Yeni Dönemin Şifreleri

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem 2007-12-25 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Aslında 2008 sonundaki Amerikan seçimlerinin güçlü dolar ve yüksek faiz politikasının sonu olacağını, buna bağlı olarak ta ABD’nin savaşa dayalı politik çizgisini terk edeceği biliniyordu. Ancak geçen yıl yapılan senato seçimlerinden Cumhuriyetçilerin ağır bir yenilgi ile çıkması her şeyin başlangıcı oldu. Şimdi Hillary Clinton’ın dediği gibi artık kovboy diplomasisi bitti. Ama FED faizleri indirmeye başladığından beri yalnız “ kovboy diplomasisi” bitmedi yüksek faize dayalı güçlü dolar politikası da bitti. Bu dünya ekonomisi için çok köklü bir değişimin işareti.

Güçlü ve karşılıksız dolar döneminin sonuna geldik. Peki, bundan sonra neler olacak?

Şunu hemen söyleyelim ki 2008’de, her şeye rağmen, bir kriz olmayacak. Tamam, ABD’de İngiltere’de hatta Avrupa’da şirketlerin çok önemli nakit sorunu var. Şirketlerin artık finansman bonosu ( commercial paper) satarak nakit bulması çok güç. Bu durumda banka sistemine hücum sürecek. Bankalarda sermaye erimesi yaşadığı için faizleri indiremiyor. Böyle olunca FED’in yaptığı faiz indirimleri piyasaya yansımıyor. Bu durumda piyasayı yönlendiren merkez bankalarının döviz swapı köprüsü kurup bankalar arası piyasaya nakit vermeleri gerçekten tek çözümdü. Bu sürecek. Üç büyük merkez bankası (FED, AMB ve JOB) 2008’de hem düşük faiz politikasını sürdürecek hem de piyasaya likidite verecek.

FED faizleri, eğer ABD’deki büyüme yılın ikinci yarısında yüzde 3’ü geçmezse, yüzde 3’ün altına çekebilir. Bunu kolay likidite ile de destekleyecek. Bu durumda Türkiye gibi ülkelere yönelik kısa vadeli sermaye girişi devam edeceği gibi, Avrupa’da da toparlanma yaşanacak. Burada merkez bankalarının denetleyemediği iki sorun var. Birincisi Çin’in yuan değerini düşük tutmaya devam etmesi, ikincisi yükselen emtia fiyatları. Bu iki sorun aslında bizimde baş sorunumuz. Yani bizdeki cari açığı ve enflasyon sorununu tetikleyen sorunlar. Bu durumda bizde ve dünyada 2008’de değişen bir şey olmayacak. Ama ABD seçimleri siyasi bir değişimi getireceği için 2008 önemli bir başlangıç yılı da sayılabilir.

Önümüzdeki yıldan başlayacak temel değişimleri şöyle özetleyebiliriz:

ABD, 2008 sonundaki seçimlerden sonraki olası Demokrat iktidarına kendisini hazırlayacak.

ABD savaş yanlısı, saldırgan politikalarından kısmen vazgeçecek ve buna bağlı olarak;

ABD’deki petrol ve eski kontrol sanayileri artık kesin olarak gerileme dönemine girecekler. Teknoloji ve bilişim sektörleri yeniden hızlı bir büyüme trendine girecekler. Dünyada mali derinleşme daha da önem kazanacak.

Avro kıtasal bir para birimi olarak dolardan daha güçlü ve geçerli olacak.

Çin’in trilyon dolarlık rezervleri erime trendine girecek. Çin daha fazla harcamaya başlayacak ve Çin orta sınıfı ortaya çıkacak. Bu gelişme ABD’den Çin’e ihracatı artırıp, ABD ekonomisini canlandıracak.

Türkiye gibi ülkelere spesifik sermaye girişi artacak. Avrupa Birliği genişlemesi ABD’nin desteği ile doğuya doğru yönelecek.

Avrupa pazarı ve Türkiye pazarı aynı pazar olarak değerlendirilecek.

Türkiye’de KOBİ’ler giderek önem kazanacak. Dünya pazarına ihracat yapan ve büyüyen yeni bir Türk sermayesi ortaya çıkacak.

İran, Irak’ın gibi ülkelerin yeni yapılanması 2009’dan sonra barışçıl yollardan hızlanacak. Suriye yeni bir pazar olarak kapılarını liberal dünyaya sonuna kadar açacak.

