Yeni Milli Gelirin arkasındaki gerçek

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-04-01 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Bütün bu toz duman arasında milli gelirimizde 9 bin doları buldu. Yeni milli gelir serileri 1998 baz yılı alınarak hesaplanıyor. Yeni hesaplamada kayıt dışında olan birçok unsur kayıt altına giriyor. Eski yönteme göre 2007 GSYH’ sı 489,4 olarak öngörülüyordu. Kişi başı gelir hem kayıt altına alınanlarla hem de adrese dayalı sisteme göre düşen nüfusa bağlı olarak arttı.

Bu kâğıt üzerindeki milli gelir artışı ve yeni rakamlar eski rakamlara göre daha gerçekçi. Çünkü kayıt dışı olan birçok unsuru kayıt içine alıyor. Biraz daha gayret ederseniz bu rakamı 9 binlerden 10 binlere bile çıkartabilirsiniz. İstanbul’un varoşlarında, denetimden sıyırmak için, kapısına “kiralık” yazıp çalışan, evlerini ofis gibi kullanan, merdiven altında “mahalleye” üretim yapan daha binlerce “işyeri” var. Demek ki yeni rakamlar bizi daha iyi yansıtıyor. Ancak burada sormamız gereken soru; “tamam milli gelir arttı, peki o gelirin dağılımı ne oldu” olmalıdır. TÜSİAD’ın son hane halkı çalışması gelir dağılımında 2001 sonuna göre göreli bir düzelme olduğunu ortaya koyuyor ama gelen işsizlik rakamları ve işgücüne katılım gelir dağılımının yeniden bozulma trendine girdiğini ortaya koydu. Türkiye bu son ekonomik daralmadan yine küçülerek çıkacak. Gerçek olan bu. Yüzde 5 büyüme Türkiye’nin, başta işsizlik olmak üzere, hiçbir sorununu çözmez. Dar tanımlı işsizlik bile yüzde 10’ları buldu. Geniş tanımlı işsizlikte yüzde 20’lerin üzerindeyiz. Yani iş arayan her dört vatandaştan biri iş bulamıyor. Ya umudunu yitirip vaz geçenler ya hala savaş ortamının sürdüğü güneydoğu?

Küresel daralmanın sonuçlarını Türkiye 2008’in son çeyreğinde görecek. Konut ve inşaat sektörü daralma işaretleri veriyor.

Durgunluğun yayılması ABD’deki gibi konut balonunun, diğer ülkelerde de sönmesiyle başlayacak. Zaten bu, İspanya, İngiltere ve İrlanda’da başladı. Yakında İtalya, Portekiz, Fransa, Türkiye’de konut sektörü ciddi düşüşler yaşayacak. Milli Gelirimizde inşaatın payı 1,6 puan artarak yüzde 4,8’den 6,8’e çıktı. İnşaat, 1990–2004 yılları arasında yıllık ortalama yüzde 2,8 büyümüş. Ancak 2005 ve 2006 büyümesi yüzde 21,5 ve 19,4 olmuş. Şimdi burada sert düşüş yaşayacağız ve bu değer sektörlere hızla yayılacak.

Türkiye Müteahhitler Birliği (TMB) Başkanı Erdal Eren, dünyada yaşanan finansal krizin Türkiye’deki etkilerini gördüklerini söyledi geçen gün. Eren, “Konut yapıp satan müteahhitlerin elinde çok fazla konut stoku birikti. Konut sektörü yara alacak bu durumdan” diyordu. Ayrıca Eren bankaların artık kredi vermek istemediğini de vurguluyordu.

Yeni milli gelir hesapları da bankacılık sisteminin küçüklüğünü iyice ortaya çıkardı.

Türkiye’de bankacılık sektörünün bilânço büyüklüğü AB ülkeleri yanında çok küçük.

Eski milli gelire göre bankacılık sektörü GSYH’ sının yüzde 86,7’sine denk geliyor. Şimdi yeni milli gelire göre bu oran daha da düştü. Oysa bu birçok Avrupa ülkesinde, bankacılık sektörünün milli gelire oranı yüzde 300’ün üzerindedir. Zaten 2001 krizi sonrası eli kolu bağlanan ve reel sektöre kredi veremeyen banka sistemi şimdi küresel kriz koşullarında parmağını kıpırdatmayacaktır. Yeni milli gelirle birlikte, çok büyük dediğimiz ve her yıl yüzde 20 büyüyor diye övündüğümüz, mali sektörün aslında büyük olmadığını da gördük. Mali sektörün aktif büyüklüğü 567 milyar dolar. Bu yeni milli gelir rakamını bile yakalayamıyor.

Küresel kriz koşullarında ne Merkez Bankası’nın rezervleri ne de bu mali sistem- bankalar bizi kurtarır. Yeni milli gelir rakamları bu gerçeği ortaya koyuyor.

Share on Facebook

İşte En Önemli 3 Sorun

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2007-12-05 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Merrill Lynch yeni raporunda, ABD’de ekonominin daralacağını ve FED’in faizleri 2009’un ortalarına kadar yüzde ikiye düşürmesinin olası olduğunu belirtiyor. Ayrıca Avrupa’da da büyümenin yavaşlayacağını ama ABD’deki kadar istikrarsız bir seyir izlemeyeceğine vurgu yapılıyor. Rapor tüm dünyada enflasyon riskinin güçlü olarak devam edeceğini de belirtiyor. Şu sıralardaki ekonomi gündemi de bu tespitleri doğruluyor.

