İkinci Ekonominin Karanlığı…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Türkiye Yazıları | Posted on 24-05-2008

0

Şaşırmıyorsunuz değil mi? Müzelerin o müzeleri koruyanlar tarafından soyulmasına. Hatta dünyanın en değerli taşlarından biri olan ve eşi olmayan Kaşıkçı Elması sahte çıkarsa da şaşırmayacaksınız. Ama onlar çok şaşıracaklar, nasıl olduğunu birbirlerine soracaklar, sonra suçu birbirlerinin üzerine atacaklar. Ama şaşırmadan önce de inkar edecekler, tarihçi de olsalar, bakan da olsalar fark etmeyecek, Kapalıçarsı’da çekirdekten yetişmiş bir kuyumcu edası ve tezgahtarlığıyla sahtelerin aslında gerçek olduğunu söyleyiverecekler. Hep böyle olmadı mı zaten..

Müzeleri soyanlar, sokaklarda birbirlerini vuranlar, yoksulluk ve çaresizlikten kapkaç-hırsızlık yapanlar nasılsa ortada ve suç yine onların üzerine kalacak. Bu ülkede milyarlarca dolarlık bir karanlık ekonomi yaratan yoksullaştırıcı politikaların yine üzerinden atlanacak.

Kara parayı yaratan suç ekonomisi bugün artan bir hızla denetimden çıkmaktadır. İnsanı hiçe sayan yoksulluklaştırıcı politikalar bu ekonominin dünyada giderek karşı konulamaz bir büyüklüğe ulaşmasını sağlamıştır.

Küreselleşme ve düzensizleştirme bugün kara para ekonomisini büyütmektedir. İkinci ekonominin büyümesi ile yoksulluğun artması birbirine paralel iki gelişmedir.

Türkiye bugün dünyada kara paranın en önemli, en yoğun geçişlerinden biri. Avrupa’ya dağıtılan uyuşturucunun yüzde sekseni Türkiye’den geçiyor. Bu rakamın 50 milyar doların üzerinde olduğu söyleniyor. Bu ticaretin yaklaşık % 10’u Türkiye’de kalıyor. Bu çok önemli bir rakam. Tüm dünyada trilyondan dolara yakın kara para dolaşıyor.

Dünyada, şimdilerde bir kriz kaynağı olarak görülen ve Merkez Bankalarınca faiz artırma yarışıyla geri çekilmeye çalışılan trilyon dolarlık fonların kaynaklarından birisi bugün ikinci ekonominin yarattığı “kara para.”

Türkiye nerede duracak?

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-21 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Çarşamba günü Merkez Bankası faiz indirmedi. Bunun iki anlamı var: Birincisi Fed faiz indirse bile artık bizim onu takip etmemiz çok güç; çünkü siyasi risklerimiz var. İkincisi ABD kaynaklı bu dalgalanma uzun süreli ve başta enflasyon hedefi olmak üzere, fiyat istikrarı dâhilinde, birçok hedefi tutturmamız artık zor. Yani para politikasının etkinsizliği sürecine girdik. Şimdi artık, para ve maliye politikası gibi araçlar yerine, siyasi ve ekonomik riskleri yönetmek önem kazandı.

Türkiye bunu yapabilir mi? Bu süreçte AKP’nin hata yapmayacağını söylemek çok güç. Darbecilerin amaçları yalnız parti kapatıp kaos yaratmak değil. Küresel krizin Türkiye’ye olan etkisini artırıp hükümetin ömrünü kısaltmak. Bu amacın başarıya ulaşması için bütün ekonomik şartlar mevcut. Şimdilerde yaşadığımız gel-gitlerin 1970’lerden beri yaşanılanlardan farklı olduğunu artık biliyoruz. Şimdi yaşadığımız bir kriz değil, daha doğrusu şimdi ortaya çıkmış bir kriz değil. Bu olan, dünyadaki siyasi ve ekonomik güç dengesinin değişimi ve 1971’de başladı. 1971’de Nixon doları altından ayırıp başıboş bıraktığında bugünlerinde adımını atmıştı.

O tarihten bu yana ABD ekonomisi kaynaklı birçok sarsıntı yaşadık. Ama bu sonuncusu doların ve ABD’nin egemenliğine son vereceği için en güçlüsü ve sonuç alıcı olanı.