Ve… ABD Irak’tan çekilme hazırlıkları yaparken Rusya, İran, Türkiye ve K.Irak’taki Kürt yönetimini arkasında müttefik olarak bırakacak. Bu ABD “müttefiklerinin” ABD ile hiçbir sorunu kalmayacağı gibi birbirleriyle de sorunu olmayacak. İlginç bir yıl bizi bekliyor.

Cui Bono: Kimin Çıkarına?

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-02-26 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Marcus Tullius Cicero heyecanla ayağa kalktı; sakin ama kararlı bir ses tonuyla “onurlu yargıçlar” diye söze başladı; “onurlu yargıçlar şimdi burada vereceğiniz karar, yalnızca bu sanığın hayatıyla ilgili olmayacaktır; Roma’nın ve hepimizin adalete olan güvenini yeniden sağlayacaktır. Kararınızı vermeden önce bir şeyi hatırlatmak istiyorum: Her biriniz kendinize sorun; bu cinayet kimin çıkarıdır; bu cinayetten en çok kimler yararlanmışlardır. Yani “cui bono” ? Cicero’nun bu savunması, o tarihten bu yana cinayetlerin ve savaşların arkasındaki gerçek nedeni bulmamıza yarayan anahtar kavramı önümüze atmıştır. Cui bono? Kimin çıkarına?

Şimdi bütün bu olan bitenlere bakıp Cicero’nun bu basit sorusuyla işin içinden çıkabilirmiyiz? Evet, ortada ölüm ve kan var. Ve Einstein da dediği gibi savaşlardaki ölümler de bir cinayettir. Gencecik insanların öldürüldüğü bir cinayet silsilesini hep birlikte izliyoruz.

Bugün gerçekler tabii ki Cicero’nun sorusu kadar yalın değil; ama binlerce yıl öncesinden gelen bu akıl bize olayların çözümü için neden-sonuç ilişkisini öğütlüyor.

CUİ BONO: TÜRKİYE – 2008

Türkiye ekonomisi hızla küresel durgunluğun tetiklediği bir açmaza doğru gidiyor. Bugün ekonomi yarım yamalak gelişen bir sanayi ve finans-hizmetler sektörleri üzerinde duruyor. AB finansal hizmetler tek pazarına girdik bile.

Türkiye, bankacılık, sigortacılık ve diğer mali hizmetlerde ve piyasalarda, tam üyeliliğin gerçekleşmesinden çok önce tek pazar uygulamasına fiilen geçiyor. Banka ve sigorta gibi fon havuzu sektörler Türk burjuvazisinin denetiminde olmayacak. Hatta bir müddet sonra Türkiye avroya geçerse Merkez Bankası Avrupa Merkez Bankası’nın yerel bir şubesi olacak. Mali kesimin yakın gelecekteki bu entegrasyonu bir kesim iktidar odağı için belirsizlik ve endişe kaynağı.

Öte yandan sanayiye dayalı büyümeye çalışan kesimlerin 20. yüzyıl başındaki Alman burjuvazisi gibi iki önemli “küçük” sorunu var:

1) Hammadde sorunu 2) Pazar sorunu.

Hammadde sorununun başında tabi petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynakları geliyor. Türkiye ekonomisi giderek artan enerji maliyetlerini kaldıracak durumda değil.

İkinci sorunumuz tabii pazar. Türkiye pazarı artık yeterli değil. Zaten günümüzde hiçbir ekonomi yalnız ulusal pazara dayalı olarak gelişemez. Bunun için diğer Avrupalı ve Asyalı rakiplerine göre zayıf olan Türkiye, Ortadoğu’da yaratacağı siyasi ve askeri güçle pazar olanaklarını güçlendirmeye çalışıyor.

Türkiye büyük burjuvazisi ABD ve AB’nin de onanıyla K.Irak’ta ki enerji kaynakları üzerinde söz sahibi olmak istiyor. Bu son yapılan operasyon hem ABD’ye hem de AB’ye bölgedeki en büyük askeri güç benim; sizin buralardaki malınızın mülkünüzün teminatı benim operasyonudur.

Bu operasyonun dört temel amacı vardır:

1) Türkiye’nin militarist bölgesel güç olduğunu kanıtlama ve bu yolla Irak’taki enerji damarlarını denetleme pozisyonu yakalaması amacı

2) Bağımsız ama sorunsuz bir Kürt Federe devletinin kurulması amacı

3) Kerkük’ün Kürt bölgesi içinde değil de özel statüde kalması amacı

4) Silahları bırakma ve politik yeni bir açılım yapma aşamasında olan PKK’yı “silah bırakmamaya” zorlamak.

