İkinci Ekonominin Karanlığı…

Posted by cemilertem | Posted in Türkiye Yazıları | Posted on 24-05-2008

0

Şaşırmıyorsunuz değil mi? Müzelerin o müzeleri koruyanlar tarafından soyulmasına. Hatta dünyanın en değerli taşlarından biri olan ve eşi olmayan Kaşıkçı Elması sahte çıkarsa da şaşırmayacaksınız. Ama onlar çok şaşıracaklar, nasıl olduğunu birbirlerine soracaklar, sonra suçu birbirlerinin üzerine atacaklar. Ama şaşırmadan önce de inkar edecekler, tarihçi de olsalar, bakan da olsalar fark etmeyecek, Kapalıçarsı’da çekirdekten yetişmiş bir kuyumcu edası ve tezgahtarlığıyla sahtelerin aslında gerçek olduğunu söyleyiverecekler. Hep böyle olmadı mı zaten..

Müzeleri soyanlar, sokaklarda birbirlerini vuranlar, yoksulluk ve çaresizlikten kapkaç-hırsızlık yapanlar nasılsa ortada ve suç yine onların üzerine kalacak. Bu ülkede milyarlarca dolarlık bir karanlık ekonomi yaratan yoksullaştırıcı politikaların yine üzerinden atlanacak.

Kara parayı yaratan suç ekonomisi bugün artan bir hızla denetimden çıkmaktadır. İnsanı hiçe sayan yoksulluklaştırıcı politikalar bu ekonominin dünyada giderek karşı konulamaz bir büyüklüğe ulaşmasını sağlamıştır.

Küreselleşme ve düzensizleştirme bugün kara para ekonomisini büyütmektedir. İkinci ekonominin büyümesi ile yoksulluğun artması birbirine paralel iki gelişmedir.

Türkiye bugün dünyada kara paranın en önemli, en yoğun geçişlerinden biri. Avrupa’ya dağıtılan uyuşturucunun yüzde sekseni Türkiye’den geçiyor. Bu rakamın 50 milyar doların üzerinde olduğu söyleniyor. Bu ticaretin yaklaşık % 10’u Türkiye’de kalıyor. Bu çok önemli bir rakam. Tüm dünyada trilyondan dolara yakın kara para dolaşıyor.

Dünyada, şimdilerde bir kriz kaynağı olarak görülen ve Merkez Bankalarınca faiz artırma yarışıyla geri çekilmeye çalışılan trilyon dolarlık fonların kaynaklarından birisi bugün ikinci ekonominin yarattığı “kara para.”

2008′de Paranın Seyri

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem 2007-12-11 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

2007 yılında Türkiye’de, altına yatırım yapanlar, borsa profesyonelleri ve birikimini YTL’de tutup en yüksek faizli enstrümanı kovalayanlar kazandı. İMKB endeksi 2007 yılı toplamında yüzde 40’ın üzerinde getiri sağladı. Altın yüzde 25 getiriyle ikinci sırada. Bono ve mevduat faizleri ise yüzde 20’ler civarında getiri sağladı. Doların YTL karşısında değer kaybı 16,4, avro ise 6,7 değer kaybetti.

Bu sonuçlar bize, bitirmekte olduğumuz yıl hakkında, çok şey söylüyor. Ve tabi 2008’in de işaretleri veriyor. 2006 yılında altın yatırım araçlarının lideri olmuştu. Şimdi en çok borsa kazandırdı. Doların değer kaybı ise, geçen yıla göre, artarak sürdü.

Geçen yıl seçimler, Cumhurbaşkanlığı gerilimi altını öne çıkararak borsayı aşağıya indirmişti. Bu yıl, özellikle seçimlerden sonra, daha olumlu bir seyir izledik. Türkiye’yi tek yoran gelişme ABD kaynaklı durgunluk tehlikesiydi. Bu sorun devam edecek gibi gözüküyor.

FED 11 Aralıkta (bugün) , piyasaların beklediği gibi, faiz indirecek ama bu bulutlu havayı dağıtmaya yetmeyecek.

Avrupa’daki büyüme oranları da düşüyor. İngiltere’deki sorun çok derin. Bu çerçevede Avrupa Merkez Bankası’da faiz indirimine gidebilir. Ve bunu 2008’de sürdürebilir. Avrupa Merkez Bankası dolar-avro paritesini bu seviyelerde tutmak isteyecek. Bu aşamada daha değerli avroyu Avrupa ekonomisinin kaldıramayacağı yaygın kanı. Ama dolar konusunda 2008’de şaşırtıcı gelişmeleri bekleyelim. İran dolar üzerinden petrol satmayacağını söylüyor. Bu çok önemli.

