Peki nedir bu neoliberalizm, biz neye karşıyız?

Posted by ertemcemil132 | Posted in ABD, Kriz, Küreselleşme | Posted on 31-03-2007

0

Neoliberalizmin günümüzde işleyişi nihayet soldan anlatılmaya başlandı. Bu konuda örnek bir çalışmayı Boğaziçi Üniversitesinden Koray Çalışkan yaptı; ve bu çalışma Toplum Bilim dergisinin 108. sayısında yayınlandı. Çalışkan bu işleyişi çok somut örneklerle anlatmakla kalmıyor, zorunlu olarak anlattığı ve eleştirdiği “şeye” alternatif de üretiyor. Niye zorunlu olarak; bir şeyi tüm ayrıntılarıyla anlatmayı becerirseniz, istemesiniz de seçenekleri sıralarsınız.

Neoliberalizm bir ezber kavram olarak dilimize yerleşmek üzere. Herkes, hepimiz neoliberalizme karşıyız. Artık sol dışında sağ da neoliberalizme karşı olduğunu iddia ediyor.  Hele şimdilerde,  ne kadar “devlet olmadan asla” diyen “sol” varsa, hem “yenisine”  hem de “eskisine”  şiddetle  karşı. Ama Türkiye’de karşı olunan bir çok kavram gibi neoliberalizm kavramının da iyice bilindiğine kani değilim. Zaten bilinseydi az çok elle tutulur bir alternatif çıkardı. Bu sayfalarda birkaç haftadır yaptığımız “Alternatif İktisat” tartışmaları biraz ” biz daha buralara gelmedik ama” yaklaşımı ile karşılandı. Çünkü gelen elektronik postalar ve tepkiler bunu ortaya koyuyor. Gelmediğimiz yerin  neresi olduğunu kestirmek az çok mümkün. Yani neoliberalizm sonrasına gelemedik. Buna hiç kimse hazır değil, bunu itiraf etmek herhalde bir yerden başlamak olacak.

SINIRSIZLAŞMAK

Bugün küresel kapitalizmin yürütücüsü ve oyuncusu tüm kurumların, başta IMF ve Dünya Bankası olmak üzere, uyguladıkları politikaların alt yapısını ve ideolojik temelini oluşturan neoliberal anlayış 1973 krizini takip eden düzenlemeler çerçevesinde  tam anlamıyla küresel bir uygulama alanı bulmuştur. Klasik anlayış, her şeye rağmen, sınırları olan bir yaklaşımdı. Reel olandan ve sınırlı olandan hareket ediyordu. Sınırlar, ülke, ulus sonra da ulus-devletin emperyal hegemonik alanıydı. Ama bu sınırlar üretimden kaynaklı bir zenginliği elde etmeye yönelik sermaye birikimini garanti etmeliydi. Bu açıdan kapitalizmin klasik iktisat teorisi, sermaye birikimi için, iki önemli öncül ortaya atıyordu: Genişleyen ve hegemonya altına alan coğrafi alan ve bu alandaki üretim. Ama Marx’ın ortaya koyduğu gibi bu üretimini bir “gerçekleşme” sorunu vardı. Bu sorun, yani verili coğrafi alanda üretilen her şeyin ” en uygun” fiyattan satılması zorunluluğu zincirin zayıf halkasıydı. Zaten Marx’da bu halkayı yakalamıştı. Marksist kriz teorilerinin çıkış noktası bu halkadır. Birinci ve İkinci savaşlar bu anlamda bir yeniden paylaşım savaşıydı. Birinci savaş emperyalist ulus-devletleri belirlerken, ikincisi bu ulus-devletlerin var olanı paylaşımı için kapışması idi. İşte 1929 krizi zayıf halkanın daha doğrusu klasik iktisat gerçekliğinin tarihe karıştığı dönüm noktası oldu. Bu dönüşüm ilk önce bir geçiş dönemi olarak Keynesciliği sonra da kalıcı olarak neoliberalizmi yarattı. Bu anlamda neoliberalizm, özü olan liberal öğretiden çok köklü bir kopuştur da. Neoliberalizm klasik teorinin aksine sınırlarla ve buna bağlı olarak üretimle de ilgilenmez. O, hem yaratıcısı olan klasik teoriye hem de klasik teorinin bütün zaaflarını ortaya çıkaran Marksizme köklü bir eleştiridir. Yani tam anlamıyla bir karşı devrimdir. Klasik teori bireyi merkez almaz, çünkü o  ulusu zengin etmeyi amaçlar. Adam Smith “Ulusların Zenginliği” der, başyapıtına. Ama neoklasik teori, bireyi ve onun subjektif tercihlerini merkezine alır. Böylece ilkönce asosyal sonra da tarihsiz olur. Neoliberalizm sıkışmış, donmuş, yalıtılmış plastik bir bireydir. Geleceği yoktur, ama beklentileri vardır. Beklentiler ise opsiyoneldir. Yani rasyonel tercihler şimdinin en çoklaştırılmış faydasını ve onun ideolojisini oluştururken, oluşmuş ençoklaştırılmış faydalarda geleceğin beklentilerini belirler. Böylece gelecek hem şimdi, şimdi de hem gelecek olmuş olur. Krizler yada dalgalanmalar ise geçmişteki gibi şiddetli dönüşümlere yol açmaz, çünkü yanılanlar toplum değil, bireylerdir. Bireyler beklenti opsiyonlarında şaşmış olurlar, hepsi o kadar. Şimdi bu birkaç satırda özetlemeye çalıştığım durum felsefeye meraklı bir iktisatçının laf dolaştırması değil. Aynıyla vaki olan, yaşanan gerçeklik. Bu durumu tam anlamıyla anlamadan buna alternatif bir şeyler yapmanın imkanı yok.

