskova‘yı konuya daha bir dikkatle eğilmeye yönlendirdi. Putin‘in Rusya‘nın ‘oligarklarına‘ açtığı ve arkasında başta istihbarat olmak üzere devlet bürokrasisinin desteğini de aldığı savaş sonucunda devletin enerji sektöründe kontrolü yeniden eline almaya başladığı görülüyor.
Yeni Enerji Stratejisi bu sürecin belgesi/çerçevesi olarak algılanabilir Rus hükümeti bu girişime Kasım 2000‘de başladı. Yeni strateji enerji sektörünün büyütülmesini öngörmekteydi. Bu büyümede mali olarak enerjiye dayanan Rusya‘nın ihracatının yeni piyasalar bağlamında başta Asya-Pasifık ve Kuzeydoğu Asya pazarıyla büyütülmesi hedeflenmekteydi. Bu bağlamda tanımlanan yeni hedefler doğrultusunda 2,5 yıllık bir süıeçte şekillendirilen yeni Stratejiyle Rusya için kuzey-güney-doğu hatlarında yeni işbirliği çerçevesi ve dış politika yapımı sürecine girişildi Burada sadece AB‘ye endeksli bir ihracattan uzaklaşma amaçlanmaktaydı. Tabi ki Bu AB‘den vazgeçilmesi anlamına gelmemekteydi. Kurulu ağlar ve ticari ilişkiler nedeniyle vazgeçilemeyecek pazar durumundaki AB kenara itilmemekteydi. AB ile var olan ilişki ve ticaretin genişletilmesi yaklaşımı doğrultusunda bir yandan yeni nakil hatları oluşturulurken kalıcı işbirliği için AB‘nin yeni enerji politikası oluşturma süreciyle uyumlu görüşmelere girişildi. Bu türde bk AB stratejisinin oluşturulması gerekliliğinin yanı sıra AB ülkelerinin Rusya‘yı güvenilir ve sürekli bir ortak olup olmadığını tartışmaya açmasının yarattığı tutarlı ve etraflı bir politika geliştirme zorunluluğu karşı tarafta yer alan Rusya‘yı da sadece AB‘ye bağımlı bir politik-ekonomik stratejik yaklaşımın dışına çıkmaya zorladı.

GÜNEY VE DOGU HATLARI

Güney hattında bu yazıda ayrıntısına girilmeyecek olan Türkiye ile BTC bağlamında gergin ve sorunlu ilişkiler bir kenara bırakılarak Mavi Akım merkezli, yeni ve alternatif hatlarla Ortadoğu ve İsrail pazarına girmeyi hedefleyen çok boyutlu ortaklık projesi uygulamaya konuldu. Doğuya doğru büyüyen ve umut vadeden pazarlar olarak Hindistan, Çin ve Japonya tamamlandı. Çin‘le hızla işbirliğine gidilerek 30 milyon ton kapasiteli yeni bir boru hattı inşa edilmesi anlaşması imzalandı. Bu hattın 2030‘da 700 milyon ton petrol taşıyabilecek bir kapasiteye ulaştırılması hedeflendi. Şanghay İşbirliği Örgütü‘nün öneminin artması da bu bağlamda değerlendirilebilir. Eş zamanlı olarak 2003 başından itibaren Japonlarla da işbirliği görüşmelerine başlandı. Ocak 2003 Rus-Japon Eylem Planı‘nın merkezine de enerji merkezli işbirliği oturtularak bir boru hattı inşası, gerekirse Çin hattının büyütülerek genişletilmesi gündeme alındı. Güney Kore ve Moğolistan ile işbirliğine girişilmesi ve buna bir de Amerikan pazarına ulaşılması bağlamında Moskova ile Washington arasında yeni bir enerji diyaloguna girişilmesi eklendiğinde yeni Rus politikasında merkezine enerjinin oturtulduğu çok boyutluluk görülüyor.

Enerji merkezle mücadele

Bu noktada söylenmesi gereken Türkiye‘de Rusya ile özel yakınlaşma olarak görülen sürecin aslında Rusya‘nın bilinçli bir tercihle dört bir tarafında yer alan komşularıyla geliştirmeye çalıştığı merkezinde enerji ve ticaretin yer aldığı planlı ve eşgüdümlü yeni bir dış politik tercihin yansıması olduğudur. Bu çerçevede enerji kaynakları işbirliğini sağlayan ortak kaynak olmaktan çıkıp adım adım bir dış politika aracına dönüşüyor Bu anlamda en önemli araçlar olarak devletin kontıolünün yüksek düzeyde olduğu doğalgaz ve elektrik öne çıkıyor. Gerek eski Sovyet cumhuriyetlerinin bu kaynaklara olan bağımlılıkları, gerekse Avrupalı ülkelerin artan petrol ve doğalgaz talepleriyle Hindistan, Çin ve Japonya gibi yeni talipler bu kaynakların birer dış politika aracı ya da silahına dönüşmesine yol açan unsurlardır Rusya‘nın da bu durumunda yeni ticari/politik tercihler geliştirerek günümüze kadar siyasal etkinlik amacıyla ve Sovyet döneminin politik mirasının gereği olarak uyguladığı fiyatlama politikasını revize etmesi enerji kaynaklarının Rusya‘nın yeni dış politika silahları olduğu tartışmasını yarattı.
Bilindiği üzere Rusya gerek iç tüketimde gerekse eski Sovyet coğrafyasında insani gereklilik ve siyasal etkinlik çerçevesinde doğalgaz ve petrolü piyasada oluşan fiyatlardan bağımsız bir biçimde büyük oranda sübvanse ederek sağlamaktaydı. Doğalgaz ve petrol talebinin artması, sağladığı ekonomik gelir ve oluşan yeni siyasi hedefler Rusya‘yı farklı bir yöne itiverdi. Hem kendi iç pazarını koruyarak ucuza arzı sağlamak hem de liberal ekonomik dünyanın bir parçası olmak amacıyla gelirlerini artırmak adına Rusya yeni bir fiyatlarına politikasına gidiverdi. Amaç 2011‘de BDT petrol ve gaz fiyatlarının Avrupa‘ya satılanla eşitlemekti. Bu türde bir fiyatlama mali/teknik olarak altyapının yenilenmesi ve üretim ile tüketimin sürdürebiliriiğinin sağlanması açısından bir zorunluluk gibi görülse de doğrudan sonuçları bir anda bağımsızlıklarını sağlamlaştırarak Rusya‘dan uzaklaşmaya ve Batı dünyasıyla yeni ilişkiler kurmaya çalışan eski Sovyet ülkelerine yansıyıverdi. Yeni strateji çerçevesinde bu ülkelere sağlanan petrol ve gazın fiyatları aşamalı olarak uluslararası seviyeye çekildi ve kıyamet bundan sonra koptu. Rusya ile sorunlu ilişkilere sahip eski Sovyet cumhuriyetlerince bu durum uluslararası arenaya Rusya‘nın eski düzeni korumak adına bu kaynakları bir dış politika aracı olarak kullanmaya başladığı şeklinde yansıtıldı. Uyan ise ‘bizim üzerimizden oynanan bu oyuna son vermeseniz sıra size de gelecek‘ şeklindeydi.