Çin ve gelişen Asyanın dolar rezervleri ise saatli bomba.

Küresel piyasalar şimdilik yatışmış gözüküyor. Ama saatli bombalarda çalışmaya devam ediyor. Dünya kapitalizmini, derin bir krize taşıyacak üç saatli bomba var şimdilik. Bunlardan birincisi dolar. Geçen ay OPEC toplantısında kazayla mikrofon açık kalınca tartışılan konunun petrol ticaretinin dolar üzerinden olmamasının muhtemel sonuçlarının tartışıldığı ortaya çıktı. Şimdi doların şu aşamada, dünya parası olma özelliğini yitirmesi ve Çin gibi güçlü rezerv biriktiren ülkelerin dolar satmaya başlaması birinci saatli bomba.

İkinci saatli bomba yine Çin’in Yuan değerini düşük tutarak dünya pazarına “ucuz” mal vermeye devam etmesi. Çin Yuan’ın AB’nin ve ABD’nin baskısına rağmen revalüasyonuna izin vermiyor. Nitekim Çin Halk Bankası danışmanlarından Fan Gang, Çin kurunda yaşanacak büyük bir revalüasyonun spekülasyona ve büyüyen bir hasara davetiye çıkaracağını söyledi.

Yuan, 2005’te sabit değişim oranının kaldırılmasından bu yana dolar karşısında yüzde 11,5 değer kazandı.

Üçüncü saatli bomba ise giderek yaklaşan ABD seçimleri. Şimdilik bütün siyasi ve ekonomik senaryolar Bush iktidarının son bulacağı üzerine kuruluyor. Yani ABD ve dünya bir demokrat iktidarı bekliyor. Ama ya yeniden Cumhuriyetçiler kazanırsa ne olur? İşte o zaman her şey hızla baş aşağı gitmeye başlar. Dünyanın gözlerini kapayıp ABD seçimlerini bekleyeceği günler yaklaşıyor.

Bu saatli bombalar patlamazsa 2008’de paranın seyri değişmeyecek.

Dolar tehlikeli, altın güvenli, borsa profesyonel, YTL ve faizi ise yine revaçta olacak.

Türkiye nerede duracak?

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-21 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Çarşamba günü Merkez Bankası faiz indirmedi. Bunun iki anlamı var: Birincisi Fed faiz indirse bile artık bizim onu takip etmemiz çok güç; çünkü siyasi risklerimiz var. İkincisi ABD kaynaklı bu dalgalanma uzun süreli ve başta enflasyon hedefi olmak üzere, fiyat istikrarı dâhilinde, birçok hedefi tutturmamız artık zor. Yani para politikasının etkinsizliği sürecine girdik. Şimdi artık, para ve maliye politikası gibi araçlar yerine, siyasi ve ekonomik riskleri yönetmek önem kazandı.

Türkiye bunu yapabilir mi? Bu süreçte AKP’nin hata yapmayacağını söylemek çok güç. Darbecilerin amaçları yalnız parti kapatıp kaos yaratmak değil. Küresel krizin Türkiye’ye olan etkisini artırıp hükümetin ömrünü kısaltmak. Bu amacın başarıya ulaşması için bütün ekonomik şartlar mevcut. Şimdilerde yaşadığımız gel-gitlerin 1970’lerden beri yaşanılanlardan farklı olduğunu artık biliyoruz. Şimdi yaşadığımız bir kriz değil, daha doğrusu şimdi ortaya çıkmış bir kriz değil. Bu olan, dünyadaki siyasi ve ekonomik güç dengesinin değişimi ve 1971’de başladı. 1971’de Nixon doları altından ayırıp başıboş bıraktığında bugünlerinde adımını atmıştı.

O tarihten bu yana ABD ekonomisi kaynaklı birçok sarsıntı yaşadık. Ama bu sonuncusu doların ve ABD’nin egemenliğine son vereceği için en güçlüsü ve sonuç alıcı olanı.

Avro-dolar paritesi bu çok önemli gerçeği yansıtıyor. Şu an avro bölgesi milli geliri tarihte ilk defa ABD milli gelirini aştı.

Şimdi burada Türkiye açısından tartışmamız gereken iki olgu var. İlki; ABD’nin parasal ve ekonomik güç devrinin, dünyada siyasi ve ekonomik bir ayrışmayla mı yoksa bütünleşmeyle mi sonuçlanacağı, ikincisi ise bu süreçte Türkiye’nin rolü ve duracağı yer.