Avro-dolar paritesi bu çok önemli gerçeği yansıtıyor. Şu an avro bölgesi milli geliri tarihte ilk defa ABD milli gelirini aştı.

Şimdi burada Türkiye açısından tartışmamız gereken iki olgu var. İlki; ABD’nin parasal ve ekonomik güç devrinin, dünyada siyasi ve ekonomik bir ayrışmayla mı yoksa bütünleşmeyle mi sonuçlanacağı, ikincisi ise bu süreçte Türkiye’nin rolü ve duracağı yer.

Dünya ekonomisindeki yeni dengenin bir ayrışma ( gelişmiş ülkeler-gelişmemiş ülkeler ya da bölgeler) olarak değil de tam anlamıyla küresel bir bütünleşmeyle oluşacağını söyleyebiliriz. “Gelişen ülkeler” ekonomilerine baktığımızda bu gerçeği görüyoruz. Örneğin DAX endeksinin (Almanya) yılbaşından beri kaybı yüzde 10 civarında. Gelişmekte olan ülkelerin kaybı da 12,5 civarında. Ancak burada ilginç bir nokta var. Bu süreçte dünya ekonomisinin üretim üssü olan ekonomilerinden Brezilya ve Arjantin’in borsaları Bovespa ve Meriva yüzde 3 seviyelerinde değer kaybetti. Siyasi sorunlarla boğuşan ve yağmacı ekonominin artıklarını temizleyemeyen Türkiye’nin İMKB’si ise yılbaşından bu yana yüzde 23,3 değer kaybetti. İMKB’nin 14 Mart müdahalesinden sonraki kaybı ise yüzde 7,5. Aynı şekilde Brezilya reali yılbaşından bu yana dolar karşısında en iyi performansı gösteren para. YTL ise, yüzde 9 reel faize rağmen, eksi yüzde 4 ile dolar karşısında en kötü performansı gösteren para. Bu rakamlar bize şu sonuçları veriyor:

Dünya tam küreselleşmeye doğru gidiyor.

Bu süreç, yeni bir dünya parası, gelişmiş-gelişmemiş ülke ayrımlarının ve kategorilerinin değiştiği yeni bir yapı, ABD-AB bütünleşmesi ve onlara eklemlenen bir Rusya yaratacak. Ortadoğu bu çerçevede şekillenecek.

Geldik kritik soruya: Türkiye nerede duracak? Brezilya, Arjantin gibi, daha on yıl öncesinin borç batağı ülkeleri gelişmiş ülke sınıfına atlarken Türkiye, Avrupa ile Ortadoğu arasında kavruk, içe kapalı militarist bir diktatörlük mü olacak yoksa AB üyesi bir demokrasi mi?

Birinci seçeneği isteyenler ellerindeki kartları açıyorlar. Ya ikinci seçeneği isteyenler ve bu ülkenin gerçek sahipleri? Onlar da artık üzerlerindeki ölü toprağını atıp ellerini göstersinler.

Ergenekon’un ‘sivil kanadı’, hanehalkları ve ötesi

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-22 tarihli Sesonline.net Yazısı

Böylesi istesek olmazdı herhalde. Şu Ergenekon operasyonu’nun üstüne TÜSİAD’ın ve Merkez Bankası’nın “hanehalkı çalışması” geldi. Ne alakası var demeyin: Bu çalışma 2002–2005 döneminde hane halklarının yapısını ortaya koyuyor. Ancak çalışma Türkiye’de bundan sonrasının da sosyolojik ve ekonomik yapısının işaretleri veriyor.

Ergenekon operasyonu da Türkiye’nin bundan sonraki siyasi yapısını ve aktörlerini belirleyeceği gibi, Türkiye’de “sol”un nasıl bir geçmişten geldiğini de ortaya koydu.

Bu kısa yazıda bu ilişkileri analiz edeceğiz. Ama hem Ergenekon operasyonu hem de TÜSİAD’ın hanehalkları çalışması bir AKP süreci özeti gibi. Hanehalkları çalışması 2002–2005 dönemini kapsadığı için AKP’ye ayna tutuyor. Evet, şimdi ilk önce kavramlardan başlayalım. Ergenekon ve hanehalkı kavramlarından.

