Lanetli olanı savunan bir soru: ‘Bundan sonra ne olacak?’

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat, Star Gazete Yazıları | Posted on 03-11-2011

0

Yine sarsıcı bir hafta geçirdik. Bütün bu olan biteni birbirine bağladığımızda karşımıza çok ilginç sonuçlar çıkıyor. Biliyorsunuz, bu yaz Amerikalı yatırımcı Warren Buffett ve Fransız finans sermayesinin önde gelenleri ‘kapitalizm batıyor, bizden daha fazla vergi alın’ kampanyası açmışlardı. Ama bunun karşılığının olmayacağı biliyoruz. Çünkü tekelci devlet kapitalizminin vergi sistemi de krizin (sistemin) bir parçası ve zenginlerin biraz daha fazla vergi vermeleri, yoksulların vergi yükünü üstlenmelerinin hiçbir şeyi çözmediği gibi, sorunu çözmez.

Küme Düşüyoruz…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-01-11 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Her şey geçen sene mart ayında başladı.

Geçen sene mart ayında Hong Kong’daki bir konferansta Greenspan bir konuşma yaptı. Burada ABD ekonomisinin yılsonunda durgunluğa girebileceğini ima etmedi, açıkça söyledi.

Aynı gün Çin hükümeti, 2006’da yüzde 130,4 değerlenen Shangay Borsası’nda ki şişkinliğin devamından duyduğu endişeyi piyasa diliyle değil de “Merkez Komite” diliyle anlatınca ilk önce mortgage krizine sonra da bugünlerde resesyon dediğimiz sürece girdik.

Greenspan, ABD’nin bu açıkla ve bu açığı doğuran değerli dolarla devam etmesinin dünya ekonomisi için maliyetinin çok fazla olacağını Fed’in başından ayrılırken de söylemişti.

Greenspan’ın tezi şuydu: “ABD artık tek başına hareket edemez. Bu yüzden sürekli açık vermesi ve bunu faizleri yüksek tutarak karşılıksız dolarla finanse etmesi sistem için tehlikeli. Yüksek faiz, karşılıksız ama değerli dolar sistem için tehdit. Aynı şekilde Çin’de de baskılanmış ucuz işgücü, değersiz yuan ve biriken ama işe yaramayan dolarlar bir saatli bomba. Çin sonsuza kadar karşılıksız dolar biriktiremez. Bu çökecek ve hepimiz altında kalacağız.”

Henüz altında kalmadık ama kalmak üzereyiz. Merrill Lynch, ABD’de resesyon başladı teşhisini koydu bile. Ama zaten Merrill Lynch, daha önceki değerlendirmesinde, ABD için 2008’de mütevazı bir büyüme beklerken, Fed’in durumu idare etmek için 2009′un ortalarına kadar faizleri yüzde 2′ye çekeceğini söylüyordu. ABD’de büyümenin yarım puan bile düşmesi dünya ekonomisini çok etkiler. Hele büyüme yüzde 1’lere düşerse ve süreklilik kazanırsa faizlerin inmesi de bir işe yaramaz. Ancak tahminler şimdilik bundan uzak olduğumuz yönünde. ABD büyümesinin yüzde 1,4’e kadar inebileceği ancak küresel büyümenin yüzde 5,6 seviyelerinde olacağı öngörülüyor.

Son Dünya Bankası raporu da bu yönde.

ABD’deki daralmanın aslında bir makas değişimi olduğu ve önümüzdeki iki yıl süreceğini söyleyebiliriz. Bu daralmayı şimdilik Çin, gelişmekte olan Asya telafi edecek. Böylece ABD kaynaklı küresel dengesizlikler bir ölçüde çözülmüş olacak. Ama sorun bizim gibi ülkeler için burada bitmiyor. Dünya Bankası raporu Türkiye, Macaristan ve Arnavutluk’un Avrupa ve Orta Asya’daki büyüme düşüşlerinden 2008’de sorumlu olacağını söylüyor. Ayrıca raporda Güney Afrika, Latin Amerika ve Türkiye’nin içlerinde bulunduğu grubun doku mühendisliği, kuantum şifrelemesi, bilgiye her an ulaşım gibi üst düzey teknolojileri uygulayamayacağı belirtiliyor. Türkiye teknoloji üretme ve bunu etkin kullanmada Çin, Rusya ve Doğu Avrupa’dan geri kalacak.

Sonuç olarak, ABD’deki daralmayı gelişmekte olan Asya, petrol zengini Rusya, teknoloji geliştiren Avrupa ve Hindistan telafi ederken açık verip başkasının parasıyla büyüyen ve durmadan borçlanan Türkiye gibiler teknoloji üretemedikleri gibi dünyanın ürettiği teknolojiden de giderek uzaklaşacaklar.

Dünya ABD’den başlayan bir makas değişimine gidiyor. Bu değişim dünya ligini de belirleyecek. Yine küme düşmek üzereyiz.

Enflasyon ne zaman artar?

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-05-13 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Enflasyon ne zaman artar?

Petrol fiyatları ve enflasyon ne olacak’tan devam ediyoruz.