Gaz basıncının düşmesi küresel politikaları doğrudan etkiliyor…

Moskova, enerji kaynaklarını, batı, güney ve doğuya pazarlıyor. Avrupa, eski Sovyet cumhuriyetlerinin Rusya ile yaşadığı sıkıntılar nedeniyle her kış korkulu rüyalar görüyor.

Gerçekten de Rusya‘nın eski Sovyet coğrafyasında enerji kaynaklarının uzun soluklu bir silah olarak kullanmaya başladığı görülüyor. Bununla karşılaşan ilk ülke Belarus‘tur Belarusla îki devletli özel bir birlik kurulması hedefi çerçevesinde petrol ve doğalgaz önemli iki silah olarak kullanıldı. Belarus-Rusya arasında geçtiğimiz yılın son günlerinde yaşanan ve son anda aşılan doğalgaz krizine bu ayın başında eklenen petrol krizi Rusya‘nın enerji kaynaklarını nasıl gördüğü ve kullandığının en somut yansıması olarak değerlendirilebilir. Almanya, Polonya, Macaristan, Slovakya ve Çek Cumhuriyeti‘ni bir anda stratejik petrol rezervlerine başvurmak durumuyla karşı karşıya bırakan bu durum gerek Rusya‘nın gerekse eski Sovyet coğrafyasının gelecekte Avrupalılara enerji dar boğazları yaratabileceği korkusunu yeniden akıllara getiriverdi. Sorun her ne kadar bir iki gün içerisinde çözülse de Rusya‘nın Gürcistan‘da takındığı tavır korkuları yeniden canlandırdı. Geçtiğimiz yıllarda yaşananlarla Gürcistan‘ın yanı sıra Ukrayna örnek olay olarak incelenmelidir Bu bağlamda Rusya‘nın takındığı tavır ticari olarak mantıklı ve doğru gözükse de sürecin işletilmesine bakıldığında Rusya‘nın bu tarzını dış politik kararlarıyla eşgüdümlü yürüttüğü ve en azından diş geçirebildiği ülkelere enerjiyi bir silah olarak kullanarak yaklaştığı görülmektedir. Azerbaycan ve Gürcistan‘a karşılık Ermenistan‘a tanınan ayrıcalıklar bunun Kafkasya‘daki yansıması ya da kanıtı olarak görülebilir.

Gelecekteki korku

Diğer yandan Rusya dogalgazı ihraç etmenin ötesinde ister doğrudan Gazprom eliyle isterse Gazprom‘un arkasında bulunduğu şirketler eliyle ve özelleştirmeler aracılığıyla BDT ülkelerinden Avrupa‘nın tamamına yerel dağıtım şirketlerini ele geçirmeye çalışıyor. Bu durum Rusya‘nın gazın dağıtımında son noktaya kadar ulaşarak gaz fiyatlarını kontrolü altında tutmaya çalışmasının bir yansımasıdır. Böylece Orta Asya ya da benzeri alternatif kaynakları kısıtlama, hem alıcı, hem satıcı hem de dağıtıcı olarak piyasaya hâkim olma çabası sürdürülüyor. Rusya‘nın Türkmenistan gibi diğer potansiyel sağlayıcıların ürettiği gazı ve diğer kaynakları alarak kendi sistemine sokup yeniden fiyatlandırarak satma politikası bunun doğrudan yansımasıdır. Bu kaynak ülkelerin Rusya dışında ilişkiler ve alternatif sözleşmeler yapmasının önüne geçilmesi çabaları da bunun yansımasıdır. Bu ise enerji merkezli bir dış politika oluşturulması ve yürütülmesine yol açıyor. Bu gelecekte artan bağımlılıkla Rusya‘yı daha etkin kılabilir.
Son olarak Rusya‘nın 2020 enerji Stratejisinde öngörülen petrol ve gaz üretimi hedeflerine bakıldığında durumun hassasiyeti daha dikkat çekici hal alıyor. Rusya önümüzdeki 30 yıl içinde petrol üretimini 490-520 milyon ton olarak öngörüyor. Bunun 200-215‘i iç tüketime gidecektir. 100-105‘i ise Asya-Pasifık bölgesi için planlanıyor. Geriye yaklaşık olarak 200 milyon petrol kalıyor. Bunun 30-35‘inin BDT ülkelerine ayrılan kaynak olduğu düşünülürse geriye kalan 150-160 milyon tonun 2001‘de Avrupa‘ya satılan 181 milyon tondan daha az olduğu görülüyor. Bu farkın ya da artan ihtiyacın nasıl ve nereden sağlanacağı sorusu petrol ve gazın Rus dış politikasının geleceğini nasıl belirleyebilecegi ile ilgili ciddi soruları akla getiriyor.

