Devrim, Bağımsızlık ve Faşizm üzerine başlangıç notları…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-02-16 tarihli Sesonline.net Yazısı

Yeniden merhaba “Finans-Politik” devam ediyor. Bu haftayı, dilimize dolanan ama sanki otuz yıl öncesinde soğuk savaş yıllarında, kullandığımız gibi kullandığımız üç anahtar kavrama ayırdım:

DEVRİM, BAĞIMSIZLIK VE FAŞİZM ÜZERİNE BAŞLANGIÇ NOTLARI

İtalyan faşizmi ve onun “il duce”si çağdaşı Alman faşizminden birçok önemli noktada ayrılır. Her şeyden önce İtalya’da devlet olgusunun öne çıkması ve devletin farklı iktidar ve sermaye bloklarını bir arada tutması İtalyan faşizminin temel karakteristiklerinden birisidir. Poulantzas; “İtalya’da devlet aygıtının, faşizmin yükselişinde ve hatta iktidar oluşundaki rolü Almanya’da olduğundan çok daha fazladır ve belirleyicidir” der.

Burada geometrik hızla gelişen ve bir an önce iktidara gelmek isteyen, “kuzey burjuvazisiyle güneyin büyük toprak sahiplerinin ittifakını” faşist devlet sağlamak zorundaydı ve bu olgu, devletin yeni bir tarzda hızla yeniden örgütlenmesini gerektirdi. “Faşistleşme sürecinin ilk dönemlerinde, en azından büyük sermaye ve büyük çiftçiler söz konusu olduğunda, biçimsel ve gerçek iktidarın birbirinden ayrılmasına, parti yoluyla temsil bağının kopmasına tanık olunur (1). Ve bu durum 1920’lerden itibaren siyasi partilerin rolünü yok eden yeni korporatif bir yapılanmaya yol açar. Özellikle güneyde devlet içinde devlet denebilecek örgütlenmeler ve yapılar faşizmin ilk nüveleri olarak var olurlar. Faşizm öncesi kuzey burjuvazisinin liberal adımlarını geriletip “gerici” güneyle harmanlaştırmak korporatif İtalyan faşizminin en önemli becerisidir.

Bu süreçte, garip ancak “anti-kapitalist” feodal bir “sosyalizm” uç verir. Kuzeyden gelen egemen liberal ideolojiye karşı milliyetçiliği ve korporatist devleti, toprakların kamulaştırılmasını savunan ve daha sonra “sosyalist” Mussolini’nin faşizmiyle birleşecek gruplar doğar. Bunlar korporatist faşist devletin ideolojik harcını oluşturlar. Bu çerçevede İtalya’da ideolojik aygıtlar faşizmin gelişmesi ve yerleşmesinde oldukça belirleyici olurlar. İşte tam burada Mussolini’nin üçlü işlevi öne çıkar:

Birincisi eski bir “sosyalist” dergi yazarı (2) olarak, kırsal örgütlenmeleri ulusal faşist hareketin içine almak görevi. Nitekim anti-kapitalist ve korporatist olan bu yapılar 1921 seçimlerinden sonra yenilerek faşizmin potasında eridiler.

İkincisi; emperyalist ve bağımsız bir İtalya. Mussolini, iktidar için tek amaçlarının ikinci bir Roma imparatorluğu olduğunu söylüyordu.

Tabii üçüncüsü; yenilmez bir ulus devlet ve birleşik homojen bir ulus-pazar. Bu anlamda Alman faşizminin daha çok aşağıdan yukarıya ve ırk kavramını öne çıkaran bir strateji ve siyasal yol izlemesine rağmen, İtalyan faşizmi devleti öne çıkaran ve o devletin ideolojik önemine vurgu yapan bir yol izlemiştir.