Tabii bu konuda en önemli referans Merkez Bankası’nın son enflasyon raporu. Merkez Bankası’nın iki senaryosu var. Biri iyimser diğeri kötümser. Kötümser senaryoda gıda fiyat enflasyonun 2008, 2009, 2010 yıllarında yüzde 17, 11 ve 10 olarak gerçekleşeceği, petrol fiyatlarının 2009 sonunda 150 dolara çıkacağı varsayılıyor. Burada Merkez Bankası, kısa vadeli faizleri kademeli olarak artırıyor ama 2009 sonunda petrol fiyatı ve enflasyon öngörüsünde bulunurken faiz oranı konusunda bir şey söylemiyor. Aynı şekilde iyimser senaryoda da gıda fiyatları enflasyonu, 2008, 2009 ve 2010 da sırasıyla 9, 5, 4 olarak gerçekleşeceği ve petrol fiyatlarının 2009 sonunda 85 dolara ineceği varsayılıyor. Burada Merkez Bankası ilk aylarda sınırlı olsa da faizleri artırıyor ancak 2008 son çeyreğinden itibaren kademeli olarak indiriyor. Bu durumda enflasyon ancak 2010 yılının sonunda yüzde 4 hedefine varıyor.

Şimdi buradan yalnızca Merkez Bankası’nın önümüzdeki günlerde mutlaka faiz artıracağı ortaya çıkıyor.

Merkez Bankası’nın senaryolarında siyasi riskler yok. Dolayısıyla kötümser senaryo bile biraz “iyimser.” Burada Türkiye için iki önemli risk var. Biri cari açık riski diğeri de AKP’nin ya kapatılarak ya da sıkıştırılarak cuntacı güçler tarafından teslim alınması ve Türkiye’nin AB sürecinden koparılarak bir ara dönem yaşaması. Ben bu ikincisine kıyısından adım attığımızı düşünüyorum. Zaten cari açıkla, siyasi olarak içe kapanma birbirini besleyen şeyler.

Türkiye 1966–73 arasında ithal ikameci, kendine yeterli (ekonomik olarak tam bağımsız(!)) politika uygulamış. Şimdiki dış ticaret açığımızın kökeni de burada. Tüketim mallarını içerde yapmışız. (Eğri büğrü plastik eşyalar, teneke otomobiller olarak) Ama ara malı hatta dayanıklı tüketim malı ikamesini bile becerememişiz. Ara ve sermaye malları ithaline dayalı bir ekonomi kurguluyorsanız doğal kaynaklarınız ve bunları değerlendirecek güçlü bir siyasi yapınız olması lazım. Bu olmayınca batarsınız. Türkiye’de de bu olmuş. Dünya 1973’te krize girerken Türkiye bir iç savaşa doğru yol almaya başlamıştı. Umarım yine böyle olmaz.

Türkiye, dünyadaki krizlerden dünyadan koptukça daha çok etkilenmiş. Örneğin 1981–88 arası Türkiye’nin enflasyon ortalaması hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerden yüksek. Yüzde 43,3 enflasyon oranımız var bu dönemde. Yine 1989–94 arası dünya enflasyonu artmış ama bizimki herkesten çok artmış. Gelişmekte olan ülkelerde enflasyon yüzde 60’ın üzerine çıkmış ama bizim ortalamamız yüzde yetmişin üzerinde. Ancak 1995–2001 arası dünya kendisini toparlamış enflasyon oranları çok hızlı düşmüş ama Türkiye’de, aynı dönemde, artmış. Gelişmekte olan ülkeler enflasyonlarını yüzde 60’lardan yüzde 8–9 lara indirmişler; Türkiye yüzde 73,4 e çıkarmış. O yılları hatırlayalım; 28 Şubat, Susurluk, çeteler, savaş ve caddelerde tank yılları. Yine o yıllarda Türkiye ekonomisi giderek verimsizleşmiş ve tam bir yağma ekonomisine dönüşmüş. 1990–2000 arası Türkiye’nin her 8 birimlik yatırımı ancak 1 birim büyüme sağlarken, gelişmekte olan ülkelerde bu oran 6 da 1 olarak gerçekleşmiş. Bugün küresel krizden bu grup daha az etkileniyor. Yani daha az yatırımla, daha kısa zamanda, daha çok büyüme sağlıyorlar. Dolayısıyla bu ülkelerin cari açık gibi bir sorunları da yok. Dün borç batağında gezinen Latin Amerika’nın bugün birçok ülkesinde sol iktidarlar bir “geçiş”ekonomisi uygulayarak demokrasiye ve refaha adım atıyorlar.

Türkiye ise hala yağmacı ve darbeci bir azınlığın vesayeti ve baskısıyla yolunu bulamıyor.

Sonuç: Enflasyon denilen şey bir gelir aktarım mekanizmasıdır ve gelişmemiş ekonomilerin hastalığıdır. Dünyada enflasyon artıyor kaçınılmaz olarak bizde de artacak diye bir şey yok. Türkiye demokrasiden uzaklaştıkça enflasyonu artacaktır. Şu ara dönem derinleşsin siz o zaman görün enflasyonu.

İşçi sınıfının krize karşı olanakları ve fırsatları

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-04-29 tarihli Sesonline.net Yazısı

Bu konuyu iki temel çerçevede ele almak istiyorum. Birincisi bugün kapitalizmin geldiği evrede emek hareketinin siyasallaşma çerçevesi ve örgütlülük biçimleri. İkinci olarak da Türkiye’de işçi sınıfının politik çıkışının kısa vadede imkânları üzerine konuşacağım.