KİMDİR BU HANEHALKI

Hanehalkı olmanız için bir konutta yaşamanız ve kazanç ve masraflarınızı ayırmamanız gerekiyor. Yani aynı evde kalan ama diş macunlarını paylaşmayan öğrenci kardeşlerimiz hanehalkı sayılmıyor. Türkiye’nin 72,6 milyon kurumsal olmayan nüfusu, ortalama büyüklüğü 4,1 olan yaklaşık 17,7 milyon haneye dağılmaktadır. Burada hemen iki özelliğe dikkatinizi çekelim: Birincisi hanehalklarının yaklaşık 4 nüfustan oluşması Türkiye’de kapitalist değişimin önemli sosyolojik işaretlerinden biri sayılan “çekirdek aile” olgusunun yakalandığını göstermektedir. Zaten bu olgu çalışmada tarımın, çeşitli açılardan, çözüldüğü vurgulanarak güçlendirilmektedir. Ancak ikinci önemli özellik ise; kır ve kent arasındaki gelir ve sosyal yaşam farkının artmakta olduğudur. Bu olgu kırın küçüldüğünü ama küçülen kırda yaşamak zorunda olanlarında çok güç şartlarda ve mecbur olduklarını için yaşadıklarını bize anlatmaktadır. Kente oturan hanehalklarının büyük bir bölümü kırla olan ilişkisini ya tamamen koparmış ya da koparmak üzeredir. Bu durum Türkiye’de yoksulluğun en önemli nedenlerindendir. Kentlerin kırla olan ekonomik ve sosyal ilişkisinin kopması düşük ve orta gelirli ailelerde borçlanmaya dönük bütçe ekonomisine yol açmıştır. Türkiye’de hanehalkları okul çağında ya da işsiz genç bireyleri barındırmakta ve bunların kent sosyal yaşamına katılımı sorunlu olmaktadır. Eğitim ve iş sorunu çeken bu genç nüfus aynı zamanda kimlik sorununu da yaşamaktadır. Bu nüfusun sosyal ve kültürel yalpalanması ‘sol hareketlere’ yansımaktadır. Geçmişte gençliğin sola kazandırdığı dinamiği bugün göremiyoruz. Sol bu yüzden hala “soğuk savaştan” kalma “teorileri” ezbere tekrarlayan örümcek kafalı ihtiyarların elinde.

ŞU 2001 SONRASI

Türkiye’nin 2001 krizinden sonraki ekonomik ve siyasi yapılanması çok önemli. Çünkü bu yeniden inşa sayılabilecek süreç hem ekonomik hem de siyasi aktörleri değiştirmektedir. Ekonomik olarak Türkiye AB mali pazarına girmiştir bile. Banka sistemi, sigortacılık ve sermaye piyasaları AB sermayesi başta olmak üzere uluslararası sermayenin bir parçasıdır artık. Siyasi yapılanmada bu ekonomik değişime uygun olarak kendini tamamlama sancıları çekmektedir. Bugün solun ve sağın bütün yapıları ve aktörleri değişirken, Cumhuriyetin hukuki ve idari yapısı bu köklü değişime direnmektedir. Şimdi ikinci kavramınızı açıklayarak hem Ergenekon operasyonun iki aşamasını hem de 2001 sonrası hanehalkları rakamlarını yorumlayalım. Ama önce ‘ikinci anahtar kavramımızın’ tanımı.

NEDİR BU ERGENEKON?

Yapılan operasyonlar ve ortaya çıkan isimlerle epey renklenen bu kavram, aslında şimdilerde Türkiye’nin siyasi tarihinin bir özeti olabilecek tartışmaların ve iktidar mücadelesinin en özlü anlatımıdır. Biraz dikkat edersek şimdiye kadar başımıza gelenlerin kaynağını bu kavramın açılımının karanlık labirentlerinde bulabiliriz.