Bu çerçevede İtalyan faşizmi, daha sonra ikinci savaştan sonra ortaya çıkan ve yeni sömürgeciliğin temel karakteristiklerinden biri olacak “sömürge tipi faşizmin” de babasıdır. Gladio türü, derin devlete dayanan örgütlenmeler bu tür faşizmin önemli ayırt edeci özelliği sayılmalıdır.

DEVLET İÇİNDE DEVLET

Devlet içinde devletin olduğu yapılar, homojen bir ulus-pazar ve “bağımsız” bir emperyal devlet isteği Türk faşizminin de en önemli karakteristiği ve ülküsü olmuştur. Ancak burada bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim: Bağımsızlık ve bağımsız devlet ülküsü hem İtalyan faşizminde hem de daha sonra ikinci savaştan sonra ABD tarafından geliştirilen sömürge tipi faşizmde temel argüman olduğu kadar her iki tarihsel kesitte de bu olgulara, faşizmin yaşandığı tüm coğrafyalarda sağın ve “ulusal sol” anlayışların sahip çıktığını ve geliştirdiğini gözlemliyoruz.

Şimdi bu hikâyede bize çok tanıdık gelebilecek anahtar kavramlar ve olgular var. Şu sıralar tam bir kördüğüme dönüşen Türkiye’nin siyaseti için bu olgulardan yola çıkarak ufak bir çözümleme yapalım.

BAĞIMSIZLIK, ULUSLARIN PAZARI VE DEVLETİ

“Milli devrimci kalkınma yöntemiyle, ülkemizin 15–20 yıl içinde kalkınması, tam bağımsızlığın sağlanması ve çağdaş uygarlık düzeyindeki şerefli yerini alması mümkündür. Yalnız bunun için gerçekten devrimci olmak, idare-i maslahatçılıktan kaçınmak ve dış destekli tutucu güçler koalisyonunun sayısız tuzaklarını boşa çıkarmak gerekir.” (…) Kemalist tez, bağımsızlık içinde toplumsal devrimler yoluyla çağdaş uygarlığa ulaşmak biçiminde özetlenebilir (3).

Avcıoğlu’nun bu temel tezi devletçiliği kapitalizmden ayrı bir ekonomik ve siyasi sistem olarak tanımlamaya ve öngörmeye dayanır. Aslında bu tür bir sistem, özünde faşist İtalya’nın korporatist devlet ve ekonomi örgütlenmesinden ayrılmaz.

Bu anlamda devletçilik başından beri, Sovyetlerde olanla, Türkiye’de Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte gerçekleştirilmeye çalışılan solidarist korporatizm diyebileceğimiz biçimleriyle ele alınabilir(4).

Mesela Cestells, Wallerstein’den farklı olarak(5) devletçiliği kapitalist sermaye birikiminden ayırır ve Sovyet sistemini böyle tarif eder:

“Devletçilikten, toplumda üretilen ekonomik fazlanın devlet aygıtındaki iktidar sahipleri tarafından sahiplenilmesi etrafında örgütlenmiş bir toplumsal sistemi anlıyorum… (6) Castells’in burada temel mantığı şudur: Kapitalizm karın en üst çıkarılmasına odaklanmıştır, devletçilikte ise iktidarın en üstte ve en güçlü bir şekilde var olması öndedir. Böylece Sovyetlerin sadece yirmi yılda sanayileşmiş bir ekonomi inşa edip Nazi savaş makinesiyle başa çıkacak güce erişmesi açıklanmış olur. Yani toplumsal artık “toplumsal” bir değere dönüştürülüp doğrudan bürokratik devlet iktidarına aktarılır. Burada özel mülkiyet yoktur. Ama özel mülkiyetin olup olmaması da, geniş kitlere açısından, çok şeyi değiştirmez. Doğan Avcıoğlu’nun önerdiği solidarist tipte devletçilikte ise özel mülkiyet vardır. Ama bu özel mülkiyetin, daha doğrusu sermaye birikiminin, nasıl ve nerede olacağını devlet belirler. Burada devlet ekonomik artığı toplumdaki sınıf farklılıklarını azaltacak yönde kullanmaya özen gösterir. Bu çözümlemede devletin çoklu işleve sahip olduğunu gözlemliyoruz:

Birincisi devlet ekonomiyi ve onun alt yapısını sermaye için düzenler ve gerekli yatırımları yapar. Bu ulusal pazarın devlet tarafından inşasıdır. Yollar, pazaryerleri, şehirler, köprüler, demiryolları, iletişim ve enerji.

