Keynes Yeniden (mi)?

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-02-05 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Dünya yeni bir yol arıyor. Şu günlerde yaşadıklarımız, hem ekonomide hem de siyasette at iziyle it izinin birbirine karışması yeni bir arayışın işaretleri aynı zamanda. Türkiye’de olan tartışmaların bir başka biçimi dünyanın her yerinde var. ABD’den başlayan krizin küresel bir krize dönüşmemesi için henüz ele avuca gelir çözüm bulayan siyasetçiler ve ekonomi yöneticileri şimdilerde eski defterleri karıştırmaya başladılar. “Zaten uzun dönemde hepimiz ölüyüz” diyen Keynes yeniden revaçta. Hele Keynes’in maliye politikasını öne çıkaran ve biraz daha devletçi sol bir anlayışı savunan takipçileri her gün yeniden keşfediliyor. Mesela bunlardan biri Hyman Minsky. Minsky, sola kayan bir Keynes’ciydi. Devletin neoliberaller gibi küçülmesini değil, büyümesini ve maliye politikasını öne çıkararak ekonomiyi yönetmesini savunuyordu. Minsky, “finansal istikrarsızlık” hipotezinde mali sitemdeki borçluları üçe ayırıyordu. Sağlamcılar, spekülatörler ve borçları ödemekle zorlanan ponziler. Minsky, spekülatörlerin ve ponzilerin çoğunlukta olduğu liberal sistemde mali istikrarın olmasının mümkün olmadığını söylüyordu. Uzun dönemde ponzilerin ve spekülatörlerin sayısının artacağını bu yüzden istikrarın, araya devlet girmeden ve düzenleme yapmadan olmasının mümkün olmadığı da Minsky’nin temel teziydi. Şimdi en büyük ponzi ABD. ABD’nin net dış yükümlülükleri- böyle giderse, ama gitmeyecek- 2010 yılına girmeden GSMH’ sının yüzde 65’ine ulaşacak. Fed’in faiz indirmesinin de çare olmadığı artık biliniyor. Bilindiği gibi Fed 11 Eylül sonrası da para politikasını gevşetmiş ve faizleri peş peşe dokuz defa düşürerek yüzde 2,5 seviyelerine çekmişti. O dönemde (2001’de) Fed, piyasaya 100 milyar doların üzerinde likidite de vermişti. Ama bütün bunlara rağmen bugünlere geldik. Bütün bunları IMF yöneticileri de, dünyayı yönetenlerde biliyor. Mesela, IMF direktör’ü Strauss-Khan, Dünya Ekonomik Forum’unda, merkez bankalarının izlediği para politikalarının tek başına global ekonomik problemler hususunda yeterli olmadığını dile getirdi. Strauss-Khan, resmin bütününe bakmak gerektiğini, bu bütünün maliye politikasını da içerdiğini söyledi.

ABD Hazinesi eski sekreteri Lawrence Summers “çeyrek yüzyıldır ilk kez bir IMF direktörünün bütçe açıklarında artışı ve mali teşvikleri dile getirdiğini” söyledi. Yani IMF, “solcu”Keynes’ci Minsky’yi hatırlıyor. İngiltere Başbakanı Brown da geçenlerde IMF’nin küresel bir uyarı sistemi oluşturması gerektiğini söylüyordu. Brown, para politikası yanında maliye politikasının şart olduğunu söyleyerek, merkez bankalarını ve IMF’yi kapsayacak bir reform paketinin gündeme gelmesine vurgu yapıyor. Yeni bir DTÖ ve IMF tartışması önümüzdeki günlerde hızlanacak. Zaten Stiglitz’de artık dünyanın yeni bir para birimine, yeni kurumlara ve anlayışa sahip olması gerektiğini söyleyip duruyor.

Ben, eski “sol” Keynes’ciler de dâhil, artık hayaletleri çağırarak ne ekonominin ne de insanlığın içinde bulunduğu şu durumdan kurtulabileceğini sanmıyorum. Yeni liberalizmin alternatifi, devletçi kapitalizm olmayacak. Yani dünya 1950 ile 1973 arasındaki “altın çağa” artık dönmeyecek. Bizim gibi ülkelerde de otarşik, ulus-devlete dayanan arkaik kalkınma arayışlarının bir çıkış değil, faşizme toslamak olduğunu birtakım ihtiyar “Japon Askerleri” de anlasın artık.