Cumhuriyetin tarihiyle sınırlı kalmayan Osmanlı’dan beri süren “devletçi geleneğin” izleri Ergenekon’da olduğu gibi, 12 Eylül öncesinin “faşist” katillerini ve örgütlenmesini bu yapıda görebilirsiniz. Ama Ergenekon tabii ki bu kadarla bitmiyor. Doksanlı yılların “özelleştirme” ve “çek-senet mafyaları” (yeğen ve kara para ekonomisi) 2001 sonrasının kavruk ve işsiz “taşra faşistleri” ve nihayet bu ülkenin “sol bildiği” ancak başından beri devletçi-neo faşist bir geleneği (tıpkı Mussolini gibi) gizliden gizliye savunan “ihtiyar”ları da Ergenekon içinde.

Peki, bu yapı niye şimdi çözülüyor? Çünkü Türkiye oligarşisi çözülüyor. Türkiye’de ulus-devletle birlikte iktidarda olan sermaye güçleri artık hem geleneksel devlet güçlerini yanlarında istemiyorlar hem de kendileri için her zaman koltuk değneği olmuş ve hükümetlerde (çoğu zaman içişleri bakanı olarak) yer almış yarı-feodal, şimdilerde de militarist-feodal, unsurlardan kurtulmak istiyorlar. Artık zaten Türkiye’de, yerel homojen sermaye iktidarı olmayacak. Uluslar arası finans-bilişim ve sanayi sermayesi hâkim güç olarak iktidara tek başına geliyor. Bu çok önemli bir değişim. Zaten bu sürecin ve değişimin tam ortasında olduğumuzu aşağıda vereceğimiz hanehalkları çalışması rakamları kanıtlıyor. Şimdi çalışmanın sonuçlarına bakalım ve buna bağlı olarak önümüzdeki günleri tahmin etmeye çalışalım.

TARIMDAKİ ÇÖZÜLME VE İŞSİZLİK

Türkiye’de yukarıda özetlemeye çalıştığımız sürecin, çalışmada sıkça vurgulanan, iki önemli dinamiği vardır. Birincisi tarımdaki çözülme; ikincisi ise artan genç nüfus ve buna bağlı işsizlik. İncelenen dönemde istihdamın sektörel dağılımı çok önemli ölçüde değişmiştir. Tarım sektörünün istihdam içindeki payı 2002–2004 döneminde ortalama yüzde 34,3 iken, 2005 ve 2006 yıllarında keskin bir çözülme yaşanmış ve bu oran 27,3’e düşmüştür. Türkiye işte bu değişim sürecinde ve bunun sosyal sancılarını çekiyor. “Ogün Samast”lar bu çözülmenin çocuklarıdır. Öte yandan, bu süreçte kentlerde istihdam artış eğilimi sürmüş ama eğitimli ve işsiz genç nüfusun sayısı artmıştır. İşgücüne dâhil olmama eğilimi en çok kırsal kesimde görülmektedir. Son dört yılda işgücüne dâhil olmayan nüfusun payı 5,4 puan artmıştır.

GELİR DAĞILIMI KENTLERDE GÖRELİ DÜZELİYOR

Türkiye’de 2005 yılında, hane gelirinin yüzde 6’sı birinci yüzde 20’lik gelir grubundaki haneler tarafından paylaşılırken, beşinci yüzde 20’lik gelir grubundaki haneler toplam gelirin yüzde 44,4’ünü elde etmektedirler. Beşinci ve birinci yüzde 20’lik gruplar arasındaki gelir farkı 2002 yılında 9,46 kat iken, 2005 yılında 7,35 kata gerilemiştir. Bu olguyu “Gini katsayı”nda izliyoruz. 2002 yılında 0,44 olan katsayı 2005 yılında 0,38’e gerilemiştir.

Ancak burada atlanmaması gereken olgu, bu göreli iyileşmenin borçlanarak yapılmış olmasıdır.

Borçlanma, en yoksul yüzde 20’de 2002’de 3,6 milyar YTL iken, 2005’te 5,6 milyar YTL’ ye çıkıyor. İşin ilginci orta ve üst düzey gelir grupları bu süreçte doğru dürüst tasarruf yapmamışlar.

Bu gruplar kazandıklarını harcamışlar. Bu çok doğru bir sonuç değil. Muhtemelen bu ankete yanıt verenler gerçek gelirlerini sakladılar. Yalnız kentlerde düzelen gelir dağılımının borçla olduğu kesin. Öte yandan tasarruf eğilimimizde düşmektedir. 2002–2004 döneminde 16,8 olan tasarruf eğilimi, 2005 yılında yüzde 10 seviyesine düşmüştür.