Önümüzde birbirine geçmiş üç önemli sorun var: Birincisi enflasyon; Merkez Bankası’nın yalnız faiz aracılığıyla enflasyonu kontrol etmesi artık mümkün değil. Çünkü enflasyon, bundan böyle küresel bir tehdit. Petrol fiyatları geriliyor gibi olsa da emtia fiyatlarındaki artış sürecek.

İkincisi; enflasyonla birlikte baş gösteren işsizlik de artık küresel bir sorun. Son 10 yılda “Daha az işgücü ile daha çok üretim” dünya ekonomisinde neredeyse bir kural oldu. Bu yalnız istihdam ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi değil, geleneksel “sosyal güvenlik sistemi” ile istihdam arasındaki ilişkiyi de kopardı. Türkiye’de sosyal güvenlik sistemi tartışılıyor ama herkes eskisiyle yenisini karşılaştırarak bu tartışmayı yapıyor. Yeniyi eleştirenler eskinin yalnızca siyasi iktidarın iradesiyle tasfiye edildiğini sanıyorlar. Hâlbuki bu tasfiye, tarihsel iktisadi bir gerçeğin bizim kapımıza dayanmasından başka bir şey değil.

Bir diğer önemli sorunumuz işgücü talebiyle eğitim sistemi ilişkisinin kopmuş olması. İşgücü talebi olan kesimlere Türkiye eleman yetiştiremiyor. Türkiye sanıldığının aksine, bu yeni dönemde, işgücü bol bir ülke değil. Çünkü geleneksel karşılaştırmalı üstünlükler kuramı artık geçerli değil. Dış ticaretin özü olan bu kuram gelişmiş-gelişmemiş ülke ayrımına ve karşılaştırmasına dayanırdı. Ancak Çin başta olmak üzere Asya’nın son otuz yıldaki gelişimi, gelişmekte olan ülkelerin de birbiriyle olan ticaretini ve faktör donanımlarını sürece dâhil etti. Buna göre Türkiye, Avrupa ölçeğinde değerlendirildiğinde işgücü bol bir ekonomi sayılabilir. Ama dünya ölçeğinde değerlendirildiğinde örneğin Çin’le karşılaştırıldığında, işgücü kıt bir ülke. Bunun etkisi, dış ticaretin serbestleştiği ortamda, işgücü bol ve ucuz ülkeden az ve pahalı olan ülkelere ucuz mal akımı şeklinde oluyor. Bu da ucuz mal akımına maruz kalan ülkelerde niteliksiz emeğin işsiz kalmasına neden oluyor.

FED 11 Aralık’ta faizleri bir kez daha düşürecek. Merrill Lynch’in dediği gibi: Bu indirim önümüzdeki yıl yüzde ikilere doğru giderse Türkiye’ye sıcak para girişi artarak sürecek. Böylece YTL değerli kalacağı için ihracatın tek şansı düşük ücret. Ücretlerin düşmesi, nitelikli emeğin yetişmemesi herkesi vuracak bir gelişme.

Bu üç devasa soruna çözüm yok mu? Bu çaresiz kısır döngünün içinde yine birkaç kuşağı heba mı edeceğiz?

Çare var, hem de burnumuzun dibinde. Bu üç önemli sorun birçok Avrupa ülkesinin de sorunuydu. Ama onlar bu konuda şimdiye kadar önemli adımlar attılar. Başta İrlanda olmak üzere İtalya, Hollanda, Danimarka, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti eğitim, işsizlik ve bölgesel eşitsizliği çözecek programları yürürlüğe koydular.

Yeterli mi? Tabi ki değil. Ama hiç olmazsa adım atıyorlar.

Share on Facebook

ABD Makas Değiştiriyor

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Geçen sene tam bu zamanlar Greenspan ABD ekonomisinin resasyona gireceğini kesin bir dille söylemişti. Ama başta halefi Bernenke olmak üzere şimdi ABD ekonomisini yönlendiren birçok yatırım bankası ve fon yöneticisi o zaman onun bu ciddi uyarısını dikkate olmadı. Bernenke faizleri indirmede çok gecikti. Bush hükümetinin işbaşına geldiğinden beri savunduğu ve devam ettirdiği ekonomi politikasında ısrar etti. Bunun sonucunda ABD, Avrupa ve Asya piyasaları 7.3 trilyon dolar kaybettiler. Bir yıldaki bu muazzam kayıp aslında yüksek faiz ve yüksek petrol fiyatı ile şişen piyasaların köpüğü idi. Şimdi bu köpük yok. Bir yerde gerçek, olması gereken rakamlara geliyoruz. Yalnız son bir yılda değil, Bush işbaşına geldiği ve yüksek faiz karşılıksız dolar politikasını uyguladığından beri şişen rakamların sonuna geliyoruz. Bush’la birlikte ABD bütçe açığı vermeye başladı, askeri harcamalarını artırmaya başladı. Bush’la birlikte bir önceki dönemin sanayileri yani petrol, silah, demir-çelik öne çıkmaya başladı. 11 Eylül oldu, Irak işgal edildi. ABD saldırgan bir politik hatta geçti. Bunu ekonomik olarak yüksek faiz ve karşılıksız dolar tamamladı. Savaş bütçesi ve silahlanma harcamaları arttı. Çöken sanıldığı gibi ABD’nin mortgage piyasası değil, ABD’nin karşılıksız dolar ve askeri harcamalar politikasıdır.