Birincisinden başlamak istiyorum. Yani 1973’de başlayan krizin son evresini yaşadığımız bu günlerde, hiç şüphesiz, kapitalizmin yeni yönelimi ve şu anda var olan makas değişikliği bize işçi sınıfı ve tüm küreselleşme mağdurları için çok önemli fırsatlar sunuyor.

Kadın bir Marksist kuramcıyla başlayayım: “İçinde bulunduğumuz tarihi anın, Marks’ı geri getirmek için en kötü değil, en iyi, en uygunsuz değil, en uygun an olduğudur” (1)

Evet, yavaş yavaş da olsa devletin –militarist ya da sosyal- kapitalizmin idamesi için kapitalizmle birlikte ayakta duracak yegâne araç olduğunu anlıyoruz. Hiç şüphesiz ki sosyal devlet, özellikle Avrupa’da, işçi sınıfının mücadelesi sonucu, kapitalizmin vermek istemediği birçok tavizi de vermek zorunda kalmıştır ve bu tavizler, çok yönlü bir mücadelenin kazanımları olarak da kurumsallaşmış ve tarihe mal olmuştur. Ancak unutulmamalıdır ki, özünde sosyal devlet olgusu, en çokta Keynesci dönem ve uygulamalar, kapitalizm için köklü düzenleme ve yeniden inşa süreçleri olmuştur. İşte birinci savaştan önce başlayan reformcu sosyal devlet ve devlet kapitalizmi modası aynı anda emperyalist paylaşımı, savaşı ve saldırıyı da içermektedir. Bu konuda 3. Enternasyonal çok öğreticidir. 3. enternasyonalin 1919’daki manifestosunda temel görevin, işçi sınıfı hareketini özellikle sosyal yurtseverliğin yıkıcı etkilerinden korumak olduğu vurgulanmıştı. Ancak bütün bu uyarılara rağmen ulus-devletin kurucu ideolojisi işçi sınıfını esir aldı. İşte bugün Avrupa’da sol partilerin ve solun içinde bulunduğu durumun bu tarihsel gerçeklikle bağlantısı vardır.

CHP kongresinde radyodan Deniz Baykal’ı dinlerken insanın aklına ister istemez daha birinci savaş öncesi militarizme teslim olan Alman sosyal demokratları geliyor. Acaba o zaman SDP “vatan savunması” adı altında militarizme teslim olup burjuvazinin peşine takılmasıydı bugün dünya tarihi başka türlü yazılabilir miydi? İnsanlık bu soruyu her zaman soracaktır; ama tarihe böyle bakamayız tabii.

SPD, 1989′da “sosyalizm’in çöküşü ile birlikte yaptığı program değişikliğine rağmen çok uzun zamandır zor durumda. SPD Almanya’nın en eski ama en sancılı partisi. Bu durumu tabi dünyada solun içinde bulunduğu durumdan ayıramayız. Ama SPD gibi büyük kitle partilerinin küçülmesi “sosyalizm” in çöküşü ile başlamadı. Çok önceleri 1. savaş öncesi Avrupa Sosyal-Demokrat partileri 1912 yılında Basel’de aldıkları emperyalist savaşa karşı çıkma kararlarını çiğneyerek, anayurt savunması adı altında emperyalizmin ve savaşın bir parçası olduklarında iş bitmişti. Bu kararda Kautsky’nin başını çektiği SPD’ nin payı büyüktür. 2 Aralık 1914 günü Alman meclisinde savaş harcamalarına ilişkin yapılan oylamada SPD’den karşı oy kullanan ve savaşa karşı çıkan tek milletvekili Karl Liebknecht idi. İşte bu olaydan sonra Liebknecht ve Luxemburg partiden ayrılarak Spartüküs Birliği adıyla yeni bir parti kurdular. Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht şovenizme ve emperyalist savaşa karşı mücadelede 15 Ocak 1919′da öldürüldüler. Ancak SPD onlardan sonra şovenizmin batağından çıkamadı.

DEVRİM ŞİMDİ NEREDE?

Kapitalizmin sanayi devrimini takip eden ve küreselleşme aşamasına kadar gelen tüm süreçleri sermaye birikimini ulus-devletler üzerinden yapmıştır. Ulus-devlet paradigması ve sınırları sağı da (muhafazakârlığı ve statükoyu) solu da (devrimi ve değişimi) belirlemiş ve anlatmıştır. Bu tarihsel süreç aslında bir denge halini tarif eder. Bu denge hali kendi içinde de ikili bir dengeyi esas alır. Birinci denge ulus-devletlerin birbirleriyle olan ilişkisi ve bunun dengesi. Bu dengenin bozulma hali sistemin krizi olarak kendini gösterir. Bu krizin aşılması ve dengenin yeniden tesisi ancak savaşla olur. Birinci denge sistemin çatısı gibi işler. İkinci denge de ulus devletlerin kendi iç dengeleridir. Burada sınıfların mevzilenmesi ve çekişmesi ulus pazarın ve o pazarın ekonomik gerçeklikleri üzerinden cereyan eder.

Bütün bu yapı aslında sanayi devriminin statik Newtoncu değerleri üzerinde kurulmuştur. Örneğin ulus-devletlerin birinde bir denge kırılması ve değişmesi (devrim) birinci dengeyi çok etkilemeyebilir. Çünkü eğer birinci dengede çok güçlü bir kırılma yoksa sistem er geç bu kırılmayı tamir edecektir (karşı devrim).