NASIL İŞLER BU NEOLİBERALİZM?

İşte sol, şimdiye değin,  yalnız Türkiye’de değil, dünya da da bu durumu tüm açılımlarıyla anlatamadı. Ama galiba artık bu çember ortadan kalkıyor. Neoliberalizmin günümüzde işleyişi nihayet soldan anlatılmaya başlandı. Bu konuda örnek bir çalışmayı Boğaziçi Üniversitesinden Koray Çalışkan yaptı; ve bu çalışma Toplum Bilim dergisinin 108. sayısında yayınlandı. Çalışkan bu işleyişi çok somut örneklerle anlatmakla kalmıyor, zorunlu olarak anlattığı ve eleştirdiği “şeye” alternatif de üretiyor. Niye zorunlu olarak; bir şeyi tüm ayrıntılarıyla anlatmayı becerirseniz, istemesiniz de seçenekleri sıralarsınız.

Çalışkan işe bir meta ve bir soruyla başlıyor. Meta; pamuk, bence pamuk iyi bir seçim. Çünkü iki ana sektörü de anlatıyor; tarım ve endüstri. Soru ise şu; Pamuk kaç para? Böyle bir soruyu şimdilerde pamuk ticareti ile uğraşan kime sorsanız işi gücü arasında sizinle ilgilenmez, çünkü bu sorunun cevabı yok. Şöyle sormamız gerekiyor: “CIF New-York, Aralık 2007, teslimat için 1000 ton SLM 11/16 inç, 3.4-4.9 mikroner beyaz, T/4 minimum 24 GPT pamuk için son fiyatınız nedir?” Sorunuzu inceleyen satıcı çok kısa bir süre sonra size şöyle bir fiyat gönderecektir: yalnızca iki saat için, vadeli işlemler bazından 515 fazla. ( Çalışkan, age S:57)

Vadeli işlemler piyasalarında bir metanın şimdiki değeri değil, gelecekteki değeri el değiştirir. Alıcılar pamuğa hemen değil, aylar sonra ihtiyaç duyar, zira planlama yapabilmeleri için de çok önceden pamuk bulacağına emin olmaları lazımdır. ( agy)

Dolayısıyla fiyat mekanizması şimdilerde geçmişten farklı ve daha karmaşık bir düzeyde işliyor. Burada yalnız şimdinin değil geleceğin fiyatı da belirleniyor. Böylece bireysel riskler en aza indirilmiş oluyor. Bu vadeli işlemler ve vadeli fiyatlar Çalışkan’a göre bir tekno-siyasi iktidar alanı oluşturuyor. Şöyle; piyasa, fiyat gerçekleşme sürecinden, kriz kontrolü mekanizmalarına kadar sürekli müdahale edilen ve her gün tamiratı yapılan tekno-siyasi iktidar ilişkileri alanıdır. Piyasalar liberalleştikçe bu müdahale ve idare mekanizmaları daha da doğrulanlaşmaktadır.(agy) Dolayısıyla bu durum iki sonucu ortaya çıkarmaktadır: 1) Şimdilerin neoliberal dünyası geçmişten farklı olarak kendini sürekli tamir etmektedir; ve bu durum şiddetli krizleri değil de düzetmelerin yapıldığı dalgalanmaları doğurmaktadır. 2) Gerçek anlamda küresel bir emtia piyasasının oluşması gerekliği ortaya çıkmaktadır. Yani kesintisiz, doğrudan hızlı bilgi akışı gerekliliği.

Bu küresel-liberal bir dünyayı ön kılar. Bunun da sonuçları şöyledir: Her yerde aynı fiyat olmalı, fiyatları yerel etkiler belirlememeli;  fiyatları Çalışkan’ın söylediği gibi malın özelliği, vade opsiyonları, mala olan talep yoğunluğu vb etkenler belirler. Buradaki vade, riski içine alır. Böylece riski de alıp satmış olursunuz. Bu aynı anda Çalışkan’ın ifadesiyle protez fiyat olur. Bu protez fiyat bir değişim değeri değil ama değişim değerinin ortaya çıkmasında kullanılan bir üretim aracıdır. İşte bu tespit, yaşadığımız dönemi de anlatan bir küresel asimetrik iktidarı da ön kılar. Buradan sonraki adım ise artık ulus-devletler değil, yerel devlet ve küresel piyasadır.

ALTERNATİF İÇİN İPUÇLARI

Çalışkan’ın  çalışmasından onunla birlikte benim çıkardığım sonuçlar şunlar:

1)      Protez fiyatların üretimi neoliberal demokrasinin, ama aynı anda da,  neoliberal küresel bir diktatörlüğün varlığını anlatır. Neoliberal demokrasi doğrudan piyasa demokrasisidir. Sansürsüz, hızlı ve küresel bilgiyi içerir.  Ama bu aynı zamanda küresel bir diktatörlüktür. Çünkü Çalışkan’ın dediği gibi bir tekno-siyasi müdahale vardır. Ve bu küreseldir. Ama bu durum, paradoksal olarak,  katılımcı süreçlere de kendini açar. ” Piyasaya müdahil olma kuralsa, onu katılımcı süreçlerle de idare edebiliriz.” (agy)

2)      ” Pamuk piyasalarının değişim nesnesini üreten çiftçiler neoliberal piyasayı  tüccardan farklı algılar. İşte burada neoliberalizm dışındaki dünya ile yüz yüze geliriz. Piyasa pamuk tüccarı için ancak vadeli işlemlerle riskinin azaltılacağı bir yerdir. Ama çiftçiler ” piyasaya ve tüccara, sınıfsal bir tepki olarak korkulan ve ne yapacağı gayet belli olan şeyler olarak bakarlar. Bu nedenle neoliberalizmin piyasaya dair attığı her adıma karşı çiftçiler neoliberal piyasadan birkaç adım uzaklaşmaktadırlar.” (agy) İşte burada üreticilerin örgütlülüğünün gerekliliği ortaya çıkar.