Şimdi bu bitiyor. Bu 1973’deki gibi bir kriz değil. Dünya ekonomisi yalnızca Bush iktidarının karşılıksız olarak bastığı yaklaşık 20 trilyon doları geri alacak. Bunun yarısı zaten 1 yılda gitti. Şimdi fed faizleri yüzde 2 lere kadar düşürecek. Birçok fiyat başta petrol olmak üzere gerçek değerine yaklaşacak. Nasdaq geçen seneden beri (Ekim–2007 tepe noktası’ndan beri) yüzde 20 kaybetti. Nasdaq daha kaybedecek. Asya borsalarındaki düşüş de sürecek. Ancak finans sektöründen reel sektörlere doğru krizin kayması şu an söz konusu değil.

Ancak Türkiye gibi cari açıkla nefes alan ve özel sektörün borçlu olduğu ekonomiler de önümüzdeki günlerde el değiştirmeler ve ciddi sıkıntılar yaşanacak. Nakit girişi sürekliliği olmayan ve kısa vadeli borçları olan firmaları güç günler bekliyor.

YTL’nin ani ve keskin değerlenmesi beklenmemeli. Türkiye’ye sermaye girişleri azalacağından büyümede ciddi düşüşler olabilir. Petrol fiyatlarının düşmesi Türkiye için bir avantaj gibi gözükse de kısa vadeli sermaye girişlerinde yavaşlama olacağından bu avantaj Türkiye’yi rahatlatmayacak. Burada Türkiye için kritik noktalardan birisi de Avrupa. Avrupa’da ciddi büyüme düşüşleri olursa Türkiye’de çok ciddi sorunlar başlar. Ancak Avrupa Merkez Bankası şimdilik ihtiyatlı ve gelen kriz dalgasını bertaraf edecek hazırlıkta gözüküyor. Avrupa ekonomisi ABD ekonomisi kadar daralma yaşamayacak. Bu bizim için avantaj. Petrol dahil, bu süreçte şisen bütün emtia fiyatları gerçek değerini bulacak. Buna altın ve YTL fiyatı dahil.

Hükümet hemen KOBİ’leri rahatlatacak mali ve ekonomik önlemleri almalı. Mecliste bekleyen teşvik yasası var olan gelişmeler dikkate alınarak daha somut ve uygulanabilir hale getirildikten sonra hemen çıkarılmalı. Bu süreçte nakit girişi azalacak ancak güçlü işletmeler için ek kaynaklar yaratılmalı.

ABD çok kesin olarak makas değiştiriyor. Bush ve ekibi artık kesin olarak gidici. Gelen demokratlar çok farklı bir politika izleyecekler.

Türkiye stratejik sektörleri öne çıkaracak bir teşvik politikasını hayata geçirmeli.

Bu süreçte büyümedeki düşüşten kaynaklanacak sosyal sorunlara ve işsizliğe karşı hükümet ek önlemleri şimdiden düşünmeli.

Share on Facebook

Ergenekon’un ‘sivil kanadı’, hanehalkları ve ötesi

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-22 tarihli Sesonline.net Yazısı

Böylesi istesek olmazdı herhalde. Şu Ergenekon operasyonu’nun üstüne TÜSİAD’ın ve Merkez Bankası’nın “hanehalkı çalışması” geldi. Ne alakası var demeyin: Bu çalışma 2002–2005 döneminde hane halklarının yapısını ortaya koyuyor. Ancak çalışma Türkiye’de bundan sonrasının da sosyolojik ve ekonomik yapısının işaretleri veriyor.

Ergenekon operasyonu da Türkiye’nin bundan sonraki siyasi yapısını ve aktörlerini belirleyeceği gibi, Türkiye’de “sol”un nasıl bir geçmişten geldiğini de ortaya koydu.

Bu kısa yazıda bu ilişkileri analiz edeceğiz. Ama hem Ergenekon operasyonu hem de TÜSİAD’ın hanehalkları çalışması bir AKP süreci özeti gibi. Hanehalkları çalışması 2002–2005 dönemini kapsadığı için AKP’ye ayna tutuyor. Evet, şimdi ilk önce kavramlardan başlayalım. Ergenekon ve hanehalkı kavramlarından.

