Yeni Döneme Hazırmıyız?

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-01-25 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Dünya ekonomisi, ABD’den başlamak üzere, bir makas değişimine hazırlanırken, Türkiye buna hazır mı? Son bir yılda yaşadıklarımızı nasıl nitelerseniz niteleyin, herkesin kabul ettiği bir gerçek var: Artık kimse kendi bacağından asılmayacak. İçe kapalı ulusal ekonomiler devri bitti. Herkes ayağını yorganına göre uzatacak, ama aynı anda, bilgi ve teknoloji geliştirip dünya çapında pişen pastadan en çok payı almaya çalışacak. Bunun için şimdi başta ABD olmak üzere bütün ekonomiler bu yeni döneme uygun reform paketlerini şu toz duman kalktıktan sonra açacaklar. Yeni dönemin ayırt edici özellikleri neler olacak ve biz buna nasıl hazır oluruz? Bizce bu can alıcı sorunun yanıtı kısaca şöyle:

Yeni dönemde büyüme önemli ama bunun sürdürülebilir ve rekabet edici özellikte olması gerekiyor. İşte bunun için Türkiye çok acil olarak yeni bir reform süreci başlatmalıdır. Bu süreç, nitelikli ve sosyal büyümeyi öne çıkaran kurumsal bir ekonomi inşa etmelidir.

Türkiye 2001 krizinden beri büyümeyi yüksek faiz ve olumlu dış konjoktürle sağladı. YTL hem reel olarak hem de nominal olarak değerlendi. Ancak bu süreçte yalnız YTL değil, gelişmekte olan ülkelerin hemen hemen tümünün paraları değerlendi. Ama Türkiye, bunların içinde en çok cari açığı veren ülkelerden biri oldu. Bu süreçte Türkiye’deki büyümenin iki dinamiği vardı. Yüksek faiz ve emeğe dayalı verimlilik artışı. Son beş yılda imalat sanayi ortalama verimlilik artışı yıllık yüzde 7,5 oldu. Yine bu süreçte kur düşerken ihracatımızda arttı. Bu dönemde ihracatımız yılda ortalama yüzde 23 arttı. Bunu dışardan bol ve ucuz borçlanarak, emeğe dayalı verimlilik, ucuz ara malı ithaliyle sağladık. Buna bağlı olarak ihracatımızın niteliği ve kalitesi de artı. 1995’de daha çok tekstil, demir ve tarım ürünleri ihraç ederken şimdilerde daha çok otomotiv, TV alıcısı, motorlu taşıtlar ihraç ediyoruz. Ama burada mesela bir Çin’in ihracat kalitesini yakalamaktan uzağız. Henüz dijital bilgisayar parçaları, dijital devreler vb ileri teknoloji ürünleri ihraç edemiyoruz. Mesela Macaristan’da bizim gibi cari açık veriyor ama onun ihracat sepeti kalitesi bizi katlıyor. Yani Macaristan cari açık sorununu bizden önce halledecek.

Türkiye bu dönemi kazasız atlatmak için büyümeden taviz vermeden teknoloji yoğun sektörleri harekete geçirmelidir. 2001’den beri en çok tekstil, deri ürünleri, kâğıt ve ürünleri, tarım ve alt sektörleri kaybetti. Bu sektörler, ne yazık ki, önümüzdeki yıllarda da kaybedecek. Bilişim, telekomünikasyon, kimya, metal, otomotiv, perakende kazandı. Yine öyle olacak ama bu sektörlere dijital devreler, bilgisayar ve parçaları üretimi, eğitim, bilgi iletimi eklenecek. Emek verimliği yerini yavaş yavaş teknoloji verimliliğine bırakacak.

Yine bu süreçte Türkiye, en çok tarımda ve 25–34 yaş arasında işsiz yarattı. Bu çok büyük sorun. Bunu aşabilmek için dünyayla rekabet eden yeni bir sanayi geliştirmek gerekiyor. Bunun de ilk şartı, Ar-Ge teşvikleri ve ciddi KOBİ desteği.

Ayrıca, eğitim ve sosyal güvenlikte kapsamlı reformlarla birlikte, bölgesel eşitsizliği azaltacak demokratik reformlar ve kesintisiz, ısrarlı bir AB süreci Türkiye’nin bu toz dumandan çıkması için atması gereken ilk adımlar.