Dünya ekonomisindeki yeni dengenin bir ayrışma ( gelişmiş ülkeler-gelişmemiş ülkeler ya da bölgeler) olarak değil de tam anlamıyla küresel bir bütünleşmeyle oluşacağını söyleyebiliriz. “Gelişen ülkeler” ekonomilerine baktığımızda bu gerçeği görüyoruz. Örneğin DAX endeksinin (Almanya) yılbaşından beri kaybı yüzde 10 civarında. Gelişmekte olan ülkelerin kaybı da 12,5 civarında. Ancak burada ilginç bir nokta var. Bu süreçte dünya ekonomisinin üretim üssü olan ekonomilerinden Brezilya ve Arjantin’in borsaları Bovespa ve Meriva yüzde 3 seviyelerinde değer kaybetti. Siyasi sorunlarla boğuşan ve yağmacı ekonominin artıklarını temizleyemeyen Türkiye’nin İMKB’si ise yılbaşından bu yana yüzde 23,3 değer kaybetti. İMKB’nin 14 Mart müdahalesinden sonraki kaybı ise yüzde 7,5. Aynı şekilde Brezilya reali yılbaşından bu yana dolar karşısında en iyi performansı gösteren para. YTL ise, yüzde 9 reel faize rağmen, eksi yüzde 4 ile dolar karşısında en kötü performansı gösteren para. Bu rakamlar bize şu sonuçları veriyor:

Dünya tam küreselleşmeye doğru gidiyor.

Bu süreç, yeni bir dünya parası, gelişmiş-gelişmemiş ülke ayrımlarının ve kategorilerinin değiştiği yeni bir yapı, ABD-AB bütünleşmesi ve onlara eklemlenen bir Rusya yaratacak. Ortadoğu bu çerçevede şekillenecek.

Geldik kritik soruya: Türkiye nerede duracak? Brezilya, Arjantin gibi, daha on yıl öncesinin borç batağı ülkeleri gelişmiş ülke sınıfına atlarken Türkiye, Avrupa ile Ortadoğu arasında kavruk, içe kapalı militarist bir diktatörlük mü olacak yoksa AB üyesi bir demokrasi mi?

Birinci seçeneği isteyenler ellerindeki kartları açıyorlar. Ya ikinci seçeneği isteyenler ve bu ülkenin gerçek sahipleri? Onlar da artık üzerlerindeki ölü toprağını atıp ellerini göstersinler.

Bu Borsada Spekülasyon Yok! – Çiçeklerin Piyasasına Üretici Hakim!

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem ve Gülşen İşeri Taraf Gazetesi Yazısı

Türkiye’de her şeyin birbirine karıştığı günlerden geçiyoruz. Bütün bu olup bitenleri, başımıza gelenleri demokrasiye, dışa açılmaya yükleyen siyasi yaklaşımlara ve ufuk açıcı (!) görüşlere her geçen gün bir yenisi ekleniyor. Aslında bu Türkiye “kahrolsun insan hakları” diye slogan atarak yürüyen devlet görevlileri gördü. Bundan ötesi olmaz artık dediğinizde bir yenisi geliyor. Irkçıların adına ödül koyan baroda gördük nihayet. Şimdilerde kesif bir AB ve piyasa düşmanlığı çok moda oldu. Tabii bu aynı anda, gizli ya da açık demokrasi karşıtlığını da beraberinde getiriyor.

Türkiye’de devlet elitleri ve onları takip eden “eğitimli” kesim, başından beri, hiçbir şeyin başıboş bırakılmamasını savunur. Her şey, “bilenler” tarafından, denetlenmeli, planlanmalı, düzenlenmelidir. Bu planlayıcı ise devlet ve onun teknokratları olmalıdır. Hele ekonomi kesinlikle başıboş bırakılamaz.