3)      Tam burada benim aklıma Brezilya’da MST hareketinin yaptığı üretimden-pazarlamaya kadar üreticilerin denetlediği ve yönettiği bir demokratik yapılanma geliyor. Bu, “karşı tarafın” neoliberalizme, yani onun üretim araçları olan fiyat mekanizmasına ve piyasasına müdahalesidir. Ve dolayısıyla kamusaldır.

NOT: Toplum ve Bilim’in 108. sayısının editörleri İsmet Akça ve Ahmet Bekmen. Onları da Koray Çalışkan ile birlikte kutluyorum. Gerçekten ihtiyacımız olan bir sayı yapmışlar. Bu konularla ilgili herkese tavsiye ederim.

BORSA

ARTIK İÇERİYE DÖNEBİLİR

İMKB, dalgalı seyir izlediği haftanın son gününü düşüşle kapadı.  Endeks, son günü 5 puan düşüşle 43661 puandan kapattı Borsa, haftanın son işlem gününde hisse bazlı işlemlerle dalgalı seyir izledi. Endeks, perşembe günkü   kapanış seviyesinde dengelendi. ABD ekonomisine yönelik temkinli duruş devam ederken, petrol fiyatlarındaki artışa rağmen, yurtdışı borsalardaki toparlanma isteği, İMKB’de de etkili oldu. Hisse bazlı alımların da etkisiyle endeks, 43909 puana kadar yükseldi. Öte yandan ABD kişisel gelirlerinde yüzde 0.3 artış beklentisine karşın yüzde 0.6 artış, kişisel harcamalarda da yüzde 0.3 artış beklentisine karşın yüzde 0.6 artış açıklandı. Bu veriler de piyasalar tarafından olumlu algılandı. İMKB’nin yatay-temkinli seyri yurtdışı girişlerin yoğun olmasına rağmen nisan ayı boyunca sürecek. Piyasalar pazartesi gününden itibaren Cumhurbaşkanı seçimi tartışmalarını takip edecek.

PARA VE FAİZ

DIŞ AÇIK AZALDI

Döviz ve faiz de hafta boyu gevşeme eğilimi görüldü. Dolarda işlemler genellikle  1.39′un altında gerçekleşirken, gösterge faiz yüzde 19.7-19.8 banda oldu. Haftanın son günü  bankalararası piyasadaki dolar kotasyonlarında; alışta en düşük fiyat 1.3800 YTL, en yüksek fiyat 1.3840 YTL, satışta en düşük fiyat 1.3860 YTL, en yüksek fiyat 1.3885 YTL düzeyinde yer aldı. Serbest piyasada dolar 1.3830 YTL’den, avro  1.8400 YTL’den işlem gördü. Uluslararası piyasada, avro/dolar paritesi 1.3315, dolar/yen paritesi ise 118.30 düzeyinde gerçekleşti.

İMKB Tahvil ve Bono Piyasası Kesin Alım Satım Pazarı’nda işlem gören 26 Kasım 2008 vadeli gösterge tahvil, yüzde 19.79 bileşik seviyesinde haftayı kapadı.

AB’de ortak para kullanan 13 ülkenin oluşturduğu Avro Bölgesi’nde, ihracatla desteklenen ekonomik canlılık enflasyonu yükseltirken işsizlik oranını tarihinin en düşük seviyesine indirdi.

AB’nin resmi istatistik kurumu Eurostat’ın kesinleşmemiş verilerine göre, avro Bölgesi’nde geçen ay yüzde 1,8 olan enflasyon oranı, mart ayında yüzde 1,9′a tırmandı.

Kesinleşmiş verilere göre avro  Bölgesi’nde işsizlik oranı ise şubat ayında yüzde 7,3′e indi. Ortak para avro kullanan 13 ülkedeki işsizlik oranı geçen yılın aynı döneminde yüzde 8,2 ve bir önceki ay yüzde 7,4 seviyesindeydi.

Geçici verilere göre 2007 yılı şubat ayında dış ticaret açığı yüzde 0,6 oranında düşerek 3 milyar 741 milyon dolardan 3 milyar 718 milyon dolara geriledi. Geçen yılın aynı ayına göre ihracat yüzde 25,7 oranında artarak 7.614 milyon dolar, ithalat yüzde 15,7 oranında artarak 11 milyar 331 milyon dolar şeklinde gerçekleşti.

Türkiye İstatistik Kurumu’ndan (TÜİK) yapılan açıklamaya göre, 2006 Şubat ayında yüzde 61,8 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı, 2007 Şubat ayında yüzde 67,2 olarak gerçekleşti.