Yeni dünya düzeninde Putin’in yeri

Kasım ayından beri Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’daki “devrimler” Vladimir Putin’in yaşamını daha da zorlaştırıyor. 1991′de SSCB 15 parçaya bölündüğünde Rusya’nın komşusu olan bu yeni devletlerin yeni liderliklerinin Rusya’ya dost olması ve onun etki alanında olması bekleniyordu. Putin iktidara geldiğinde Rusya’nın bu ülkeler üzerindeki etkisini arttırması bekleniyordu. Ama başarılı olamadı.
Gösteriler
Rusya Batısında NATO’nun genişlemesine ve güneyindeki eski SSCB cumhuriyetlerinin Amerika’nın etkisi altına girmesine ses etmedi. Ama şimdi bunlardan bazılarında tepedeki ayrışma ile aşağıdan gelen protestolar birleşmekte ve bazen Rusya’ya karşı düşmanca ya da en azından Rusya’ya mesafeli ve Avrupa Birliği’ne ve Washington’a dost rejimler doğmakta.
Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’ın aynı gelişmenin biçimleri mi? Amerikalı bazı politikacılar böyle düşünüyor ama aslında her biri birbirinden farklı. Özellikle de Kırgızistan. ABD Gürcistan ve Ukrayna’da gelişmeleri hızlandırmaya çalıştıysa da etkisi abartılmamalı. İnsanların gösterilere katılmasını sağlayan nedenler gerçek sorunlar. Sorun kendilerine güvenmek yerine beklentilerinin tepedeki egemen sınıfın bir başka fraksiyonunda olması.
Buna rağmen Moskova’da ki bazıları için komşularında sokaklarda çok sayıda insanın bulunması Rus halkının kendi sorunlarını çözmek için bazı “yanlış fikirlere” ulaşmasına neden olabilir.
Putin’in zaten son derece kısıtlı olan sosyal yardımları, konut sorununu ve diğer yardımları kısıtlaması karşısında böyle bir sürecin yavaştan başladığı söylenebilir. Put,n!in almaya çalıştığı yeni tedbirler Rusya’nın başta emekliler olmak üzere en yoksul kesiminin yaşam standartlarını büyük ölçüde etkiliyor. Bunun sonucunda Moskova, St Petersburg’da ve diğer büyük kentlerde gerçekleşen protesto gösterilerinin boyutları gözlemcileri şaşırtıyor.
1990′ların başından beri Rusya’daki kriz o kadar derin ki insanları ciddi bir biçimde şok ediyor. Gösteriler oluyor ama bir-iki istisna hariç genellikle etkileri sınırlı. Şimdi Rus ekonomisi bir süredir büyüyor. Birçokları, hatta halkın büyük çoğunluğu bu büyümeden çok az yararlanıyor ama insanlar artık seslerini çıkartmakta daha kendilerine güvenliler.
Peki, Rus ekonomisi neden bu kadar güçlü bir biçimde büyüyor? 1998 yazında ekonomi küresel krize yakalanmış ve dibe vurmuştu. Ruble ve onunla birlikte bankacılık sisteminin bir kısmı da çökmüştü. Tasarruflar yok olmuş, borçlar ödenememiş ve şirketler batmıştı. Şimdi yıllık büyüme yüzde 6-7, henüz 15 yıl önceki düzeye dönülmesinden çok uzak bir durum var ama gene de oldukça etkileyici.
Bu büyümenin üç açıklaması var. Birincisi krizden çıkmanın doğal sonucu. Eninde sonunda ruble 1998 krizinden sonra gerçekleşen devalüasyonun da yardımı ile yeniden yükselecekti. Şimdi bir toparlanma yaşanıyor.
İkinci açıklama hızlı gelişmenin yükselen petrol fiyatlarının rüzgarı olabilir. Bunun için Putin sadece Irak’ı işgal ettiği için George Bush’a ve Batılı petrol spekülatörlerine teşekkür edebilir.
Üçüncü açıklama reformların sonunda işe yaramaya başladığı olabilir. OECD gibi örgütler bunun olmakta olduğunu söylüyorlar fakat kanıtlar oldukça zayıf.
Gerçek açıklama ilk iki açıklamanın bir bileşimi gibi görünüyor.
Rusya’nın daima çok büyük doğal kaynakları vardı. Bugün dünyanın en büyük doğal gaz, ikinci en büyük kömür ve sekizinci petrol rezervlerine sahip olduğu hesaplanıyor. Doğal gaz ve petrol üretimin yüzde 20-25′ini ve ihracatın büyük kesimini oluşturuyor. Rusya dünyanın en büyük gaz üreticisi ve Suudi Arabistan’dan sonra en büyük petrol üreticisi. Petrol fiyatında varil başına 1 dolarlık değişim Rusya için 1.4 milyar dolar anlamına geliyor. Bu çok büyük bir rüzgâr.
Putin hükümeti petrol fiyatlarının düşmesi karşısında uygulanacak bir istikrar fonu oluşturdu. Bu arada petrol kârları sadece Rus zenginlerine gitmiyor fakat Rusya dışındaki güvenli yerlere, örneğin bazılarının “Thames kıyısındaki Moskova”, bazılarının Chelsea Futbol Kulübü diye adlandırdığı yerlere kaymakta.
Ancak petrolden bağımsız ve hatta petrolle bile birlikte devamlı bir ekonomik düzelme oldukça zor. Yeni zenginliğin dağılımı oldukça dar. Daha da önemlisi daha yaygın bir yatırım eksikliği ve eşitsizliği var ki bütün bunlar çözülmemiş uzun dönem sorunları oluşturuyor.
İşte bütün bunlar Putin ve taraftarlarının ekonomiyi değiştirmekte daha çok yol almaları gerektiğini düşündürüyor ve bu nedenle de Rus halkının sırtına daha fazla yük yüklemelerine ve baskı altına almalarına neden oluyor. Ama acaba Putin’in daha geniş bir planı var mı?
Son zamanlarda çıkan Andrew Jack ve Peter Truscott’un yazdığı biyografiler böyle bir planın olmadığını anlatıyor. Putin eski rejime değil ileriye doğru yürümek istiyor ama tam da yolunu bulamıyor.
Putin Rusya’da bir temel oluşturmak zorunda. Bunun için üç şey lazım. Biri Duma’da kendisini destekleyecek bir çoğunluk. Ulaşılması gereken en kolay hedef buydu. Politik partiler zayıf ve kökleri yok. Bu nedenle Putin anayasayı değiştirerek üçüncü bir dönem daha başkan olmak istiyor ve bunun için Duma’da oldukça büyük bir desteği var.