“Devletin elinin değmediği bir ekonomi kadının elinin değmediği ev gibidir” Bu devletçi, ataerkil görüşe Türkiye’de “sol”’da başından beri sahip çıkmış, çoğu kere onu açıktan savunmuştur. Seksen sonrası gündeme gelen ve 12 Eylül Cunta’sıyla sonuçlanan neo liberal sürecin karşısına yağmacı bir devletçiliği dikenler, şimdilerde karşımıza Ergenekoncu olarak çıkıyorlar. Peki, çözüm nedir? Bugün yaşadığımız küresel krizin ve onu üreten politikaların demokrasi içinde bir alternatifi var mı? Şimdilerde yeniden Keynesci bir devletçiliğe dönülmesini savunanlarla, gümrük duvarlarını örüp öyle Allah ne verdiyse geçiniriz diyenlere kadar her çeşit “şaşkın” alternatif iktisat önerisine rastlanıyor. Ama ortak nokta, içe kapanma ve akıl dışı bir piyasa-demokrasi karşıtlığı olarak öne çıkıyor. Piyasa adil olabilir mi? Bu çok eski bir tartışma. Bu tartışmaya burada girmeyeceğiz ama bugün aslında devletçiliğin dik alası olan neoliberal piyasa dışında, ona rağmen, üreticilerin kendi ürünlerinin fiyatlarının belirlenmesinde söz sahibi oldukları “piyasalar” var ve bunlar belki de geleceğin adil ekonomik sisteminin ipuçlarını bize veriyor. İşte size bir örnek: Hem de Türkiye’den.

KARANFİLLERİN PİYASASI

Ürettiğiniz ürünün kalitesi, ambalajı, alıcı için yeterli ve rekabet edebilir nitelikte olması için üyesi olduğunuz kooperatif yalnız buralarda sizi desteklemekte kalmasa, aynı zamanda ürettiğiniz ürünün piyasada hak ettiği fiyatı bulması için piyasayı belirleyecek kadar büyük ve güçlü olsa; sizde üretici olarak gücü olana ürününüzü ucuz fiyattan kaptırmamış olsanız bunun adını ne koyardınız? Bu soruya yanıt verirmisiniz yoksa bu zamanda böyle bir şeyin henüz erken olduğunu ama yakın gelecekte olması gerektiği söyleyip konuyu kapatırmısınız? Böyle bir yer var.

Hem de çiçeklerin renkli dünyasında. İşte Gülşen’le bulutlu bir bahar sabahı bu çok eski ama az bilinen deneyimi anlatmak için Karanfilköy’ün yolunu tuttuk.

Karanfilköy, Akmerkez ile Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün Avrupa girişi arasında sıkışmış, yağmadan mucize eseri sıyırmış, ağaçlar içinde sevimli bir mahalle. Bu mahallenin camisinin altında bir mezat yeri. Kapısında “Flora Çiçekçilik Üretim ve Pazarlama Kooperatifi” yazıyor.

Haftanın 5 günü açık olan mezat bir anlamda da çiçek borsası. Yani sizin dışarıdan aldığınız, sokaktan ya da dükkânlardan aldığınız çiçeklerin fiyatları işte tam da burada belirleniyor…

Nasıl mı? Borsa müdürü Süleyman Çiftçi anlatıyor: “Mezat günleri kooperatifin üyeleri mallarını getiriyorlar. Ama çiçek fiyatlarını belirlemek tamamen alıcının elinde. Üreticiler mallarını hazırlar gönderirler fiyatlar burada belirlenir.

Fiyatların olması gereken seviyede olması için biz arz ve talebi kontrol ederiz. Örneğin karanfile talep Antalya’da azsa oradan karanfil alır, burada gül arzı çoksa buradan Antalya’ya ya da gül talebi olan yerlere gül yollarız o gün. Ayrıca tekelleşmeyi, fiyat spekülasyonunu da önleriz. Hiçbir üretici kooperatiften büyük değil.

Aslında biraz geriye gidip araştırdığımızda ortaya çıkıyor ki kooperatif 1945 yılında Sadık Güzel Osman tarafından kurulmuş. Sadık Güzel Osman Karadenizli. Otuzlu yılların başında Heybeliada’ya gelmiş, plaj işletmeye başlamış. Sonra plaj etrafında yetiştirdiği çiçekler dikkat çekince, etrafının da desteğiyle bir kooperatif kurarak çiçek yetiştirme ve pazarlama işine girmiş.

Süleyman Bey; “ O yıllardan bu yıllara kadar devletten tek kuruş almadan ayakta duran tek kooperatif” diyor Flora Çiçekçilik Üretim ve Pazarlama Kooperatifi için.

Dört bin tane üyenin bulunduğu kooperatifin Yalova, İzmir, Antalya, Mersin, Kemer, Kilyos, Silivri gibi çiçekliğin yaygın olduğu yerlerde şubeleri bulunuyor.