KİMDİR BU HANEHALKI

Hanehalkı olmanız için bir konutta yaşamanız ve kazanç ve masraflarınızı ayırmamanız gerekiyor. Yani aynı evde kalan ama diş macunlarını paylaşmayan öğrenci kardeşlerimiz hanehalkı sayılmıyor. Türkiye’nin 72,6 milyon kurumsal olmayan nüfusu, ortalama büyüklüğü 4,1 olan yaklaşık 17,7 milyon haneye dağılmaktadır. Burada hemen iki özelliğe dikkatinizi çekelim: Birincisi hanehalklarının yaklaşık 4 nüfustan oluşması Türkiye’de kapitalist değişimin önemli sosyolojik işaretlerinden biri sayılan “çekirdek aile” olgusunun yakalandığını göstermektedir. Zaten bu olgu çalışmada tarımın, çeşitli açılardan, çözüldüğü vurgulanarak güçlendirilmektedir. Ancak ikinci önemli özellik ise; kır ve kent arasındaki gelir ve sosyal yaşam farkının artmakta olduğudur. Bu olgu kırın küçüldüğünü ama küçülen kırda yaşamak zorunda olanlarında çok güç şartlarda ve mecbur olduklarını için yaşadıklarını bize anlatmaktadır. Kente oturan hanehalklarının büyük bir bölümü kırla olan ilişkisini ya tamamen koparmış ya da koparmak üzeredir. Bu durum Türkiye’de yoksulluğun en önemli nedenlerindendir. Kentlerin kırla olan ekonomik ve sosyal ilişkisinin kopması düşük ve orta gelirli ailelerde borçlanmaya dönük bütçe ekonomisine yol açmıştır. Türkiye’de hanehalkları okul çağında ya da işsiz genç bireyleri barındırmakta ve bunların kent sosyal yaşamına katılımı sorunlu olmaktadır. Eğitim ve iş sorunu çeken bu genç nüfus aynı zamanda kimlik sorununu da yaşamaktadır. Bu nüfusun sosyal ve kültürel yalpalanması ‘sol hareketlere’ yansımaktadır. Geçmişte gençliğin sola kazandırdığı dinamiği bugün göremiyoruz. Sol bu yüzden hala “soğuk savaştan” kalma “teorileri” ezbere tekrarlayan örümcek kafalı ihtiyarların elinde.

ŞU 2001 SONRASI

Türkiye’nin 2001 krizinden sonraki ekonomik ve siyasi yapılanması çok önemli. Çünkü bu yeniden inşa sayılabilecek süreç hem ekonomik hem de siyasi aktörleri değiştirmektedir. Ekonomik olarak Türkiye AB mali pazarına girmiştir bile. Banka sistemi, sigortacılık ve sermaye piyasaları AB sermayesi başta olmak üzere uluslararası sermayenin bir parçasıdır artık. Siyasi yapılanmada bu ekonomik değişime uygun olarak kendini tamamlama sancıları çekmektedir. Bugün solun ve sağın bütün yapıları ve aktörleri değişirken, Cumhuriyetin hukuki ve idari yapısı bu köklü değişime direnmektedir. Şimdi ikinci kavramınızı açıklayarak hem Ergenekon operasyonun iki aşamasını hem de 2001 sonrası hanehalkları rakamlarını yorumlayalım. Ama önce ‘ikinci anahtar kavramımızın’ tanımı.

NEDİR BU ERGENEKON?

Yapılan operasyonlar ve ortaya çıkan isimlerle epey renklenen bu kavram, aslında şimdilerde Türkiye’nin siyasi tarihinin bir özeti olabilecek tartışmaların ve iktidar mücadelesinin en özlü anlatımıdır. Biraz dikkat edersek şimdiye kadar başımıza gelenlerin kaynağını bu kavramın açılımının karanlık labirentlerinde bulabiliriz.

Cumhuriyetin tarihiyle sınırlı kalmayan Osmanlı’dan beri süren “devletçi geleneğin” izleri Ergenekon’da olduğu gibi, 12 Eylül öncesinin “faşist” katillerini ve örgütlenmesini bu yapıda görebilirsiniz. Ama Ergenekon tabii ki bu kadarla bitmiyor. Doksanlı yılların “özelleştirme” ve “çek-senet mafyaları” (yeğen ve kara para ekonomisi) 2001 sonrasının kavruk ve işsiz “taşra faşistleri” ve nihayet bu ülkenin “sol bildiği” ancak başından beri devletçi-neo faşist bir geleneği (tıpkı Mussolini gibi) gizliden gizliye savunan “ihtiyar”ları da Ergenekon içinde.

Peki, bu yapı niye şimdi çözülüyor? Çünkü Türkiye oligarşisi çözülüyor. Türkiye’de ulus-devletle birlikte iktidarda olan sermaye güçleri artık hem geleneksel devlet güçlerini yanlarında istemiyorlar hem de kendileri için her zaman koltuk değneği olmuş ve hükümetlerde (çoğu zaman içişleri bakanı olarak) yer almış yarı-feodal, şimdilerde de militarist-feodal, unsurlardan kurtulmak istiyorlar. Artık zaten Türkiye’de, yerel homojen sermaye iktidarı olmayacak. Uluslar arası finans-bilişim ve sanayi sermayesi hâkim güç olarak iktidara tek başına geliyor. Bu çok önemli bir değişim. Zaten bu sürecin ve değişimin tam ortasında olduğumuzu aşağıda vereceğimiz hanehalkları çalışması rakamları kanıtlıyor. Şimdi çalışmanın sonuçlarına bakalım ve buna bağlı olarak önümüzdeki günleri tahmin etmeye çalışalım.

TARIMDAKİ ÇÖZÜLME VE İŞSİZLİK

Türkiye’de yukarıda özetlemeye çalıştığımız sürecin, çalışmada sıkça vurgulanan, iki önemli dinamiği vardır. Birincisi tarımdaki çözülme; ikincisi ise artan genç nüfus ve buna bağlı işsizlik. İncelenen dönemde istihdamın sektörel dağılımı çok önemli ölçüde değişmiştir. Tarım sektörünün istihdam içindeki payı 2002–2004 döneminde ortalama yüzde 34,3 iken, 2005 ve 2006 yıllarında keskin bir çözülme yaşanmış ve bu oran 27,3’e düşmüştür. Türkiye işte bu değişim sürecinde ve bunun sosyal sancılarını çekiyor. “Ogün Samast”lar bu çözülmenin çocuklarıdır. Öte yandan, bu süreçte kentlerde istihdam artış eğilimi sürmüş ama eğitimli ve işsiz genç nüfusun sayısı artmıştır. İşgücüne dâhil olmama eğilimi en çok kırsal kesimde görülmektedir. Son dört yılda işgücüne dâhil olmayan nüfusun payı 5,4 puan artmıştır.