İkinci hedef Rusya devletine bir tür düzen getirmekti. Yeltsin döneminde devlet öylesine farklı yönlere doğru çekildi ki merkeze çok az kaynak geliyordu. Ruslar buna “dikey” komuta yapısının kurulması diyorlar. Bazıları buna geçmişe dönmek diyorlar ama her modern devlette böyle bir yapı gerekli. B una rağmen böyle bir yapı hala tam kurulabilmiş değil. Bazıları onun çabalarına “sen yapıyormuş gibi yap bizde sana uyuyormuş gibi yapalım” diyorlar.
Rus devletinin yeteneksizliğinin en iyi göstergelerinden birisi 2004 Eylül ayında Kafkaslarda Beslen’deki okul işgalinde yüzlerce insanın ölmesidir. Putin’in özel görevlileri ve Rus devletinin en elit birliklerine rağmen her iki tarafın hedef gözetmeksizin ateş etmesi tam bir katliama yol açtı. Merkezi hükümet her ne kadar tartışmaları bastırmaya çalıştıysa da kaçınılmaz olarak suş hükümetin beceriksizliğine yüklendi.
Beslen trajedisi ve Moskova’da neredeyse düzenli bir biçimde devam eden “terörist” saldırılar Putin’in çözeceğini söylediği ama çözemediği Çeçenistan sorunundan kaynaklanıyor. Yerel halkın muazzam kayıplarına rağmen saldırılar devam ediyor.
Putin içerde ve dışarıda “İslami terör” kartını oynamayı seviyor. Rus hükümeti bir çok açıdan eleştirilse bile bu konuda destek görüyor.
Putin’in üçüncü politik hedefi Yeltsin döneminin kaosunda oluşan politik iktidar dağılımını istikrarlı hale getirmek. Putin iktidara Yeltsin’in çevresindeki “aile” tarafından getirildi.
Onlara karşı geldiği için yerini kaybeden Yeltsin’in başbakanlarından Yevgeny Primakov “aile”yi net hedefleri olan, zenginliklerini korumak isteyen özel bir grup insan olarak tanımlamakta.
Rus ekonomisi çökerken egemen sınıfın bir kısmı bu ekonomiyi çok ucuza kendilerine mâl ettiler. IMF Rusya’nın petrol zenginliğinin gerçek değerinin %10′una alındığını söylüyor.
En başarılılar oligarklar denen bir avuç isim. Bu oligarkların bir kısmı Yeltsin ve çevresi ile iyi ilişkiler kurdular. Ama “aile”nin ve daha geniş oligarklar grubunun arkasında asıl işi yapan, Rus ekonomisini işleten kesim var onlar da güvenlik istiyorlar.
Putin bu daha geniş kesimi gözetiyor. Temmuz 2000′de oligarklara politik uzak dururlarsa servetlerini koruyabileceklerini söyledi. Bunların bazıları mesajı tam almadılar. Vladimir Gusinsky ve Boris Berezovsky zenginlikleri ile medyanın kontrolünü ve politik etkinliği birbirine karıştırdılar ve Putin ile çatışınca Rusya’dan kaçmak zorunda kaldılar.
Jack Straw’un gayretleri ile Berezovsky İngiltere’den politik iltica aldı ve Putin’i Rus kapitalizminin demokratik gelişimini engellemele suçladı.
Mikhail Khodorkovsky bir zamanlar Yukos Petrol olan şirketin başı hapse girdi fakat o daha ileri giderek Putin’e karşı politik bir çıkış yaptı.
Rusya’da sistem o denli yozlaşmış ki Rusya’nın zenginlerinin çoğunun aleyhine dava açılabilir.
Roman Abramovich durumu fark etti ve bir yandan Putin ile iyi ilişkiler sürdürürken diğer yandan da karanlık geçmişine karşı bir tür sigorta olarak dışarıda positiv bir görüntü yaratmaya çalışıyor.
Putin’in yaratmaya çalıştığı sisteme “liberal otoriterlik” gibi isimler veriliyor. Seçimler hileli ama herhalde Yeltsin döneminden daha fazla hile yok. Batı o vakit te, şimdi de bu hilelere gözlerini kapatıyor.
Baskı sadece oligarklara değil kampanya yapan gazetecilere ve rejimin muhaliflerine karşı da uygulanıyor. Ancak Putin’in işi de zor. Bir İngiliz gazetesine şöyle demişti: “Etkili bir polis gücü olmadan polis devleti kurmak”
Sonuç olarak Putin’in Rusyası bugün dünyada nerede duruyor? Rus ekonomisi hala çok zayıf ama BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeliği ve hızla eskiyen binlerce nükleer bomba ile Putin ağırlığından daha büyük bir etki yaratabiliyor.
Bunu daha milliyetçi bir arka plana dayanarak yapıyor. Bugün Rusya egemen sınıfları 1990′ların ilk yarısındaki dış politikaya bakarak kızıyorlar. O zamanlar Batı’nın yeni dünya düzeni kavramında ciddi olduğuna inanıyorlardı.
Ama Rusya’nın dünya ekonomisine daha fazla katılması gerektiğini düşünen bir kesim de var. Dünya ekonomisine daha fazla entegre olmaya, daha fazla yabancı sermayeye ve pazarlara ihtiyacı var.
Dolayısıyla Rusya’nın liderliği kaybettiği alanları geri kazanmalı ama bunun için daha fazla zamana ihtiyacı var.
Batı’da daha talepkâr bir Rusya daha zor bir Rusya olarak görülüyor ve bu nedenle Putin Yeltsin’den daha fazla eleştiriliyor.
Bu nedenle Gürcistan’da, Ukrayna’da ve Kırgızistan’da olduğu gibi bu rejimlere gerçekten karşı olanların değişimi aşağıdan değil de yukarıdan beklemeleri veya dışarıdan destek aramaları tamamen aptalca.
Önemli olan ne yazık ki bu konuda çok az insan böyle düşünüyor olsa da b ir alternatif yaratmaya aşağıdan başlamak gerekiyor.
Ancak radikalleşme Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’ın gösterdiği gibi çok ani olabilir. Ve insanlar böyle büyük sayılarda protesto etmeye başlayınca diğerlerini de etkiliyorlar ve bütün bir bölge etki altına giriyor. Böyle bir gelişme periferide değil de merkezde olursa çok daha sismik bir etki yaratabilir.
Ne zaman ve nasıl olacağını tahmin etmek mümkün değil ama Putin’in bütün çabalarına rağmen istediği kontrolü sağlayamayabilir. Dolayısıyla aşağıda eskiden olduğundan daha etkili bir biçimde kullanılabilecek bir alan açılabilir.
Mike HAYNES