Türkiye yukarıda özetlediğimiz değişimi, dış dünyanın tasarruflarını kullanarak yapmaktadır. Bu sürecin ve AKP’nin yumuşak karnıdır.

YA KÜRESEL KRİZ?

Şimdilerde yaşadığımız gel-gitlerin 1970’lerden beri yaşanılanlardan farklı olduğunu artık biliyoruz. Şimdi yaşadığımız bir kriz değil, daha doğrusu şimdi ortaya çıkmış bir kriz değil. Bu olan, dünyadaki siyasi ve ekonomik güç dengesinin değişimi ve 1971’de başladı. 1971’de Nixon doları altından ayırıp başıboş bıraktığında bugünlerinde adımını atmıştı. O tarihten bu yana ABD ekonomisi kaynaklı birçok sarsıntı yaşadık. Ama bu sonuncusu doların ve ABD’nin egemenliğine son vereceği için en güçlüsü ve sonuç alıcı olanı.

Avro-dolar paritesi bu çok önemli gerçeği yansıtıyor. Şu an avro bölgesi milli geliri tarihte ilk defa ABD milli gelirini aştı.

Şimdi burada Türkiye açısından tartışmamız gereken iki olgu var. İlki; ABD’nin parasal ve ekonomik güç devrinin, dünyada siyasi ve ekonomik bir ayrışmayla mı yoksa bütünleşmeyle mi sonuçlanacağı, ikincisi ise bu süreçte Türkiye’nin rolü ve duracağı yer.

Dünya ekonomisindeki yeni dengenin bir ayrışma (gelişmiş ülkeler-gelişmemiş ülkeler ya da bölgeler) olarak değil de tam anlamıyla küresel bir bütünleşmeyle oluşacağını söyleyebiliriz. “Gelişen ülkeler” ekonomilerine baktığımızda bu gerçeği görüyoruz. Örneğin DAX endeksinin (Almanya) yılbaşından beri kaybı yüzde 10 civarında. Gelişmekte olan ülkelerin kaybı da 12,5 civarında. Ancak burada ilginç bir nokta var. Bu süreçte dünya ekonomisinin üretim üssü olan ekonomilerinden Brezilya ve Arjantin’in borsaları Bovespa ve Meriva yüzde 3 seviyelerinde değer kaybetti. Siyasi sorunlarla boğuşan ve yağmacı ekonominin artıklarını temizleyemeyen Türkiye’nin İMKB’si ise; yılbaşından bu yana yüzde 23,3 değer kaybetti. İMKB’nin 14 Mart müdahalesinden sonraki kaybı ise yüzde 7,5. Aynı şekilde Brezilya reali yılbaşından bu yana dolar karşısında en iyi performansı gösteren para. YTL ise, yüzde 9 reel faize rağmen, eksi yüzde 4 ile dolar karşısında en kötü performansı gösteren para. Bu rakamlar bize şu sonuçları veriyor: Dünya tam küreselleşmeye doğru gidiyor.

Bu süreç, yeni bir dünya parası, gelişmiş-gelişmemiş ülke ayrımlarının ve kategorilerinin değiştiği yeni bir yapı, ABD-AB bütünleşmesi ve onlara eklemlenen bir Rusya yaratacak. Ortadoğu bu çerçevede şekillenecek. İşte Türkiye bu küresel koşullarda bir kere daha siyasi ve ekonomik kaosun içinde. TÜSİAD’ın hanehalkı çalışmasını bu küresel koşulların üzerine koyarsak hangi sonuçlarla karşılaşırız. Buna bir bakalım:

ÇALIŞMANIN VERDİĞİ SİNYALLER

2001 sonrası dönemde Türkiye’nin en önemli sorunları, tarımın alternatifsiz çözülmesi, genç işsiz nüfus, işgücüne katılımın giderek düşmesi ve kent yaşamına uymaya çalışan hanehalklarının borçlanması olarak gözükmektedir. Bu sorunlara bağlı olarak artan bölgesel eşitsizlik, eğitim ve sosyal alt yapı sorunları siyasi gündeme yansıyacak başlıklar olarak öne çıkmaktadır.