Share on Facebook

Cuntalar Akıl Hocasının Ardından

Posted by ertemcemil132 | Posted in ABD, Kriz, Küreselleşme | Posted on 17-11-2006

0

Friedman bize, askerlerin ve baskıcı yönetimlerin, iddia ettikleri gibi, ülkesinin ve halkının çıkarlarını gözeten ve bu anlamda bağımsız olmadığını ve olmayacağını öğretti. Eh, en azından bunun için toprağı bol olsun..

Dazlak kafası, ilham verdiği Pinochet’in gözlükleri gibi koyu renk gözlüklerinin arkasındaki çipil ve kısık gözleriyle gazetelerin ekonomi sayfalarından bize bakıp; “salaklar çalışın işte bedava öğle yemeği nerede var” diyen adam öldü. İktisatla ilgisi olsun olmasın, Milton Friedman ismi yaşı kırkın üzerinde olan herkesin hatırlayacağı bir isim. Milton Friedman adını ilk önce Şili ile birlikte duyduk. Şili’de 11 Eylül 1973’te işbaşına gelen Pinochet cuntası bir müddet sonra neo-liberal Chicago Okulu’nun görüşleri doğrultusunda ekonomiyi biçimlendirmeye başladı. Şili’de olup bitenlere, Friedman’ı yad ederken, değinmeden olmaz ama önce Friedman’ın Chicago Okulu’na şöyle bir bakmakla yarar var.

ŞU 1973 YILI

1973 yılı, petrol fiyatlarının yükselmesiyle kapitalizmin yeni bir krizinin başladığını haber verirken, Chicago Üniversitesi’nde 1948’den beri alıştırmalar yapan Friedman ve arkadaşlarının da günlerinin geldiğini onlara müjdeliyordu. Zaten Friedman’a göre Keynes başından beri günü kurtaran adamdı. Ama yine de Keynes, günü kurtarmak adına da olsa, klasik iktisadın mabedine saldırmıştı. 1936’da, Keynes, İstihdam Faiz ve Paranın Genel Teorisi adlı yapıtında piyasanın zaaflarını ortaya koymuş, devletin müdahalesini istihdam ve ekonomik denge için şart koşmuştu. Piyasa yara almıştı. Aslında Keynes’in de kesinlikle sosyal devlet gibi bir amacı yoktu; o gerçekten de “günü kurtarmak” istediğini uzun vadede zaten hepimiz ölüyüz diyerek belirtmişti. Ama yine de Chicago Okuluna göre bu bir devrimdi. O halde bir karşı devrim gerekiyordu. İşte bu karşı devrimin teorik temelleri çok gecikmedi. 1970’lerin başında Milton Friedman ve Harry Johnson Monetarizmin karşı devrimini anlatan bir kitap yayınladılar. Friedman burada kurgusunu iki temel dayanağa oturtuyordu. Birincisi devletin orkestra şefi olduğu maliye politikaları yerine piyasanın yöneteceği para politikaları kapitalizmin işleyişine ve doğasına daha uygundur görüşüydü. İkincisi ise devletin ekonomik faaliyetin akışını düzenlemesi yerine özel sektörün dinamiğinin esas olacağı bir piyasa. Friedman, yaklaşmakta olan krizin kaynağını görmüş ve kar oranlarının tekrar yükselmeye başlamasının, ancak devletin açtığı mevzileri yeniden özel sektöre bırakmasıyla mümkün olacağını, söylemeye başlamıştı. Devletin aradan çekilmesi Keynes’in bir zamanlar çok korktuğu işsizliği tekrar getirmeyecekmiydi ? Bu soruya Monetaristlerin verdiği cevap insanlığın nasıl bir döneme girdiğini de adeta özetliyordu. Friedman’a göre, işsizlik doğal ve iradi bir şeydi. İşsizlik, insanların bir önceki işlerini beğenmeyip daha iyi bir iş bulmak için bir müddet katlandıkları bir durumdu; ve dert değildi. Esas dert fiyat istikrarı yani enflasyondu. Hükümetler enflasyonu önlemek için denk bütçe, sıkı para politikası ve özel sektörü teşvik eden arz yönlü politikalar uygulamalıydı. İşte bu yeni (azgın) liberal politikalar ilk önce yeni darbe yapmış, çiçeği burnunda, Latin Amerika diktatörlerinin dikkatini çekti. Özellikle Şili Chicago Okulu için bir laboratuar oldu.

ŞİLİ; UZUN TAÇ YAPRAĞI

Bir şiirinde Ataol Behramoğlu Şili’yi uzun taç yaprağına benzetir. O yaprağın üzerinden yıllarca kan damladı. O kanlı taç yaprağının bir yüzünde Pinochet’in faşizmi bir yüzünde de Friedman’ın Chicago Okulu vardı.

Şili’li “Chicago çocuklarına” göre devletin geniş ekonomik etkinliği ekonominin çöküşünün başlıca nedenidir. İthal ikamesinden vazgeçip, ihracat ağırlıklı bir politikaya geçmek gerekir. Petrol fiyatları yükselirken, bakır fiyatlarının düşmesi de bu yüzdendir. Cuntanın ekonomi bakanı ve sıkı bir Chicago Okulu üyesi olan Sergio Castro, (Castro, bizim Özal’ın bir versiyonuydu.) ithal ikamesi stratejisinin sonuçlarına ilişkin şu saptamayı yapıyordu; “Azami düzeyde Unitad Popular” tarafından uygulanmış olan bu model, iflas etmiş bir modeldir. O halde Friedman’ın modelini uygulamalıyız. Bir ülke ancak piyasa güçlerine sınırsız hareket imkanı sağlarsa refaha ulaşır. “

Milton Friedman 1975 Nisan’ında Şili’yi ziyaret ettiğinde, ekonominin halen kendi önermelerini yadsır durumda olduğunu saptayarak, şunları söylüyordu: “Şili’nin karşı karşıya olduğu güç problemler ve sıradan vatandaşın şimdiki durumu göz önüne alınırsa, bir serbest piyasanın oluşturulması ve özel sektörün güçlendirilmesi zorunludur” Bu hedefe ulaşmak için 1) Sermaye Piyasası oluşturulup, derinleşmelidir. 2) Ödemeler bilançosu açığı ve himayeci politikaların yarattığı problemler çözülmeli, 3) Hantal devlet aygıtının ve ekonomiye müdahalesinin yarattığı problemler halledilmelidir.