İşte En Önemli 3 Sorun

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2007-12-05 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Merrill Lynch yeni raporunda, ABD’de ekonominin daralacağını ve FED’in faizleri 2009’un ortalarına kadar yüzde ikiye düşürmesinin olası olduğunu belirtiyor. Ayrıca Avrupa’da da büyümenin yavaşlayacağını ama ABD’deki kadar istikrarsız bir seyir izlemeyeceğine vurgu yapılıyor. Rapor tüm dünyada enflasyon riskinin güçlü olarak devam edeceğini de belirtiyor. Şu sıralardaki ekonomi gündemi de bu tespitleri doğruluyor.

Önümüzde birbirine geçmiş üç önemli sorun var: Birincisi enflasyon; Merkez Bankası’nın yalnız faiz aracılığıyla enflasyonu kontrol etmesi artık mümkün değil. Çünkü enflasyon, bundan böyle küresel bir tehdit. Petrol fiyatları geriliyor gibi olsa da emtia fiyatlarındaki artış sürecek.

İkincisi; enflasyonla birlikte baş gösteren işsizlik de artık küresel bir sorun. Son 10 yılda “Daha az işgücü ile daha çok üretim” dünya ekonomisinde neredeyse bir kural oldu. Bu yalnız istihdam ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi değil, geleneksel “sosyal güvenlik sistemi” ile istihdam arasındaki ilişkiyi de kopardı. Türkiye’de sosyal güvenlik sistemi tartışılıyor ama herkes eskisiyle yenisini karşılaştırarak bu tartışmayı yapıyor. Yeniyi eleştirenler eskinin yalnızca siyasi iktidarın iradesiyle tasfiye edildiğini sanıyorlar. Hâlbuki bu tasfiye, tarihsel iktisadi bir gerçeğin bizim kapımıza dayanmasından başka bir şey değil.

Bir diğer önemli sorunumuz işgücü talebiyle eğitim sistemi ilişkisinin kopmuş olması. İşgücü talebi olan kesimlere Türkiye eleman yetiştiremiyor. Türkiye sanıldığının aksine, bu yeni dönemde, işgücü bol bir ülke değil. Çünkü geleneksel karşılaştırmalı üstünlükler kuramı artık geçerli değil. Dış ticaretin özü olan bu kuram gelişmiş-gelişmemiş ülke ayrımına ve karşılaştırmasına dayanırdı. Ancak Çin başta olmak üzere Asya’nın son otuz yıldaki gelişimi, gelişmekte olan ülkelerin de birbiriyle olan ticaretini ve faktör donanımlarını sürece dâhil etti. Buna göre Türkiye, Avrupa ölçeğinde değerlendirildiğinde işgücü bol bir ekonomi sayılabilir. Ama dünya ölçeğinde değerlendirildiğinde örneğin Çin’le karşılaştırıldığında, işgücü kıt bir ülke. Bunun etkisi, dış ticaretin serbestleştiği ortamda, işgücü bol ve ucuz ülkeden az ve pahalı olan ülkelere ucuz mal akımı şeklinde oluyor. Bu da ucuz mal akımına maruz kalan ülkelerde niteliksiz emeğin işsiz kalmasına neden oluyor.

FED 11 Aralık’ta faizleri bir kez daha düşürecek. Merrill Lynch’in dediği gibi: Bu indirim önümüzdeki yıl yüzde ikilere doğru giderse Türkiye’ye sıcak para girişi artarak sürecek. Böylece YTL değerli kalacağı için ihracatın tek şansı düşük ücret. Ücretlerin düşmesi, nitelikli emeğin yetişmemesi herkesi vuracak bir gelişme.

Bu üç devasa soruna çözüm yok mu? Bu çaresiz kısır döngünün içinde yine birkaç kuşağı heba mı edeceğiz?

Çare var, hem de burnumuzun dibinde. Bu üç önemli sorun birçok Avrupa ülkesinin de sorunuydu. Ama onlar bu konuda şimdiye kadar önemli adımlar attılar. Başta İrlanda olmak üzere İtalya, Hollanda, Danimarka, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti eğitim, işsizlik ve bölgesel eşitsizliği çözecek programları yürürlüğe koydular.

Yeterli mi? Tabi ki değil. Ama hiç olmazsa adım atıyorlar.

İşçi sınıfının Google karşısındaki tutukluğu

Posted by cemilertem | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-04-20 tarihli Sesonline.net Yazısı