Akıl Almaz Bir Karar

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Ekonomik akıl önemli bir kavram. Ekonomik aklı olmayan ya da olsa bile bu aklı yönetim mekanizmalarına, demokrasi eksikliği nedeniyle, yansıtamayan toplumların şu çağda kalkınması mümkün değil. Ekonomik aklı üst toplumsal akıl olarak içselleştiremeyen toplumlar başkalarının aklına muhtaç kalırlar. Örneğin Türkiye yönetici sınıfıyla IMF ilişkisi böyle bir muhtaç kalma ilişkisidir.

Düşünür ve tarihçi Fernand Braudel akılcılığı araçların amaçlara göre uyarlanmasının sürekliliği ve olasılıkların ustaca hesaplanması olarak tanımlar. Böyle bir akılcılık ise bir ülkede ancak demokrasi kurumsallaşmışsa mümkündür.

Türkiye’de öyle şeyler oluyor, bizi yönetenler öyle kararlar alıyor ki sanki Braudel’in tarifini tersinden yapıyoruz. Bizi yönetenlerin amacı ne; ya da bir amacı ve bu amaca uygun akılları var mı diye düşünüyorsunuz. Evet, hükümetin akıl almaz bir kararından bahsedeceğim.

Geçen hafta yürürlüğe giren KDV kararnamesinde herkes için çok önemli bir sürpriz vardı. Leasingde KDV yüzde 1’den yüzde 18’e çıkarıldı. Bu karar için BDDK bile bizim için sürpriz oldu dedi. Borsada leasing şirketlerinin ve katılım bankalarının hisseleri çok hızlı düştü.

Herkes şaşkın ve bu akıl almaz kararın imalat sanayi için nasıl bir yara açacağını kavramış değil. Gelen ilk tepkilere karşı, Gelir İdaresi Başkanı “fayans ve koltuk bile leasingle alınıyor, bunu niye teşvik edelim ki” dedi. Yani fayansın leasingle alınmasını önlemek için Gelir İdaresinin aklına yalnız KDV’yi yükseltmek geliyor. Burada artık diyecek bir şey yok.

Milli Prodüktivite Merkezi için Prof. Dr. Bedriye Saraçoğlu ve Dr. Halit Suiçmez Türkiye İmalat Sanayinde Verimlilik adlı bir çalışma yapmışlar. Çok güncel ve kapsamlı bu çalışmanın vardığı birkaç sonucu, bu vesileyle paylaşmak istiyorum:

Çalışma; gerek katma değer, gerekse üretim verimliliğinde görülen dalgalanmalara bağlı olarak imalat sanayinin de istikrarsız bir maliyet yapısı olduğuna ve teknolojiden yeterince yararlanılmadığı sonucuna varıyor. Buna bağlı olarak; imalat sanayi genelinde ortalama sermaye verimliliği artış hızının, ortalama işgücü verimliliği artış hızından daha düşük ve istikrarsız olarak gerçekleştiğine vurgu yapılıyor. Bu durum, imalat sanayinin sermaye kullanımının verimliliği sağlayacak teknolojik yeniliklere ulaşamamış olmasının yanı sıra, sektörlere verilen teşviklerin dağınıklığı nedeniyle, sermayenin istikrarsız ve yön değiştirme eğilimiyle açıklanabilir; deniyor. Çalışma, imalat sanayii genelinde üretimin sermayeye göre esnekliği ise 1.077 olarak saptıyor.

Bu, istihdam sabitken kullanılan makine-donanımın yüzde 1 oranında artırılması halinde, katma değerin yüzde 1’den büyük oranda (1.077) olacağına işaret eder. Bu teknik deyim bize imalat sanayinin hala teknolojiye aç olduğunu, emek verimliliği yerine teknolojik verimliliğin artık öne geçmesi gerektiğini söylüyor.

Bu nitelikli emeğin iş bulması, nitelikli emeğin yetişmesi ve yüksek katma değer demektir. Türkiye’nin buna ihtiyacı var. Peki, bu nasıl olacak. Tabii ki sektörel ve doğru dürüst bir teşvik politikasıyla. Şimdiye kadar imalat sanayine verilen en anlaşılır teşviklerden birisi leasingdeki yüzde 1 KDV idi. Bu karar imalat sanayii dışında yeni gelişen leasing sektörünü de vuracak.

Aklın yolu 1. Yüzde 1’e geri dönülsün!