Bundan sonrası için birçok senaryo geliştirilebilir. Ancak sonuç olarak bölgenin tarihsel gelişimi ve dünyadaki sermaye birikiminin yönü tek bir noktayı işaret etmektedir:

TÜSİAD’tan hükümete kadar olan kesimler ABD’yle uzlaştıkları gibi bu müdahalenin yumuşak bir Federe Kürt Devleti’ni ve Kerkük meselesini gündeme taşımasını istemektedirler. Kerkük’ün Kürt yönetimi sınırları içinde kalması ancak enerji kaynaklarının uluslararası denetimi şimdilik anlaşma noktasıdır. (bu uzun vadeli anlaşmanın yapıldığını çeşitli kaynaklar teyit etmektedir.) Bu anlamda Türkiye’nin askeri varlığı değil ama siyasi ve ekonomik varlığı bölgede kalıcıdır. Ya da kalıcı olması planlanmaktadır.

Bu operasyon özünde Türkiye, Kürt yönetimi ve İran’ın, Amerikan çıkarları ve Bush sonrası politikaları doğrultusunda kucaklaşma operasyonudur.

Türkiye’de, şimdiki Irak yönetimi de, ABD’de ve Kürtler de yüz milyarlarca dolar olan petrol, doğal gaz, uyuşturucu, inşaat, lojistik, ulaştırma ve giderek finans- hizmetler gibi para basan alanları başıboş ve birbirlerine bırakmayacaklardır. Herkes gücü ve uygulayacağı stratejinin doğruluğu-geçerliliği oranında pay alacaktır.

Ölen çocuklar mı dediniz?

Kerkük Tamam, Türkiye Kalıcı

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Bu operasyonun amacının yalnızca PKK’yı silahsızlandırmak ve teslim almak olduğundan eminmiyiz? Zaten PKK –istese de istemese de- silahları bırakacaktı. Orada ABD’nin dışladığı silahlı hiçbir güç orta vadede barınamaz. PKK, belki zorunlu olarak, siyasallaşma sürecine girmişti. Silahları bırakmak üzere olan bir silahlı güce saldırmak silahları bırakma demektir. Peki niye? Çok Basit: Bundan sonra orada bulunmanın askeri gerekçesi için. Türkiye orada kalacak. Askerler geri dönecek ama Türkiye siyasi ve ekonomik olarak orada artık. Kerkük anlaşması yapıldı bile. Nasıl mı? İşte operasyonun ekonomi-politiği:

Türkiye ekonomisi hızla küresel durgunluğun tetiklediği bir açmaza doğru gidiyor. Bugün ekonomi yarım yamalak gelişen bir sanayi ve finans-hizmetler sektörleri üzerinde duruyor. AB finansal hizmetler tek pazarına girdik bile.

Türkiye, bankacılık, sigortacılık ve diğer mali hizmetlerde ve piyasalarda, tam üyeliliğin gerçekleşmesinden çok önce tek pazar uygulamasına fiilen geçiyor. Banka ve sigorta gibi fon havuzu sektörler Türk burjuvazisinin denetiminde olmayacak. Hatta bir müddet sonra Türkiye avroya geçerse Merkez Bankası Avrupa Merkez Bankası’nın yerel bir şubesi olacak. Mali kesimin yakın gelecekteki bu entegrasyonu bir kesim iktidar odağı için belirsizlik ve endişe kaynağı.

Öte yandan sanayiye dayalı büyümeye çalışan kesimlerin 20. yüzyıl başındaki Alman burjuvazisi gibi iki önemli “küçük” sorunu var:

1) Hammadde sorunu 2) Pazar sorunu.

Hammadde sorununun başında tabi petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynakları geliyor. Türkiye ekonomisi giderek artan enerji maliyetlerini kaldıracak durumda değil.

İkinci sorunumuz tabii pazar. Türkiye pazarı artık yeterli değil. Zaten günümüzde hiçbir ekonomi yalnız ulusal pazara dayalı olarak gelişemez. Bunun için diğer Avrupalı ve Asyalı rakiplerine göre zayıf olan Türkiye, Ortadoğu’da yaratacağı siyasi ve askeri güçle pazar olanaklarını güçlendirmeye çalışıyor.