Geçen gün Ali Nesin büyük bir bıkkınlıkla söylemiş gazetenin birine; artık Türkiye geçsin şu geçiş sürecinden diye. Gerçekten öyle gına geldi yani. Ben kendimi bildim bileli bir “geçiş süreci” yaşıyoruz. Her seferinde tam sonuna geldik derken “yeni bir geçiş süreci” başlıyor. Sosyal Güvenlik Yasası da çıktı nihayet. Çalışanlar için Cumhuriyet tarihinin en önemli yasalarından biri olan bu yasanın çıkış sürecinde işçi sınıfı iyi bir sınav verdi mi? Bu gibi zamanlar kazanım elde etme amacını taşıdığı gibi örgütlülükleri geliştirme ve güçlendirme zamanları olarak da ele alınmalıdır. Ancak bu süreçte bunun tam anlamıyla gerçekleştirildiğini söyleyemeyiz. Türkiye’de işçi sınıfının örgütlülüğü ve mücadelesi Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarından ayrı ele alınamaz. Bu yapısal sorunlar, Türkiye’de kapitalizmin bir geçiş süreci olarak tanımlanan tarihsel yolculuğu kaynaklıdır. Cumhuriyet kurulduğundan beri tercih edilen yol kapitalizmin bu topraklarda batının bir parçası olarak yapılanmasıdır. Çeşitli kopuşlar ve içi kapanmalar da Türk egemen sınıflarının tercihinden çok batı kapitalizminin krizlerinden kaynaklı olmuştur. Türkiye kapitalizminin yapısal sorunları doğrudan politik olanla içli dışlı bir “geçiş” sürecini içerir. Bütün bu süreçte politik olanın belirleyicisi ise devlettir. Aksi hiç olmadı. Aksinin olduğu yer ve zaman işçilerin inisiyatif aldığı bir tarih olacak. Yani sokakların politik olanı belirlediği ve ekonomik olana buradan müdahale ettiği bir eşik aynı anda bir demokratik devrim tarihi ve zamanıdır da. Bu gerçekleşebilir mi? Burada hep söylediğim bir şeyi tekrar söyleyeceğim: Türkiye devleti sınırları içinde ve bu sınırların belirlediği siyasi kompozisyonla değil. Bugün dünyada ve ülkemizde işçi sınıfının yeni yüzünü ve örgütlenme potansiyelini anlamak dünya kapitalizminin içinde bulunduğu yeni yönelimi anlamaktan geçiyor.

Örgütlülük tamam da nerede ve nasıl? Bence bu sorunun yanıtı belki bütün sorunlarımızı çözmez ama temel yönelimimizin yanıtlarının başlıklarını verebilir. Bunun için biraz tarihle birlikte günümüzün dinamiklerini ele alalım.

MANDEL’İN ÜÇÜNCÜ TEKNOLOJİK DEVRİMİ

Mandel Geç Kapitalizm’de üçüncü teknolojik devrimin iki temel sonucuna ulaşır. Bunlardan ilki çok önemli ve bence şu yaşadığımız günleri özetliyor: “ Üretkenlik düzeylerindeki bölgesel ya da uluslararası farklar artık kar elde etmenin ana kaynağı değildir. Şimdi bu rolü, sektörler ve işletmeler arasındaki farklar üstlenmektedir.” (1)

Mandel, 19. yüzyılda tüketim malları ve üretim malları arasındaki emek üretkenliği farklarının azalmasının bir değer aktarım mekanizması olduğunu söylerken, tüketim malları kesimimden üretim malları kesimine değer aktarımının sömürge ve yarı sömürgeler yoluyla olduğunu, bunun için de tarımın stratejik bir sektör olduğunu söyler. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra (yani ikinci savaştan sonra) çok açık olarak bunun ortadan kalkmaya başladığına vurgu yapar. Hiç şüphesiz onun bu vurgusu bir süreçtir. Ama bu dönemi karşılayan ve onun içinden çıkmakta olan teknoloji dalgası daha da ilginçti. Telekomünikasyon, radyo ve alüminyum, plastik dönemi belirledi. Bu dönem ve onu karşılayan dönemde (1940’lardan 1980’lerin ortalarına kadar) monopol ve oligopol yapılar devletinde önemli bir ekonomik oyuncu olması ile birlikte ortaya çıktı ve gelişti. Kamusal yaygın alt yapı hizmetlerinin düzenlenmesi ya da kamu sahipliğine geçmesi, bankacılığın ve finans kapitalin büyük şirketlerde yoğunlaşması fordist üretim ile birlikte bu tarihsel döneme damgasını vurdu. Esasında fordizm ve buna bağlı ölçek ekonomilerinin gerçek ağırlığı ikinci savaş sonrası dönemde artmıştır. Elektrik üretimi ve dağıtımı fordizmin kılcal damarları olarak dünyayı sarmış ve kapitalizmi her yere taşımıştır. Bu üretim hızla otomobil ve diğer demir-çeliğe dayalı sanayileri ve dayanıklı tüketimi geliştirmiştir.

Yine bu dönemde hiyerarşik denetim ve büyük şirketlerde tekno-yapılaşma ortaya çıkmış ve uygulanmıştır. Perakende ve mağaza zincirleri, eğitim turizm ve eğlence sektörleri hızla gelişmiştir. Bu dönemin ana yürütücüsü ülkeler Almanya, ABD, İngiltere, Fransa, Belçika, İsviçre ve Hollanda’dır. Bu dönem AB genişlemesinin de ikinci dalgasına tekabül eder. Yani AB merkezi bir kontrol sanayileri ve gelişmiş ulus-devletler sıkışması olmaktan çıkarak bölgesel bir entegrasyon için ilk önemli adımlarını bu dönemde atmıştır. Yine bugün yaşadığımız zamanlara damgasını vuran kamu düzenlenmesinde ulusçu ve emperyalist devlet en gelişmiş halini bu tarihsel dönemde almıştır. Bu olgu aynı anda yaşanılan dönemde sanayileşmeye ve sanayinin alt yapı özelliklerini de damgasını vurmuştur.

ZORAKİ SÖMÜRGECİLİK

İkinci savaş sonrası ABD ekonomik gücünü, savaş öncesi ve savaş sırasında Avrupa’nın geliştirdiği teknoloji birikimine sahip çıkarak eldi etti. Silikon vadisi bir mucize değildi. Savaşın biriktirdiği teknolojik bilginin Amerika tarafından kullanılmasıydı. Bu teknolojiyi yaygınlaştırmak için risk sermayesi kavramı geliştirildi. Ve Amerikan üniversitelerinden fırlayan genç beyinler kendilerine parayı bastıracak savaş zenginleriyle silikon vadisinde buluştu. Bu teknoloji, uzay harcamaları ama daha çok ev aletlerinin ve kişisel bilgisayarların geliştirilmesi için kullanıldı. İşte sorun da, Mandel’in dediği gibi, tam buradaydı. Çünkü tüketim malları kesiminin genişlemesinin sınırı vardı. Bu sınır gelişmiş ülkelerin pazarı idi. Bu pazarın sonuna gelindiğinde buralardaki işçi sınıfını için alacak –kişisel bilgisayar dâhil- tüketim malı kalmamıştı. Ancak işçi sınıfına tüketim malı satmanın yükü de ağırdı. Yüksek ücretli ve örgütlü işçi sınıfı kar oranlarını düşürdüğü gibi bir müddet sonra talep yetersizliğine de sebep oluyordu. Çünkü alım gücü ne kadar çok olursa olsun işçilerin talebi devletin talebinin yerini tutamaz. Bir müddet sonra yani pazarlar bulmanın elzem olduğu ortaya çıktı. Zaten bu ortaya çıkmadan önce, petrol bahanesiyle kriz de başlamıştı. Bu üçüncü dalga dediğimiz yeni sömürgeci dönemin sonuydu ama bunun tam anlamıyla tasfiyesi hemen mümkün değildi. Çünkü dünya gelişmiş ülkelerden ibaret sayılamazdı. ABD’nin hegemonik devlet rolünden soyunması, azgelişmiş ülkelerin diktatörlüklerden sıyrılması o kadar kolay süreçler değildi. Ve bunlar hep şimdi yaşadığımız “geçiş” sürecini içerecekti.

