Hiç Yaşlanmayan Bir Marksist

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-11 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

1978 yılında iktisat okumaya başladığımda okulda bana anlatılacakların yeterli olmayacağını biliyordum. O yıllarda solcu bir iktisat öğrencisinin elinin altında hangi kitapların olduğunu tahmin edersiniz. Ama makro iktisadın konjoktürel –tarihsiz- Keynesci çözümlemelerini ve mikro iktisadın-sanki- mantık geliştirmek için yazılmış zorlama tahlillerini elimin altındaki çeviri Marksist kitaplara uyarlamak ve oradan kalkarak bunları anlamaya çalışmak, o günlerde, en önemli uğraşımdı. Sonra bu zorlu uğraşımı kolaylaştıran iki kitap keşfettim: Birincisi ODTÜ yayınlarından çıkan ve Fikret Görün’ün derlediği “Türkiye’de Üniversitelerde Okutulan İktisat Üzerine” adlı kitaptı. Bu kitapta Türkiye’de iktisat düşüncesinin evriminden mikro ve makro iktisat öğretimi üzerine önerilere kadar birçok ufuk açıcı makale vardı. Böylece bize o yıllarda okutulan iktisat müfredatının zeminini bu kılavuz kitap sayesinde bir parça kavramış oldum.

Keşfettiğim ikinci kitapta Sadun Hoca’nın Gerçek Yayınlarından çıkan “ 100 soruda İktisat” kitabı idi. Bu kitap aslında Sadun Hoca’nın ders notları idi. Sonradan Sadun Aren bu kitabı niye yazdığını şöyle anlatacaktı: “ Bu kitabı ben, Marksist iktisat ile üniversitelerde okutulan bildiğimiz iktisadı birbirine yaklaştırmak için yazdım. Bu açıdan, bu kitabın faydalı olacağını düşünüyorum” Hoca haklıydı. Kitap kısa zamanda “gayri-resmi” iktisada giriş ders kitabı muamelesi görmeye başladı. Mesela kitapta “Milli Gelir” bahsi Marksist Yeniden Üretim kavramıyla başlar. Kitaptaki birçok konu neden-sonuç ilişkisiyle, tarih kavramı atlanmadan verilir. Böylece egemen iktisat anlatısının “tarihsizlik” tuzağından okuyucu çekip alır kitap. Bu yüzden Sadun Hoca’nın bu yapıtı hiçbir zaman eskimedi. Şimdiki baskısı “Ekonomi Dersleri” adını taşıyor.

Sadun Hoca artık yok. O’nu çok arayacağız. Ama onun, tıpkı yaşıtı ve meslektaşı İdris Küçükömer gibi çok az anlaşıldığını ve haksızlığa uğradığını da unutmayalım. İdris Küçükömer, solcu geçinen devletçilerin gerçek kimliklerini, yüzlerine boş bir eldiven gibi çarptı ve aforoz edildi. Sadun Hoca’da ömrünün son yıllarında liberallikten, dönekliğe varana kadar birçok haksız söyleme maruz kaldı. Onun hiç yaşlanmayan, kendini yenileyen bakış açısını anlamak yerine suçlamayı tercih ettiler. Mesela Hoca şöyle diyordu:

“… Şimdiye kadar söylediklerimizin birçoğu geçerliliğini kaybetti. Fakat şaşkınlık içinde olduğu için kimse bir şey söylemek istemiyor. (…) Örneğin ben özelleştirmeye karşı çıkmayı çok gerekli bulmuyorum. Çünkü sosyalizme bu yoldan gidilecek değildir. Nitekim eskiden Türkiye’de kamu sektörü çok geniş olduğu halde, Türkiye sosyalist falan değildi. KİT’leri özelleştirmek onları burjuvazinin kolektif mülkiyetinden çıkarıp bazı burjuva bireylere vermektir. (…) Bugünkü ortamda özelleştirmenin hiçbir önemi yok demek çok güç. Ama bu, teorik bir önem değildir. Mesela çarçur etmek, yok pahasına akrabasına satmak vs. söz konusu ise karşı çıkılır, ama ilericilik diye karşı çıkılmaz. Herhangi bir hırsızlığa karşı çıkılır gibi karşı çıkılır.” Şimdi bu tespit sanıldığının aksine liberal değil, Marksist devlet teorisini öne çıkaran bir vurgudur. Ama İdris Hoca’nın dediği gibi Türkiye’de “sol” aslında sağdır. Böyle olunca da İdris Hoca’nın ihtiyar sağcıları varsın Sadun Aren’e “dönek” desin. Haklılar; o yüzünü ve yüreğini hep sola döndü. Gerçek sol’a… Seni okumaya devam edeceğiz Hocam…