Şimdi de Özel Sektörün Borçları Korkutuyor

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Giriş Spotu: (benim tercihim) Özel sektör için kritik günlere giriyoruz. Bunun üç temel nedeni var; birincisi küresel likidite eskisi gibi olmayacak. Küresel fonlar ve bankalar Türkiye gibi kırılganlıkları çok olan ülkelere daha cimri ve çekinceli davranacaklar. İkincisi ABD ekonomisinin yavaşlamasının artması ve resesyonun küresel bir hal alması tehlikesi; üçüncüsü ise Türkiye’de 2004’ten sonra dış kaynak kullanan firmaların borçlarının vadelerinin gelmeye başlaması. Evet, özel sektör için kritik günlere giriyoruz.

İşte bundan dolayı şimdilerde çok konuşulacak özel sektörün dış borç analizini aşağıda yaptık:

ABD’de başlayan kriz şimdi de Avrupa’ya gelmek üzere. Almanya ve Fransa gibi merkez ülkelerin büyüme oranları giderek düşüyor. Almanya’nın büyüme oranı son çeyrekte 1,8’e düştü. Bu Türkiye’nin cari açığını finanse etmesi için büyük risk. Türkiye 2001 sonrası kamu borçlanmasını azaltan bir ekonomi politikası izlerken, özel sektör içteki faiz oranlarının yüksekliğine bağlı olarak yurtdışından döviz borçlanıyor. Bu durum kamunun borçlarının azalmasının getirdiği avantajı ortadan kaldırıyor.

Türkiye’de kamu net borç stokunun GSMH’ye oranı azalmaya devam ediyor. Bu oran 2007 yılı için yüzde 40,7 seviyesinde gerçekleşmişti. Merkez Bankası Finansal İstikrar Raporu’na göre bu azalışta, kamu mevduatında ve işsizlik sigortası fonu net varlıklarındaki yükseliş, GSMH’ deki artış ve brüt borç stokundaki azalış etkili oldu. Bu süreçte kamu brüt borç stokundaki azalışta, kur etkisine bağlı olarak, yabancı para cinsinden borçların YTL karşılığının düşmesi etkili oldu.

Bu eğilimin 2008 yılında da güçlenerek süreceği gerek Hazine’nin, gerekse Merkez Bankası’nın raporlarında ve projeksiyonlarında yer almaktadır.

Ancak, IMF şartlılığı ve buna bağlı maliye politikası çerçevesinde kamu borçlanma gereği-dolayısıyla kamu borç oranı- düşerken özel sektör, düşük kur avantajından da yararlanarak son beş yıllık süreçte çok yoğun ve hızlı borçlanmaya yönelince özel sektörün borçları hızla arttı. Buna bağlı olarak, küresel kriz şartlarında özel sektör dış borçları nasıl döndürülecek sorusu şu sıralar sıkça gündeme gelmeye başladı.

Bu borçlar Türkiye’nin riski mi; yoksa Başbakan ve Hükümetin ekonomiden sorumlu Bakanlarının söylediği gibi, bir fırsat mı ya da özel sektör “işini” biliyor mu?

Bu sorunun yanıtını yıllarını Hazine’ye veren eski Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarı Tevfik Altınok’a sorduk:

ALTINOK: ÖZAL DA ÖDEDİ, HAZİNE GARANTİSİ OLMAMASI BİRŞEYİ DEĞİŞTİRMEZ

Altınok, bu borçların, Başbakan’ın öne sürdüğünün aksine, yalnız borçlananların sırtında olmadığını, geçmiş yıllarda olduğu gibi, özel sektöre Hazine garanti vermemiş olsa bile bu borçların Türkiye’nin borcu olarak kabul edildiğini, yabancı alacaklıların ve otoritelerin borçlar ödenemediği zaman borcu Hazine’den istediğini hatırlatıyor. Altınok, “1980 yılında Sayın Özal nasıl garantisiz ticari borçların Hazine tarafından ödenmesine engel olamadı ise ve yine 2001 yılında Sayın Ecevit el konulan bankaların dış borçlarını ödemek zorunda kaldı ise, özel sektör bir dış ödeme sıkıntısıyla karşılaşılırsa Sayın Erdoğan da özel sektör dış borçlarını ödemek zorunda kalabilir” diyor. Ve ekliyor: “Bu, şu an dikkate almamız gereken bir risktir.” Dolayısıyla bu borçların hepimizin borcu olduğunun altını çiziyor. İkinci olarak da, sıkıntılı dönemlerde, reel sektörün eskisi kadar rahat borçlanamayacağını belirtiyor. Altınok, şu an özel sektörün toplam borcunun 147,6 milyar dolar civarında olduğunu vurgulayarak, bu rakamın küresel kriz koşullarında Türkiye için önemli bir büyüklük olduğunu söylüyor.