NEYDİ BU ÜÇÜNCÜ DALGA

Üçüncü dalga Pax-Britannica ve sömürgeciliğin devam ettiği ama aynı zamanda sonlandığı ve yerini Pax-Americana’ya bıraktığı dönemdir. Üçüncü büyük sermaye birikim dönemini takip eden dördüncü dönemde ABD’nin hegemonik devlet olarak iktisadi ve askeri hâkimiyetinden bahsedebiliriz. SSCB’nin bu dönemdeki ekonomik örgütlenmesi ve silahlanma yarışı, soğuk savaş olguları ABD’nin emperyalist-hegemonik devlet olarak yapılanmasını tamamlarken, SSCB’nin varlığı kapitalizmin o dönemdeki yapılanmasının ve sermaye birikiminin, çoğu kere söylendiği üzere, alternatifi olmamış onun tamamlayıcısı olmuştur. Wallarstein bu konuda oldukça iddialıdır. Wallarstein ABD ve SSCB ilişkisinin yüzeydeki görüntüsü başka, altında yatan gerçek başka der. (2) Wallarstein’e göre 1917’den beri olan, kapitalizmin işleyişini güvenle sağlamak ve fordizm, merkezi planlama gibi örgütlenme biçimlerini ve araçları farklı veçheleriyle uygulamaktı. Bu anlamda ulusal merkezi planlama, fordist üretim, devletçi ekonomi gibi uygulamalar ve araçlar sanıldığının aksine sol bir seçenek değil, tam aksine, dönem itibarıyla ABD egemenliğini pekiştiren ve onu dengeleyen-devam ettiren (sürekliğini sağlayan) oluşumlardı.

POLİTİK TEKNOLOJİ

Bugün Freeman beşinci dalgayı 1980’lerden başlatıyor ve günümüze getiriyor. Bu dönemi tanımlayan temel niteleme enformasyon ve iletişim. Temel taşıyıcı büyüme sektörleri ise yazılım, esnek üretim sistemleri, sayısal haberleşme ağları, uydu teknolojisi, biyoteknoloji. Castells, Freeman’ın bu çerçevesini enformasyon teknolojisi paradigması ile tamamlar. (3) Yeni teknolojilerin hızlı yayılımı, bu teknolojilerin ağ kurma iradesi ve etkileşimi, esnekliğin temel olduğu ve yatırım üretim planlamasını bilgisayar ağlarına bağlı yapan oluşumların ortaya çıkması ve üretim zincirini oluşturması paradigmanın başlıca ayaklarıdır. Castells şöyle devam eder:”Böylece mikro elektronik, telekomünikasyon, opto-elektronik ve bilgisayarlar artık enformasyon sistemleri ile bütünleşmiştir. Bu noktada örneğin yonga üreticileri ile yazılımcılar arasında hala işletme düzeyinde bir farklılık mevcut olacaktır. Ancak bu tür bir farklılaşma, yonga donanımlarına yazılımların yerleştirilmesi kadar, şirketlerin stratejik ortaklıklar, işbirliğine dayalı projeler çerçevesinde giderek daha fazla bütünleşmesiyle bulanıklaşmıştır.” (4)

Bu gelişmenin taşıyıcı ülkeleri daha doğrusu bölgeleri Freeman’a göre, ABD, Asya, AB, Rusya ve diğer gelişmekte olan ülkelerdir.

Bu stratejik gelişmelere uluslar arası finans piyasalarının serbestleşmesi ve düzenlenmesi eklenince karşımıza tek bir pazara doğru giden bir kapitalizm çıkıyor. Mandel’in dediği gibi bu gerçekleşmelerin çok önce yani ikinci savaştan hemen önce olması gerekirdi.

Ancak İkinci savaştan sonra yeni sömürgeciliğin devreye girdiğini ve bu süreci uzattığını biliyoruz. Zaten yeni sömürgecilik dolayımlı bir faşizm olarak üretim araçları sektöründeki artı-değer çöküşüne karşı geliştirilmişti. Bu çok açık olarak, ikinci teknolojik devrimin, gecikmeli olarak, tüketim malları sanayine uygulanmasıydı. Fordizmle birlikte uygulanan dayanıklı tüketim mallarını metropol ülkelerde yaygınlaştırma çabası sermayenin organik bileşiminde önemli bir artışa yol açtı. Bu kar oranlarında geçici bir yükselişe neden olurken, üretim malları ve teknoloji geliştiren sektörler geldikleri sınırdan öteye geçemediler. Çünkü tüketim malları sektöründeki kar yükselişinin iki sınırı vardı; birincisi teknoloji yapan ve üreten sektörlerine yatırım yapılmıyordu ve buralardaki karlar düşüyordu. İkincisi sömürgelerdeki pazarların sınırına gelinmişti. Yani sömürgeler mal ve para çevrimini yapamaz hale gelmişti.

İşte burada gelişmiş ülke-gelişmemiş ülke ayrımının önemi ortadan kalkıyor. O tarihe kadar “geliştirilmeyen” ülke ya da bölgeler artık “geliştirilebilirlerdi” Çünkü çıkış için tek yol vardı: Teknolojiyi hızla devreye sokmak. Ancak bu çok bilinen bir sorunu yeniden devreye soktu. Teknoloji hızla çoğalır ve küreselleşirken kar oranları da aynı hızla düşmeye başladı.