İşçi sınıfının krize karşı olanakları ve fırsatları

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-04-29 tarihli Sesonline.net Yazısı

Bu konuyu iki temel çerçevede ele almak istiyorum. Birincisi bugün kapitalizmin geldiği evrede emek hareketinin siyasallaşma çerçevesi ve örgütlülük biçimleri. İkinci olarak da Türkiye’de işçi sınıfının politik çıkışının kısa vadede imkânları üzerine konuşacağım.

Birincisinden başlamak istiyorum. Yani 1973’de başlayan krizin son evresini yaşadığımız bu günlerde, hiç şüphesiz, kapitalizmin yeni yönelimi ve şu anda var olan makas değişikliği bize işçi sınıfı ve tüm küreselleşme mağdurları için çok önemli fırsatlar sunuyor.

Kadın bir Marksist kuramcıyla başlayayım: “İçinde bulunduğumuz tarihi anın, Marks’ı geri getirmek için en kötü değil, en iyi, en uygunsuz değil, en uygun an olduğudur” (1)

Evet, yavaş yavaş da olsa devletin –militarist ya da sosyal- kapitalizmin idamesi için kapitalizmle birlikte ayakta duracak yegâne araç olduğunu anlıyoruz. Hiç şüphesiz ki sosyal devlet, özellikle Avrupa’da, işçi sınıfının mücadelesi sonucu, kapitalizmin vermek istemediği birçok tavizi de vermek zorunda kalmıştır ve bu tavizler, çok yönlü bir mücadelenin kazanımları olarak da kurumsallaşmış ve tarihe mal olmuştur. Ancak unutulmamalıdır ki, özünde sosyal devlet olgusu, en çokta Keynesci dönem ve uygulamalar, kapitalizm için köklü düzenleme ve yeniden inşa süreçleri olmuştur. İşte birinci savaştan önce başlayan reformcu sosyal devlet ve devlet kapitalizmi modası aynı anda emperyalist paylaşımı, savaşı ve saldırıyı da içermektedir. Bu konuda 3. Enternasyonal çok öğreticidir. 3. enternasyonalin 1919’daki manifestosunda temel görevin, işçi sınıfı hareketini özellikle sosyal yurtseverliğin yıkıcı etkilerinden korumak olduğu vurgulanmıştı. Ancak bütün bu uyarılara rağmen ulus-devletin kurucu ideolojisi işçi sınıfını esir aldı. İşte bugün Avrupa’da sol partilerin ve solun içinde bulunduğu durumun bu tarihsel gerçeklikle bağlantısı vardır.

CHP kongresinde radyodan Deniz Baykal’ı dinlerken insanın aklına ister istemez daha birinci savaş öncesi militarizme teslim olan Alman sosyal demokratları geliyor. Acaba o zaman SDP “vatan savunması” adı altında militarizme teslim olup burjuvazinin peşine takılmasıydı bugün dünya tarihi başka türlü yazılabilir miydi? İnsanlık bu soruyu her zaman soracaktır; ama tarihe böyle bakamayız tabii.

SPD, 1989′da “sosyalizm’in çöküşü ile birlikte yaptığı program değişikliğine rağmen çok uzun zamandır zor durumda. SPD Almanya’nın en eski ama en sancılı partisi. Bu durumu tabi dünyada solun içinde bulunduğu durumdan ayıramayız. Ama SPD gibi büyük kitle partilerinin küçülmesi “sosyalizm” in çöküşü ile başlamadı. Çok önceleri 1. savaş öncesi Avrupa Sosyal-Demokrat partileri 1912 yılında Basel’de aldıkları emperyalist savaşa karşı çıkma kararlarını çiğneyerek, anayurt savunması adı altında emperyalizmin ve savaşın bir parçası olduklarında iş bitmişti. Bu kararda Kautsky’nin başını çektiği SPD’ nin payı büyüktür. 2 Aralık 1914 günü Alman meclisinde savaş harcamalarına ilişkin yapılan oylamada SPD’den karşı oy kullanan ve savaşa karşı çıkan tek milletvekili Karl Liebknecht idi. İşte bu olaydan sonra Liebknecht ve Luxemburg partiden ayrılarak Spartüküs Birliği adıyla yeni bir parti kurdular. Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht şovenizme ve emperyalist savaşa karşı mücadelede 15 Ocak 1919′da öldürüldüler. Ancak SPD onlardan sonra şovenizmin batağından çıkamadı.