Türkiye büyük burjuvazisi ABD ve AB’nin de onanıyla K.Irak’ta ki enerji kaynakları üzerinde söz sahibi olmak istiyor. Bu son yapılan operasyon hem ABD’ye hem de AB’ye bölgedeki en büyük askeri güç benim; sizin buralardaki malınızın mülkünüzün teminatı benim operasyonudur.

Bu operasyonun dört temel amacı vardır:

1) Türkiye’nin militarist bölgesel güç olduğunu kanıtlama ve bu yolla Irak’taki enerji damarlarını denetleme pozisyonu yakalaması amacı

2) Türkiye ile uyumlu, sorunsuz bir Kürt Federe devletinin kurulması amacı

3) Kerkük’ün Kürt bölgesi içinde değil de özel statüde kalması amacı

4) Silahları bırakma ve politik yeni bir açılım yapma aşamasında olan PKK’yı “silah bırakmamaya” zorlamak.

Bundan sonrası için birçok senaryo geliştirilebilir. Ancak sonuç olarak bölgenin tarihsel gelişimi ve dünyadaki sermaye birikiminin yönü tek bir noktayı işaret etmektedir:

TÜSİAD’tan hükümete kadar olan kesimler ABD’yle uzlaştıkları gibi bu müdahalenin yumuşak bir Federe Kürt Devleti’ni ve Kerkük meselesini gündeme taşımasını istemektedirler.

Kerkük’ün Kürt yönetimi sınırları içinde kalması ancak enerji kaynaklarının uluslararası denetimi şimdilik anlaşma noktasıdır. (bu uzun vadeli anlaşmanın yapıldığını çeşitli kaynaklar teyit etmektedir.) Bu anlamda Türkiye’nin askeri varlığı değil ama siyasi ve ekonomik varlığı bölgede kalıcıdır. Ya da kalıcı olması planlanmaktadır.

Bu operasyon özünde Türkiye, Kürt yönetimi ve İran’ın, Amerikan çıkarları ve Bush sonrası politikaları doğrultusunda kucaklaşma operasyonudur.

Türkiye’de, şimdiki Irak yönetimi de, ABD’de ve Kürtler de yüz milyarlarca dolar olan petrol, doğal gaz, uyuşturucu, inşaat, lojistik, ulaştırma ve giderek finans- hizmetler gibi para basan alanları başıboş ve birbirlerine bırakmayacaklardır. Herkes gücü ve uygulayacağı stratejinin doğruluğu-geçerliliği oranında pay alacaktır.

Ölen çocuklar mı dediniz?

TÜSİAD’ın Önerileri ve Attali Planı

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-01 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

TÜSİAD, ekonomi yönetimiyle önceki gün yaptığı toplantı öncesi katılımcılara Sarkozy’nin düşünür ve iktisatçı Attali’ye hazırlattığı planı dağıtmış. TÜSİAD’ın ekonomiyle ilgili paketi de daha çok içinde bulunduğumuz durgunluğa yönelik acil önlemleri kapsıyor. Ancak bunların içinde uzun vadeli reformlar da var. TÜSİAD’ın, bu adımı ve Fransa’nın Attali planını öne çıkarması bizce iki önemli vurguyu içeriyor:

Birincisi; ekonomi, dünyadaki daralmaya da bağlı olarak, şu günleri acil müdahaleler olmadan kazasız atlatamaz. Burada IMF şartlarını da yerine getirmemiz yeterli değil; bizim kendimize özgü acil önlemleri almamız gerekir.

İkincisi: “K.Irak müdahalesini bir yere kadar anlayabiliyoruz. Türkiye, muhataplarıyla (ABD ve Kürt yönetimi) acil olarak anlaşmalıdır. Savaş üzerinden ve savaşa dayalı bir ekonomi ve büyüme istemiyoruz.” TÜSİAD, yapılan müdahalenin ancak ABD’nin çizdiği sınırlar ve süre içinde olmasını istemektedir. Çünkü böyle olursa bu müdahale amacına ulaşır. Bu amaç da çok açık olarak: Türkiye’nin Kerkük konusunda masaya oturması ve enerji hatlarının, yeni dönemde, kontrol mekanizmasının dışında kalmamasıdır. Uzun vadeli amaç ise; Irak ve Ortadoğu pazarında Türkiye’nin hatırı sayılır bir oyuncu olmasıdır. Asker bu iki “ulvi” amaç için orada. Ama Türkiye’de, Türkiye’nin emperyal bir güç olarak savaşa dayalı büyümesini isteyenler de var. Bu kesim hala çağdışı büyüme ve kapalı ekonomi anlayışından hareket ediyor.