DOÇ. DR. EKEN: REEL SEKTÖR BORÇLANARAK KAZANIYOR

Öte yandan Finans Enstitüsü’nden Doç. Dr. Hasan Eken ise bu konuda özetle şunları söylüyor: “ Reel sektörün ve reel sektöre ilişkin kırılganlıklara baktığımızda, yerel girdilere dayalı üretim yapan imalat sektörü, uygulanan bu politika nedeniyle zor koşullarda faaliyetlerini sürdürmeye çalışmaktadır. Bu firmaların, yerel kaynaklara dayalı girdileri sırf aşırı değerlenen YTL nedeniyle döviz bazında göreli olarak artarken, ürünlerinin döviz cinsinden fiyatı sabit kalmıştır. Çoğu firma bu politika nedeniyle esas faaliyetlerinden zarar etmektedir. Ancak, reel sektör bu zararlarını döviz cinsinden borçlanarak, kambiyo kazançları elde etmek suretiyle, faaliyet dışı kazançlarla telafi etmektedirler. Yani döviz kurunu yüklenerek bir kazanç elde etmektedir. Bu bağlamda, geçen 7 yıllık süre içerisinde reel sektörün döviz borcu 150 milyar USD büyüklüğe ulaşırken, USD/YTL paritesi de 1,17 seviyelerine gerilemiştir. Dolayısıyla, artık faaliyet zararlarının kambiyo karları ile kapatılması imkânı kalmamıştır. Bunun sürebilmesi için USD/YTL paritesinin 1,00 düzeyinin altına inmesi ve döviz borcunun da 200 milyar USD düzeyine çıkması gerekmektedir. Bu mümkün görünmemektedir. Yani reel sektörün işi bu yıl çok zor olacaktır. Döviz kurunun daha fazla aşağı inmemesi reel sektörün kambiyo karlarını sıfırlayacaktır. Dolayısıyla, faaliyet zararları belirgin bir şekilde bilânço ve gelir tablolarında gözlemlenebilecektir.

Ancak, reel sektörü bekleyen en büyük tehlike döviz kurunda yaşanabilecek hızlı bir yükseliştir. Eğer döviz kuru yükselirse, reel sektör faaliyet zararlarına bir de kambiyo

zararlarını ekleyecektir.”

Dış Borç Stoku

MERKEZ BANKASI: BORÇLAR ÖZKAYNAKLARI AŞTI

Öte yandan Merkez Bankası son finansal istikrar raporunda, reel sektörün aktiflerinin giderek yabancı kaynaklarla finanse edildiğine yer veriliyor. Merkez Bankası seçilmiş sektörler itibariyle tüm sektörlerde kaldıraç oranının yükseldiğine dikkat çekiyor. ( Kaldıraç Oranı: Firma aktiflerinin ne kadarının yabancı kaynaklarla finanse edildiğini verir) Merkez Bankası reel sektörün tüm sektörlerinde kaldıraç oranın yükseldiğine dikkat çekerken, banka kredi kullanımının arttığına da dikkat çekiyor. İnşaat, toptan ve perakende ticaret, makine ve teçhizat, ulaşım araçları ve tekstil sektörlerinde kaldıraç oranlarının sektörler ortalamasının üzerinde olduğu ve toplam borçların özkaynakları aştığını vurgulanıyor.

1996–2000 yılları arasında yüzde 65–68 arasında dalgalanan kaldıraç oranı, 2001 krizi sırasında yüzde 71 seviyelerine ulaşmıştı. Bu oran 2001–2004 yılları arasında gerilemiş ve 2004 yılından itibaren hafif bir artış eğilimine girmişti. 2004 yılında yüzde 45,6 ya gerileyen kaldıraç oranı şimdilerde yüzde 48,8 civarında.