DEVRİM ŞİMDİ NEREDE?

Kapitalizmin sanayi devrimini takip eden ve küreselleşme aşamasına kadar gelen tüm süreçleri sermaye birikimini ulus-devletler üzerinden yapmıştır. Ulus-devlet paradigması ve sınırları sağı da (muhafazakârlığı ve statükoyu) solu da (devrimi ve değişimi) belirlemiş ve anlatmıştır. Bu tarihsel süreç aslında bir denge halini tarif eder. Bu denge hali kendi içinde de ikili bir dengeyi esas alır. Birinci denge ulus-devletlerin birbirleriyle olan ilişkisi ve bunun dengesi. Bu dengenin bozulma hali sistemin krizi olarak kendini gösterir. Bu krizin aşılması ve dengenin yeniden tesisi ancak savaşla olur. Birinci denge sistemin çatısı gibi işler. İkinci denge de ulus devletlerin kendi iç dengeleridir. Burada sınıfların mevzilenmesi ve çekişmesi ulus pazarın ve o pazarın ekonomik gerçeklikleri üzerinden cereyan eder.

Bütün bu yapı aslında sanayi devriminin statik Newtoncu değerleri üzerinde kurulmuştur. Örneğin ulus-devletlerin birinde bir denge kırılması ve değişmesi (devrim) birinci dengeyi çok etkilemeyebilir. Çünkü eğer birinci dengede çok güçlü bir kırılma yoksa sistem er geç bu kırılmayı tamir edecektir (karşı devrim).

Sol anlayış Marks’tan hemen sonra kendisini sanayi devriminin Newtoncu değerleri üzerinden tarif etti. Çünkü sömürü mekanizması ulus-devletin sınırları içinde işliyordu. Üstelik ulus-devletlerin kapitalizmin işleyişinden doğan hiyerarşik yapılanması ülkeler arasında eşitsizliği ve yeni sömürü mekanizmalarını yaratmıştı.

Sol, hem iç dengeyi geniş kitleler lehine değiştirmek hem de birinci dengedeki çarpık durumu değiştirmek için var olan statik durumu hedef aldı. Ama bu hedefin “devrimciliği” kendinden menkuldü. Var olan dengeyi kendi lehine ulus sınırları içinde bir müddet bozmayı başarabiliyordu. Ama sonra “devrim” daha derine inemiyordu. Nedeni açıktı; sistemin bütününün dengesi değişmemişti.

Aslında bu durumda, sol sanılan bir dönüşüm bir müddet sonra sistemin dengesini daha da güçlendirecek gerici bir yapıya dönüşüyordu. Şimdi otuz-kırk yıl öncesinden çok farklı bir işleyiş içindeyiz. Birçok kavramı yeniden tarif etmek, yorumlamak zorundayız. Bizim eskiden çok radikal sandığımız söylemler ve teoriler aslında bugün gerici ve çözümsüz.

Bugün dünyada neo liberalizm saldırısı sonucu işçi sınıfı ve onun siyasi örgütlenmeleri çok gerilemiştir Ama ondan once bu sürecin ekonomik arka tarafına bakmamız oradan sonuçlar çıkarmamız gerekir. Yaşadığımız kriz yeni değil. 1973 de “petrol krizi” diye anılan ama kar oranlarının düşmesi ile başlayan bir süreç. Aslında bu yaşadığımız kapitalizmin, en önemli dönüşümlerinden biri ile sonuçlanacak krizi. Ben bu sürecin sonunda ABD’nin hegemonyasının Avrupa ve Asya ile ekonomik ve siyasi açıdan paylaşılacağını düşünüyorum. Bunun da işçi sınıfı için çok önemli fırsatlar yaratacağını belirteyim.