Yatırımların gelirden bağımsız talep yaratıcı olarak devlet tarafından devreye sokulması Keynes iktisadında kısa dönem çaresidir. Keynes’in önerisi talep yanlı sorunların kısa dönemde çözümü içindir. Ancak Harrod’un Keynes’ten sonra 1930’ların sonunda geliştirdiği yaklaşım, yatırımların talep yanında kapasite yaratma yönünü de ele alır ve bunun, Keynes’in aksine, uzun dönem çaresi olduğunu söyler. Bu yaklaşım, onu ortaya atan ve savunanlardan bağımsız olarak, toplumun değil devletin üretmesine dayanan bir ekonomiyi öne çıkarır. Devletin toplum yerine üretimi ise her alanda tekliliği getirir. Ekonomide, siyasette, kültürde tek bacak üstünde yürümek baskıcı, otoriter ve içe kapalı bir yapının ilk işaretleridir. Böyle toplumların, saldırgan, milliyetçi ve gereğinden fazla silahlanan ordular temel direği olur. Silahlanarak ve ele geçirerek ayakta durur bu toplumlar. Yurttaşlarının ne kazandığı ne yediği-içtiği önemli değildir. Çünkü talebi devlet yaratır; bireyler değil.

Şimdi TÜSİAD’ın hükümetin önüne örnek olsun diye koyduğu Attali Raporu, yukarıdaki çağdışı yaklaşım dışında, önemli bir açılım. Rapor, eğitim ve teknoloji seferberliğine dayanıyor. Yeni ve çağdaş bir sosyal güvenlik sistemini, KOBİ’lere yönelik kapsamlı reformları ele alıyor. Ancak Attali Raporu’nun önemli bir yanı da vilayet düzeyindeki idari yapıyı 10 yıl içinde ortadan kaldıracak olması. Bunun yerine Attali, demokratik yerel yönetimler öneriyor.

Rapora göre, bölgesel yerel yönetimler öne çıkacak ve büyük şehir belediyeleri yönetimde etkin olacak.

TÜSİAD, Türkiye’nin artık 19. ve 20. yüzyıldan kalma anlayışlarla kalkınamayacağını, tam aksine etrafı dikenli tellerle çevrili bir kışlaya döneceğini görüyor.

Ama sonuçta, TÜSİAD işin sermaye yanını temsil ediyor. Toplumun geri kalanı da kendi çıkarları konusunda TÜSİAD kadar etkin olmalı.

‘Cüppeli muhtıra’ya ‘ama’sız, ‘fakatsız’ karşı çıkmak…

Posted by cemilertem | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-17 tarihli Sesonline.net Yazısı

Cuma günü Türkiye’de hiç alışılmadık bir şey oldu aslında. Oy verenler, örgütlü emek güçleri çıkarlarına aykırı gördükleri bir yasayı protesto ettiler ve yasayı yürürlüğe koymayı amaçlayan hükümete geri adım attırdılar. Hükümet böylesine büyük bir tepki beklemiyordu açıkçası. Üstelik kamu çalışanlarının iş bırakmasına da yurttaşlar büyük ölçüde destek verdi. Bu demokratik bir başarıydı. Küresel krizin ülkenin kapısına dayandığı şu günlerde, hükümet de çalışanların bu haykırışını duymamazlıktan gelemedi ve zorunlu olarak geri adım attı. Bütün bunlar mesai saati bitimine kadar olan gelişmelerdi.

Ama çalışanlar günün yorgunluğuyla evlerinin yolunu tutarken bu sefer alışıldık bir şey daha oldu: ‘Cüppeli muhtıra’ geldi. Yani devlet araya girdi. Zamanlama ilginçti AKP’ye adeta “öyle sokağa bakma, bizim devlet geleneğimizde sokağa bakmak, ona göre karar vermek yoktur” deniyordu. Zaten neo-liberal politikalar yürütmek konusundaki azmi, çalışanların kararlı direnişiyle gerilemek üzere olan AKP aslında rahat bir nefes aldı. Şimdi bu müdahalenin kesinlikle AKP’ye ve onun ekonomik-politik hattına yapılmadığını, tam aksine başta yeni yükselmek üzere olan birleşik sendikal mücadeleye ve Kürt sorununda olası bir siyasi açılıma karşı olduğunu bilmeliyiz.