İkincisi; devlet yatırımlar için sinyal verir; örneğin planlama yapıp önümüzdeki beş yılda hangi sektörlerin öne çakacağını söyler. Böylece piyasa yerine geçer.

Üçüncüsü toplumdaki sınıf farklılıklarını törpüleyecek mekanizma ve araçları geliştirir. Nihayet ulusal güvenliği, otoriteyi sağlar ve hâkim ideolojiyi giderek kültürü oluşturur.

Bu sonuncusu belki en önemlisidir. Çünkü ulusal pazarın çimentosudur. Türkiye’de kılık kıyafet, kanunla düzenlenmiştir. Bu çok açık olarak ulusal pazarı yaratmaya dönük bir çabadır. Şimdi isterse Sovyetler’deki gibi “sosyalist”, isterse faşizm İtalya’sındaki gibi faşist korporatist, isterse de Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarındaki gibi solidarist korporatist bir devlet ve ekonomi tasarlanmış olsun bunların üç ortak ekseni vardır:

Birincisi otarşik kendi kendine yeten ve giderekte anti-demokratik ve iktidardaki azınlığa dayanan bir siyasi yapı.

İkincisi dışa açılmaktan yalnız emperyalist yayılmacılığı anlayan ve bunun için fırsat kollayan bir devlet.

Üçüncüsü devletin bir üst yapı olarak çimentosunu oluşturduğu çoklu iktidar yapıları ve bunlar arasındaki mücadele. Bunun için bu toplumsal biçimlenmelerde her zaman devlet içinde devletler ve ayrı örgütlenmeler olmuştur.

DEMOKRATİKLEŞMEYİ SAĞLAMAK

Bu yapılar ancak bir “devrimle” çözülür. Yani birtakım arkadaşların şimdilerde ileri sürdüğü gibi; “nasılsa Türkiye’de darbe olması uluslararası konjoktür gereği mümkün değildir. O zaman bunu bir tehlike olarak görüp bütün siyasi çıkarımları bu “hayali” tehlike üzerinden yapmak bir nevi gölge boksudur” yaklaşımları doğru değildir.

Türkiye’de, otarşik bir yapıyı ve ekonomiyi savunan, anti-demokratik, gücünü ve fırsatını bulduğu zaman da emperyalist emeller peşinde hepimizi ateşe atacak bir devlet seksen yıldır var. Üstelik 12 Eylül faşizmi bu yapıyı güçlendirmiş ve Anayasal koruma altına almıştır. Türkiye, hala 12 Eylül faşizminin kurumları ve Anayasası ile yaşamaktadır.

Türkiye’de demokratların ve solun ilk görevi, demokratikleşmeyi derinleştirecek araçları inşa etmek ve bu yönde mücadeleyi geliştirmektir.

Önümüzdeki temel görev budur. Peki, burada, şimdi devrim nerede?

ŞİMDİ DEVRİM NEREDE?

Baskıcı devlet diktatörlüklerinin yalnız ya çok şiddetli toplumsal depremlerle ya da devrimle çözüleceğini söyledik. Bu yapıların yenilgisi kendi içlerindeki düzenleyici reformlarla ya da hâkim iktidar bloğundaki güçlerden birinin galebe çalmasıyla mümkün olmuyor. Türkiye’nin şu sıralar yaşadığı sorun tam da budur. AKP iktidarı dayandığı güçlere bağlı olarak var olan devlet yapısını yalnızca kendi kadrolarıyla tahkim etmektedir. Bu yapıyı çözmek ve demokratikleştirmek gibi bir derdi yoktur. Peki, bugün Türkiye’de sol ve demokrasi güçleri değişim ve devrim derken neyi anlamalıdır ve anlatmalıdır. Bugün devrim kavramını otuz yıl öncesinde olduğu gibi kullanabilir miyiz?