Cunta, Friedman’ın tespit ettiği problemleri gidermek için onun önerilerinin aynen uyguladı. Örneğin problem 1’e ilişkin olarak: Allende yönetimi Bankaları devletleştirmişti. Askerler bankaları süratle özelleştirecek önlemleri aldılar. Merkez Bankası devre dışı bırakıldı. Devlet işletmelerinin özel sektöre devri için sermaye piyasası alt yapısı hazırlandı. Problem 2’ye ilişkin olarak; Friedman hedef olarak Şili ekonomisinin tümüyle dışa açılmasını savunuyordu. Askerler bunun için gümrük sınırlarını ve engelleri kaldıran düzenlemeleri yaptılar. Ödemeler bilançosu açığını kapatmak için geleneksel olmayan ihracat dallarının da geliştirilmesini içeren bir politikayı da yürürlüğe koydular. Problem 3’e ilişkin olarak; Friedman’ın savına göre, devlet, özel sektör için, istikrarlı moneter ve yasal bir çerçeve oluşturmalıdır, özelleştirmenin yasal alt yapısı oluşturulmalı devlet işletmeleri özel sektöre devredilmelidir. Askerler bunu da büyük bir şevkle gerçekleştirdiler.

Bundan sonra ne mi oldu; her yerde olan oldu, yani fiyatlar fırladı, gıda maddelerinden ve tarımdan devlet sübvansiyonları kaldırıldı, yoksulluk arttı. Şili parası Esküdonun değeri büyük ölçüde düşürüldü. Her türlü sendikal faaliyet yasaklandı. Reel ücretler çok hızlı düştü. Tabi bu arada, bu önlemlere rağmen, enflasyon fırladı. İşsizlikte sürekli arttı.

Şili, Friedman’ın ve monetarist politikaların laboratuarı olmuştu. Bu süreç Şili halkına çok pahalıya patladı.Şili bugün Pinochet cuntasından kurtuldu ama Friedman’ın temelini attığı neo-liberal politikalardan kurtulamadı. Şili’nin tüm sosyal güvenlik sistemi özelleştirildi. Şili uluslar arası emeklilik fonlarının saldırısına uğradı.

Şili ve onunla benzer politikalar uygulayan tüm ülkeler, Türkiye dahil bugün işsizlik ve yoksullukla boğuşuyorlar. Friedman’ın politikaları azgelişmiş ülkelerde ancak baskıcı askeri yönetimlerce uygulanabildi. Şili cuntası ne yaptıysa yedi yıl sonra Türkiye’deki faşist cunta da aynısını yaptı. Ama Friedman bize, askerlerin ve baskıcı yönetimlerin, iddia ettikleri gibi, ülkesinin ve halkının çıkarlarını gözeten ve bu anlamda bağımsız olmadığını ve olmayacağını öğretti. Eh, en azından bunun için toprağı bol olsun..

BORSA

AB SIKINTILARI

İki haftadır 40000 sınırını zorlayan İMKB, haftanın son gününde Türkiye’nin gerçeklerine çarpıp 38.433’e kadar geriledi. Dün BirGün’ün vurguladığı gibi AB süreci fiilen durdu. Bu pat durumuna 2007 yılının sıkıntıları da eklenince dünya borsalarındaki olumlu havanın İMKB ‘ye yansıması düşünülemez. Aslında Türkiye bu nedenlerden dolayı da dünya piyasalarındaki iyileşmeyi en az , olumsuzlukları da en çok hisseden ülke olacak. Bu yüzden dün FED tutanaklarının açıklanmasından sonra FED’in tüm 2007 yılı için faiz indirimine gitmeyeceğinin belli olması dünya borsalarında az da olsa gerilemeye yol açtı. Buna bağlı olarak İMKB’de satışlar haftanın son gününde derinleşerek devam etti. Endeks 38500 desteğinin de altına geriledi. Yurtdışı piyasalarının eksiye dönmesi, dolar ve faizde görülen yükseliş satışların artmasında etkili oldu. AB İlerleme Raporu’nun açıklanmasından ve Kıbrıs konusunun Aralık ayı ortasında gerçekleştirilecek zirveye ertelenmiş olmasından sonra temkinli seyre dönen endeks, bu olumsuz havanın etkisinden kurtulamadı. AB ve Türkiye cephesinden bu konuda karşılıklı açıklamalar yapılırken somut gelişme için BM’nin devreye girmesi gerekiyor. Öte yandan, enflasyon beklentilerine yönelik kaygılar, cari açıktaki büyüme piyasalarda tedirginlik yaratan diğer önemli konular olarak görülüyor. Ayrıca, ABD konut başlangıç verileri beklenenden fazla düşüş gösterdi. Bu veri ile beraber piyasalar içeride ve dışarıda satışlarını artırdı.