Ama olan biten iktisaden çok basit, çok anlaşılır. Bu işler artık çok bilinmeyenli denklemler olmaktan çıktı. Denklemin değişmeyen bir temel değişkeni ve konjoktüre göre en çok iki bilinmeyeni oluyor. Değişmeyen temel değişken: Asker-sivil bürokrasinin –bu sefer- yargı kanadı. Diğer değişken: Rejimi(‘bürokrasinin” iktidarını diye de okuyabilirsiniz) tehlikeye atan “kesimler”…

MÜDAHALE İKİ TEMEL DİNAMİĞE

Bu müdahale aslında Türkiye’nin önümüzdeki günlerde gündeme gelecek iki önemli dinamiğine yapıldı. Burada “türban” ya da laiklik elden gidiyor söylemleri çok kötü ve minareye sığmayan kılıflardır.

Bunlardan birincisi; önümüzdeki günlerde Kıbrıs sorunuyla tekrar gündeme gelecek olan AB süreci dinamiğinin demokratik açılımlarıdır. AB sürecinin önümüzdeki günlerde hızlanması, küresel ekonomik krizin Türkiye’ye dönük olumsuz etkilerinin azalması için de tercih edilecek. Özellikle TÜSİAD’ın bu konuda hükümeti sıkıştıracağı biliniyordu. Türkiye’nin ihracatının yarısından fazlası AB ülkelerine oluyor. Üstelik AB kaynaklı sermaye girişlerinin ve doğrudan yabancı yatırımların devamının gelmesi yalnız ekonominin kendiliğinden seyrine bırakılacak meseleler değil. Bunun için AB üyeliği sürecinin yeniden hızlanması ve yoluna girmesi gerekiyordu. Bu dinamikle birlikte Kürt sorununa sosyal ve ekonomik çözüm arayışının, hükümet tarafından adımlarının atılması da ikinci müdahale gerekçesi. İşte tam burada hem Kürt sorununda gündeme gelecek siyasi çözümün etkileri ve genişlemesi hem de AB ilişkilerinin getireceği nispi demokratikleşme sürecinde birleşik ve yeni bir sendikal mücadelenin ortaya çıkacak olması Ankara oligarşisini çok rahatsız etti. (1) Tabii ki hükümetin ekonomik paketinin arkasından sosyal adımların daha sonra da siyasi çözümün gündeme gelmesi kaçınılmazdı. Zaten bunun ipucunu Cumhurbaşkanı Gül, DTP ile görüşerek vermiş, Erdoğan’da durumu dengelemek için DTP’ ye PKK şartını dayatmıştı.

Demek ki; denklemimizin belirleyici ve belirlenen değişkenleri artık elimizin altında. Artık burada sürecin AKP’nin kapatılması ya da kapatılmaması ile sonuçlanması önemli değildir. Bu adım, yukarıda sözünü etiğimiz ve Türkiye’nin demokratikleşmesinde iki önemli basamak olan AB ve Kürt sorunu dinamiklerinin, çözüm doğrultusunda derinleşmesini, bir müddet daha ertelemeye dönüktür.

KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ / ANKARA OLİGARŞİSİNİN SONU

Kürt sorununun siyasi çözümü konusunda Ankara’nın “dışarıdan” sıkıştırılması ve bunun AKP’ye havale edilmesi oligarşinin kapatma davası için en önemli gerekçelerindendir.

Çünkü kapatma davasının en önemli hedeflerinden birisi AKP’nin, Kürt sorununda siyasi çözüme varacak ekonomik ve sosyal bir paketi ortaya atacak olma ihtimalidir. Bir kere bölgesel kalkınma, GAP’ın tamamlanması ya da bölgeye yeni “yatırım paketleri” getirerek olmaz. Bunu öncelikle belirtelim. AKP’nin ekonomik açılımı, giderek AKP’den bağımsızlaşarak, mutlaka sosyal ve siyasal bir çerçeveye oturacaktı. Bu olası sonuç, Kürt sorununda siyasi çözümü kendi sonu olarak gören kesimleri çok rahatsız etti. Kapatma davasının en önemli gerekçelerinden birisi budur. Kürt sorunu aynı zamanda kendi karşıtını yaratan ve besleyen bir sorundur. Yani Türkiye’de militarist, baskıcı bir oligarşinin varlığı, bölgedeki sorunlara ve Kürt sorunun şimdiye kadar çözülememiş olmasına büyük ölçüde bağlıdır.