Sol anlayış Marks’tan hemen sonra kendisini sanayi devriminin Newtoncu değerleri üzerinden tarif etti. Çünkü sömürü mekanizması ulus-devletin sınırları içinde işliyordu. Üstelik ulus-devletlerin kapitalizmin işleyişinden doğan hiyerarşik yapılanması ülkeler arasında eşitsizliği ve yeni sömürü mekanizmalarını yaratmıştı.

Sol, hem iç dengeyi geniş kitleler lehine değiştirmek hem de birinci dengedeki çarpık durumu değiştirmek için var olan statik durumu hedef aldı. Ama bu hedefin “devrimciliği” kendinden menkuldü. Var olan dengeyi kendi lehine ulus sınırları içinde bir müddet bozmayı başarabiliyordu. Ama sonra “devrim” daha derine inemiyordu. Nedeni açıktı; sistemin bütününün dengesi değişmemişti.

Aslında bu durumda, sol sanılan bir dönüşüm bir müddet sonra sistemin dengesini daha da güçlendirecek gerici bir yapıya dönüşüyordu. Şimdi otuz-kırk yıl öncesinden çok farklı bir işleyiş içindeyiz. Birçok kavramı yeniden tarif etmek, yorumlamak zorundayız. Bizim eskiden çok radikal sandığımız söylemler ve teoriler aslında bugün gerici ve çözümsüz.

Bugün dünyada neo liberalizm saldırısı sonucu işçi sınıfı ve onun siyasi örgütlenmeleri çok gerilemiştir Ama ondan once bu sürecin ekonomik arka tarafına bakmamız oradan sonuçlar çıkarmamız gerekir. Yaşadığımız kriz yeni değil. 1973 de “petrol krizi” diye anılan ama kar oranlarının düşmesi ile başlayan bir süreç. Aslında bu yaşadığımız kapitalizmin, en önemli dönüşümlerinden biri ile sonuçlanacak krizi. Ben bu sürecin sonunda ABD’nin hegemonyasının Avrupa ve Asya ile ekonomik ve siyasi açıdan paylaşılacağını düşünüyorum. Bunun da işçi sınıfı için çok önemli fırsatlar yaratacağını belirteyim.

FIRSATLAR VE MÜCADELE OLANAKLARI

Bu süreçte neoliberal saldırıcı sonucu işçi sınıfının örgütlü gücü ve sendikalaşma oranı gerilemiştir. Ancak üretim eksenin “gelişmekte olan ülkelere” kayması sonucunda buralarda sendikal hareketlilik ve örgütlenme artmıştır. AB ülkelerinde sendikalaşma oranı düşerken, kapitalizmin kar oranlarını yükseltmek için üretimi kaydırdığı birçok azgelişmiş ülkede sendikal örgütlenme ve sendikalaşma oranı artmıştır. (1) Dünyada sendikalaşma 1945–1970 arası çok önemli sayısal yükselişler göstermiştir. Ancak bu devletin de araya girdiği ve yönlendirdiği sarı sendikacılığı öne çıkarmış ve gerçek anlamda bir sendikal mücadele alanı yaratmamıştır. Bugün her şeye rağmen sendikal mücadelenin arttığı 12 azgelişmiş ülkede işçi sınıfının çok daha önemli açılımları vardır. Bu ülkeler arasında G. Afrika, Şili, G.Kore, Brezilya gibi ülkeler var. Bugün, bazı yönlerine itiraz etsek de, Latin Amerika’da iktidara gelen sol partilerin arkasında bu dinamik yatar. Bunun dışında işçi sınıfı bu süreçte toplu pazarlık gücünü artırmalıdır. Çünkü sendikasızlaştırmayla birlikte işçi sınıfının toplu pazarlık gücü zayıflamıştır. Ancak, toplu pazarlık gücü sendikal örgütlülükten ayrı olarak etki alanı açısından güçlü olabilir. Bu önümüzdeki günlerde işçi sınıfının devletsiz, gerçek bir sendikal mücadele ve örgütlenme açısından önünün açılması anlamına da gelecektir.

Bugün önümüzdeki önemli adımlardan birisi sendikal birleşmelerin örgütlü tek merkezli olması doğrultusunda adım atılmasıdır. Avrupa’da sendikal örgütlenme işkolu düzeyinden sektör ve ulusal düzeye doğru gitmiştir. AB düzeyinde üç ülkede (Belçika, Finlandiya ve İrlanda) ulusal-sektörler düzeyinde toplu pazarlık belirleyicidir. Diğer ülkelerde işkolu ve işletme düzeyleri geçerlidir. İşkolunun geçerli olduğu ülkeler faşizmin bir zamanlar hüküm sürdüğü İspanya, Portekiz, İtalya gibi ülkelerdir. Burada faşizmin mirası olarak korparitist sendikacılık gelişmiştir. (3) Toplu sözleşmelerin kapsamı ve uygulama gücünü kıtasal hale getirmek bugün işçi sınıfının ilk hedefi olmalıdır. Toplu pazarlığın kapsama alanı genişletilmeli ve bu alan sendikasız işçileri de kapsamalıdır. Avrupa sendikaları azalan güçlerine çözüm olarak sendikal birleşmelere yönelmektedirler. Kimya, Enerji ve Maden işçileri uluslar arası federasyonu (ICEM), sendikal hareket için temel sorunun “bütünleşen küresel piyasaya karşı sendikaların yenilenme ve bütünleşmesi olduğunu ortaya koyuyor. (4)

İşten çıkarmalara karşı geliştirilecek en önemli eylemlilik kıta çapında aynı anda işten çıkartılan işyerinin tüm şubelerinde uyarı ve greve gitmektir. Ulusal ve yerel firmalarda ise yerel hükümeti ve işvereni uyaracak, geri adım attıracak eylemlilikler yapılmalıdır. Bunun için kıtasal güç ve örgütlülük gereklidir.