Yüzde 46′sı Yunan National Bank of Greece’e devredilen Finansbank’ın dokuz aylık net karı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 157 artışla 700 milyon YTL’ye çıktı.

Banka tarafınnda yapılan yazılı açıklamaya göre, 1.138 milyar YTL olan vergi ve provizyon giderleri öncesi kar ise bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 117 yükselmiş oldu.

Bankanın toplam aktif büyüklüğü 2005 sonuna kıyasla yüzde 36 artışla 16.768 milyar YTL olurken, yüksek karlılığa bağlı özkaynakların ilk dokuz ayda yüzde 42 artarak 1.984 milyar YTL’ye ulaştığı ifade edildi. Böylece bankaların milliyetinin karlarını etkilemediğini de öğrenmiş olduk.

PARA VE FAİZ

AYNEN DEVAM

Döviz ve faiz cephesinde yukarıdaki özetlediğimiz gelişmelere bağlı olarak değişen bir şey yok. Döviz yabancı girişine rağmen daha fazla düşmüyor. Faiz ise seçim ve AB riskini hesap edip düşmüyor. Hatta önümüzdeki günlerde faizlerin biraz daha yukarı yönlü hareketi beklenebilir.

Dolar haftanın son günü 0.2 YKr’lik artışla 1.4430 YTL, avro ise 0.1 YKr’lik kayıpla 1.8450 YTL’den el değiştirdi. Bankalararası piyasadaki dolar kotasyonlarında alışta en düşük fiyat 1.4440 YTL, en yüksek fiyat 1.4470 YTL, satışta en düşük fiyat 1.4480 YTL, en yüksek fiyat 1.4510 YTL seviyesinde geçti. Uluslararası piyasada avro /dolar paritesi 1.2800-1.2820 aralığında hareket etti.

İMKB Tahvil ve Bono Piyasası Kesin Alım Satım Pazarı’nda işlem gören 13 Ağustos 2008 vadeli tahvil Cuma gününe işlemlerde bir önceki güne göre 0.11 puanlık artışla yüzde 21.14 bileşikten kapanırken, pazartesi gününe valörlü işlemlerde 0.27 puanlık artışla 21.20 bileşikten işlem gördü.

Share on Facebook

21. Yüzyılın Büyük Ağıtı

Posted by ertemcemil132 | Posted in ABD, Kriz, Küreselleşme | Posted on 27-08-2006

0

Bütün bu heyulada 1968 başka bir devrimdi. O, yeni bir ufku, özgürleşme ufkunu liberalizmin her iki yüzüne de çarparak geldi. Ama 1871 Paris’i kadar etkili ve geçiciydi 1968 Paris’i. Şimdi insanlık bu iki Paris’i bulmaya çalışıyor.

Geçen hafta İstanbul Sanayi Odası başkanı ikinci 500’ü açıklarken adeta bir ağıt yakıyordu. “Durum çok kötü, yaşama mücadelesi veriyoruz”. Durum sanayinin en yoğun olduğu İstanbul’un Sanayi Orası Başkanı’nın dediği kadar kötü mü gerçekten? İlk 500’de de durum parlak değildi ama ikinci 500 gerçekten kötü. İkinci 500’ün önemli bir bölümünü Küçük ve Orta Boy İşletmeler (KOBİ) oluşturuyor. Bu yüzden bu kategoriye giren işletmeler emek yoğun çalışan dolayısıyla istihdam sağlayan, reel ekonominin belkemiğini oluşturan şirketler.

1 milyon YTL’lik satış karşılığında istihdam edilen kişi sayısı istihdam yoğunluğu olarak ele alındığında ikinci 500, birinci 500’e göre daha önde. İstihdam yoğunluğu istikrarlı bir biçimde birincilere göre ikinci 500′deki şirketlerde 2-3 kat daha yüksek.
Birinci ve ikinci 500′deki özel imalat sanayi kuruluşlarında çalışanlara yapılan ödemelerin satış gelirlerine oranı açısından da istihdam yoğunluğunda olduğu gibi yine ikinci 500, ilk 500′e göre öne çıktı. Dolayısıyla ikinci 500’ün durumunun kötüye gitmesi işsizliğin artması anlamına geliyor. Nitekim Türkiye’de işsizlik ve işgücüne katılım geçen seneye göre düştü. Peki bu durum yalnız Türkiye’ye özgü bir durum mu? Hayır değil. Bu küresel bir gelişme. Hatta yalnız “gelişmekte olan ülkelere” özgü bir kötüleşme de sayılmaz. Aynı dertten yani “sanayisizleşme” derdinden gelişmiş ülkelerde muzdarip.