Dünyada büyüme ile istihdam arasındaki ilişkinin kopması ve geleneksel sanayi yapılarının çözülmesi aslında şu sıralar yaşamakta olduğumuz küresel krizin en önemli özelliklerinden birisidir. Büyüme istihdam ilişkisi sağlayarak büyüyen ülkeler yaşanılan krizlerden en az etkilenen ülkelerdir. (Bkz. İrlanda) Türkiye henüz bunu başarmış değildir. Bu geçiş döneminin en önemli sorunu bu olacaktır. Türkiye bu süreçte kentleşme (sanayileşme değil ama) ile küreselleşmeyi birlikte yaşamaktadır. İşte bu olgu yaşadığımız siyasi ve ekonomik alt-üst oluşun en somut nedenidir. Ulusal yapıya göre oluşmuş ekonomi, hukuk ve siyasi yapı çözülürken bunların aktörleri hem sağda hem solda “derin” bir şaşkınlık içindedirler.

Bu şaşkınlık, Ergenekon yanlısı olmaktan, “siz birbirinizi yiyin, biz zaten bu ülkede yaşamıyoruz”a kadar varıyor şimdilik. Önümüzdeki günlerde AB sürecinin, ABD’nin de desteğiyle, yeniden hızlanmasıyla Kıbrıs ve Kürt sorunu açılımları gündeme gelecektir. İhtiyar Ergenekoncuları da kafanıza takmayın: Onlara bir şey olmaz. Nazi savaş suçlusu Michael Seifert yakalanıp Kanada’dan İtalya’ya iade edildiğinde 83 yaşındaydı. Bir şey olmadı, yargılandı sadece. Türkiye kendi darbecilerini, faşistlerini yargılamadıkça refaha ve demokrasiye ulaşamaz. Bu süreçte “sol” sıfırlanmıştır. Yeni bir solun ortaya çıkması ve yukarıdaki ekonomik ve siyasi sorunları kucaklaması tek alternatiftir; ama bu zaman alacaktır.

‘Sol’ ama kadınsız ve işçisiz…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-06 tarihli Sesonline.net Yazısı

Eric Hobsbawm, “Küreselleşme, Demokrasi ve Terörizm”de (1) 21. yüzyılı anlatmak için dört önemli dinamiğin altını çizer:

1) 19. yüzyıla kadar gerek insanlığın gerekse ekonominin temelinin önemli bir kısmını oluşturan köylülüğün gerileme ve çöküş içine girmesi 2) Yoğun kentli bir nüfus ve hiper kentlerin oluşması 3) İletişim devrimi 4) Kadınların durumundaki köklü dönüşüm.

Aslında Hobsbawn’ın saydığı bu dönüşümler gelişmiş ülkeler için 20. yüzyılın ayırt edici özellikleriydi. İngiltere’de başlayan sanayi devrimi Hobsbawn’ın dört vurgusunu bütün bir 20. yüzyıl boyunca gelişmiş ülkelere taşıdı. İnsanlığın en köklü dönüşümlerinden biri onun topraktan koparak makinenin ve piyasanın bir parçası olmasıydı. Sanayi kapitalizmi emeği bir meta olarak piyasanın kucağına attığı an insanlığın özgürleşme ve eşitlik serüveni de başlamış oldu. Ancak ilkönce özgür emek sonra da adil bir dünyanın adımları Hobsbawn’ın yukarıda işaret ettiği dört dinamik üzerinde şekillendi.

İşçi sınıfının bir sınıf olarak kendini bulması, kadın hareketinin, kentlerin gelişiminin ve engel olunamaz iletişimin sayesinde oldu. Piyasa, katıksız burjuva demokrasisidir. Bu aynı zamanda “özgür” emek, rekabet, sömürü ve yağmadır. Piyasa için Hobsbawn’ın “iletişimi” gerekir. Ancak iletişim sadece bir teknoloji değildir; o aynı zamanda bir yönetim biçimidir ki; burjuva devletini ve onun “demokrasisini” gerektirir. Bilginin bir piyasa yapıcısı olarak en hücra yere ulaşması burjuva demokrasisinin başlıca marifetidir. Bu marifette yine burjuva devletinin güvencesinde şekillenir. Bütün bunlar politik iktisadın acımasız, katı ve ahlaksız dünyasında olur.