Bu haftayı bu sorunun yanıtıyla kapatalım:

Kapitalizmin sanayi devrimini takip eden ve küreselleşme aşamasına kadar gelen tüm süreçleri sermaye birikimini ulus-devletler üzerinden yapmıştır. Ulus-devlet paradigması ve sınırları sağı da (muhafazakârlığı ve statükoyu) solu da (devrimi ve değişimi) belirlemiş ve anlatmıştır. Bu tarihsel süreç aslında bir denge halini tarif eder. Bu denge hali kendi içinde de ikili bir dengeyi esas alır. Birinci denge ulus-devletlerin birbirleriyle olan ilişkisi ve bunun dengesi. Bu dengenin bozulma hali sistemin krizi olarak kendini gösterir. Bu krizin aşılması ve dengenin yeniden tesisi ancak savaşla olur. Birinci denge sistemin çatısı gibi işler. İkinci denge de ulus devletlerin kendi iç dengeleridir. Burada sınıfların mevzilenmesi ve çekişmesi ulusal pazarın ve o pazarın ekonomik gerçeklikleri üzerinden cereyan eder.

Bütün bu yapı aslında sanayi devriminin statik Newtoncu değerleri üzerinde kurulmuştur. Örneğin ulus-devletlerin birinde bir denge kırılması ve değişmesi (devrim) birinci dengeyi çok etkilemeyebilir. Çünkü eğer birinci dengede çok güçlü bir kırılma yoksa sistem er geç bu kırılmayı tamir edecektir (karşı devrim). Sol anlayış Marks’tan hemen sonra kendisini sanayi devriminin Newtoncu değerleri üzerinden tarif etti. Marks gibi birinci denge ile ilgilenmedi. Sömürü mekanizması ulus-devletin sınırları içinde işliyordu. Üstelik ulus-devletlerin kapitalizmin işleyişinden doğan hiyerarşik yapılanması ülkeler arasında eşitsizliği ve yeni sömürü mekanizmalarını da yaratmıştı.

Sol, hem iç dengeyi geniş kitleler lehine değiştirmek hem de birinci dengedeki çarpık durumu değiştirmek için var olan statik durumu hedef aldı. Ama bu hedefin “devrimciliği” kendinden menkuldü. Var olan dengeyi kendi lehine ulus sınırları içinde bir müddet bozmayı başarabiliyordu. Ama sonra “devrim” daha derine inemiyordu. Nedeni açıktı; sistemin bütününün dengesi değişmemişti. Aslında bu durumda, sol sanılan bir dönüşüm bir müddet sonra sistemin dengesini daha da güçlendirecek gerici bir yapıya dönüşüyordu.

Şimdi otuz-kırk yıl öncesinden çok farklı bir işleyiş içindeyiz. Birçok kavramı yeniden tarif etmek, yorumlamak zorundayız. Bizim eskiden çok radikal sandığımız söylemler ve teoriler aslında bugün gerici ve çözümsüz. Bugün devrimin artık ulusal sınırlar içinde gerçekleşeceğini iddia etmek ve tek bir ülkede bağımsızlık, sosyalizm gibi eskimiş tekerlemeler üzerinden politika yapmak şarlatanlık değilse bile “Japon Askerliği”dir.

