Bu Avrupa gidici… Türkiye karar vermeli…

Posted by cemilertem | Posted in Star Gazete Yazıları | Posted on 09-11-2011

0

4 Kasım 2011

Geçen sene bu zamanlar Seul’deki G-20 zirvesinde, başta IMF olmak üzere, küresel finansal kurumların yeniden yapılanması, ülkelerin krizin daha fazla derinleşmemesi için rekabetçi devalüasyonlardan kaçınması ve bir kriz hastalığı olarak kabul edilen korumacı önlemlere gidilmemesi ele alınmıştı. Aslında küresel krizin ortaya çıktığı 2008 yılında da Washington’da yapılan G-20 zirvesinde acil finansal reformların yapılması çağrısı yapılmış ve bu çağrı 2009 ve 2010’daki zirvelerde bıkmadan yinelenmişti. Şimdi Cannes’da ise artık pelesenk olmuş bu ‘yeniden yapılanma’ tekrarları dışında karşımızda devasa bir Avrupa krizi var ve bu kriz giderek ekonomik olmaktan çıkarak siyasi bir tarafa doğru hızla yuvarlanıyor. Yunanistan’da hükümetin aldığı karar, hiç şüphesiz, krizin bu siyasi yanını tüm açıklığı ile ortaya çıkarmıştır. Ama aynı zamanda Yunanistan, aldığı bu kararla, Merkel ve

Türkiye’nin ‘Orta Vade’de çözümü daha özgün olmalı

Posted by cemilertem | Posted in Star Gazete Yazıları | Posted on 03-11-2011

0

Ekonominin yalnız ekonomi olmadığını en çok bugünlerde anlıyoruz galiba. Krizi çözmek ya da en az hasarla atlatmak için atılan her adım, başka bir yüzüyle, politik bir duruşu, amacı içeriyor. AB’nin krizden, siyasi ve mali birlikle mi, yoksa kemer sıkma politikaları ile mi çıkacağı tartışması özünde ekonomik değil, politik bir tartışma. Anglosakson dünyası, kapitalizmin içinde bulunduğu krizin, hâlâ neoliberal iktisadın çürümüş tahtaya dönüşe

IMF ANLAŞMASI VE TÜRKİYE’NİN YENİ DÖNEMDE ÖZGÜN PROGRAM İHTİYACI ÜZERİNE

Posted by cemilertem | Posted in Finans Politik, Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 22-05-2009

1

Şimdi herkesin aklına gelen ama bir türlü söylemeye dilinin varmadığı bir olasılığa gelelim. 20. stand-by, yani IMF anlaşmasının hiç olmaması olasılığına.

Hükümetin –Maliye Bakanı’nın da içinde olduğu- önemli bir kesiminin, Merkez Bankası’nın ve TÜSİAD gibi iş çevrelerinin 20. stand-by’ın bir an önce olması konusundaki güçlü iradelerine rağmen anlaşma bir türlü olmuyor. Neden? Bu tek kelimelik ama çok önemli sorunun yanıtı bizce çok kapsamlı. Yani, basitçe Başbakan’ın krizi hafife almasına, IMF’nin hükümetten, kısa sürede, altından kalmayacağı reformlar istemesine bağlanacak düzeyde bir mesele değil bu “anlaşamama” meselesi. Aslında bu “anlaşamama” hali bize bu dönemi anlattığı gibi bundan sonrasını da anlatıyor. Öncelikle herkesin merak ettiği soruya kestirmeden yanıt verelim: Bize göre şu an Türkiye’nin, IMF ile anlaşma yapmasının koşulları ortadan kalkmıştır.

2008-2010 Falımız (Beklentiler ve Gerçekleşecekler)

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem 2007-12-18 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Avrupa Birliği’ne katılım öncesi mali izleme süreci kapsamında her yıl hazırlanan Katılım Öncesi Ekonomik Program geçenlerde yayınlandı. DPT tarafından hazırlanan programdan anlaşılıyor ki, önümüzdeki iki yıl, içinde bulunduğumuz ortalamadan çıkamayacağız.