Ama bu dünya modernleşmeyi getirdiği gibi onu aşan yeni bir dünyanın temellerini de atar.

PİYASANIN DEVLETİ, DEVLETİN DİKTATÖRLÜĞÜ

Bu serüven bütün bir 20. yüzyıl boyunca dünyanın kuzey yarıküresinde oldu. Piyasa, burjuvaları özgürleştiren ve zenginleştiren bir politik iktisat alanı olarak emeği ve sermayeyi bir araya getirdi ve onların fiyatlarını ortaya çıkardı. Ancak piyasa ve onun demokrasisi hiçbir zaman burjuva iktisatçıların iddia ettiği gibi kusursuz olamadı. Çünkü varlığını borçlu olduğu sistemin zaaflarını ve defolarını barındırıyordu. Burjuva devleti bir siyasi güç olarak piyasanın ortaya attığı iktisada, ahlak kılıfını (2) ve bilginin denetimini getirdi. Bu aynı zamanda burjuva demokrasisinin de, “serbest piyasa”nın da sınırlarını çizdi. İşte 20. yüzyılda kapitalizmin bu tamiri ve düzenlenmesi, Hobsbawn’ın dört dinamiğinin kapitalist devlet tarafından bastırılmasını öne çıkardı. Kapitalizm kendi zaaflarını tamir edebilmek için, zaaflarını ortaya çıkaran piyasayı boğdu. Piyasaya müdahale Polanyi’nin dediği gibi ilkönce (3) emeğe müdahale demektir. Yani emeğin fiyatını, özgür emeğin örgütlü gücü değil de, çoğu kere, burjuva demokrasisini rafa kaldıran burjuva devleti belirledi. Emeğe serbest rekabet hakkı bir küçük dönem dışında hiçbir zaman olmadı. (4) Devletin bir üst iktisadi akıl olarak kapitalizmi tamir etmesi ve düzenlemesi 20.yüzyılın en önemli belirleyici dinamiğidir. Devlet, piyasanın ve onu yaşatan burjuva demokrasisinin bir diğer yüzü olarak emeğin özgür mücadelesine set çekerken, onu politikleştirecek (5) bütün dinamikleri boğdu. Bunu, dünyanın geri kalmış bölgelerinde kapitalizmi çarpık geliştirerek ve feodalizmle ittifak yaparak sağlarken kapitalizmin geliştiği yerlerde ise piyasa yerine devleti ikame ederek yaptı. Bu durum ilk önce bütün bir 20. yüzyıl boyunca Hobsbawn’ın iki dinamiğini kesin olarak kesip aldı:

Birincisi; kesintisiz iletişimi ve bilginin yaygınlaştırılması önlendi.

İkincisi ise; özgürleştirici bir güç olarak kadının yolu kesildi ve kadın hareketi kapitalist devletin ahlakıyla boğuldu. Kapitalist modernleşme, devletin kesin hâkimiyeti ve baskıcı ideolojisiyle şekillendi. Aşağıdan faşizm bilginin yaygınlaşmasına, bilime ve en çok da kadının politikleşmesine karşıydı. Devlet kapitalizminin bütün biçimleri, emeğin özgür dolaşımına ve örgütlenmesine karşı olduğu gibi bilginin ve haberin yaygınlaşmasına da karşıdırlar. Çünkü emeğin dolaşımı aynı zamanda kadın emeğinin de dolaşımı ve özgürlüğü, örgütlenmesi demektir. Bilginin ve haberin özgür dolaşımı ise kadını politik bir güç olarak ortaya çıkaran en önemli dinamiklerdir.

Piyasanın ve burjuvaların demokrasinin boğulmasıyla kadın hareketinin boğulması aynı tarihsel zamana denk gelir. Bu zamanlar faşizm ve “reel sosyalizm” zamanlarıdır. Yarım ve bilgiden yoksun bir emek hareketi örgütsüz ve devlet egemenliği altında bir emek hareketi demektir. Bu da kapitalist devletin piyasaya en ağır müdahalesidir. (6) Hobsbawn’a geri dönersek 20. yüzyıl, kapitalizmin ortaya çıkardığı dinamikleri bir sonraki yüzyıla devrederek, 21. yüzyılı biçimlendirecek iki önemli ipucu ve dinamik bırakmıştır: Yeniden örgütlü emeğin ortaya çıkması ve devletten ayrı olarak kendini var etmesi ve onun bir parçası olan kadın hareketinin politikleşmesi.