Share on Facebook

Bakan anladı ama biraz yanlış anladı

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-01-22 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Ekonominin kendi dinamikleriyle ( o meşhur görünmez el ile) kendi yolunu bulması, bozulan yerlerini tamir etmesi, piyasayı koşulsuz savunan iktisatçıların biricik ütopyasıdır. Ama Adam Smith’in görünmez eli, serbest rekabetin geçerli olduğu kısa bir dönem dışında pek becerikli olamamıştır. Piyasa ne yazık ki, el yordamıyla yolunu bulamıyor. Polanyi’nin dediği gibi, devlet piyasaya karışmadan piyasa adil ve en uygun ekonomiyi hayata geçirmeye başladığında zaten kapitalizm kapitalizm olmaktan çıkacak. Pür piyasa kapitalizme ait bir şey değildir. Bir kere bunu anlayalım ve piyasayla ilgili yanlış bir ezberi bu vesileyle bozalım.

Şimdi size iki adamdan ve iki anlayıştan bahsedeceğim. Birincisi Bush. İkincisi de Kemal Unakıtan.

Amerikan yönetimi piyasayı yalnız Fed’in yoluna koyacağını inancını artık kaybetmiş görünüyor. Bunun için ortaya Bush paketi çıktı. Bu aslında yeni değil. Bilinen “arz yönlü iktisat” çırpınışı. Özeti vergi indirimi ile bireyleri ve kurumları rahatlatmak ve durgunluğu en az hasarla aşmak. Pakette, yatırımı teşvik için kişi başına 800 dolar, hane başına 1600 dolar vergi indirimi tasarlanıyor. Küçük işletmelere de bu yıl alacakları ekipmanların yüzde 50’sini karşılayabilecekleri bir vergi indirimi sağlanıyor. Küçük işletmeler, ekipman alımında 200 bin dolara kadar masraf düşebilecek. Cumhuriyetçi parti lideri John Boehner, paketin 150 milyar dolarlık bir teşvik içerdiğini söyledi.

Amerikalılar sistemlerinin ayakta kalması için piyasaya zamanında, kapsamlı müdahalelere inanıyorlar. Özellikle küçük işletmeleri desteklemek, teknoloji yürütücüsü sektörleri öne çıkarmak yalnız ABD’nin değil, Avrupa’nın da temel yönelimi. Bunu kriz dönemlerinde daha çok yapıyorlar. Biz ise tam tersini yapıyoruz. Kriz dönemlerinde zaten canı çıkan, kapanan küçük işletmeleri vergi denetimi, ya da zorlayıcı vergi oranları ve bıçak gibi kesilen teşviklerle karşılıyoruz. Batmalarını kolaylaştırıyoruz. Ama Maliye Bakanı Unakıtan’ın son açıklamaları sanki bu durumu artık biraz farkında olduğumuzu gösteriyor.

Maliye Bakanı geçen gün, otomotiv, LCD camı üretimi gibi stratejik sektörlere yeni teşvik vermeyi planladıklarını söyledi. ( bir kere bunlar artık stratejik sektör değil; bkz: Dünya Bankası Raporu.) Unakıtan, Meclis’te bulunan Ar-Ge yasa tasarısının bu desteklerin ilk adımı olduğunu, stratejik sektörlerin desteklenmesi için ayrı bir çalışmaya daha başladıklarını da belirtmiş. Unakıtan, Vestel, Arçelik gibi şirketlerle de görüştüğünü, iki-üç milyar dolarlık yatırım için onlarla anlaştığını söylüyor. Yani Ar-Ge yasası ilk önce Vestel, Arçelik gibi devlere yarayacak. Tamam, bizimkiler durumu farkında ama yine ufak bir yanlış anlama var. Sağlam, adil ve sürdürülebilir bir ekonomi için tekelleri değil, KOBİ’leri desteklemeniz ve teşvik etmeniz gerekiyor. Bunu Avrupa daha yüzyılın başında yaptı, ABD her krizde yapıyor. Artık dünyada Ar-Ge geliştiren, yüksek katma değer üreten ve ihraç eden ekonomiler ayakta kalacak. Bunun tersini yapan hükümetlerin işbaşında kalması mümkün değil