Öte yandan banka kredilerinin aktiflere oranı da benzer bir eğilim sergilemiştir. Faiz ödeme gücünün bir göstergesi olan, faiz ve vergi öncesi karların finansman giderlerini karşılama oranı ise giderek düşmektedir. Reel sektörün borç kullanımı arttıkça, faiz ödeme gücünün azaldığı gözlemlenmektedir.

2006 yılında, firmalarca kullanılan nakdi kredilerin yüzde 71’i yabancı para, yüzde 29’u ise YTL olarak kullanılmış. Öte yandan firmaların kısa vadeli borçlarını ödeyebilme gücünü gösteren likidite oranları analiz edildiğinde, kısa vadeli borç ödeme kabiliyetinde iyileşme olduğu gözlemlenmektedir. Ancak firma satışlarının yavaşlayan iç talep nedeniyle yurtdışı ağırlıklı olduğu, bununda giderek derinleşin küresel durgunluk koşullarında bir risk olduğu ve reel sektörün nakit girişlerini bozabileceği artık kabul edilmektedir.

YABANCI PARA CİNSİNDEN YÜKÜMLÜLÜKLERDE ARTIŞ

Banka dışı kesimin net pozisyon açığı ( Döviz varlık ve yükümlülükleri arasındaki fark) 2007 yılı Haziran ayında, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 21, 2006 yılı sonuna göre yüzde 36 artışla, 51 milyar ABD dolarına yükselmiştir. Bu artışta esas olarak 2007 yılının ilk yarısında yüzde 23 oranında artan yurtdışından sağlanan krediler belirleyici olmuştur. (TCMB Finansal İstikrar Raporu, Kasım, 2007)

Banka Dışı Kesimin Döviz Varlık ve Yükümlülükleri

SONUÇ OLARAK:

Türkiye’de özel sektörün yurt içi ve yurt dışı borç stoku 2001 krizi sonrasında hızla artmıştır. Bu artış düşen enflasyon, küresel koşulların uygunluğu, düşük kur gibi faktörlere bağlı olarak gelişmiştir. 2001–2004 arası borç stokundaki artış şirket varlıklarındaki artıştan hızlı olmamıştır. Ancak özellikle son iki yıldır özel sektör varlık artışından daha hızlı bir borçlanmaya gitmeye başlamıştır ki; bu durum küresel durgunluğun ve buna bağlı küresel likidite daralmasının olduğu koşullarda çok önemli bir risk unsurudur. Bu risk şu anda Türkiye’nin cari açık riskinin en önemli değişkeni sayılmalıdır. Özellikle Türkiye’de sanayinin sürükleyicisi olan holdingler son iki yılda hem özelleştirmeden pay alabilmek için dışarıdan borçlanmışlar hem de yeniden yapılanma için dış borcu tercih etmişlerdir. Bu da özel sektörün borçluluğunu artırdığı gibi kaldıraç oranlarına da yükseltmiştir.

Bu yıl ve önümüzdeki yıl Türkiye’de yeniden yapılanmasını tamamlayamayan, düzgün ve yeterli nakit girişi olmayan, borç oranı varlıklarının üstünde olan firmalar zorlanacak hatta el değiştirecek.

Bunun üç temel nedeni var; birincisi küresel likidite eskisi gibi olmayacak. Küresel fonlar ve bankalar Türkiye gibi kırılganlıkları çok olan ülkelere daha cimri ve çekinceli davranacaklar. İkincisi ABD ekonomisinin yavaşlamasının artması ve resesyonun küresel bir hal alması tehlikesi üçüncüsü ise Türkiye’de 2004’ten sonra dış kaynak kullanan firmaların borçlarının vadelerinin gelmeye başlaması. Evet, özel sektör için kritik günlere giriyoruz.