Şimdi her kriz burjuvazi için yeni fırsatları öne çıkartırken, işçi sınıfı için de farklı olanakları yaratabilir. Önümüzdeki dönemin olanakları işçi sınıfı için vardır.

Bugün AKP iktidarı Cumhuriyet tarihinin, çalışanlar açısından en güçsüz iktidarlarından biridir. İktidardan tasfiye edilmekte olan faşist ve militarist yapılar da AKP ile uğraşmakta, bir süre daha iktidarlarını devam ettirmek için bütün imkânları ve hukuk dışı yolları –darbe ve benzeri girişimler dâhil- kullanmak istemektedirler. İşçi sınıfı neoliberal politikaların uygulayıcısı olarak AKP iktidarıyla mücadele ederken faşist devlet çetelerinin oyununu da gelmemeli, politik süreci doğru okumalıdır.

Bu açıdan önümüzdeki 1 Mayıs önemli bir deney olacaktır. İşçi sınıfı kendi enternasyonal sınıf bayrakları ile alanı doldurmalıdır.

14 Mart’ta bu bakımdan öğreticidir. 14 Mart’ta işçi sınıfının topyekûn direnişi AKP iktidarını Sosyal Güvenlik yasası için masaya oturmaya zorlamıştı ki araya devlet girdi. Yargıtay’ın açtığı kapatma davası Türkiye’de bir kez daha oy verenlerin oy verdikleri bir iktidardan hesap sorması engellendi. Türkiye işçi sınıfı iktidarlardan hesap sorma hakkını elde etmelidir ki bu krizlerden en az zararla çıksın. Bu açıdan işçi sınıfının ulusalcı ve devletçi her türlü politik düzlemden uzak durması gerektiği gibi bunun siyasi yönelimlere karşı mücadele etmesi gerekir.

ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEMDE NELER YAPILABİLİR?

Birincisi kadın işçi hareketinin güçlenmesi ve mücadelede kadınların da yer alması önemlidir. Bunun için bütün katılım kanalları geliştirilmelidir. İşyeri komiteleri, işsizliğe karşı örgütlenme ve dayanışma birimleri oluşturulmalıdır. Sendikalar bu tür sivil örgütlenmelere öncülük etmelidir. Mücadele yalnız ulus sınırları için de değil, ulaşılabilecek her yerde ve alanda olmalıdır. Mücadele araç ve yöntemlerini geliştirmek ve enternasyonal ittifakları çoğaltmak, önümüzdeki dönemin, en önemli ve acil adımları olmalıdır. Bugün Marksizm her zamankinden daha gerekli ve günceldir. Bugün 1. Enternasyonal zamanlarından daha fazla yeni bir enternasyonalin fırsatı ve imkânı vardır. Bunu farkına vermek bile bu günlerin en önemli kazanımı olacaktır.

(1) Ellen Meiksins Wood, Marks’a dönüş, Kalkedon Yayınları, 2007, İstanbul.

(2) ILO, Word Labour Report 1997-1998- Geneva, 1997, s.7

(3) EIRO, Industrial relations in tehe EU member States anda candidate countries, European

(4) ICEM, Power and Counter Power: The Union Response to Global Capital, Chigago, 1996

Devrim, Bağımsızlık ve Faşizm üzerine başlangıç notları…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-02-16 tarihli Sesonline.net Yazısı

Yeniden merhaba “Finans-Politik” devam ediyor. Bu haftayı, dilimize dolanan ama sanki otuz yıl öncesinde soğuk savaş yıllarında, kullandığımız gibi kullandığımız üç anahtar kavrama ayırdım:

DEVRİM, BAĞIMSIZLIK VE FAŞİZM ÜZERİNE BAŞLANGIÇ NOTLARI

İtalyan faşizmi ve onun “il duce”si çağdaşı Alman faşizminden birçok önemli noktada ayrılır. Her şeyden önce İtalya’da devlet olgusunun öne çıkması ve devletin farklı iktidar ve sermaye bloklarını bir arada tutması İtalyan faşizminin temel karakteristiklerinden birisidir. Poulantzas; “İtalya’da devlet aygıtının, faşizmin yükselişinde ve hatta iktidar oluşundaki rolü Almanya’da olduğundan çok daha fazladır ve belirleyicidir” der.