Share on Facebook

Banka karları hepimize zarar yazdı

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-02-19 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Banka karlarına dikkat ettiniz mi? BDDK’nın açıklamasına göre bankalar geçen yıla göre tam yüzde 150’lik bir kar artışı sağlamışlar. Bankacılık sisteminin 2007 karı 14,9 milyar YTL. Büyük bankalarda arka arkaya karlarını açıklamaya başladılar; bu bankaların karları milyar YTL’nin altında değil. Garanti Bankası 2,4 milyar, Akbank 2 milyar, İş Bankası da 1,7 milyar YTL kar etmiş. Bu yüksek karlar tabii bir çarpıklığı ifade ediyor. Bu çarpıklık sanayi kesiminden finans sermayesine yoğun kaynak aktarımından bir şey değil. Banka karlarının bu denli yüksek olmasının tek bir nedeni var; yüksek reel faiz. 2001 yılından beri bankacılık kesiminin yeniden düzenlendiği ve bu düzenlemeye bağlı olarak verimlik artışı sağladığı inkâr edilemez ama bu verimlilik yüzde 150’lik kar artışı sağlayamaz. Şimdi bankacılık kesimi yüksek reel faize bağlı anormal kar ederse reel sektör ve hanehalkları ne olur? Çok açık; reel sektörün yüksek faizden dolayı karları düşer, hanehalklarının borç yükümlülüğü de artar. Hanehalklarının toplam yükümlülüklerinin GSYİH’ya oranı 2004 yılanda yüzde 6,6 iken bu oran 2006’de yüzde 12,4’e tırmanmış. Yine 2007 yılının ilk dokuz aylık döneminde, geçen yılın aynı dönemine göre, tüketici kredisi kullanımındaki artışa bağlı olarak borcunu geri ödemeyenlerin sayısı artmış. Bu süreçte özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler inşaat, perakende ticaret, makine, ulaşım araçları ve tekstil başta olmak üzere bankalardan artan oranda kredi kullanmışlar. Merkez Bankası bu sektörlerde borçlanma oranının arttığını, toplam borçların özkaynakları aştığına dikkat çekmektedir. Büyükler yeniden yapılanma, optimum ölçek için borçlanıyorlar; küçükler ise düşen kar oranlarına bağlı olarak borçlanıyor. Uzunca bir süredir hammadde fiyatları satış fiyatlarının üstünde artıyor. İmalat sanayinde hammadde fiyatları aylık ortalama yüzde 0,9 artarken satış fiyatları ortalama yüzde 0,3 artıyor. Satış fiyatlarının artmaması düşen iç talebe bağlı. Çünkü iç pazardaki talep yetersizliği, iş yerlerinin tam kapasiteyle çalışmamasının en önemli nedeni. YTL değerleniyor, dolar ucuzluyor ama dolarla işlem gören emtia fiyatları dünyada artıyor. Hammadde fiyatlarındaki artış sürecek. Görünen o ki iç talepteki daralma da sürecek. Çünkü imalat sanayi emek verimliliğine bağlı ayakta kalıyor. Bunun da anlamı ücretlerin düşük, çalışma sürelerinin uzun olması. Böyle olunca, çok geniş bir kesim zorunlu ihtiyaçlarını bile alamıyor. Ya da almak için bankalardan kredi kartı ve tüketici kredisi kullanıyor.

Merkez Bankası’nın sektör bilânçoları raporu reel kesimin karlılığının yüzde 5 ile 10 arasında gezindiğini ortaya koyuyor. Böyle olunca ayakta kalmanın iki yolu var KOBİ’ler için: Birincisi yüksek reel faizden borçlanmak; ikincisi KDV’yi ne yapıp edip devlete ödememek. Bunun için faturalı mal satışı ama faturasız mal alışı yapıyorlar. Sonra da faturasız aldıkları bu mallar için naylon fatura tedarik edip kar oranlarını yükseltmiş(!) oluyorlar. Tabii ki iki yolda batağa çıkıyor. Burada yalnız finans sermayesi kazanıyor ve devlet dâhil hepimiz kaybediyoruz.

Sonuç olarak banka karları hayra alamet değil. Bence bu bankalarının yöneticilerinin de bu kadar sevinmemesi lazım. Onlara sonuçta, yüzde 150 kardan önce, bankaya para yatıracak mevduat sahipleri sonrada bu mevduatları kullandıracakları sanayiciler, perakendeciler, reklâmcılar, inşaatçılar lazım.

Share on Facebook

Krize ne kadar yakınız?