GELİR DAĞILIMI KENTLERDE GÖRELİ DÜZELİYOR

Türkiye’de 2005 yılında, hane gelirinin yüzde 6’sı birinci yüzde 20’lik gelir grubundaki haneler tarafından paylaşılırken, beşinci yüzde 20’lik gelir grubundaki haneler toplam gelirin yüzde 44,4’ünü elde etmektedirler. Beşinci ve birinci yüzde 20’lik gruplar arasındaki gelir farkı 2002 yılında 9,46 kat iken, 2005 yılında 7,35 kata gerilemiştir. Bu olguyu “Gini katsayı”nda izliyoruz. 2002 yılında 0,44 olan katsayı 2005 yılında 0,38’e gerilemiştir.

Ancak burada atlanmaması gereken olgu, bu göreli iyileşmenin borçlanarak yapılmış olmasıdır.

Borçlanma, en yoksul yüzde 20’de 2002’de 3,6 milyar YTL iken, 2005’te 5,6 milyar YTL’ ye çıkıyor. İşin ilginci orta ve üst düzey gelir grupları bu süreçte doğru dürüst tasarruf yapmamışlar.

Bu gruplar kazandıklarını harcamışlar. Bu çok doğru bir sonuç değil. Muhtemelen bu ankete yanıt verenler gerçek gelirlerini sakladılar. Yalnız kentlerde düzelen gelir dağılımının borçla olduğu kesin. Öte yandan tasarruf eğilimimizde düşmektedir. 2002–2004 döneminde 16,8 olan tasarruf eğilimi, 2005 yılında yüzde 10 seviyesine düşmüştür.

Türkiye yukarıda özetlediğimiz değişimi, dış dünyanın tasarruflarını kullanarak yapmaktadır. Bu sürecin ve AKP’nin yumuşak karnıdır.

YA KÜRESEL KRİZ?

Şimdilerde yaşadığımız gel-gitlerin 1970’lerden beri yaşanılanlardan farklı olduğunu artık biliyoruz. Şimdi yaşadığımız bir kriz değil, daha doğrusu şimdi ortaya çıkmış bir kriz değil. Bu olan, dünyadaki siyasi ve ekonomik güç dengesinin değişimi ve 1971’de başladı. 1971’de Nixon doları altından ayırıp başıboş bıraktığında bugünlerinde adımını atmıştı. O tarihten bu yana ABD ekonomisi kaynaklı birçok sarsıntı yaşadık. Ama bu sonuncusu doların ve ABD’nin egemenliğine son vereceği için en güçlüsü ve sonuç alıcı olanı.

Avro-dolar paritesi bu çok önemli gerçeği yansıtıyor. Şu an avro bölgesi milli geliri tarihte ilk defa ABD milli gelirini aştı.

Şimdi burada Türkiye açısından tartışmamız gereken iki olgu var. İlki; ABD’nin parasal ve ekonomik güç devrinin, dünyada siyasi ve ekonomik bir ayrışmayla mı yoksa bütünleşmeyle mi sonuçlanacağı, ikincisi ise bu süreçte Türkiye’nin rolü ve duracağı yer.

Dünya ekonomisindeki yeni dengenin bir ayrışma (gelişmiş ülkeler-gelişmemiş ülkeler ya da bölgeler) olarak değil de tam anlamıyla küresel bir bütünleşmeyle oluşacağını söyleyebiliriz. “Gelişen ülkeler” ekonomilerine baktığımızda bu gerçeği görüyoruz. Örneğin DAX endeksinin (Almanya) yılbaşından beri kaybı yüzde 10 civarında. Gelişmekte olan ülkelerin kaybı da 12,5 civarında. Ancak burada ilginç bir nokta var. Bu süreçte dünya ekonomisinin üretim üssü olan ekonomilerinden Brezilya ve Arjantin’in borsaları Bovespa ve Meriva yüzde 3 seviyelerinde değer kaybetti. Siyasi sorunlarla boğuşan ve yağmacı ekonominin artıklarını temizleyemeyen Türkiye’nin İMKB’si ise; yılbaşından bu yana yüzde 23,3 değer kaybetti. İMKB’nin 14 Mart müdahalesinden sonraki kaybı ise yüzde 7,5. Aynı şekilde Brezilya reali yılbaşından bu yana dolar karşısında en iyi performansı gösteren para. YTL ise, yüzde 9 reel faize rağmen, eksi yüzde 4 ile dolar karşısında en kötü performansı gösteren para. Bu rakamlar bize şu sonuçları veriyor: Dünya tam küreselleşmeye doğru gidiyor.