FIRSATLAR VE MÜCADELE OLANAKLARI

Bu süreçte neoliberal saldırıcı sonucu işçi sınıfının örgütlü gücü ve sendikalaşma oranı gerilemiştir. Ancak üretim eksenin “gelişmekte olan ülkelere” kayması sonucunda buralarda sendikal hareketlilik ve örgütlenme artmıştır. AB ülkelerinde sendikalaşma oranı düşerken, kapitalizmin kar oranlarını yükseltmek için üretimi kaydırdığı birçok azgelişmiş ülkede sendikal örgütlenme ve sendikalaşma oranı artmıştır. (1) Dünyada sendikalaşma 1945–1970 arası çok önemli sayısal yükselişler göstermiştir. Ancak bu devletin de araya girdiği ve yönlendirdiği sarı sendikacılığı öne çıkarmış ve gerçek anlamda bir sendikal mücadele alanı yaratmamıştır. Bugün her şeye rağmen sendikal mücadelenin arttığı 12 azgelişmiş ülkede işçi sınıfının çok daha önemli açılımları vardır. Bu ülkeler arasında G. Afrika, Şili, G.Kore, Brezilya gibi ülkeler var. Bugün, bazı yönlerine itiraz etsek de, Latin Amerika’da iktidara gelen sol partilerin arkasında bu dinamik yatar. Bunun dışında işçi sınıfı bu süreçte toplu pazarlık gücünü artırmalıdır. Çünkü sendikasızlaştırmayla birlikte işçi sınıfının toplu pazarlık gücü zayıflamıştır. Ancak, toplu pazarlık gücü sendikal örgütlülükten ayrı olarak etki alanı açısından güçlü olabilir. Bu önümüzdeki günlerde işçi sınıfının devletsiz, gerçek bir sendikal mücadele ve örgütlenme açısından önünün açılması anlamına da gelecektir.

Bugün önümüzdeki önemli adımlardan birisi sendikal birleşmelerin örgütlü tek merkezli olması doğrultusunda adım atılmasıdır. Avrupa’da sendikal örgütlenme işkolu düzeyinden sektör ve ulusal düzeye doğru gitmiştir. AB düzeyinde üç ülkede (Belçika, Finlandiya ve İrlanda) ulusal-sektörler düzeyinde toplu pazarlık belirleyicidir. Diğer ülkelerde işkolu ve işletme düzeyleri geçerlidir. İşkolunun geçerli olduğu ülkeler faşizmin bir zamanlar hüküm sürdüğü İspanya, Portekiz, İtalya gibi ülkelerdir. Burada faşizmin mirası olarak korparitist sendikacılık gelişmiştir. (3) Toplu sözleşmelerin kapsamı ve uygulama gücünü kıtasal hale getirmek bugün işçi sınıfının ilk hedefi olmalıdır. Toplu pazarlığın kapsama alanı genişletilmeli ve bu alan sendikasız işçileri de kapsamalıdır. Avrupa sendikaları azalan güçlerine çözüm olarak sendikal birleşmelere yönelmektedirler. Kimya, Enerji ve Maden işçileri uluslar arası federasyonu (ICEM), sendikal hareket için temel sorunun “bütünleşen küresel piyasaya karşı sendikaların yenilenme ve bütünleşmesi olduğunu ortaya koyuyor. (4)

İşten çıkarmalara karşı geliştirilecek en önemli eylemlilik kıta çapında aynı anda işten çıkartılan işyerinin tüm şubelerinde uyarı ve greve gitmektir. Ulusal ve yerel firmalarda ise yerel hükümeti ve işvereni uyaracak, geri adım attıracak eylemlilikler yapılmalıdır. Bunun için kıtasal güç ve örgütlülük gereklidir.

Şimdi her kriz burjuvazi için yeni fırsatları öne çıkartırken, işçi sınıfı için de farklı olanakları yaratabilir. Önümüzdeki dönemin olanakları işçi sınıfı için vardır.

Bugün AKP iktidarı Cumhuriyet tarihinin, çalışanlar açısından en güçsüz iktidarlarından biridir. İktidardan tasfiye edilmekte olan faşist ve militarist yapılar da AKP ile uğraşmakta, bir süre daha iktidarlarını devam ettirmek için bütün imkânları ve hukuk dışı yolları –darbe ve benzeri girişimler dâhil- kullanmak istemektedirler. İşçi sınıfı neoliberal politikaların uygulayıcısı olarak AKP iktidarıyla mücadele ederken faşist devlet çetelerinin oyununu da gelmemeli, politik süreci doğru okumalıdır.

Bu açıdan önümüzdeki 1 Mayıs önemli bir deney olacaktır. İşçi sınıfı kendi enternasyonal sınıf bayrakları ile alanı doldurmalıdır.