“ÜRETİMİ DESTEKLİYORUZ”

Üreticilerle de birebir ilişki içinde olan kooperatifin başkanı Muammer Yazıcı ; “biz üreticimize gerek maddi gerek manevi her türlü desteği veriyoruz. Ülkemizde olmayan bir çiçek soğanını dikmek istiyorlarsa biz adetlerini toplar hangi ülkeyse oradan ithal eder veririz. Onların hesaplarına borç olarak geçer bu. Naylon ihtiyacını da biz karşılarız. İlaç ihtiyacını vs… Üyelerimize kredi sağlarız. Her anlamıyla üretimi destekliyoruz. Türkiye’de olmayan çiçekleri üreticimize yetiştirmeyi bugün başardık biz” diyerek devlete de sitem ediyor. Devletin tek kuruş yardımını alamadıklarını da söyleyen Muammer Bey, “devletten para değil yer istiyoruz” diyor.

İzmir, Yalova ve Antalya’da ihracat mezatlarımız var. Hollanda’ya kadar fiyatları biz belirliyoruz. Artık Avrupa bize gelecek ve fiyatlar burada belirlenecek. Buna az kaldı, diyor, Muammer Yazıcı.

“POLİTİKA BİZİ DE ETKİLİYOR”

Çiçekçilikte diğer sektörler gibi ülkenin politik sürecinden nasibi alıyor… AKP’nin kapatılma sürecinde durgunluk yaşanmış ve “hala devam ediyor o durgunluk” diyor Süleyman bey. “Her işte olduğu gibi bizde de durgunluklar oluyor… Politika bizi de etkiliyor.

Borsa nasıl mı işliyor… Belirli müşteriler var üye olan, her birine bir numara veriliyor ve çiçek banttan geçerken almak isteyen önünde duran düğmeye basılı tutuyor, bilgisayar en son yakaladığı numarayı belirler ve satış gerçekleşir. Gün boyu bu borsa devam ediyor.

Gittiğimiz gün çiçek borsası İMKB gibi durgun bir gün yaşıyordu. Üretici Mehmet Tunoğlu, geçen seneye göre en az yüzde otuz aşağıdayız dedi. Ama diye ekledi, bu kooperatif olmasa bu fiyatlar da olmaz, bizde aç kalırdık…

Ergenekon’un ‘sivil kanadı’, hanehalkları ve ötesi

Posted by cemilertem | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-22 tarihli Sesonline.net Yazısı

Böylesi istesek olmazdı herhalde. Şu Ergenekon operasyonu’nun üstüne TÜSİAD’ın ve Merkez Bankası’nın “hanehalkı çalışması” geldi. Ne alakası var demeyin: Bu çalışma 2002–2005 döneminde hane halklarının yapısını ortaya koyuyor. Ancak çalışma Türkiye’de bundan sonrasının da sosyolojik ve ekonomik yapısının işaretleri veriyor.

Ergenekon operasyonu da Türkiye’nin bundan sonraki siyasi yapısını ve aktörlerini belirleyeceği gibi, Türkiye’de “sol”un nasıl bir geçmişten geldiğini de ortaya koydu.

Bu kısa yazıda bu ilişkileri analiz edeceğiz. Ama hem Ergenekon operasyonu hem de TÜSİAD’ın hanehalkları çalışması bir AKP süreci özeti gibi. Hanehalkları çalışması 2002–2005 dönemini kapsadığı için AKP’ye ayna tutuyor. Evet, şimdi ilk önce kavramlardan başlayalım. Ergenekon ve hanehalkı kavramlarından.