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-02-11 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Türkiye’nin üretimi de düşmeye başladı. Aralık ayında sanayi üretimi yüzde 1,4 düştü. Büyümenin en önemli bileşkeni olan bu kalem düşme eğiliminde. Son düşüş, bizce iç pazarın daralması ve gelecek aylardaki ihracata yönelik siparişlerin düşme beklentisinden kaynaklanıyor. Örümüzdeki aylarda küresel durgunluğa bağlı ihracat düşüşleri de beklenmeli. Sanayileşmiş yedi batılı ülkenin oluşturduğu G–7, küresel düzeyde ekonomik büyümenin görünüşünün kötüye gittiğini resmen kabul etti. G–7 Maliye Bakanları ve merkez bankası başkanlarının, Japonya’nın başkenti Tokyo’da yaptıkları toplantı sonuç bildirgesinde; ABD emlak piyasasının çökmesinin birçok ciddi riskleri beraber getirdiği, kredi koşullarının sıkılaştırılmasının tüketicilere ve küresel düzeyde ekonomiyi yönlendiren firmalara para akışını yavaşlatacağı ifade edildi. Böylece olan bitenin Amerika ile sınırlı kalmayacağı ve bu krizin tarihe bir gelişmiş ülkeler krizi olarak geçeceği kesinleşti. Peki, biz bir “gelişmekte olan ülke” olarak şu an ne durumdayız; bunu ölçebilirmiyiz?

Elimizdeki verilere bakıp Türkiye’nin bu durgunluk tablosunun neresinde olduğunu saptayabiliriz. Bunun için yapılan çalışmalar, sekiz değişkenin kriz dönemlerini önceden başarılı bir şekilde öngördüğü tespit ediyor. Değişkenler öngörü başarısına göre ekonominin değişik alanlarından (finans, dış ekonomik ilişkiler, reel sektör, uluslararası göstergeler) türetilmiş 50’ye yakın değişken arasından seçiliyor. Öngörü başarısı, krizler patlak vermeden en az 12 ay öncesinden başlayarak eşik değerlerin aşılarak sinyal üretilmesi olarak kabul edilmiş. Buna göre tespit edilen sekiz değişken şunlar; M2/GSYİH, Özel yurtiçi Krediler /GSYİH, İhracat/İthalat, Net Uluslararası Rezervler/İthalat, Cari Denge/GSYİH, Portföy Yatırımları/GSYİH, TÜFE Bazlı Reel Kur, ABD-Türkiye reel faiz farkı. Bu temel sekiz değişkenin toplulaştırılması ve değerlendirilmesi bize Türkiye’nin “öncü kırılganlık endeksini” veriyor. Dr. Semra Pekkaya (*) ve arkadaşlarının yaptığı bir araştırmaya göre bu değişkenlerden yalnız ikisinde kriz sinyali tespit edilmiş. Bunlar da Cari Denge/GSYİH ve Portföy Yatırımları/GSYİH değişkenleri. Cari dengede ihracat yükselişlerine bağlı toparlanma eğilimi olmakla birlikte bu değişken Temmuz 2005’ten beri negatif değerde gözükmekte ve kriz sinyali vermekte. İkinci kriz sinyali üreten değişken ise Haziran 2007’den beri eşik değerin altında. Bu iki değişken dışında, önemli sayılabilecek, ihracatın ithalatı karşılama oranı, Net Uluslar arası Rezervlerin ithalata oranı eşik değerlerin üzerinde. Türkiye şimdilik ilk önce finans sonra da reel sektörü saracak bir krizden uzak gözükmekte. Ancak 2004’ten beri ekonominin lokomotifi olan inşaat, otomotiv, perakende, internet teknolojileri gibi sektörlere yatırımın devam etmesi gerekiyor. Esas olan bundan sonra bu sektörlerden olumlu sinyallerin gelmesi. Bu sektörlerde faaliyet gösteren “büyükler” bu yıl içinde yeni yatırımlara ve istihdam artışına gitmeye hazırlanıyor. Ancak bu tabii ki devede kulak. Türkiye’nin küresel durgunluktan zarar görmemesi için KOBİ’lere yönelik sektörel teşvik ve istihdam paketinin hemen devreye girmesi gerekiyor.

(*) Dr. Semra Pekkaya 14 Şubat Perşembe günü Kadir Has Üniversitesi’nde Finans Enstitüsü’nün düzenlediği ve DPT müsteşarı Ahmet Tıktık’ın da katılacağı sempozyumda bu çalışmasını sunacak.