Devrim, Marks’ın dediği gibi şimdi her zamankinden fazla enternasyonaldir. Che ile Fidel arasındaki temel ayrılık Küba devrimi ve Latin Amerika devrimi tartışmasıydı. Che, Küba ile sınırlı kalacak bir devrimin başarısız olacağını ve Sovyet- ABD soğuk savaşının oyuncağı olacağını söylüyor ve devrimi tüm kıtaya yaymanın tek çözüm olduğunu savunuyordu. Bunun için Bolivya’ya gitti. Haklı çıktı. İşte Che bunun için Che’dir.

David Bohm, Gerçekliğin Bütüncül Kuramı’nda Newtoncu klasik denge anlayışının karşısında kuantum kuramının bütüncül yaklaşımını çok özlü anlatır. Bohm’a göre, ekonomik evren, kuramsal olarak otonom parçalardan oluşurken, ampirik olarak bağımsız parçaların anlamını yitirdiği sınırsız, farklılaşmış bir bütündür. Her bir parçanın anlamının ancak gerçekliğin bütünüyle ilişkisinden bulunabileceğini fizik bilimi çok önceleri ortaya çıkardı. Küreselleşme ve ulus devletlerin erime süreci fiziğin kuantum teorisiyle mükemmelleştirdiği bu evrensel gerçeği sosyal bilimlere taşıyor artık. Evet, şu yaşadığımız günler çok öğretici. Sanki sonsuz toplumsal ve politik bir laboratuar içinde yaşıyor gibiyiz. Ama bu laboratuardan yararlanmak, eski ezberlerin içinde gezinirken, mümkün olmuyor…

(1) A.Rosenberg: A History of the German Repuclic’ten aktaran Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, S; 130

(2) Mussolini’nin “sosyalistliğini” fazla abartmamak gerekir yalnız; o, faal bir örgüt üyesi değil, sadece “dergi” yazarıydı

(3) Doğan Avcıoğlu; Türkiye’nin Düzeni, cilt 2, s: 1224,

(4) Bu konuda bkz: Taha Parla Ziya Gökalp; Kemalizm ve Türkiye’de korporatizm

(5) I. Wallerstein, Liberalizmden Sonra, 1998.

(6) Castells, Binyılın Sonu, S: 13, 2008.

Share on Facebook

Cuntalar Akıl Hocasının Ardından

Posted by ertemcemil132 | Posted in ABD, Kriz, Küreselleşme | Posted on 17-11-2006

0

Friedman bize, askerlerin ve baskıcı yönetimlerin, iddia ettikleri gibi, ülkesinin ve halkının çıkarlarını gözeten ve bu anlamda bağımsız olmadığını ve olmayacağını öğretti. Eh, en azından bunun için toprağı bol olsun..

Dazlak kafası, ilham verdiği Pinochet’in gözlükleri gibi koyu renk gözlüklerinin arkasındaki çipil ve kısık gözleriyle gazetelerin ekonomi sayfalarından bize bakıp; “salaklar çalışın işte bedava öğle yemeği nerede var” diyen adam öldü. İktisatla ilgisi olsun olmasın, Milton Friedman ismi yaşı kırkın üzerinde olan herkesin hatırlayacağı bir isim. Milton Friedman adını ilk önce Şili ile birlikte duyduk. Şili’de 11 Eylül 1973’te işbaşına gelen Pinochet cuntası bir müddet sonra neo-liberal Chicago Okulu’nun görüşleri doğrultusunda ekonomiyi biçimlendirmeye başladı. Şili’de olup bitenlere, Friedman’ı yad ederken, değinmeden olmaz ama önce Friedman’ın Chicago Okulu’na şöyle bir bakmakla yarar var.