Bu süreç, yeni bir dünya parası, gelişmiş-gelişmemiş ülke ayrımlarının ve kategorilerinin değiştiği yeni bir yapı, ABD-AB bütünleşmesi ve onlara eklemlenen bir Rusya yaratacak. Ortadoğu bu çerçevede şekillenecek. İşte Türkiye bu küresel koşullarda bir kere daha siyasi ve ekonomik kaosun içinde. TÜSİAD’ın hanehalkı çalışmasını bu küresel koşulların üzerine koyarsak hangi sonuçlarla karşılaşırız. Buna bir bakalım:

ÇALIŞMANIN VERDİĞİ SİNYALLER

2001 sonrası dönemde Türkiye’nin en önemli sorunları, tarımın alternatifsiz çözülmesi, genç işsiz nüfus, işgücüne katılımın giderek düşmesi ve kent yaşamına uymaya çalışan hanehalklarının borçlanması olarak gözükmektedir. Bu sorunlara bağlı olarak artan bölgesel eşitsizlik, eğitim ve sosyal alt yapı sorunları siyasi gündeme yansıyacak başlıklar olarak öne çıkmaktadır.

Dünyada büyüme ile istihdam arasındaki ilişkinin kopması ve geleneksel sanayi yapılarının çözülmesi aslında şu sıralar yaşamakta olduğumuz küresel krizin en önemli özelliklerinden birisidir. Büyüme istihdam ilişkisi sağlayarak büyüyen ülkeler yaşanılan krizlerden en az etkilenen ülkelerdir. (Bkz. İrlanda) Türkiye henüz bunu başarmış değildir. Bu geçiş döneminin en önemli sorunu bu olacaktır. Türkiye bu süreçte kentleşme (sanayileşme değil ama) ile küreselleşmeyi birlikte yaşamaktadır. İşte bu olgu yaşadığımız siyasi ve ekonomik alt-üst oluşun en somut nedenidir. Ulusal yapıya göre oluşmuş ekonomi, hukuk ve siyasi yapı çözülürken bunların aktörleri hem sağda hem solda “derin” bir şaşkınlık içindedirler.

Bu şaşkınlık, Ergenekon yanlısı olmaktan, “siz birbirinizi yiyin, biz zaten bu ülkede yaşamıyoruz”a kadar varıyor şimdilik. Önümüzdeki günlerde AB sürecinin, ABD’nin de desteğiyle, yeniden hızlanmasıyla Kıbrıs ve Kürt sorunu açılımları gündeme gelecektir. İhtiyar Ergenekoncuları da kafanıza takmayın: Onlara bir şey olmaz. Nazi savaş suçlusu Michael Seifert yakalanıp Kanada’dan İtalya’ya iade edildiğinde 83 yaşındaydı. Bir şey olmadı, yargılandı sadece. Türkiye kendi darbecilerini, faşistlerini yargılamadıkça refaha ve demokrasiye ulaşamaz. Bu süreçte “sol” sıfırlanmıştır. Yeni bir solun ortaya çıkması ve yukarıdaki ekonomik ve siyasi sorunları kucaklaması tek alternatiftir; ama bu zaman alacaktır.

Share on Facebook

Cuntalar Akıl Hocasının Ardından

Posted by ertemcemil132 | Posted in ABD, Kriz, Küreselleşme | Posted on 17-11-2006

0

Friedman bize, askerlerin ve baskıcı yönetimlerin, iddia ettikleri gibi, ülkesinin ve halkının çıkarlarını gözeten ve bu anlamda bağımsız olmadığını ve olmayacağını öğretti. Eh, en azından bunun için toprağı bol olsun..

Dazlak kafası, ilham verdiği Pinochet’in gözlükleri gibi koyu renk gözlüklerinin arkasındaki çipil ve kısık gözleriyle gazetelerin ekonomi sayfalarından bize bakıp; “salaklar çalışın işte bedava öğle yemeği nerede var” diyen adam öldü. İktisatla ilgisi olsun olmasın, Milton Friedman ismi yaşı kırkın üzerinde olan herkesin hatırlayacağı bir isim. Milton Friedman adını ilk önce Şili ile birlikte duyduk. Şili’de 11 Eylül 1973’te işbaşına gelen Pinochet cuntası bir müddet sonra neo-liberal Chicago Okulu’nun görüşleri doğrultusunda ekonomiyi biçimlendirmeye başladı. Şili’de olup bitenlere, Friedman’ı yad ederken, değinmeden olmaz ama önce Friedman’ın Chicago Okulu’na şöyle bir bakmakla yarar var.