Programda, orta vadeli makro ekonomik senaryoda göze çarpan birkaç noktaya değinmek ve üzerinde durmak istiyorum.

Bir kere şimdiye kadar sürdürülen para ve maliye politikalarından en ufak bir sapma bile söz konusu olmayacak. Bu bize kamu borç stokunun milli gelire oranının azalacağını söylüyor. Bunun hepimiz için anlamı devletin hayatımızdan, önümüzdeki iki yıl, daha fazla çıkacağı.

Kamu artık büyüme için temel bir talep bileşeni değil. Düşen büyümede herkes tarımı tartışıyor ama toplam tüketim harcamalarında kamu kesimi payı giderek düşüyor. Bunun önümüzdeki iki yıl yüzde olarak artış ortalaması 2,5. Oysa bu oran 2006 yılında yüzde 9,6 idi. Bu maaşlara, eğitim harcamalarına, alt yapı yatırımlarına olumsuz yansıyacak. Toplam sabit sermaye yatırımları düşüyor. Burada da kamu neredeyse hiç yatırım yapmıyor.

İkincisi para politikalarında faiz yine temel araç olacak. Bu bize Türkiye’deki reel faizlerin daima dünya ortalamasının epey üzerinde olacağını söylüyor. Merkez Bankası yüzde 4 enflasyon hedefi için hepimizi daha fazla zorlayacak.

İşgücü piyasasında ise değişen bir şey yok. İşgücüne katılım oranı 48,9, işsizlik oranı yüzde 9,7. Oysa işsizliğin, özellikle doğuda, çok daha yüksek olduğu biliniyor. En azından, faiz dışı fazla hedefi kadar, işsizliği düşürmek konusunda hükümetin iddialı olması gerekirdi. Yüksek faizle gelen durgunluk ve duran sabit sermaye yatırımlarına bağlı olarak gelişen işsizliğin her zaman küresel enflasyonla birleşme tehlikesi var.

DPT cari açıkta bir sorun olmayacağını söylüyor. Cari açık, önümüzdeki üç yılın ortalaması olarak, 40 milyar dolar düzeyinde olacak. 2008–2010 döneminde IMF’ye net 5,8 milyar dolarlık geri ödeme yapılacak olmasına rağmen, cari işlemler açığının finansmanında sorun yaşanmayacağı gibi, 6,5 milyar dolar net rezerv artışı gerçekleşecek.

Kamu borcu düşeceğine göre bu açık doğrudan yatırımlar ve portföy yatırımları ile finanse edilecek. Doğrudan yatırımlar kaleminde önümüzdeki iki yılın ortalama tahmini 18 milyar dolar, sermaye finans hesabında diğer yatırımlar kalemindeki yükümlülükler ise cari açığın bir diğer ilacı. Bu bize önümüzdeki iki yıl özel sektörün artarak dışarıdan borçlanacağını söylüyor. Yani Türkiye’de kamu değil ama özel sektör borçlanacak ve yabancılar da artarak orta ve uzun vadeli yatırımlar yapacaklar.

Bunun siyasi olarak sonucu ise çok açık: Dışta Sarkozy gibilere, içte de bilumum statükocu Sarkozy karikatürüne rağmen Türkiye-AB ilişkisi planlandığı gibi yürüyecek.

ABD başkanlık seçimlerinden sonra bu süreç hızlanacak. Bunu ABD’nin işbaşına gelecek kanadı da istiyor.

Sonuç olarak ekonomi olarak sıkıntılı ama siyasi olarak alternatif açılımları olan, daha geniş ufuklu bir iki yıl bizi bekliyor.