Kapitalizmi düzenleyen ve onu “iyileştirmeye” çalışan bütün devletçi yaklaşımlar aynı zamanda ataerkil bir ahlak anlayışını da dayatmışlardır.

Ulusal pazarların ulus-devlet tarafından düzenlenmesi ve sermayenin bu şekilde birikimi gelişmiş kapitalizmlerde burjuva demokrasilerinin belli zaman kesitlerinde rafa kaldırılması ve ulusal birliğin faşizmlerle sağlanmasıyla olmuştur.

ULUS-DEVLET NİZAMI VE ATAERKİL MODERNLEŞME

Bu dönemler, homojen bir ulus pazar için, azınlıkları, aykırı-“farklı” olanları ve kadınları hedef almış ve onları ataerkil ulus-devlet nizamına sokmuştur.

Dünyanın gelişmemiş “yerlerinde” ise bu ataerkil-ulus devlet nizami ve homojen ulus pazar yukarıdan bir devlet müdahalesinin ve doğrudan diktatörlüğünün marifetiyle olmuştur. Sanıldığının aksine “serbest piyasa” buralarda hiç olmamıştır. Yine buralarda hiçbir zaman doğru dürüst bir örgütlü emek hareketi, bilginin ve haberin, burjuva anlamda bile, özgürlüğü ve kapitalizmin her yerde eşit ve aralıksız sömürüsü olmamıştır.

Tam aksine çarpık bir kapitalizmin yarım burjuvaları, ayakta kalabilmek ve palazlanabilmek için feodal kalıntılarla ittifak yapmışlardır. Yine buralarda emeğin tam olarak örgütlü olmaması, onun karşıtı burjuvazinin zayıf olması ve devlete dayanması kadar; kadının emeğinin özgürleşmemiş olmasına da bağlıdır. Kadının kısmen kapitalist sömürünün dışında kalması ve örgütlü emek hareketine dâhil olamaması, buralarda burjuva anlamda demokrasinin gelişmemesindeki en önemli etmenlerden birisidir.

İşte bu yüzden faşizmin, yalnız bir devlet biçimi olarak değil, aynı zamanda bir yaşam tarzı olarak da en ufak çatlaklara kadar girip içselleştiği azgelişmiş toplumlarda siyaseti ve siyasetin cephelerini, emeğin ve kadın hareketinin olmadığı “modern” hareketler belirlemiştir. Bu modern hareketler hem sağdır hem de soldur. Ama kadınsız ve işçisizdir.

İşte şimdi bunlardan kurtulma zamanı…

1-Hobsbawn, E. Küreselleşme, Demokrasi ve Terörizm, Agora, 2008, İstanbul

2-Thompson, E.P. İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu, 2004, İletişim yayınları, İstanbul.

3-Polanyi, K. Büyük dönüşüm, 1986 Alan yayıncılık, İstanbul.

4-Sermayeye sosyalizm, emeğe serbest rekabet! Örgütlü emek, aynı zamanda emeğin yönetimi ve sermayenin giderek kolektifleşmesi demektir. Devlet mülkiyeti insanlığın gördüğü en acımasız ve en yoğun sömürüye cevaz veren mülkiyet biçimidir.

5-Emeğin politikleşmesi, hiç şüphesiz onun yalnız bir hak arama mücadelesi içinde kalmaması, meta olmadığı yeni bir dünya için mücadelesinin parçası olmasıdır.

6-Burada tabii ki piyasa ve devletin birbirini dışlayan ve birbirinin alternatifi olan iktisadi düzlemler olduğu iddia edilmiyor. Ancak nasıl ki burjuva devlet tipinin temel iki faklı biçimi olan “demokrasi” ve faşizm kapitalizmin iki farklı siyasi veçhesi ise; piyasanın hâkim olduğu ya da devletin hâkim olduğu biçimler kapitalizmin farklı iktisadi yüzleri hatta tarihsel dönemleri olarak var olurlar.