Bugün yaşadığımız ekonomik ve politik birçok sorun bu sorunun türevi olarak ortaya çıkıyor ve gelişiyor. Türkiye’nin içe kapalı, azgelişmiş bir diktatörlük olarak kalmasından yana çıkarı olanlar için Güneydoğu’nun geri kalmışlığı adeta bir fırsatlar denizi. Bunun için, Cumhuriyet tarihi boyunca, yapılması gereken toprak reformları bir türlü yapılmadı. Doğu’daki Ankara’ya bağlı yarı- feodal yapının çözülmesi istenmedi ve engellendi. Bugün yaşadığımız Kürt sorunun kökü buradadır. Türkiye oligarşisinin yapısı ve güçler dengesi her dönem değişti ama onun içindeki Ankara’ya bağlı yarı-feodal unsurlar varlığını hep korudu.

Bugün Kürt sorununun yaratıcısı ve sürdürücüsü olan oligarşinin önemli bir parçası doğudaki militarist-yarı feodal yapılarıdır. Bu yapılar eskiden toprak ve maraba gücüyle oligarşi içinde yer alıyorlardı. Şimdi paramiliter yapılar örgütleyerek oligarşi içindeki yerlerini alıyorlar. Bu yapılar ayrıca doğuda hayvancılığın ve kaçakçılığın çökmesinden sonra uyuşturucu trafiğini yönetiyor ve bizzat yapıyorlar.

Korucu örgütlenmesi ve yapısı ekonomik gücünü iki yerden alıyor; birincisi devletin örtülü ödenekleri, ikincisi uyuşturucu parası. Bugün bu yapı bütün gücüyle politik bir güç olarak duruyor. Ve Kürt sorununu yönetiyor. Doğunun makûs talihi bu çerçevede bir içe kapanma ve kapitalist sömürüye açılamama tarihidir de. Eğer Türkiye büyük burjuvazisi başından beri yeteri kadar güçlü olsaydı ve doğudaki feodal unsurlarla ittifak yapmak yerine, onları tasfiye edip, doğunun kapitalist yoldan sömürüsünü öne çıkarsaydı bugün Kürt sorununu bu kadar ağır yaşamıyor olacaktık. Bu tablo bize Ankara oligarşisinin nereden beslendiğini de söylemiyor mu?

Şimdi bu çerçevede AKP’nin ne milyarlarca dolarlık doğu paketleri ne de GAP’ın tamamlanması sorunun çözümü için yeterlidir. Kürt meselesi ve kapatma davası ilişkisi böyle.

Peki, oligarşinin demokrasi telaşını nasıl anlatırız?..

Burada AKP’nin en önemli hatası, türban meselesini Türkiye’nin demokratikleşmesinden ayrı bir mesele olarak görüp tek başına çözmeye kalkışmasıydı. Şimdi suyun başını kaptırmak istemeyen “yargı erkinin” bu golünü kalesinden çıkarmaya çalışacak. Aslında bu gol hepimize atıldı. Peki, kim bunlar? Türkiye’de statükonun dolayısıyla geri kalmışlığın ve yoksulluğun baş sorumlusu olan bu oligarşik yapının gücü nereden geliyor? Buna bir bakalım:

SUYUN BAŞI

Türkiye’de asker ve sivil devlet bürokrasisi hep suyun başını tutmuştur. Oktay Yenal buna rant devletçiliği der. (2) Devlet ekonominin bir unsuru değil, kendisidir. Yine Yenal bu devletçiliği üçayağa oturtur. Denetleme, rant dağıtma ve enflasyoncu finans ayağı. Denetleme ve rant dağıtma ayakları Osmanlıdan beri devam eden müesseselerdir. Yani devlet elitleri kendi çıkarları ve refahları doğrultusunda ilkönce kaynakları ve üretimi denetliyor-yönlendiriyor sonra da elde edilen artığı bir rant olarak paylaşıyor.

Bu açıdan Osmanlı-Cumhuriyet bürokrasisi aslında devamlılık arz eder. 1950’ye kadar devlet, denetleme ve rant dağıtma ekonomisi ile ayakta durur. Bu iki ekonomiye 1950’den sonra yeni bir kardeş gelir. Enflasyoncu finans. Enflasyoncu finans, devletin elitlerinin ve yeşermeye çalışan yerli-burjuvazinin devlet eliyle finanse edilmesidir. Yine Yenal buna para devletçiliği der.