Burada geometrik hızla gelişen ve bir an önce iktidara gelmek isteyen, “kuzey burjuvazisiyle güneyin büyük toprak sahiplerinin ittifakını” faşist devlet sağlamak zorundaydı ve bu olgu, devletin yeni bir tarzda hızla yeniden örgütlenmesini gerektirdi. “Faşistleşme sürecinin ilk dönemlerinde, en azından büyük sermaye ve büyük çiftçiler söz konusu olduğunda, biçimsel ve gerçek iktidarın birbirinden ayrılmasına, parti yoluyla temsil bağının kopmasına tanık olunur (1). Ve bu durum 1920’lerden itibaren siyasi partilerin rolünü yok eden yeni korporatif bir yapılanmaya yol açar. Özellikle güneyde devlet içinde devlet denebilecek örgütlenmeler ve yapılar faşizmin ilk nüveleri olarak var olurlar. Faşizm öncesi kuzey burjuvazisinin liberal adımlarını geriletip “gerici” güneyle harmanlaştırmak korporatif İtalyan faşizminin en önemli becerisidir.

Bu süreçte, garip ancak “anti-kapitalist” feodal bir “sosyalizm” uç verir. Kuzeyden gelen egemen liberal ideolojiye karşı milliyetçiliği ve korporatist devleti, toprakların kamulaştırılmasını savunan ve daha sonra “sosyalist” Mussolini’nin faşizmiyle birleşecek gruplar doğar. Bunlar korporatist faşist devletin ideolojik harcını oluşturlar. Bu çerçevede İtalya’da ideolojik aygıtlar faşizmin gelişmesi ve yerleşmesinde oldukça belirleyici olurlar. İşte tam burada Mussolini’nin üçlü işlevi öne çıkar:

Birincisi eski bir “sosyalist” dergi yazarı (2) olarak, kırsal örgütlenmeleri ulusal faşist hareketin içine almak görevi. Nitekim anti-kapitalist ve korporatist olan bu yapılar 1921 seçimlerinden sonra yenilerek faşizmin potasında eridiler.

İkincisi; emperyalist ve bağımsız bir İtalya. Mussolini, iktidar için tek amaçlarının ikinci bir Roma imparatorluğu olduğunu söylüyordu.

Tabii üçüncüsü; yenilmez bir ulus devlet ve birleşik homojen bir ulus-pazar. Bu anlamda Alman faşizminin daha çok aşağıdan yukarıya ve ırk kavramını öne çıkaran bir strateji ve siyasal yol izlemesine rağmen, İtalyan faşizmi devleti öne çıkaran ve o devletin ideolojik önemine vurgu yapan bir yol izlemiştir.

Bu çerçevede İtalyan faşizmi, daha sonra ikinci savaştan sonra ortaya çıkan ve yeni sömürgeciliğin temel karakteristiklerinden biri olacak “sömürge tipi faşizmin” de babasıdır. Gladio türü, derin devlete dayanan örgütlenmeler bu tür faşizmin önemli ayırt edeci özelliği sayılmalıdır.

DEVLET İÇİNDE DEVLET

Devlet içinde devletin olduğu yapılar, homojen bir ulus-pazar ve “bağımsız” bir emperyal devlet isteği Türk faşizminin de en önemli karakteristiği ve ülküsü olmuştur. Ancak burada bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim: Bağımsızlık ve bağımsız devlet ülküsü hem İtalyan faşizminde hem de daha sonra ikinci savaştan sonra ABD tarafından geliştirilen sömürge tipi faşizmde temel argüman olduğu kadar her iki tarihsel kesitte de bu olgulara, faşizmin yaşandığı tüm coğrafyalarda sağın ve “ulusal sol” anlayışların sahip çıktığını ve geliştirdiğini gözlemliyoruz.

Şimdi bu hikâyede bize çok tanıdık gelebilecek anahtar kavramlar ve olgular var. Şu sıralar tam bir kördüğüme dönüşen Türkiye’nin siyaseti için bu olgulardan yola çıkarak ufak bir çözümleme yapalım.

BAĞIMSIZLIK, ULUSLARIN PAZARI VE DEVLETİ

“Milli devrimci kalkınma yöntemiyle, ülkemizin 15–20 yıl içinde kalkınması, tam bağımsızlığın sağlanması ve çağdaş uygarlık düzeyindeki şerefli yerini alması mümkündür. Yalnız bunun için gerçekten devrimci olmak, idare-i maslahatçılıktan kaçınmak ve dış destekli tutucu güçler koalisyonunun sayısız tuzaklarını boşa çıkarmak gerekir.” (…) Kemalist tez, bağımsızlık içinde toplumsal devrimler yoluyla çağdaş uygarlığa ulaşmak biçiminde özetlenebilir (3).

Avcıoğlu’nun bu temel tezi devletçiliği kapitalizmden ayrı bir ekonomik ve siyasi sistem olarak tanımlamaya ve öngörmeye dayanır. Aslında bu tür bir sistem, özünde faşist İtalya’nın korporatist devlet ve ekonomi örgütlenmesinden ayrılmaz.

Bu anlamda devletçilik başından beri, Sovyetlerde olanla, Türkiye’de Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte gerçekleştirilmeye çalışılan solidarist korporatizm diyebileceğimiz biçimleriyle ele alınabilir(4).