Share on Facebook

TÜSİAD’ın Önerileri ve Attali Planı

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-01 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

TÜSİAD, ekonomi yönetimiyle önceki gün yaptığı toplantı öncesi katılımcılara Sarkozy’nin düşünür ve iktisatçı Attali’ye hazırlattığı planı dağıtmış. TÜSİAD’ın ekonomiyle ilgili paketi de daha çok içinde bulunduğumuz durgunluğa yönelik acil önlemleri kapsıyor. Ancak bunların içinde uzun vadeli reformlar da var. TÜSİAD’ın, bu adımı ve Fransa’nın Attali planını öne çıkarması bizce iki önemli vurguyu içeriyor:

Birincisi; ekonomi, dünyadaki daralmaya da bağlı olarak, şu günleri acil müdahaleler olmadan kazasız atlatamaz. Burada IMF şartlarını da yerine getirmemiz yeterli değil; bizim kendimize özgü acil önlemleri almamız gerekir.

İkincisi: “K.Irak müdahalesini bir yere kadar anlayabiliyoruz. Türkiye, muhataplarıyla (ABD ve Kürt yönetimi) acil olarak anlaşmalıdır. Savaş üzerinden ve savaşa dayalı bir ekonomi ve büyüme istemiyoruz.” TÜSİAD, yapılan müdahalenin ancak ABD’nin çizdiği sınırlar ve süre içinde olmasını istemektedir. Çünkü böyle olursa bu müdahale amacına ulaşır. Bu amaç da çok açık olarak: Türkiye’nin Kerkük konusunda masaya oturması ve enerji hatlarının, yeni dönemde, kontrol mekanizmasının dışında kalmamasıdır. Uzun vadeli amaç ise; Irak ve Ortadoğu pazarında Türkiye’nin hatırı sayılır bir oyuncu olmasıdır. Asker bu iki “ulvi” amaç için orada. Ama Türkiye’de, Türkiye’nin emperyal bir güç olarak savaşa dayalı büyümesini isteyenler de var. Bu kesim hala çağdışı büyüme ve kapalı ekonomi anlayışından hareket ediyor.

Yatırımların gelirden bağımsız talep yaratıcı olarak devlet tarafından devreye sokulması Keynes iktisadında kısa dönem çaresidir. Keynes’in önerisi talep yanlı sorunların kısa dönemde çözümü içindir. Ancak Harrod’un Keynes’ten sonra 1930’ların sonunda geliştirdiği yaklaşım, yatırımların talep yanında kapasite yaratma yönünü de ele alır ve bunun, Keynes’in aksine, uzun dönem çaresi olduğunu söyler. Bu yaklaşım, onu ortaya atan ve savunanlardan bağımsız olarak, toplumun değil devletin üretmesine dayanan bir ekonomiyi öne çıkarır. Devletin toplum yerine üretimi ise her alanda tekliliği getirir. Ekonomide, siyasette, kültürde tek bacak üstünde yürümek baskıcı, otoriter ve içe kapalı bir yapının ilk işaretleridir. Böyle toplumların, saldırgan, milliyetçi ve gereğinden fazla silahlanan ordular temel direği olur. Silahlanarak ve ele geçirerek ayakta durur bu toplumlar. Yurttaşlarının ne kazandığı ne yediği-içtiği önemli değildir. Çünkü talebi devlet yaratır; bireyler değil.

Şimdi TÜSİAD’ın hükümetin önüne örnek olsun diye koyduğu Attali Raporu, yukarıdaki çağdışı yaklaşım dışında, önemli bir açılım. Rapor, eğitim ve teknoloji seferberliğine dayanıyor. Yeni ve çağdaş bir sosyal güvenlik sistemini, KOBİ’lere yönelik kapsamlı reformları ele alıyor. Ancak Attali Raporu’nun önemli bir yanı da vilayet düzeyindeki idari yapıyı 10 yıl içinde ortadan kaldıracak olması. Bunun yerine Attali, demokratik yerel yönetimler öneriyor.

Rapora göre, bölgesel yerel yönetimler öne çıkacak ve büyük şehir belediyeleri yönetimde etkin olacak.

TÜSİAD, Türkiye’nin artık 19. ve 20. yüzyıldan kalma anlayışlarla kalkınamayacağını, tam aksine etrafı dikenli tellerle çevrili bir kışlaya döneceğini görüyor.

Ama sonuçta, TÜSİAD işin sermaye yanını temsil ediyor. Toplumun geri kalanı da kendi çıkarları konusunda TÜSİAD kadar etkin olmalı.

Share on Facebook