14 Mart’ta bu bakımdan öğreticidir. 14 Mart’ta işçi sınıfının topyekûn direnişi AKP iktidarını Sosyal Güvenlik yasası için masaya oturmaya zorlamıştı ki araya devlet girdi. Yargıtay’ın açtığı kapatma davası Türkiye’de bir kez daha oy verenlerin oy verdikleri bir iktidardan hesap sorması engellendi. Türkiye işçi sınıfı iktidarlardan hesap sorma hakkını elde etmelidir ki bu krizlerden en az zararla çıksın. Bu açıdan işçi sınıfının ulusalcı ve devletçi her türlü politik düzlemden uzak durması gerektiği gibi bunun siyasi yönelimlere karşı mücadele etmesi gerekir.

ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEMDE NELER YAPILABİLİR?

Birincisi kadın işçi hareketinin güçlenmesi ve mücadelede kadınların da yer alması önemlidir. Bunun için bütün katılım kanalları geliştirilmelidir. İşyeri komiteleri, işsizliğe karşı örgütlenme ve dayanışma birimleri oluşturulmalıdır. Sendikalar bu tür sivil örgütlenmelere öncülük etmelidir. Mücadele yalnız ulus sınırları için de değil, ulaşılabilecek her yerde ve alanda olmalıdır. Mücadele araç ve yöntemlerini geliştirmek ve enternasyonal ittifakları çoğaltmak, önümüzdeki dönemin, en önemli ve acil adımları olmalıdır. Bugün Marksizm her zamankinden daha gerekli ve günceldir. Bugün 1. Enternasyonal zamanlarından daha fazla yeni bir enternasyonalin fırsatı ve imkânı vardır. Bunu farkına vermek bile bu günlerin en önemli kazanımı olacaktır.

(1) Ellen Meiksins Wood, Marks’a dönüş, Kalkedon Yayınları, 2007, İstanbul.

(2) ILO, Word Labour Report 1997-1998- Geneva, 1997, s.7

(3) EIRO, Industrial relations in tehe EU member States anda candidate countries, European

(4) ICEM, Power and Counter Power: The Union Response to Global Capital, Chigago, 1996

Peki nedir bu neoliberalizm, biz neye karşıyız?

Posted by ertemcemil132 | Posted in ABD, Kriz, Küreselleşme | Posted on 31-03-2007

0

Neoliberalizmin günümüzde işleyişi nihayet soldan anlatılmaya başlandı. Bu konuda örnek bir çalışmayı Boğaziçi Üniversitesinden Koray Çalışkan yaptı; ve bu çalışma Toplum Bilim dergisinin 108. sayısında yayınlandı. Çalışkan bu işleyişi çok somut örneklerle anlatmakla kalmıyor, zorunlu olarak anlattığı ve eleştirdiği “şeye” alternatif de üretiyor. Niye zorunlu olarak; bir şeyi tüm ayrıntılarıyla anlatmayı becerirseniz, istemesiniz de seçenekleri sıralarsınız.

Neoliberalizm bir ezber kavram olarak dilimize yerleşmek üzere. Herkes, hepimiz neoliberalizme karşıyız. Artık sol dışında sağ da neoliberalizme karşı olduğunu iddia ediyor.  Hele şimdilerde,  ne kadar “devlet olmadan asla” diyen “sol” varsa, hem “yenisine”  hem de “eskisine”  şiddetle  karşı. Ama Türkiye’de karşı olunan bir çok kavram gibi neoliberalizm kavramının da iyice bilindiğine kani değilim. Zaten bilinseydi az çok elle tutulur bir alternatif çıkardı. Bu sayfalarda birkaç haftadır yaptığımız “Alternatif İktisat” tartışmaları biraz ” biz daha buralara gelmedik ama” yaklaşımı ile karşılandı. Çünkü gelen elektronik postalar ve tepkiler bunu ortaya koyuyor. Gelmediğimiz yerin  neresi olduğunu kestirmek az çok mümkün. Yani neoliberalizm sonrasına gelemedik. Buna hiç kimse hazır değil, bunu itiraf etmek herhalde bir yerden başlamak olacak.