Mesela Cestells, Wallerstein’den farklı olarak(5) devletçiliği kapitalist sermaye birikiminden ayırır ve Sovyet sistemini böyle tarif eder:

“Devletçilikten, toplumda üretilen ekonomik fazlanın devlet aygıtındaki iktidar sahipleri tarafından sahiplenilmesi etrafında örgütlenmiş bir toplumsal sistemi anlıyorum… (6) Castells’in burada temel mantığı şudur: Kapitalizm karın en üst çıkarılmasına odaklanmıştır, devletçilikte ise iktidarın en üstte ve en güçlü bir şekilde var olması öndedir. Böylece Sovyetlerin sadece yirmi yılda sanayileşmiş bir ekonomi inşa edip Nazi savaş makinesiyle başa çıkacak güce erişmesi açıklanmış olur. Yani toplumsal artık “toplumsal” bir değere dönüştürülüp doğrudan bürokratik devlet iktidarına aktarılır. Burada özel mülkiyet yoktur. Ama özel mülkiyetin olup olmaması da, geniş kitlere açısından, çok şeyi değiştirmez. Doğan Avcıoğlu’nun önerdiği solidarist tipte devletçilikte ise özel mülkiyet vardır. Ama bu özel mülkiyetin, daha doğrusu sermaye birikiminin, nasıl ve nerede olacağını devlet belirler. Burada devlet ekonomik artığı toplumdaki sınıf farklılıklarını azaltacak yönde kullanmaya özen gösterir. Bu çözümlemede devletin çoklu işleve sahip olduğunu gözlemliyoruz:

Birincisi devlet ekonomiyi ve onun alt yapısını sermaye için düzenler ve gerekli yatırımları yapar. Bu ulusal pazarın devlet tarafından inşasıdır. Yollar, pazaryerleri, şehirler, köprüler, demiryolları, iletişim ve enerji.

İkincisi; devlet yatırımlar için sinyal verir; örneğin planlama yapıp önümüzdeki beş yılda hangi sektörlerin öne çakacağını söyler. Böylece piyasa yerine geçer.

Üçüncüsü toplumdaki sınıf farklılıklarını törpüleyecek mekanizma ve araçları geliştirir. Nihayet ulusal güvenliği, otoriteyi sağlar ve hâkim ideolojiyi giderek kültürü oluşturur.

Bu sonuncusu belki en önemlisidir. Çünkü ulusal pazarın çimentosudur. Türkiye’de kılık kıyafet, kanunla düzenlenmiştir. Bu çok açık olarak ulusal pazarı yaratmaya dönük bir çabadır. Şimdi isterse Sovyetler’deki gibi “sosyalist”, isterse faşizm İtalya’sındaki gibi faşist korporatist, isterse de Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarındaki gibi solidarist korporatist bir devlet ve ekonomi tasarlanmış olsun bunların üç ortak ekseni vardır:

Birincisi otarşik kendi kendine yeten ve giderekte anti-demokratik ve iktidardaki azınlığa dayanan bir siyasi yapı.

İkincisi dışa açılmaktan yalnız emperyalist yayılmacılığı anlayan ve bunun için fırsat kollayan bir devlet.

Üçüncüsü devletin bir üst yapı olarak çimentosunu oluşturduğu çoklu iktidar yapıları ve bunlar arasındaki mücadele. Bunun için bu toplumsal biçimlenmelerde her zaman devlet içinde devletler ve ayrı örgütlenmeler olmuştur.

DEMOKRATİKLEŞMEYİ SAĞLAMAK

Bu yapılar ancak bir “devrimle” çözülür. Yani birtakım arkadaşların şimdilerde ileri sürdüğü gibi; “nasılsa Türkiye’de darbe olması uluslararası konjoktür gereği mümkün değildir. O zaman bunu bir tehlike olarak görüp bütün siyasi çıkarımları bu “hayali” tehlike üzerinden yapmak bir nevi gölge boksudur” yaklaşımları doğru değildir.

Türkiye’de, otarşik bir yapıyı ve ekonomiyi savunan, anti-demokratik, gücünü ve fırsatını bulduğu zaman da emperyalist emeller peşinde hepimizi ateşe atacak bir devlet seksen yıldır var. Üstelik 12 Eylül faşizmi bu yapıyı güçlendirmiş ve Anayasal koruma altına almıştır. Türkiye, hala 12 Eylül faşizminin kurumları ve Anayasası ile yaşamaktadır.

Türkiye’de demokratların ve solun ilk görevi, demokratikleşmeyi derinleştirecek araçları inşa etmek ve bu yönde mücadeleyi geliştirmektir.

Önümüzdeki temel görev budur. Peki, burada, şimdi devrim nerede?

ŞİMDİ DEVRİM NEREDE?

Baskıcı devlet diktatörlüklerinin yalnız ya çok şiddetli toplumsal depremlerle ya da devrimle çözüleceğini söyledik. Bu yapıların yenilgisi kendi içlerindeki düzenleyici reformlarla ya da hâkim iktidar bloğundaki güçlerden birinin galebe çalmasıyla mümkün olmuyor. Türkiye’nin şu sıralar yaşadığı sorun tam da budur. AKP iktidarı dayandığı güçlere bağlı olarak var olan devlet yapısını yalnızca kendi kadrolarıyla tahkim etmektedir. Bu yapıyı çözmek ve demokratikleştirmek gibi bir derdi yoktur. Peki, bugün Türkiye’de sol ve demokrasi güçleri değişim ve devrim derken neyi anlamalıdır ve anlatmalıdır. Bugün devrim kavramını otuz yıl öncesinde olduğu gibi kullanabilir miyiz?