HANİ NEREDE “İKİ PARİS”

İngiltere’de eski tekstil fabrikaları sökülüyor. Merkez Avrupa’nın sanayi kalbi Almanya’da son on yıldır en hızlı ilerleyen sektörler hizmetler ve finans. Fransa yıllardır Arcelor’la yürüttüğü demir-çelik liderliğini Hintli Mittal’a bıraktı. Batı’nın otomobil üretimini, Brezilya, G.Kore gibi “gelişmekte olan ülkeler” yapıyor artık. Çin ise her şeyi üretiyor. Bakın sokaklara eskiden bu kadar motosiklet görüyor muydunuz? Bisiklet fiyatına; hepsi Çin’den geliyor. Dünyanın üretim ekseni değişti. Ama bununla birlikte, çok farkında olmasak da, modern ve kalkınmış ulus fikriyatı da tarih oluyor. İşte bu önemli. Çünkü işsizliğe, hatta açlığa katlanabilirsiniz, “şimdi durum böyle ama düzelecek” inanışı bir kültürün sonucudur. Moderniteye erişmek, kalkınmak umudunu besler bu kültür. İşte şimdi yok olmakta olan bu. Bunun yok olması ulusal kalkınma umudunu, dolayısıyla bir ideolojiyi tarih yapıyor. Moderne gelişerek ulaşma, teknolojiyi yakalama yani teknolojik moderniteye ulaşma her ulusun idealiydi. “Çağdaş uygarlık seviyesi” önemliydi ve bu da sanayileşerek olacaktı. Kalkınma iktisadi sanıldığı gibi liberalizm karşıtlığı sonucu değil, liberalizmin gizli bir versiyonu olarak ortaya çıkmıştır. Liberalizmin büyük programı uluslardan devletler yaratmak değil, devletlerden uluslar yaratmaktı. Burada yani diye devam eder Wallerstein; “yani strateji, devletin sınırları içinde bulunanları almak ve bunları tümüyle devletleriyle özdeşleşen “yurttaşlar” haline getirmekti. Oy hakkı, refah devleti ve ulusal kimlikten oluşan söz konusu liberal paketin tüm sınıflara sunduğu umuttu. Yani tüm ulusça “teknolojik moderniteye” ulaşma umudu ve ülküsü. İdeolojik düzeyde ise, sol hareketler teknoloji modernliğinin öncülüğünü kabul ettikleri ölçüde sınıf mücadelesini kaybettiler. Lenin’in elektrifikasyona verdiği önem de, ne yazık ki, bu yanılsamanın sonucuydu. Ama öte taraf da Wilson “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını” Lenin’den önce ortaya atıyordu. Daha sonra Truman, ve Kennedy geri kalmış ulusların “bağımsızlığının” yanı sıra, “kalkınmasını da” militanca savundular. Ama bu paradoksal olarak “yeni sömürgeciliği” doğurdu. Wilsoncu tezleri aslında savaş sonrasının kalkınma retoriği tamamladı.

1945-1970 arası, kapitalizmin dördüncü gelişim dalgasıydı ve teknoloji modernliğinin zirvesiydi. Bu dönem, petrol sanayileri, sentetik üretimi, fordizmin yılları olarak anılır. Bu yıllarda yeni teknolojinin, elektroniğin temelleri de atılmıştır. Demir-Çelik gibi temel kontrol sanayileri bu yıllarda tepe noktasına varıp düşüşe geçmiştir. Bu düşüş küreselleşmeye kapılarını açacak yeni krizin başlangıç noktasıydı. Bu başlangıç aynı zamanda bir sonu da getiriyordu. Liberalizmin diğer yüzü, tarih sahnesinden çekiliyordu.

Reel sosyalizm, kendi kaderini tayin hakkı, ulusal kalkınma aynı anda düşmeye başladılar. Bütün bu heyulada 1968 başka bir devrimdi. O, yeni bir ufku, özgürleşme ufkunu liberalizmin her iki yüzüne de çarparak geldi. Ama 1871 Paris’i kadar etkili ve geçiciydi 1968 Paris’i. Şimdi insanlık bu iki Paris’i bulmaya çalışıyor.

BÜYÜK AĞIT

Yakarıdaki üçlüden ilk ikisi artık modernliğin dolayısıyla liberalizmin konusu değil. Geminin bordrosundan aşağı atıldılar. Ulusal kalkınma liberalizmin şımarık çocuğu olarak direniyor. İşte insanlığın en büyük ağıtlarından birisi şimdilerde yüksek sesle yankılanıyor, dünyanın dört bir yanında. “Ne oluyor, kötü, geçen seneden daha kötüyüz!.”Bu yakınmayı bütün umutlarını yanlış bir teknoloji modernliğine bağlamış, ama buna hiçbir zaman ulaşamamış az gelişmişler yapıyor. Gelişmiş ülkeler şimdilik bütün liberalizm tarihi boyunca biriktirdiklerini yiyorlar. Sıra onlara da gelecek. İngilizler Hyde Parkı susuzluktan sulayamıyor artık. Amerika’yı ayakta tutan Mortgage sistemi ve Wal-Mart tehlikeli sinyaller veriyor. Almanlar işsizliğin yanı sıra, enflasyonla da tanışıyor, Fransa göçmenleri ne yapacak, liberalizmin Ortadoğu’dan nasıl çıkacağı belli mi? Ulus devletler ve ulusal kalkınma liberalizmin son kaleleri olarak düşerken, 1871’i yada 1968’i bulana kadar sürecek büyük ağıt başlıyor.