KİMDİR BU HANEHALKI

Hanehalkı olmanız için bir konutta yaşamanız ve kazanç ve masraflarınızı ayırmamanız gerekiyor. Yani aynı evde kalan ama diş macunlarını paylaşmayan öğrenci kardeşlerimiz hanehalkı sayılmıyor. Türkiye’nin 72,6 milyon kurumsal olmayan nüfusu, ortalama büyüklüğü 4,1 olan yaklaşık 17,7 milyon haneye dağılmaktadır. Burada hemen iki özelliğe dikkatinizi çekelim: Birincisi hanehalklarının yaklaşık 4 nüfustan oluşması Türkiye’de kapitalist değişimin önemli sosyolojik işaretlerinden biri sayılan “çekirdek aile” olgusunun yakalandığını göstermektedir. Zaten bu olgu çalışmada tarımın, çeşitli açılardan, çözüldüğü vurgulanarak güçlendirilmektedir. Ancak ikinci önemli özellik ise; kır ve kent arasındaki gelir ve sosyal yaşam farkının artmakta olduğudur. Bu olgu kırın küçüldüğünü ama küçülen kırda yaşamak zorunda olanlarında çok güç şartlarda ve mecbur olduklarını için yaşadıklarını bize anlatmaktadır. Kente oturan hanehalklarının büyük bir bölümü kırla olan ilişkisini ya tamamen koparmış ya da koparmak üzeredir. Bu durum Türkiye’de yoksulluğun en önemli nedenlerindendir. Kentlerin kırla olan ekonomik ve sosyal ilişkisinin kopması düşük ve orta gelirli ailelerde borçlanmaya dönük bütçe ekonomisine yol açmıştır. Türkiye’de hanehalkları okul çağında ya da işsiz genç bireyleri barındırmakta ve bunların kent sosyal yaşamına katılımı sorunlu olmaktadır. Eğitim ve iş sorunu çeken bu genç nüfus aynı zamanda kimlik sorununu da yaşamaktadır. Bu nüfusun sosyal ve kültürel yalpalanması ‘sol hareketlere’ yansımaktadır. Geçmişte gençliğin sola kazandırdığı dinamiği bugün göremiyoruz. Sol bu yüzden hala “soğuk savaştan” kalma “teorileri” ezbere tekrarlayan örümcek kafalı ihtiyarların elinde.

ŞU 2001 SONRASI

Türkiye’nin 2001 krizinden sonraki ekonomik ve siyasi yapılanması çok önemli. Çünkü bu yeniden inşa sayılabilecek süreç hem ekonomik hem de siyasi aktörleri değiştirmektedir. Ekonomik olarak Türkiye AB mali pazarına girmiştir bile. Banka sistemi, sigortacılık ve sermaye piyasaları AB sermayesi başta olmak üzere uluslararası sermayenin bir parçasıdır artık. Siyasi yapılanmada bu ekonomik değişime uygun olarak kendini tamamlama sancıları çekmektedir. Bugün solun ve sağın bütün yapıları ve aktörleri değişirken, Cumhuriyetin hukuki ve idari yapısı bu köklü değişime direnmektedir. Şimdi ikinci kavramınızı açıklayarak hem Ergenekon operasyonun iki aşamasını hem de 2001 sonrası hanehalkları rakamlarını yorumlayalım. Ama önce ‘ikinci anahtar kavramımızın’ tanımı.

NEDİR BU ERGENEKON?

Yapılan operasyonlar ve ortaya çıkan isimlerle epey renklenen bu kavram, aslında şimdilerde Türkiye’nin siyasi tarihinin bir özeti olabilecek tartışmaların ve iktidar mücadelesinin en özlü anlatımıdır. Biraz dikkat edersek şimdiye kadar başımıza gelenlerin kaynağını bu kavramın açılımının karanlık labirentlerinde bulabiliriz.

Cumhuriyetin tarihiyle sınırlı kalmayan Osmanlı’dan beri süren “devletçi geleneğin” izleri Ergenekon’da olduğu gibi, 12 Eylül öncesinin “faşist” katillerini ve örgütlenmesini bu yapıda görebilirsiniz. Ama Ergenekon tabii ki bu kadarla bitmiyor. Doksanlı yılların “özelleştirme” ve “çek-senet mafyaları” (yeğen ve kara para ekonomisi) 2001 sonrasının kavruk ve işsiz “taşra faşistleri” ve nihayet bu ülkenin “sol bildiği” ancak başından beri devletçi-neo faşist bir geleneği (tıpkı Mussolini gibi) gizliden gizliye savunan “ihtiyar”ları da Ergenekon içinde.

Peki, bu yapı niye şimdi çözülüyor? Çünkü Türkiye oligarşisi çözülüyor. Türkiye’de ulus-devletle birlikte iktidarda olan sermaye güçleri artık hem geleneksel devlet güçlerini yanlarında istemiyorlar hem de kendileri için her zaman koltuk değneği olmuş ve hükümetlerde (çoğu zaman içişleri bakanı olarak) yer almış yarı-feodal, şimdilerde de militarist-feodal, unsurlardan kurtulmak istiyorlar. Artık zaten Türkiye’de, yerel homojen sermaye iktidarı olmayacak. Uluslar arası finans-bilişim ve sanayi sermayesi hâkim güç olarak iktidara tek başına geliyor. Bu çok önemli bir değişim. Zaten bu sürecin ve değişimin tam ortasında olduğumuzu aşağıda vereceğimiz hanehalkları çalışması rakamları kanıtlıyor. Şimdi çalışmanın sonuçlarına bakalım ve buna bağlı olarak önümüzdeki günleri tahmin etmeye çalışalım.