İlginç Zamanlar

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Merkez Bankası Başkanı Yılmaz, geçen gün yaptığı konuşmada yaşadığımız günleri kazasız atlatmamız için reformların mutlaka yapılması gerektiğine işaret ederek bir Çin atasözüne gönderme yaptı: “Umarım ilginç zamanlarda yaşarsın.” Bu bir iyi dilek değil. Buradaki “ilginç zaman” felaketli, lanetli günler anlamında. Dolayısıyla bu deyiş bir beddua özelliği taşıyor. Yılmaz, felaketli günlerde yaşadığımızı ve mutlaka önlem almamız gerektiğini söylüyor. Zaten Durmuş Yılmaz bu konuda yalnız değil. Amerika ve İngiltere krizi kazasız atlatabilmek için eş zamanlı önlemler alacaklar. Merkez bankaları, mali piyasalar ve para piyasalarını birlikte düzenleyecekler. Öte yandan Amerikan Merkez Bankası (Fed) geniş yetkilerle donatılacak ve ana düzenleyici ve denetleyici kurum olacak. Yeni düzenlemeyle, Fed, sadece banka sistemini değil, tüm mali kesimi denetleyecek ve yönlendirecek. Fed’ten başlayan bu yeniden yapılanma diğer küresel kurumlara da sıçrayacak. IMF ve Dünya Bankası hem krize yönelik hem de kriz sonrası için önemli değişimler geçirecekler. Dünya yeni bir para sistemine doğru hızla yol alıyor. İngiltere’nin 1931’de altın standardını bırakmasıyla piyasa ekonomisi çökmüştü. Polanyi, ekonomik liberalizmin son kalesinin altın standardı olduğunu, korumacı devletçiliğin buraya saldırarak yeni bir dönemi başlattığını söylüyordu. O günden bu yana çoğu, Amerika’nın ve onun dolarının egemenliğinde geçen “felaketli” günlerin sonuna mı geliyoruz? Bu sorunun yanıtı için henüz erken. Ama gerçekten önemli değişimlerin eşiğindeyiz. Bu değişimi anlayabilmek, burada dünyaya ayak uydurabilmek, bu günleri daha az acıyla atlatabilmek için önemli. Ama Türkiye bunu anlamaktan uzak gözüküyor. Buradaki her direnç, suyun başındakilere değil ama dar gelirli geniş kesimlere yoksulluk olarak geri dönüyor. Dünya bu çalkantıdan daha fazla liberalizmle çıkacak. Şimdi alınan önlemler bunu sağlamaya yönelik. Türkiye’nin buna direnerek attığı her adım ise hepimizi kilometrelerce geriye savuran bir fırtınaya dönüşüyor.

Örneğin IMF ile mayıs ayında sona erecek mevcut 19’uncu stand-by düzenlemesinin yerini nasıl bir programın alacağını umuyorsunuz? Şu kapatma davası öncesi, yaşanılan küresel daralmaya rağmen, IMF ile koşula bağlı olmayan esnek bir anlaşma yapılması umuluyordu. Ama artık bunu geçin. Türkiye’nin, “program sonrası izleme” ya da “ihtiyatlı stand-by” gibi daha rahat hareket edebileceği seçenekler, büyük ihtimalle, rafa kaldırılacak. Sosyal Güvenlik Yasası’nın gevşetilmesine izin verilmeyeceği gibi, verginin tabana yayılması, kamu personel rejiminin rasyonel hale getirilmesi gibi gerekçelerle yeni dolaylı vergiler ve personel alımlarının durması gündeme gelecek. Özelleştirmeler yine “bir an önce olsun” anlayışıyla düşük fiyat-yağma fırsatçılığına kurban olacak. Maliye faiz dışı fazla için kemerleri daha da sıkacak.

Merkez Bankası zaten sıkışmış durumda. Faizden başka bir silahı yok. Yakında yine faiz artırımına gidebilir. İşte o zaman bıçak sırtında olan inşaat, tekstil gibi sektörler yeni bir anaforun içinde kaybolurlar. Şimdi beğenmediğimiz yüzde 4,5’luk büyümeyi mumla ararız. Türkiye’de değişime direnen devlet bir kez daha çalışanları IMF’nin kucağına attı.

Dünya değişime gebe “ilginç zamanlar” yaşıyor. Bize ise felaketli, lanetli günler düşüyor.

Türkiye’de hiçbir zaman seçilmiş hükümetlerle onu seçenler baş başa kalmadı. Seçmen seçtiklerini denetleyip yönlendiremedi. Araya hep devlet girdi. Yine öyle oluyor. Devlet iktidarı AKP’ye bıraksın. Oy verenler oy verdiklerinden her hesabı sorsun. Dünyaya ayak uydurmak buradan başlar.