TÜRKİYE VE DÜNYA

ABD VERİLERİ VE SAVAŞ

Önümüzdeki günlerde dünyada ve artık onun bir parçası olan Türkiye’de kısa dönemde kötü gidişin sorumlusu ABD ekonomisi ve yine ABD’nin Ortadoğu’da sürdürdüğü savaş. Petrol fiyatlarının, ateşkesin sağlanmasından sonra 70 doların altına gevşemesine yine izin verilmedi. Yetmiş doların altını da kısa dönemde görmemiz pek mümkün gözükmüyor. Biliniyor ki, yüksek petrol ABD için önemli bir finans aracı. Öte yandan Çin faiz oranlarını 27 baz puan artırarak, parasını güçlendirme yolunu seçti. Aslında bu Çin’in dış ticaret fazlasına aldığı bir önlem. “Ben artık çok ucuza dışarıya mal vermeyeceğim bu birinci amacım, ama fazla vererek dolar biriktirmiş oluyorum bu da işime gelmiyor.” Çin’in faizleri artırmasının tercümesi bu. Ancak yine de doların değerli olması, ABD’deki durgunluğa eklenince Çin’in bu politikasını sürdürmesi güç gibi gözüküyor. ABD’de açıklanan temmuz ayı konut satışları, beklentilerin altında geldi. Bu durum dünya borsalarını ve İMKB’yi geriye itti. Öte yanda ABD tüketim verileri de kaygıları artırdı. ABD piyasasına bağımlı Canon gibi Japon şirketlerinin hisseleri ile birlikte Nikkei’de düşüşe geçti.

Türkiye’de ise Merkez Bankası uluslar arası derecelendirme kuruluşlarını ve yatırım bankalarını dinlemedi. Para Politikası Kurulu, FED gibi, pas geçti. Yani faiz artırmadı. Merkez Bankası’nın bu kararı olumlu.

Tarım sorunu sonbahar’da artarak devam edecek. Rekolte bir çok üründe yeterli olmasına rağmen köylü beklediği fiyatı alamıyor. Fiskobirlik’de olan diğer birliklerde olacak mı, önümüzdeki hafta bunu takip edeceğiz.

Ayçiçeği hasat zamanı başlarken Ayçiçeği üreticileri, en büyük ayçiçeği alıcısı Trakya Birlik’e taleplerini ilettiler. Bugün 110.000 ortak sayısı ve entegre tesisleri ile en büyük üretici birliklerden biri olan Trakya Birliğin ikinci bir Fiskobirlik olmaması için, üreticiler taleplerinin dikkate alınmasını istiyor.

Ayçiçek üreticilerinin örgütlü olduğu Ayçiçeği Üreticileri Sendikası taleplerini üreticiler adına Trakya Birlik yönetim kurulu başkanı Rafet Sezen’e iletti. Üreticiler;

Avans fiyatının bu sene erken belirlenmesini, Trakya Birlik’in piyasayı düzenleme işlevinin bu sene üreticinin çıkarları doğrultusunda yapmasını, gerek avans gerekse taban fiyat belirlenirken bir kg ayçiçeğinin maliyet fiyatının göz önüne alınmasını, birliğin bu sene ekim alanlarının genişlemesini teşvik edecek önlemleri almasını ve bu yıl kg başına en az 35 Ykş. Destek verilmesi gerektiğinin altını çizdiler. Üreticiler, 200 kg ortalamaya göre, bir kg ayçiçeğinin taban fiyatının 70 YKş. olmasını istiyorlar.

BORSA

DÜNYA İLE PARELEL

İMKB, bütün hafta boyunca ABD’den gelen verilerin etkisiyle düşüş yaşadı. Haftanın son günü, 36500 seviyesine kadar geriledikten sonra 2. yarıda tepki alımlarıyla yükselişe geçen endeks, günü 210 puanlık artışla (yüzde 0.57) 36862 değerinden tamamladı. TCMB’nin faiz kararının ve yurt dışı piyasalardaki toparlanmanın etkisiyle son güne alıcılı başlayan İMKB 100 Endeksi, yatay bir seyir izledi. 500 puanlık bantta git-gel yaşayan endeks, 37 binin üzerinde tutunamadı. Diğer yandan, FED Başkanı Bernanke’nin bugün yapacağı açıklamalar, Lübnan’a asker gönderip göndermeme ve 31 Ağustos tarihinde Avrupa Merkez Bankası’nın vereceği faiz kararı piyasalar için kısa vadede izlenecek konu başlıkları. ABD’deki ekonomik durgunluk belirtileri dünya borsalarında önümüzdeki haftada hissedilecek. Bundan dolayı İMKB’nin 40.000 direnç noktasını görmesi zor.

PARA VE FAİZ

MERKEZ DİRENDİ

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu’nun piyasa oyuncularının büyük kesiminin faiz artırımı istemesine rağmen, (anketlere göre yüzde 85) kısa vadeli faizleri sabit tutması, yine de piyasalarda olumlu karşılandı. Merkez Bankası’nın bu kararında banka sisteminin elinde bulunan ve yüzde 13-14 faizli kağıtların varlığı da etkili oldu. Faizlerin yükselmesi bu kağıtları elinde bulunduran bankalara zarar yazıyordu.

Döviz yukarı yönlü hareketini hafta boyunca korurken, sert iniş çıkış yaşanmadı.

Bankalararası piyasadaki dolar kotasyonlarında alışta en düşük fiyat 1.4760 YTL, en yüksek fiyat 1.4800 YTL, satışta en düşük fiyat 1.4820 YTL, en yüksek fiyat 1.4850 YTL seviyesinde bulunuyor. Uluslararası piyasada avro/dolar paritesi 1.2770-1.2780 aralığında seyretti.

İMKB Tahvil ve Bono Piyasası Kesin Alım Satım Pazarı’nda işlem gören 16 Temmuz 2008 vadeli tahvil 19.43 bileşikten kapanırken, pazartesi gününe valörlü işlemlerde 0.11 puanlık kayıpla yüzde 19.49 bileşikten işlem görüyor. Merkez Bankası’nın tavrına rağmen faizlerde aşağı yönlü bir hareket beklenmiyor.

Share on Facebook