Bu haftayı bu sorunun yanıtıyla kapatalım:

Kapitalizmin sanayi devrimini takip eden ve küreselleşme aşamasına kadar gelen tüm süreçleri sermaye birikimini ulus-devletler üzerinden yapmıştır. Ulus-devlet paradigması ve sınırları sağı da (muhafazakârlığı ve statükoyu) solu da (devrimi ve değişimi) belirlemiş ve anlatmıştır. Bu tarihsel süreç aslında bir denge halini tarif eder. Bu denge hali kendi içinde de ikili bir dengeyi esas alır. Birinci denge ulus-devletlerin birbirleriyle olan ilişkisi ve bunun dengesi. Bu dengenin bozulma hali sistemin krizi olarak kendini gösterir. Bu krizin aşılması ve dengenin yeniden tesisi ancak savaşla olur. Birinci denge sistemin çatısı gibi işler. İkinci denge de ulus devletlerin kendi iç dengeleridir. Burada sınıfların mevzilenmesi ve çekişmesi ulusal pazarın ve o pazarın ekonomik gerçeklikleri üzerinden cereyan eder.

Bütün bu yapı aslında sanayi devriminin statik Newtoncu değerleri üzerinde kurulmuştur. Örneğin ulus-devletlerin birinde bir denge kırılması ve değişmesi (devrim) birinci dengeyi çok etkilemeyebilir. Çünkü eğer birinci dengede çok güçlü bir kırılma yoksa sistem er geç bu kırılmayı tamir edecektir (karşı devrim). Sol anlayış Marks’tan hemen sonra kendisini sanayi devriminin Newtoncu değerleri üzerinden tarif etti. Marks gibi birinci denge ile ilgilenmedi. Sömürü mekanizması ulus-devletin sınırları içinde işliyordu. Üstelik ulus-devletlerin kapitalizmin işleyişinden doğan hiyerarşik yapılanması ülkeler arasında eşitsizliği ve yeni sömürü mekanizmalarını da yaratmıştı.

Sol, hem iç dengeyi geniş kitleler lehine değiştirmek hem de birinci dengedeki çarpık durumu değiştirmek için var olan statik durumu hedef aldı. Ama bu hedefin “devrimciliği” kendinden menkuldü. Var olan dengeyi kendi lehine ulus sınırları içinde bir müddet bozmayı başarabiliyordu. Ama sonra “devrim” daha derine inemiyordu. Nedeni açıktı; sistemin bütününün dengesi değişmemişti. Aslında bu durumda, sol sanılan bir dönüşüm bir müddet sonra sistemin dengesini daha da güçlendirecek gerici bir yapıya dönüşüyordu.

Şimdi otuz-kırk yıl öncesinden çok farklı bir işleyiş içindeyiz. Birçok kavramı yeniden tarif etmek, yorumlamak zorundayız. Bizim eskiden çok radikal sandığımız söylemler ve teoriler aslında bugün gerici ve çözümsüz. Bugün devrimin artık ulusal sınırlar içinde gerçekleşeceğini iddia etmek ve tek bir ülkede bağımsızlık, sosyalizm gibi eskimiş tekerlemeler üzerinden politika yapmak şarlatanlık değilse bile “Japon Askerliği”dir.

Devrim, Marks’ın dediği gibi şimdi her zamankinden fazla enternasyonaldir. Che ile Fidel arasındaki temel ayrılık Küba devrimi ve Latin Amerika devrimi tartışmasıydı. Che, Küba ile sınırlı kalacak bir devrimin başarısız olacağını ve Sovyet- ABD soğuk savaşının oyuncağı olacağını söylüyor ve devrimi tüm kıtaya yaymanın tek çözüm olduğunu savunuyordu. Bunun için Bolivya’ya gitti. Haklı çıktı. İşte Che bunun için Che’dir.

David Bohm, Gerçekliğin Bütüncül Kuramı’nda Newtoncu klasik denge anlayışının karşısında kuantum kuramının bütüncül yaklaşımını çok özlü anlatır. Bohm’a göre, ekonomik evren, kuramsal olarak otonom parçalardan oluşurken, ampirik olarak bağımsız parçaların anlamını yitirdiği sınırsız, farklılaşmış bir bütündür. Her bir parçanın anlamının ancak gerçekliğin bütünüyle ilişkisinden bulunabileceğini fizik bilimi çok önceleri ortaya çıkardı. Küreselleşme ve ulus devletlerin erime süreci fiziğin kuantum teorisiyle mükemmelleştirdiği bu evrensel gerçeği sosyal bilimlere taşıyor artık. Evet, şu yaşadığımız günler çok öğretici. Sanki sonsuz toplumsal ve politik bir laboratuar içinde yaşıyor gibiyiz. Ama bu laboratuardan yararlanmak, eski ezberlerin içinde gezinirken, mümkün olmuyor…

(1) A.Rosenberg: A History of the German Repuclic’ten aktaran Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, S; 130

(2) Mussolini’nin “sosyalistliğini” fazla abartmamak gerekir yalnız; o, faal bir örgüt üyesi değil, sadece “dergi” yazarıydı

(3) Doğan Avcıoğlu; Türkiye’nin Düzeni, cilt 2, s: 1224,

(4) Bu konuda bkz: Taha Parla Ziya Gökalp; Kemalizm ve Türkiye’de korporatizm

(5) I. Wallerstein, Liberalizmden Sonra, 1998.

(6) Castells, Binyılın Sonu, S: 13, 2008.