Türkiye ara döneme girerken (2)

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-05-06 tarihli Sesonline.net Yazısı

Dün AKP’nin içe kapanarak Türkiye için çok önemli bir tercih yaptığını, aslında bunun Türkiye’nin de dış dünyayla bağlarının zayıflaması anlamına geldiğini vurgulamıştık. Yani AKP şunu diyor: Bir darbe ile yapılmak istenen nedir? AB konusunda temkinli yaklaşım, daha az demokrasi, Kürt sorununu inkâr edip, askeri yollarla sonuca gitmeye çalışmak ve savaş ortamını devam ettirmek, egemen kesimler arasındaki kaynak aktarımını zaman içinde yapmak gerekirse şimdilik durdurmak, bürokratik ve askeri statükoya dokunmamak. Devlet kadrolarında radikal değişiklikler yapmamak. Erdoğan ve ekibi, “bütün bunlar için çetelere ne gerek var; zaten onlar deşifre oldu bırakın bunları meşru hükümet yapsın” diyor. Ve bu konuda, tıpkı “27 Nisan Dolmabahçe uzlaşısı” gibi, uzlaşıldı. Artık AKP’nin kapatılması bile –belki- bir taktik olur. Böylece hükümet içindeki ara dönem “oyuncuları” öne çıktı ve hükümetin politik hattını belirlemeye başladılar. Bu ekonomiyi de kapsıyor.

Mesela Merkez Bankası çok rahatsız. Tüzmen’in yersiz enflasyon eleştirileri dışında, Durmuş Yılmaz para politikası hattının maliye politikası ile desteklenmesinden artık umudunu kesmiş durumda. Maliye politikasındaki son makas değişikliği Merkez Bankası ile Hükümetin arasındaki tüm ipleri koparacaktır. Merkez Bankası’nın artık faiz artırmaktan başka çaresi kalmadı; onun da çok işe yaramayacağını Yılmaz da biliyor. Bu süreçte Hükümet, IMF ve AB gibi dış yönlendiricilerle bağlarını zayıflatarak, enflasyon karşısındaki yenilgisini popülizm yaparak dengelemeye çalışacak. Son istihdam paketi, GAP’ı tamamlamak isteği bunun ilk ipuçları. Zaten GAP’ tamamlamak hevesi, asker PKK’yı hallediyor biz de işin ekonomik tarafını çözelim ucuzculuğu. GAP’ın parayla değil, sosyal reformlarla desteklenecek kapsamlı bir tarım reformuyla işe yarar hale geleceğini göremiyorlar. GAP, Kürt sorunun kendisidir. Eğer bölgedeki feodal-militarist yapıyı çözmeden bölgeye yatırım yapılırsa eşitsizlik, dolayısıyla sorunlar daha da artar. Ama ne yazık ki, birtakım güçlerin istediği de bu.

Şimdi, girdiğimiz bu ara dönemde, bölgede yeni sermaye ve onun sahipleri yaratılacak. Bütçeden, hepimizin parası bu militarist-çarpık kapitalist yapıya aktarılacak. Bu adım, ayrıca bölgede ve Irak’ta Türkiye’nin ekonomik ve askeri bir güç olarak var olmasını, Amerika sonrasını hesaplayan stratejinin sonucudur. Ve bunda, başından beri, darbe koşullarını destekleyen yayılmacı Türk sermayesinin parmağı vardır. Şimdi AKP ile bürokratik- askeri oligarşi ve yayılmacı sermaye arasında geçici bir ittifak kurulmuş durumda. Bu durum önümüzdeki günlerde bir ara dönem olarak siyasallaşacak. Ancak bunun ne yönde çözüleceği 2009 ortasında ABD’nin yeni yönetiminin alacağı inisiyatife bağlı olacak.

Buradaki sağ ve sol oyuncular ise şimdilik yapmaları gerekenleri yapıyor. Mesela CHP çoğu zaman nasyonal sosyalist olup özüne dönerken, kimi zaman “1 Mayıs demokratı” oluyor.

Bu güçlerin son günlerdeki sol, hatta 68 sevdası da bu oyunun bir parçası. Solun büyük bir bölümü 12 Mart darbesini destekleyen şaşkınlık halinden daha kötü durumda.

Bu süreçte Türkiye-AB ilişkileri zayıflayacak ve 2009 sonuna kadar, Avrupa kaynaklı sermaye girişi, giderek azalacak. Hükümet, Arap sermayesi ve kıytırık özelleştirmelerle idare edip, Merkez Bankası’nın yüksek reel faizine güvenecek. Mehmet Şimşek bunun için cari açık 50 milyar dolar olacak diyor.

Sonuç olarak kötü bir iki yıl geçireceğiz; sonrası mı; onu da kimse bilmiyor. Galiba asıl sorunda bu.