SINIRSIZLAŞMAK

Bugün küresel kapitalizmin yürütücüsü ve oyuncusu tüm kurumların, başta IMF ve Dünya Bankası olmak üzere, uyguladıkları politikaların alt yapısını ve ideolojik temelini oluşturan neoliberal anlayış 1973 krizini takip eden düzenlemeler çerçevesinde  tam anlamıyla küresel bir uygulama alanı bulmuştur. Klasik anlayış, her şeye rağmen, sınırları olan bir yaklaşımdı. Reel olandan ve sınırlı olandan hareket ediyordu. Sınırlar, ülke, ulus sonra da ulus-devletin emperyal hegemonik alanıydı. Ama bu sınırlar üretimden kaynaklı bir zenginliği elde etmeye yönelik sermaye birikimini garanti etmeliydi. Bu açıdan kapitalizmin klasik iktisat teorisi, sermaye birikimi için, iki önemli öncül ortaya atıyordu: Genişleyen ve hegemonya altına alan coğrafi alan ve bu alandaki üretim. Ama Marx’ın ortaya koyduğu gibi bu üretimini bir “gerçekleşme” sorunu vardı. Bu sorun, yani verili coğrafi alanda üretilen her şeyin ” en uygun” fiyattan satılması zorunluluğu zincirin zayıf halkasıydı. Zaten Marx’da bu halkayı yakalamıştı. Marksist kriz teorilerinin çıkış noktası bu halkadır. Birinci ve İkinci savaşlar bu anlamda bir yeniden paylaşım savaşıydı. Birinci savaş emperyalist ulus-devletleri belirlerken, ikincisi bu ulus-devletlerin var olanı paylaşımı için kapışması idi. İşte 1929 krizi zayıf halkanın daha doğrusu klasik iktisat gerçekliğinin tarihe karıştığı dönüm noktası oldu. Bu dönüşüm ilk önce bir geçiş dönemi olarak Keynesciliği sonra da kalıcı olarak neoliberalizmi yarattı. Bu anlamda neoliberalizm, özü olan liberal öğretiden çok köklü bir kopuştur da. Neoliberalizm klasik teorinin aksine sınırlarla ve buna bağlı olarak üretimle de ilgilenmez. O, hem yaratıcısı olan klasik teoriye hem de klasik teorinin bütün zaaflarını ortaya çıkaran Marksizme köklü bir eleştiridir. Yani tam anlamıyla bir karşı devrimdir. Klasik teori bireyi merkez almaz, çünkü o  ulusu zengin etmeyi amaçlar. Adam Smith “Ulusların Zenginliği” der, başyapıtına. Ama neoklasik teori, bireyi ve onun subjektif tercihlerini merkezine alır. Böylece ilkönce asosyal sonra da tarihsiz olur. Neoliberalizm sıkışmış, donmuş, yalıtılmış plastik bir bireydir. Geleceği yoktur, ama beklentileri vardır. Beklentiler ise opsiyoneldir. Yani rasyonel tercihler şimdinin en çoklaştırılmış faydasını ve onun ideolojisini oluştururken, oluşmuş ençoklaştırılmış faydalarda geleceğin beklentilerini belirler. Böylece gelecek hem şimdi, şimdi de hem gelecek olmuş olur. Krizler yada dalgalanmalar ise geçmişteki gibi şiddetli dönüşümlere yol açmaz, çünkü yanılanlar toplum değil, bireylerdir. Bireyler beklenti opsiyonlarında şaşmış olurlar, hepsi o kadar. Şimdi bu birkaç satırda özetlemeye çalıştığım durum felsefeye meraklı bir iktisatçının laf dolaştırması değil. Aynıyla vaki olan, yaşanan gerçeklik. Bu durumu tam anlamıyla anlamadan buna alternatif bir şeyler yapmanın imkanı yok.

NASIL İŞLER BU NEOLİBERALİZM?

İşte sol, şimdiye değin,  yalnız Türkiye’de değil, dünya da da bu durumu tüm açılımlarıyla anlatamadı. Ama galiba artık bu çember ortadan kalkıyor. Neoliberalizmin günümüzde işleyişi nihayet soldan anlatılmaya başlandı. Bu konuda örnek bir çalışmayı Boğaziçi Üniversitesinden Koray Çalışkan yaptı; ve bu çalışma Toplum Bilim dergisinin 108. sayısında yayınlandı. Çalışkan bu işleyişi çok somut örneklerle anlatmakla kalmıyor, zorunlu olarak anlattığı ve eleştirdiği “şeye” alternatif de üretiyor. Niye zorunlu olarak; bir şeyi tüm ayrıntılarıyla anlatmayı becerirseniz, istemesiniz de seçenekleri sıralarsınız.