YAKALARIN RENGİ KARIŞTI

Bugünü belki de bu çerçeve biraz anlatabilir. Peki, bu süreçte işçi sınıfı ne oldu? Tabii ki bu dönemde işçi sınıfının ortadan kalktığını söyleyen yeni liberal tezlerden, değişen hiçbir şeyin olmadığını, fabrikaların ve mavi önlüklü, çelik iradeli ve devrimci parti benzeri sendikalarıyla işçi sınıfının küresel kapitalizmin kafasına vurarak iktidarı ele geçireceğini iddia eden tezlere kadar tüm içi boş iddialar bugün gerçek yerlerini buldular.

Fordist kitle üretiminin, sosyal devletin, ucu bucağı olmayan fabrikaların ve onların sendikalarının tasfiyesinden sonra şimdi, yukarıda anlattığımız gibi, yeni bir dönemi yaşıyoruz.

Şimdi küreselleşme, ulusal hükümetlerin farklı para ve maliye politikaları geliştirmelerini güçleştirdiği hatta imkânsız hala getirdiği gibi, farklı emek politikaları geliştirmesini de önlüyor. (5) Çünkü artık ulusal sınırlar içindeki talep önemli değil. Küresel teknolojik gelişim ve bu teknolojinin başat üretim aracı olarak gelişimi önemli.

GOOGLE GERÇEĞİ

Bugün arama motoru Google’un ilk çeyrek karının 1.31 milyar dolar olması ancak bunun yanında sanayi ve finans sektörünün toptan zarar yazması bize bu dönemi özetliyor. Yüksek faizlerin sanıldığı gibi küresel kapitalizmin karlılığını artıran bir araç olmadığı tam aksi sonuçlara yol açtığını da bu süreçte gördük. “Metropol ülkelerdeki birikim azlığı ve sömürgelere sermaye ihracının düşmesi böylece sadece sermaye fazlasının ortaya çıkışını ve kar oranının düşmesini pekiştirdi. Bilindiği gibi, fazla sermaye yalnızca ortalama faiz elde eder, ortalama kar değil. Ancak kendisi sermayenin değer kazanma sürecine bizzat katılmadığı için ve dolayısıyla bu faiz toplam toplumsal artı değerden ödenmesi gerektiği için ortalama kar oranını daha da düşmeye zorlar” (6)

Artık devletlerde, mali sermaye de yüksek faizle daha fazla idare edilemeyeceğini gördü.

Kapitalizm şimdiye değin üretim araçlarını geliştirmek için devleti öne sürdü ve devletler eliyle savaşları çıkardı. Savaşları iki temel işlevi vardı; birincisi tıkanan pazar sorununun yeniden düzenleyip yeni sermaye birikiminin gereklerine göre paylaştırdılar ikincisi ise üretim araçlarını geliştirecek (Marks’ın ünlü Kesim I’ini ) talebi ve alt yapıyı sağladılar. Bunu tamamlamak içinse savaş sonrası dönemlerde tüketim ve hizmetler alanlarını geliştirildi. Gelişmiş ülkelerde sosyal devlet, sınırlardan taşan kültürel zenginlik ve örgütlü(!) işçi sınıfı bunun sonucuyken aynı dönemde azgelişmişler ilk önce ucuz hammadde ve emek deposu sonra da ucuz fabrikalar oldu. Şimdi ne savaşan ulus-devletlere eskisi gibi ihtiyaç var ne de ucuz hammadde depolarına.

Şimdi ki ihtiyaç, bilgiyi alacak bir talep, yaygınlaşan piyasa ağı ve bunu tamamlayan küresel bir düzenek.

Bunu sağlamak için de devletin ağırlığından her yerde hemen kurtulmak gerek. Devletin gereksiz kadrolarının, düzeneğinin yol açtığı gereksiz harcamalar ekonomiye başka bir yerden zerk edilerek yeni bir orta sınıf ve talep yaratmak şimdi en önemli hedef.

Ancak çok iddialı olacak ama yeni kapitalizm bunu hem İran’da hem Türkiye’de hem de Afganistan’da yapmak istiyor. Peki, burada işçi sınıfı nerede duracak. Bir kere şu “mavi yaka”, “beyaz yaka” gibi gereksiz tanımlardan kurtulduğumuzu söyleyelim. Artık ulusal hükümetlerin dünyadan ayrı bir iktisat politikaları olamayacak. Böylece işçi sınıfının ulusal hükümetlerle pek işi yok.

Örneğin yeni ‘Sosyal Güvenlik Yasası’ küresel bir düzenleme. Zaten bu düzenlemeyi yapmayacak bir hükümet iktidara gelemezdi. Sanıldığı gibi bu yasa IMF direktifi ve AKP işbirliğiyle değil, ‘Washington uzlaşısının’ bir sonucu olarak gündeme gelmiş ve yasalaşmıştır.

Burada iki şey yapılabilirdi; birincisi küresel düzeyde alternatif yeni bir sosyal güvenlik sisteminin dünya vatandaşlığıyla birlikte oluşturulması. İkincisi bunun, Türkiye’de eski yasanın yerine getirilmesi için küresel ve yerel eylemlilikler ve ittifaklar.

Evet, yalnızca küresel bir işçi hareketi ve bu alanda sınırların kalkması bile 21. yüzyıla damgasını vuracak bir gelişme. Ama bundan ötesi kafa ve kol emeği arasındaki farklılıkların giderek erimesinin heyecan verici sonuçları olacaktır.

1 Mandel, E. Geç Kapitalizm, S: 259, İstanbul–2008

2 Immanuel Wallerstein, Liberalizmden Sonra, 1998, Metis, İstanbul.

3 Manuel Castells, Ağ Toplumunun Yükselişi, 2005, Bilgi Üniversitesi ,İstanbul.

4 Manuel Castells, age, s; 91.

5 Şenkal, A. Küreselleşme sürecinde sosyal politika: S.469; Alfa yayınları, 2005, İstanbul.

6 Mandel, age. S:256