ŞU 1973 YILI

1973 yılı, petrol fiyatlarının yükselmesiyle kapitalizmin yeni bir krizinin başladığını haber verirken, Chicago Üniversitesi’nde 1948’den beri alıştırmalar yapan Friedman ve arkadaşlarının da günlerinin geldiğini onlara müjdeliyordu. Zaten Friedman’a göre Keynes başından beri günü kurtaran adamdı. Ama yine de Keynes, günü kurtarmak adına da olsa, klasik iktisadın mabedine saldırmıştı. 1936’da, Keynes, İstihdam Faiz ve Paranın Genel Teorisi adlı yapıtında piyasanın zaaflarını ortaya koymuş, devletin müdahalesini istihdam ve ekonomik denge için şart koşmuştu. Piyasa yara almıştı. Aslında Keynes’in de kesinlikle sosyal devlet gibi bir amacı yoktu; o gerçekten de “günü kurtarmak” istediğini uzun vadede zaten hepimiz ölüyüz diyerek belirtmişti. Ama yine de Chicago Okuluna göre bu bir devrimdi. O halde bir karşı devrim gerekiyordu. İşte bu karşı devrimin teorik temelleri çok gecikmedi. 1970’lerin başında Milton Friedman ve Harry Johnson Monetarizmin karşı devrimini anlatan bir kitap yayınladılar. Friedman burada kurgusunu iki temel dayanağa oturtuyordu. Birincisi devletin orkestra şefi olduğu maliye politikaları yerine piyasanın yöneteceği para politikaları kapitalizmin işleyişine ve doğasına daha uygundur görüşüydü. İkincisi ise devletin ekonomik faaliyetin akışını düzenlemesi yerine özel sektörün dinamiğinin esas olacağı bir piyasa. Friedman, yaklaşmakta olan krizin kaynağını görmüş ve kar oranlarının tekrar yükselmeye başlamasının, ancak devletin açtığı mevzileri yeniden özel sektöre bırakmasıyla mümkün olacağını, söylemeye başlamıştı. Devletin aradan çekilmesi Keynes’in bir zamanlar çok korktuğu işsizliği tekrar getirmeyecekmiydi ? Bu soruya Monetaristlerin verdiği cevap insanlığın nasıl bir döneme girdiğini de adeta özetliyordu. Friedman’a göre, işsizlik doğal ve iradi bir şeydi. İşsizlik, insanların bir önceki işlerini beğenmeyip daha iyi bir iş bulmak için bir müddet katlandıkları bir durumdu; ve dert değildi. Esas dert fiyat istikrarı yani enflasyondu. Hükümetler enflasyonu önlemek için denk bütçe, sıkı para politikası ve özel sektörü teşvik eden arz yönlü politikalar uygulamalıydı. İşte bu yeni (azgın) liberal politikalar ilk önce yeni darbe yapmış, çiçeği burnunda, Latin Amerika diktatörlerinin dikkatini çekti. Özellikle Şili Chicago Okulu için bir laboratuar oldu.

ŞİLİ; UZUN TAÇ YAPRAĞI

Bir şiirinde Ataol Behramoğlu Şili’yi uzun taç yaprağına benzetir. O yaprağın üzerinden yıllarca kan damladı. O kanlı taç yaprağının bir yüzünde Pinochet’in faşizmi bir yüzünde de Friedman’ın Chicago Okulu vardı.

Şili’li “Chicago çocuklarına” göre devletin geniş ekonomik etkinliği ekonominin çöküşünün başlıca nedenidir. İthal ikamesinden vazgeçip, ihracat ağırlıklı bir politikaya geçmek gerekir. Petrol fiyatları yükselirken, bakır fiyatlarının düşmesi de bu yüzdendir. Cuntanın ekonomi bakanı ve sıkı bir Chicago Okulu üyesi olan Sergio Castro, (Castro, bizim Özal’ın bir versiyonuydu.) ithal ikamesi stratejisinin sonuçlarına ilişkin şu saptamayı yapıyordu; “Azami düzeyde Unitad Popular” tarafından uygulanmış olan bu model, iflas etmiş bir modeldir. O halde Friedman’ın modelini uygulamalıyız. Bir ülke ancak piyasa güçlerine sınırsız hareket imkanı sağlarsa refaha ulaşır. “