ŞU 1973 YILI

1973 yılı, petrol fiyatlarının yükselmesiyle kapitalizmin yeni bir krizinin başladığını haber verirken, Chicago Üniversitesi’nde 1948’den beri alıştırmalar yapan Friedman ve arkadaşlarının da günlerinin geldiğini onlara müjdeliyordu. Zaten Friedman’a göre Keynes başından beri günü kurtaran adamdı. Ama yine de Keynes, günü kurtarmak adına da olsa, klasik iktisadın mabedine saldırmıştı. 1936’da, Keynes, İstihdam Faiz ve Paranın Genel Teorisi adlı yapıtında piyasanın zaaflarını ortaya koymuş, devletin müdahalesini istihdam ve ekonomik denge için şart koşmuştu. Piyasa yara almıştı. Aslında Keynes’in de kesinlikle sosyal devlet gibi bir amacı yoktu; o gerçekten de “günü kurtarmak” istediğini uzun vadede zaten hepimiz ölüyüz diyerek belirtmişti. Ama yine de Chicago Okuluna göre bu bir devrimdi. O halde bir karşı devrim gerekiyordu. İşte bu karşı devrimin teorik temelleri çok gecikmedi. 1970’lerin başında Milton Friedman ve Harry Johnson Monetarizmin karşı devrimini anlatan bir kitap yayınladılar. Friedman burada kurgusunu iki temel dayanağa oturtuyordu. Birincisi devletin orkestra şefi olduğu maliye politikaları yerine piyasanın yöneteceği para politikaları kapitalizmin işleyişine ve doğasına daha uygundur görüşüydü. İkincisi ise devletin ekonomik faaliyetin akışını düzenlemesi yerine özel sektörün dinamiğinin esas olacağı bir piyasa. Friedman, yaklaşmakta olan krizin kaynağını görmüş ve kar oranlarının tekrar yükselmeye başlamasının, ancak devletin açtığı mevzileri yeniden özel sektöre bırakmasıyla mümkün olacağını, söylemeye başlamıştı. Devletin aradan çekilmesi Keynes’in bir zamanlar çok korktuğu işsizliği tekrar getirmeyecekmiydi ? Bu soruya Monetaristlerin verdiği cevap insanlığın nasıl bir döneme girdiğini de adeta özetliyordu. Friedman’a göre, işsizlik doğal ve iradi bir şeydi. İşsizlik, insanların bir önceki işlerini beğenmeyip daha iyi bir iş bulmak için bir müddet katlandıkları bir durumdu; ve dert değildi. Esas dert fiyat istikrarı yani enflasyondu. Hükümetler enflasyonu önlemek için denk bütçe, sıkı para politikası ve özel sektörü teşvik eden arz yönlü politikalar uygulamalıydı. İşte bu yeni (azgın) liberal politikalar ilk önce yeni darbe yapmış, çiçeği burnunda, Latin Amerika diktatörlerinin dikkatini çekti. Özellikle Şili Chicago Okulu için bir laboratuar oldu.

ŞİLİ; UZUN TAÇ YAPRAĞI

Bir şiirinde Ataol Behramoğlu Şili’yi uzun taç yaprağına benzetir. O yaprağın üzerinden yıllarca kan damladı. O kanlı taç yaprağının bir yüzünde Pinochet’in faşizmi bir yüzünde de Friedman’ın Chicago Okulu vardı.

Şili’li “Chicago çocuklarına” göre devletin geniş ekonomik etkinliği ekonominin çöküşünün başlıca nedenidir. İthal ikamesinden vazgeçip, ihracat ağırlıklı bir politikaya geçmek gerekir. Petrol fiyatları yükselirken, bakır fiyatlarının düşmesi de bu yüzdendir. Cuntanın ekonomi bakanı ve sıkı bir Chicago Okulu üyesi olan Sergio Castro, (Castro, bizim Özal’ın bir versiyonuydu.) ithal ikamesi stratejisinin sonuçlarına ilişkin şu saptamayı yapıyordu; “Azami düzeyde Unitad Popular” tarafından uygulanmış olan bu model, iflas etmiş bir modeldir. O halde Friedman’ın modelini uygulamalıyız. Bir ülke ancak piyasa güçlerine sınırsız hareket imkanı sağlarsa refaha ulaşır. “

Milton Friedman 1975 Nisan’ında Şili’yi ziyaret ettiğinde, ekonominin halen kendi önermelerini yadsır durumda olduğunu saptayarak, şunları söylüyordu: “Şili’nin karşı karşıya olduğu güç problemler ve sıradan vatandaşın şimdiki durumu göz önüne alınırsa, bir serbest piyasanın oluşturulması ve özel sektörün güçlendirilmesi zorunludur” Bu hedefe ulaşmak için 1) Sermaye Piyasası oluşturulup, derinleşmelidir. 2) Ödemeler bilançosu açığı ve himayeci politikaların yarattığı problemler çözülmeli, 3) Hantal devlet aygıtının ve ekonomiye müdahalesinin yarattığı problemler halledilmelidir.

Cunta, Friedman’ın tespit ettiği problemleri gidermek için onun önerilerinin aynen uyguladı. Örneğin problem 1’e ilişkin olarak: Allende yönetimi Bankaları devletleştirmişti. Askerler bankaları süratle özelleştirecek önlemleri aldılar. Merkez Bankası devre dışı bırakıldı. Devlet işletmelerinin özel sektöre devri için sermaye piyasası alt yapısı hazırlandı. Problem 2’ye ilişkin olarak; Friedman hedef olarak Şili ekonomisinin tümüyle dışa açılmasını savunuyordu. Askerler bunun için gümrük sınırlarını ve engelleri kaldıran düzenlemeleri yaptılar. Ödemeler bilançosu açığını kapatmak için geleneksel olmayan ihracat dallarının da geliştirilmesini içeren bir politikayı da yürürlüğe koydular. Problem 3’e ilişkin olarak; Friedman’ın savına göre, devlet, özel sektör için, istikrarlı moneter ve yasal bir çerçeve oluşturmalıdır, özelleştirmenin yasal alt yapısı oluşturulmalı devlet işletmeleri özel sektöre devredilmelidir. Askerler bunu da büyük bir şevkle gerçekleştirdiler.

Bundan sonra ne mi oldu; her yerde olan oldu, yani fiyatlar fırladı, gıda maddelerinden ve tarımdan devlet sübvansiyonları kaldırıldı, yoksulluk arttı. Şili parası Esküdonun değeri büyük ölçüde düşürüldü. Her türlü sendikal faaliyet yasaklandı. Reel ücretler çok hızlı düştü. Tabi bu arada, bu önlemlere rağmen, enflasyon fırladı. İşsizlikte sürekli arttı.