Çalışkan işe bir meta ve bir soruyla başlıyor. Meta; pamuk, bence pamuk iyi bir seçim. Çünkü iki ana sektörü de anlatıyor; tarım ve endüstri. Soru ise şu; Pamuk kaç para? Böyle bir soruyu şimdilerde pamuk ticareti ile uğraşan kime sorsanız işi gücü arasında sizinle ilgilenmez, çünkü bu sorunun cevabı yok. Şöyle sormamız gerekiyor: “CIF New-York, Aralık 2007, teslimat için 1000 ton SLM 11/16 inç, 3.4-4.9 mikroner beyaz, T/4 minimum 24 GPT pamuk için son fiyatınız nedir?” Sorunuzu inceleyen satıcı çok kısa bir süre sonra size şöyle bir fiyat gönderecektir: yalnızca iki saat için, vadeli işlemler bazından 515 fazla. ( Çalışkan, age S:57)

Vadeli işlemler piyasalarında bir metanın şimdiki değeri değil, gelecekteki değeri el değiştirir. Alıcılar pamuğa hemen değil, aylar sonra ihtiyaç duyar, zira planlama yapabilmeleri için de çok önceden pamuk bulacağına emin olmaları lazımdır. ( agy)

Dolayısıyla fiyat mekanizması şimdilerde geçmişten farklı ve daha karmaşık bir düzeyde işliyor. Burada yalnız şimdinin değil geleceğin fiyatı da belirleniyor. Böylece bireysel riskler en aza indirilmiş oluyor. Bu vadeli işlemler ve vadeli fiyatlar Çalışkan’a göre bir tekno-siyasi iktidar alanı oluşturuyor. Şöyle; piyasa, fiyat gerçekleşme sürecinden, kriz kontrolü mekanizmalarına kadar sürekli müdahale edilen ve her gün tamiratı yapılan tekno-siyasi iktidar ilişkileri alanıdır. Piyasalar liberalleştikçe bu müdahale ve idare mekanizmaları daha da doğrulanlaşmaktadır.(agy) Dolayısıyla bu durum iki sonucu ortaya çıkarmaktadır: 1) Şimdilerin neoliberal dünyası geçmişten farklı olarak kendini sürekli tamir etmektedir; ve bu durum şiddetli krizleri değil de düzetmelerin yapıldığı dalgalanmaları doğurmaktadır. 2) Gerçek anlamda küresel bir emtia piyasasının oluşması gerekliği ortaya çıkmaktadır. Yani kesintisiz, doğrudan hızlı bilgi akışı gerekliliği.

Bu küresel-liberal bir dünyayı ön kılar. Bunun da sonuçları şöyledir: Her yerde aynı fiyat olmalı, fiyatları yerel etkiler belirlememeli;  fiyatları Çalışkan’ın söylediği gibi malın özelliği, vade opsiyonları, mala olan talep yoğunluğu vb etkenler belirler. Buradaki vade, riski içine alır. Böylece riski de alıp satmış olursunuz. Bu aynı anda Çalışkan’ın ifadesiyle protez fiyat olur. Bu protez fiyat bir değişim değeri değil ama değişim değerinin ortaya çıkmasında kullanılan bir üretim aracıdır. İşte bu tespit, yaşadığımız dönemi de anlatan bir küresel asimetrik iktidarı da ön kılar. Buradan sonraki adım ise artık ulus-devletler değil, yerel devlet ve küresel piyasadır.

ALTERNATİF İÇİN İPUÇLARI

Çalışkan’ın  çalışmasından onunla birlikte benim çıkardığım sonuçlar şunlar:

1)      Protez fiyatların üretimi neoliberal demokrasinin, ama aynı anda da,  neoliberal küresel bir diktatörlüğün varlığını anlatır. Neoliberal demokrasi doğrudan piyasa demokrasisidir. Sansürsüz, hızlı ve küresel bilgiyi içerir.  Ama bu aynı zamanda küresel bir diktatörlüktür. Çünkü Çalışkan’ın dediği gibi bir tekno-siyasi müdahale vardır. Ve bu küreseldir. Ama bu durum, paradoksal olarak,  katılımcı süreçlere de kendini açar. ” Piyasaya müdahil olma kuralsa, onu katılımcı süreçlerle de idare edebiliriz.” (agy)

2)      ” Pamuk piyasalarının değişim nesnesini üreten çiftçiler neoliberal piyasayı  tüccardan farklı algılar. İşte burada neoliberalizm dışındaki dünya ile yüz yüze geliriz. Piyasa pamuk tüccarı için ancak vadeli işlemlerle riskinin azaltılacağı bir yerdir. Ama çiftçiler ” piyasaya ve tüccara, sınıfsal bir tepki olarak korkulan ve ne yapacağı gayet belli olan şeyler olarak bakarlar. Bu nedenle neoliberalizmin piyasaya dair attığı her adıma karşı çiftçiler neoliberal piyasadan birkaç adım uzaklaşmaktadırlar.” (agy) İşte burada üreticilerin örgütlülüğünün gerekliliği ortaya çıkar.