Milton Friedman 1975 Nisan’ında Şili’yi ziyaret ettiğinde, ekonominin halen kendi önermelerini yadsır durumda olduğunu saptayarak, şunları söylüyordu: “Şili’nin karşı karşıya olduğu güç problemler ve sıradan vatandaşın şimdiki durumu göz önüne alınırsa, bir serbest piyasanın oluşturulması ve özel sektörün güçlendirilmesi zorunludur” Bu hedefe ulaşmak için 1) Sermaye Piyasası oluşturulup, derinleşmelidir. 2) Ödemeler bilançosu açığı ve himayeci politikaların yarattığı problemler çözülmeli, 3) Hantal devlet aygıtının ve ekonomiye müdahalesinin yarattığı problemler halledilmelidir.

Cunta, Friedman’ın tespit ettiği problemleri gidermek için onun önerilerinin aynen uyguladı. Örneğin problem 1’e ilişkin olarak: Allende yönetimi Bankaları devletleştirmişti. Askerler bankaları süratle özelleştirecek önlemleri aldılar. Merkez Bankası devre dışı bırakıldı. Devlet işletmelerinin özel sektöre devri için sermaye piyasası alt yapısı hazırlandı. Problem 2’ye ilişkin olarak; Friedman hedef olarak Şili ekonomisinin tümüyle dışa açılmasını savunuyordu. Askerler bunun için gümrük sınırlarını ve engelleri kaldıran düzenlemeleri yaptılar. Ödemeler bilançosu açığını kapatmak için geleneksel olmayan ihracat dallarının da geliştirilmesini içeren bir politikayı da yürürlüğe koydular. Problem 3’e ilişkin olarak; Friedman’ın savına göre, devlet, özel sektör için, istikrarlı moneter ve yasal bir çerçeve oluşturmalıdır, özelleştirmenin yasal alt yapısı oluşturulmalı devlet işletmeleri özel sektöre devredilmelidir. Askerler bunu da büyük bir şevkle gerçekleştirdiler.

Bundan sonra ne mi oldu; her yerde olan oldu, yani fiyatlar fırladı, gıda maddelerinden ve tarımdan devlet sübvansiyonları kaldırıldı, yoksulluk arttı. Şili parası Esküdonun değeri büyük ölçüde düşürüldü. Her türlü sendikal faaliyet yasaklandı. Reel ücretler çok hızlı düştü. Tabi bu arada, bu önlemlere rağmen, enflasyon fırladı. İşsizlikte sürekli arttı.

Şili, Friedman’ın ve monetarist politikaların laboratuarı olmuştu. Bu süreç Şili halkına çok pahalıya patladı.Şili bugün Pinochet cuntasından kurtuldu ama Friedman’ın temelini attığı neo-liberal politikalardan kurtulamadı. Şili’nin tüm sosyal güvenlik sistemi özelleştirildi. Şili uluslar arası emeklilik fonlarının saldırısına uğradı.

Şili ve onunla benzer politikalar uygulayan tüm ülkeler, Türkiye dahil bugün işsizlik ve yoksullukla boğuşuyorlar. Friedman’ın politikaları azgelişmiş ülkelerde ancak baskıcı askeri yönetimlerce uygulanabildi. Şili cuntası ne yaptıysa yedi yıl sonra Türkiye’deki faşist cunta da aynısını yaptı. Ama Friedman bize, askerlerin ve baskıcı yönetimlerin, iddia ettikleri gibi, ülkesinin ve halkının çıkarlarını gözeten ve bu anlamda bağımsız olmadığını ve olmayacağını öğretti. Eh, en azından bunun için toprağı bol olsun..