Şili, Friedman’ın ve monetarist politikaların laboratuarı olmuştu. Bu süreç Şili halkına çok pahalıya patladı.Şili bugün Pinochet cuntasından kurtuldu ama Friedman’ın temelini attığı neo-liberal politikalardan kurtulamadı. Şili’nin tüm sosyal güvenlik sistemi özelleştirildi. Şili uluslar arası emeklilik fonlarının saldırısına uğradı.

Şili ve onunla benzer politikalar uygulayan tüm ülkeler, Türkiye dahil bugün işsizlik ve yoksullukla boğuşuyorlar. Friedman’ın politikaları azgelişmiş ülkelerde ancak baskıcı askeri yönetimlerce uygulanabildi. Şili cuntası ne yaptıysa yedi yıl sonra Türkiye’deki faşist cunta da aynısını yaptı. Ama Friedman bize, askerlerin ve baskıcı yönetimlerin, iddia ettikleri gibi, ülkesinin ve halkının çıkarlarını gözeten ve bu anlamda bağımsız olmadığını ve olmayacağını öğretti. Eh, en azından bunun için toprağı bol olsun..

BORSA

AB SIKINTILARI

İki haftadır 40000 sınırını zorlayan İMKB, haftanın son gününde Türkiye’nin gerçeklerine çarpıp 38.433’e kadar geriledi. Dün BirGün’ün vurguladığı gibi AB süreci fiilen durdu. Bu pat durumuna 2007 yılının sıkıntıları da eklenince dünya borsalarındaki olumlu havanın İMKB ‘ye yansıması düşünülemez. Aslında Türkiye bu nedenlerden dolayı da dünya piyasalarındaki iyileşmeyi en az , olumsuzlukları da en çok hisseden ülke olacak. Bu yüzden dün FED tutanaklarının açıklanmasından sonra FED’in tüm 2007 yılı için faiz indirimine gitmeyeceğinin belli olması dünya borsalarında az da olsa gerilemeye yol açtı. Buna bağlı olarak İMKB’de satışlar haftanın son gününde derinleşerek devam etti. Endeks 38500 desteğinin de altına geriledi. Yurtdışı piyasalarının eksiye dönmesi, dolar ve faizde görülen yükseliş satışların artmasında etkili oldu. AB İlerleme Raporu’nun açıklanmasından ve Kıbrıs konusunun Aralık ayı ortasında gerçekleştirilecek zirveye ertelenmiş olmasından sonra temkinli seyre dönen endeks, bu olumsuz havanın etkisinden kurtulamadı. AB ve Türkiye cephesinden bu konuda karşılıklı açıklamalar yapılırken somut gelişme için BM’nin devreye girmesi gerekiyor. Öte yandan, enflasyon beklentilerine yönelik kaygılar, cari açıktaki büyüme piyasalarda tedirginlik yaratan diğer önemli konular olarak görülüyor. Ayrıca, ABD konut başlangıç verileri beklenenden fazla düşüş gösterdi. Bu veri ile beraber piyasalar içeride ve dışarıda satışlarını artırdı.

Yüzde 46′sı Yunan National Bank of Greece’e devredilen Finansbank’ın dokuz aylık net karı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 157 artışla 700 milyon YTL’ye çıktı.

Banka tarafınnda yapılan yazılı açıklamaya göre, 1.138 milyar YTL olan vergi ve provizyon giderleri öncesi kar ise bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 117 yükselmiş oldu.

Bankanın toplam aktif büyüklüğü 2005 sonuna kıyasla yüzde 36 artışla 16.768 milyar YTL olurken, yüksek karlılığa bağlı özkaynakların ilk dokuz ayda yüzde 42 artarak 1.984 milyar YTL’ye ulaştığı ifade edildi. Böylece bankaların milliyetinin karlarını etkilemediğini de öğrenmiş olduk.

PARA VE FAİZ

AYNEN DEVAM

Döviz ve faiz cephesinde yukarıdaki özetlediğimiz gelişmelere bağlı olarak değişen bir şey yok. Döviz yabancı girişine rağmen daha fazla düşmüyor. Faiz ise seçim ve AB riskini hesap edip düşmüyor. Hatta önümüzdeki günlerde faizlerin biraz daha yukarı yönlü hareketi beklenebilir.

Dolar haftanın son günü 0.2 YKr’lik artışla 1.4430 YTL, avro ise 0.1 YKr’lik kayıpla 1.8450 YTL’den el değiştirdi. Bankalararası piyasadaki dolar kotasyonlarında alışta en düşük fiyat 1.4440 YTL, en yüksek fiyat 1.4470 YTL, satışta en düşük fiyat 1.4480 YTL, en yüksek fiyat 1.4510 YTL seviyesinde geçti. Uluslararası piyasada avro /dolar paritesi 1.2800-1.2820 aralığında hareket etti.

İMKB Tahvil ve Bono Piyasası Kesin Alım Satım Pazarı’nda işlem gören 13 Ağustos 2008 vadeli tahvil Cuma gününe işlemlerde bir önceki güne göre 0.11 puanlık artışla yüzde 21.14 bileşikten kapanırken, pazartesi gününe valörlü işlemlerde 0.27 puanlık artışla 21.20 bileşikten işlem gördü.

Share on Facebook