TÜSİAD’ın Önerileri ve Attali Planı

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-01 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

TÜSİAD, ekonomi yönetimiyle önceki gün yaptığı toplantı öncesi katılımcılara Sarkozy’nin düşünür ve iktisatçı Attali’ye hazırlattığı planı dağıtmış. TÜSİAD’ın ekonomiyle ilgili paketi de daha çok içinde bulunduğumuz durgunluğa yönelik acil önlemleri kapsıyor. Ancak bunların içinde uzun vadeli reformlar da var. TÜSİAD’ın, bu adımı ve Fransa’nın Attali planını öne çıkarması bizce iki önemli vurguyu içeriyor:

Birincisi; ekonomi, dünyadaki daralmaya da bağlı olarak, şu günleri acil müdahaleler olmadan kazasız atlatamaz. Burada IMF şartlarını da yerine getirmemiz yeterli değil; bizim kendimize özgü acil önlemleri almamız gerekir.

İkincisi: “K.Irak müdahalesini bir yere kadar anlayabiliyoruz. Türkiye, muhataplarıyla (ABD ve Kürt yönetimi) acil olarak anlaşmalıdır. Savaş üzerinden ve savaşa dayalı bir ekonomi ve büyüme istemiyoruz.” TÜSİAD, yapılan müdahalenin ancak ABD’nin çizdiği sınırlar ve süre içinde olmasını istemektedir. Çünkü böyle olursa bu müdahale amacına ulaşır. Bu amaç da çok açık olarak: Türkiye’nin Kerkük konusunda masaya oturması ve enerji hatlarının, yeni dönemde, kontrol mekanizmasının dışında kalmamasıdır. Uzun vadeli amaç ise; Irak ve Ortadoğu pazarında Türkiye’nin hatırı sayılır bir oyuncu olmasıdır. Asker bu iki “ulvi” amaç için orada. Ama Türkiye’de, Türkiye’nin emperyal bir güç olarak savaşa dayalı büyümesini isteyenler de var. Bu kesim hala çağdışı büyüme ve kapalı ekonomi anlayışından hareket ediyor.

Yatırımların gelirden bağımsız talep yaratıcı olarak devlet tarafından devreye sokulması Keynes iktisadında kısa dönem çaresidir. Keynes’in önerisi talep yanlı sorunların kısa dönemde çözümü içindir. Ancak Harrod’un Keynes’ten sonra 1930’ların sonunda geliştirdiği yaklaşım, yatırımların talep yanında kapasite yaratma yönünü de ele alır ve bunun, Keynes’in aksine, uzun dönem çaresi olduğunu söyler. Bu yaklaşım, onu ortaya atan ve savunanlardan bağımsız olarak, toplumun değil devletin üretmesine dayanan bir ekonomiyi öne çıkarır. Devletin toplum yerine üretimi ise her alanda tekliliği getirir. Ekonomide, siyasette, kültürde tek bacak üstünde yürümek baskıcı, otoriter ve içe kapalı bir yapının ilk işaretleridir. Böyle toplumların, saldırgan, milliyetçi ve gereğinden fazla silahlanan ordular temel direği olur. Silahlanarak ve ele geçirerek ayakta durur bu toplumlar. Yurttaşlarının ne kazandığı ne yediği-içtiği önemli değildir. Çünkü talebi devlet yaratır; bireyler değil.

Şimdi TÜSİAD’ın hükümetin önüne örnek olsun diye koyduğu Attali Raporu, yukarıdaki çağdışı yaklaşım dışında, önemli bir açılım. Rapor, eğitim ve teknoloji seferberliğine dayanıyor. Yeni ve çağdaş bir sosyal güvenlik sistemini, KOBİ’lere yönelik kapsamlı reformları ele alıyor. Ancak Attali Raporu’nun önemli bir yanı da vilayet düzeyindeki idari yapıyı 10 yıl içinde ortadan kaldıracak olması. Bunun yerine Attali, demokratik yerel yönetimler öneriyor.

Rapora göre, bölgesel yerel yönetimler öne çıkacak ve büyük şehir belediyeleri yönetimde etkin olacak.

TÜSİAD, Türkiye’nin artık 19. ve 20. yüzyıldan kalma anlayışlarla kalkınamayacağını, tam aksine etrafı dikenli tellerle çevrili bir kışlaya döneceğini görüyor.

Ama sonuçta, TÜSİAD işin sermaye yanını temsil ediyor. Toplumun geri kalanı da kendi çıkarları konusunda TÜSİAD kadar etkin olmalı.