BORSA

AB SIKINTILARI

İki haftadır 40000 sınırını zorlayan İMKB, haftanın son gününde Türkiye’nin gerçeklerine çarpıp 38.433’e kadar geriledi. Dün BirGün’ün vurguladığı gibi AB süreci fiilen durdu. Bu pat durumuna 2007 yılının sıkıntıları da eklenince dünya borsalarındaki olumlu havanın İMKB ‘ye yansıması düşünülemez. Aslında Türkiye bu nedenlerden dolayı da dünya piyasalarındaki iyileşmeyi en az , olumsuzlukları da en çok hisseden ülke olacak. Bu yüzden dün FED tutanaklarının açıklanmasından sonra FED’in tüm 2007 yılı için faiz indirimine gitmeyeceğinin belli olması dünya borsalarında az da olsa gerilemeye yol açtı. Buna bağlı olarak İMKB’de satışlar haftanın son gününde derinleşerek devam etti. Endeks 38500 desteğinin de altına geriledi. Yurtdışı piyasalarının eksiye dönmesi, dolar ve faizde görülen yükseliş satışların artmasında etkili oldu. AB İlerleme Raporu’nun açıklanmasından ve Kıbrıs konusunun Aralık ayı ortasında gerçekleştirilecek zirveye ertelenmiş olmasından sonra temkinli seyre dönen endeks, bu olumsuz havanın etkisinden kurtulamadı. AB ve Türkiye cephesinden bu konuda karşılıklı açıklamalar yapılırken somut gelişme için BM’nin devreye girmesi gerekiyor. Öte yandan, enflasyon beklentilerine yönelik kaygılar, cari açıktaki büyüme piyasalarda tedirginlik yaratan diğer önemli konular olarak görülüyor. Ayrıca, ABD konut başlangıç verileri beklenenden fazla düşüş gösterdi. Bu veri ile beraber piyasalar içeride ve dışarıda satışlarını artırdı.

Yüzde 46′sı Yunan National Bank of Greece’e devredilen Finansbank’ın dokuz aylık net karı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 157 artışla 700 milyon YTL’ye çıktı.

Banka tarafınnda yapılan yazılı açıklamaya göre, 1.138 milyar YTL olan vergi ve provizyon giderleri öncesi kar ise bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 117 yükselmiş oldu.

Bankanın toplam aktif büyüklüğü 2005 sonuna kıyasla yüzde 36 artışla 16.768 milyar YTL olurken, yüksek karlılığa bağlı özkaynakların ilk dokuz ayda yüzde 42 artarak 1.984 milyar YTL’ye ulaştığı ifade edildi. Böylece bankaların milliyetinin karlarını etkilemediğini de öğrenmiş olduk.

PARA VE FAİZ

AYNEN DEVAM

Döviz ve faiz cephesinde yukarıdaki özetlediğimiz gelişmelere bağlı olarak değişen bir şey yok. Döviz yabancı girişine rağmen daha fazla düşmüyor. Faiz ise seçim ve AB riskini hesap edip düşmüyor. Hatta önümüzdeki günlerde faizlerin biraz daha yukarı yönlü hareketi beklenebilir.

Dolar haftanın son günü 0.2 YKr’lik artışla 1.4430 YTL, avro ise 0.1 YKr’lik kayıpla 1.8450 YTL’den el değiştirdi. Bankalararası piyasadaki dolar kotasyonlarında alışta en düşük fiyat 1.4440 YTL, en yüksek fiyat 1.4470 YTL, satışta en düşük fiyat 1.4480 YTL, en yüksek fiyat 1.4510 YTL seviyesinde geçti. Uluslararası piyasada avro /dolar paritesi 1.2800-1.2820 aralığında hareket etti.

İMKB Tahvil ve Bono Piyasası Kesin Alım Satım Pazarı’nda işlem gören 13 Ağustos 2008 vadeli tahvil Cuma gününe işlemlerde bir önceki güne göre 0.11 puanlık artışla yüzde 21.14 bileşikten kapanırken, pazartesi gününe valörlü işlemlerde 0.27 puanlık artışla 21.20 bileşikten işlem gördü.

Share on Facebook