Çünkü bütçenin yetmediği yerde banknot matbaası devreye giriyordu. Böylece fiyatlar aniden yükseliyor; o zamanlar ticaret ve stokçuluktan başka bir şey bilmeyen burjuvazi palazlanırken, devlet elitleri de şişen bütçeden, en az ticaret burjuvazisi kadar, pay alıyorlardı. Denge şöyleydi; Asker-sivil bürokrasi-feodal yapı-ticaret burjuvazisi. Bu “nispi denge” 1960 da biraz, 1970 de ise tamamen dağıldı. 1950–60 arası enflasyoncu-finans ile palazlanan ve sanayileşen büyük burjuvazi asker bürokrasisini yanına alarak feodal-ticari unsurlara karşı darbe yaptı. Burjuvazinin en ileri ve gelişmiş kesiminin, ona ayak uyduramayan ittifaklarını tasfiye harekâtı olan 27-Mayıs darbesinin aslında “ilerici-demokrat” bir yanı olmadığı, buz gibi darbe olduğu en çok bugünlerde anlaşılıyor. 27 Mayıs’ın çarpık bir ekonomi, güdük bir burjuvazi ve cuntacı bir gelenek yarattığı en çok bugün belli değil mi? 12 Mart ve 12 Eylül bu geleneğin mirasıdır. En az hakim burjuvazi kadar üretimden pay ve rant almak isteyen asker-sivil bürokrasinin bugünlerde ortalığa dökülen ve kanlı bir savaş oyununa dönüşen iktidar hırsı, Türkiye için toplumsal bir yara olduğu kadar, ortadan kaldırılması gereken tarihsel olgudur da. Bugün bu iktidar odağı çözülüyor. Niye, çünkü küresel-kapitalizmin işleyişinde böyle bir odak yok. Türkiye’de bu küresel dünyanın bir üyesi artık. Yani Merkez Bankası bundan böyle onlar için para basamaz, bu yağmacı azınlığın sınırsız örtülü ödenekleri olamaz, maaşları, yetkileri, etkileri bellidir. İşte bu durum iki yüz yıllık yapış yapış bir iktidarı Türkiye’nin sırtından alacak bir gelişmedir. Türkiye bir eşikte. Osmanlı’dan Cumhuriyete miras kalan baskıcı bir gelenek çözülüyor.

28 şubat, 27 nisan ve 14 mart bu çözülmeyi ertelemeye dönük müdahalelerdir.

FAŞİZME “ÂM”SIZ KARŞI ÇIKALIM

Bu aynı zamanda bir demokrasi fırsatı da. Bu tür anti-demokratik müdahalelerin Türkiye’yi yoksullaştırdığını ve üretmeden yaşamaya alışmış bir avuç yağmacının işine yaradığını herkes birbirine anlatmalıdır. Demokrasinin olmadığı bir ülkede yoksulluğun ve çaresizliğin kalıcı olduğunu artık biliyoruz. Bunu öğrenmek için Türkiye çok ağır bedeller ödedi.

Şimdi herkes soruyor: Ne olacak? Hiçbir şey olmayacak. Bu yapılanlar zaten çoktan yenilmiş yağmacı bir azınlığın son çırpınışları. Türkiye bu talihsiz adımı bir demokrasi fırsatına dönüştürmesini bilecektir. Bu, aynı zamanda hükümet dâhil herkese bir ders ve turnusol kâğıdıdır. Müdahaleden sonra kimler demokrasi yanlısı kimler diktatörlük yanlısı belli oldu zaten. Kendilerine “sol” ya da sosyal-demokrat gibi sıfatlar yakıştıran birçok parti ve kurumun bu gelişmeyi destekleyeceği ya da yalnızca seyredeceği de belli oldu. Şunu söylemeden edemeyeceğim; 27 Mayıs özünde DP’ye 12 Mart özünde AP’ye 12 Eylül özünde MC’ye karşı değildi. 14 Mart “Cüppeli Muhtırası’ da özünde AKP’ye karşı değildir. Halka karşıdır; artık bunu anlayalım ve faşizme “ama”sız karşı çıkalım. Bunu yapmazsak faşizmin işbirlikçisi, giderek de kendisi oluruz…

(1) Yani Sosyal Güvenlik Yasası karşı çıkışları ve eylemleri DİSK’ten Türk-iş’e ve Hak-İş’e kadar birleşik bir işçi mücadelesini gündeme getirmiştir. Bunun neoliberal politikaların tahrip ettiği diğer alanlara artan ekonomik krizle birlikte sıçraması ve bu eylemliliklerin AKP’nin denetiminden çıkacak olması oligarşiyi çok rahatsız etti.

(2) Oktay Yenal, Cumhuriyetin İktisat Tarihi, Homer kitapevi, İstanbul, 2003