TARIMDAKİ ÇÖZÜLME VE İŞSİZLİK

Türkiye’de yukarıda özetlemeye çalıştığımız sürecin, çalışmada sıkça vurgulanan, iki önemli dinamiği vardır. Birincisi tarımdaki çözülme; ikincisi ise artan genç nüfus ve buna bağlı işsizlik. İncelenen dönemde istihdamın sektörel dağılımı çok önemli ölçüde değişmiştir. Tarım sektörünün istihdam içindeki payı 2002–2004 döneminde ortalama yüzde 34,3 iken, 2005 ve 2006 yıllarında keskin bir çözülme yaşanmış ve bu oran 27,3’e düşmüştür. Türkiye işte bu değişim sürecinde ve bunun sosyal sancılarını çekiyor. “Ogün Samast”lar bu çözülmenin çocuklarıdır. Öte yandan, bu süreçte kentlerde istihdam artış eğilimi sürmüş ama eğitimli ve işsiz genç nüfusun sayısı artmıştır. İşgücüne dâhil olmama eğilimi en çok kırsal kesimde görülmektedir. Son dört yılda işgücüne dâhil olmayan nüfusun payı 5,4 puan artmıştır.

GELİR DAĞILIMI KENTLERDE GÖRELİ DÜZELİYOR

Türkiye’de 2005 yılında, hane gelirinin yüzde 6’sı birinci yüzde 20’lik gelir grubundaki haneler tarafından paylaşılırken, beşinci yüzde 20’lik gelir grubundaki haneler toplam gelirin yüzde 44,4’ünü elde etmektedirler. Beşinci ve birinci yüzde 20’lik gruplar arasındaki gelir farkı 2002 yılında 9,46 kat iken, 2005 yılında 7,35 kata gerilemiştir. Bu olguyu “Gini katsayı”nda izliyoruz. 2002 yılında 0,44 olan katsayı 2005 yılında 0,38’e gerilemiştir.

Ancak burada atlanmaması gereken olgu, bu göreli iyileşmenin borçlanarak yapılmış olmasıdır.

Borçlanma, en yoksul yüzde 20’de 2002’de 3,6 milyar YTL iken, 2005’te 5,6 milyar YTL’ ye çıkıyor. İşin ilginci orta ve üst düzey gelir grupları bu süreçte doğru dürüst tasarruf yapmamışlar.

Bu gruplar kazandıklarını harcamışlar. Bu çok doğru bir sonuç değil. Muhtemelen bu ankete yanıt verenler gerçek gelirlerini sakladılar. Yalnız kentlerde düzelen gelir dağılımının borçla olduğu kesin. Öte yandan tasarruf eğilimimizde düşmektedir. 2002–2004 döneminde 16,8 olan tasarruf eğilimi, 2005 yılında yüzde 10 seviyesine düşmüştür.

Türkiye yukarıda özetlediğimiz değişimi, dış dünyanın tasarruflarını kullanarak yapmaktadır. Bu sürecin ve AKP’nin yumuşak karnıdır.

YA KÜRESEL KRİZ?

Şimdilerde yaşadığımız gel-gitlerin 1970’lerden beri yaşanılanlardan farklı olduğunu artık biliyoruz. Şimdi yaşadığımız bir kriz değil, daha doğrusu şimdi ortaya çıkmış bir kriz değil. Bu olan, dünyadaki siyasi ve ekonomik güç dengesinin değişimi ve 1971’de başladı. 1971’de Nixon doları altından ayırıp başıboş bıraktığında bugünlerinde adımını atmıştı. O tarihten bu yana ABD ekonomisi kaynaklı birçok sarsıntı yaşadık. Ama bu sonuncusu doların ve ABD’nin egemenliğine son vereceği için en güçlüsü ve sonuç alıcı olanı.

Avro-dolar paritesi bu çok önemli gerçeği yansıtıyor. Şu an avro bölgesi milli geliri tarihte ilk defa ABD milli gelirini aştı.

Şimdi burada Türkiye açısından tartışmamız gereken iki olgu var. İlki; ABD’nin parasal ve ekonomik güç devrinin, dünyada siyasi ve ekonomik bir ayrışmayla mı yoksa bütünleşmeyle mi sonuçlanacağı, ikincisi ise bu süreçte Türkiye’nin rolü ve duracağı yer.

Dünya ekonomisindeki yeni dengenin bir ayrışma (gelişmiş ülkeler-gelişmemiş ülkeler ya da bölgeler) olarak değil de tam anlamıyla küresel bir bütünleşmeyle oluşacağını söyleyebiliriz. “Gelişen ülkeler” ekonomilerine baktığımızda bu gerçeği görüyoruz. Örneğin DAX endeksinin (Almanya) yılbaşından beri kaybı yüzde 10 civarında. Gelişmekte olan ülkelerin kaybı da 12,5 civarında. Ancak burada ilginç bir nokta var. Bu süreçte dünya ekonomisinin üretim üssü olan ekonomilerinden Brezilya ve Arjantin’in borsaları Bovespa ve Meriva yüzde 3 seviyelerinde değer kaybetti. Siyasi sorunlarla boğuşan ve yağmacı ekonominin artıklarını temizleyemeyen Türkiye’nin İMKB’si ise; yılbaşından bu yana yüzde 23,3 değer kaybetti. İMKB’nin 14 Mart müdahalesinden sonraki kaybı ise yüzde 7,5. Aynı şekilde Brezilya reali yılbaşından bu yana dolar karşısında en iyi performansı gösteren para. YTL ise, yüzde 9 reel faize rağmen, eksi yüzde 4 ile dolar karşısında en kötü performansı gösteren para. Bu rakamlar bize şu sonuçları veriyor: Dünya tam küreselleşmeye doğru gidiyor.

Bu süreç, yeni bir dünya parası, gelişmiş-gelişmemiş ülke ayrımlarının ve kategorilerinin değiştiği yeni bir yapı, ABD-AB bütünleşmesi ve onlara eklemlenen bir Rusya yaratacak. Ortadoğu bu çerçevede şekillenecek. İşte Türkiye bu küresel koşullarda bir kere daha siyasi ve ekonomik kaosun içinde. TÜSİAD’ın hanehalkı çalışmasını bu küresel koşulların üzerine koyarsak hangi sonuçlarla karşılaşırız. Buna bir bakalım:

ÇALIŞMANIN VERDİĞİ SİNYALLER

2001 sonrası dönemde Türkiye’nin en önemli sorunları, tarımın alternatifsiz çözülmesi, genç işsiz nüfus, işgücüne katılımın giderek düşmesi ve kent yaşamına uymaya çalışan hanehalklarının borçlanması olarak gözükmektedir. Bu sorunlara bağlı olarak artan bölgesel eşitsizlik, eğitim ve sosyal alt yapı sorunları siyasi gündeme yansıyacak başlıklar olarak öne çıkmaktadır.

Dünyada büyüme ile istihdam arasındaki ilişkinin kopması ve geleneksel sanayi yapılarının çözülmesi aslında şu sıralar yaşamakta olduğumuz küresel krizin en önemli özelliklerinden birisidir. Büyüme istihdam ilişkisi sağlayarak büyüyen ülkeler yaşanılan krizlerden en az etkilenen ülkelerdir. (Bkz. İrlanda) Türkiye henüz bunu başarmış değildir. Bu geçiş döneminin en önemli sorunu bu olacaktır. Türkiye bu süreçte kentleşme (sanayileşme değil ama) ile küreselleşmeyi birlikte yaşamaktadır. İşte bu olgu yaşadığımız siyasi ve ekonomik alt-üst oluşun en somut nedenidir. Ulusal yapıya göre oluşmuş ekonomi, hukuk ve siyasi yapı çözülürken bunların aktörleri hem sağda hem solda “derin” bir şaşkınlık içindedirler.

Bu şaşkınlık, Ergenekon yanlısı olmaktan, “siz birbirinizi yiyin, biz zaten bu ülkede yaşamıyoruz”a kadar varıyor şimdilik. Önümüzdeki günlerde AB sürecinin, ABD’nin de desteğiyle, yeniden hızlanmasıyla Kıbrıs ve Kürt sorunu açılımları gündeme gelecektir. İhtiyar Ergenekoncuları da kafanıza takmayın: Onlara bir şey olmaz. Nazi savaş suçlusu Michael Seifert yakalanıp Kanada’dan İtalya’ya iade edildiğinde 83 yaşındaydı. Bir şey olmadı, yargılandı sadece. Türkiye kendi darbecilerini, faşistlerini yargılamadıkça refaha ve demokrasiye ulaşamaz. Bu süreçte “sol” sıfırlanmıştır. Yeni bir solun ortaya çıkması ve yukarıdaki ekonomik ve siyasi sorunları kucaklaması tek alternatiftir; ama bu zaman alacaktır.