3)      Tam burada benim aklıma Brezilya’da MST hareketinin yaptığı üretimden-pazarlamaya kadar üreticilerin denetlediği ve yönettiği bir demokratik yapılanma geliyor. Bu, “karşı tarafın” neoliberalizme, yani onun üretim araçları olan fiyat mekanizmasına ve piyasasına müdahalesidir. Ve dolayısıyla kamusaldır.

NOT: Toplum ve Bilim’in 108. sayısının editörleri İsmet Akça ve Ahmet Bekmen. Onları da Koray Çalışkan ile birlikte kutluyorum. Gerçekten ihtiyacımız olan bir sayı yapmışlar. Bu konularla ilgili herkese tavsiye ederim.

BORSA

ARTIK İÇERİYE DÖNEBİLİR

İMKB, dalgalı seyir izlediği haftanın son gününü düşüşle kapadı.  Endeks, son günü 5 puan düşüşle 43661 puandan kapattı Borsa, haftanın son işlem gününde hisse bazlı işlemlerle dalgalı seyir izledi. Endeks, perşembe günkü   kapanış seviyesinde dengelendi. ABD ekonomisine yönelik temkinli duruş devam ederken, petrol fiyatlarındaki artışa rağmen, yurtdışı borsalardaki toparlanma isteği, İMKB’de de etkili oldu. Hisse bazlı alımların da etkisiyle endeks, 43909 puana kadar yükseldi. Öte yandan ABD kişisel gelirlerinde yüzde 0.3 artış beklentisine karşın yüzde 0.6 artış, kişisel harcamalarda da yüzde 0.3 artış beklentisine karşın yüzde 0.6 artış açıklandı. Bu veriler de piyasalar tarafından olumlu algılandı. İMKB’nin yatay-temkinli seyri yurtdışı girişlerin yoğun olmasına rağmen nisan ayı boyunca sürecek. Piyasalar pazartesi gününden itibaren Cumhurbaşkanı seçimi tartışmalarını takip edecek.

PARA VE FAİZ

DIŞ AÇIK AZALDI

Döviz ve faiz de hafta boyu gevşeme eğilimi görüldü. Dolarda işlemler genellikle  1.39′un altında gerçekleşirken, gösterge faiz yüzde 19.7-19.8 banda oldu. Haftanın son günü  bankalararası piyasadaki dolar kotasyonlarında; alışta en düşük fiyat 1.3800 YTL, en yüksek fiyat 1.3840 YTL, satışta en düşük fiyat 1.3860 YTL, en yüksek fiyat 1.3885 YTL düzeyinde yer aldı. Serbest piyasada dolar 1.3830 YTL’den, avro  1.8400 YTL’den işlem gördü. Uluslararası piyasada, avro/dolar paritesi 1.3315, dolar/yen paritesi ise 118.30 düzeyinde gerçekleşti.

İMKB Tahvil ve Bono Piyasası Kesin Alım Satım Pazarı’nda işlem gören 26 Kasım 2008 vadeli gösterge tahvil, yüzde 19.79 bileşik seviyesinde haftayı kapadı.

AB’de ortak para kullanan 13 ülkenin oluşturduğu Avro Bölgesi’nde, ihracatla desteklenen ekonomik canlılık enflasyonu yükseltirken işsizlik oranını tarihinin en düşük seviyesine indirdi.

AB’nin resmi istatistik kurumu Eurostat’ın kesinleşmemiş verilerine göre, avro Bölgesi’nde geçen ay yüzde 1,8 olan enflasyon oranı, mart ayında yüzde 1,9′a tırmandı.

Kesinleşmiş verilere göre avro  Bölgesi’nde işsizlik oranı ise şubat ayında yüzde 7,3′e indi. Ortak para avro kullanan 13 ülkedeki işsizlik oranı geçen yılın aynı döneminde yüzde 8,2 ve bir önceki ay yüzde 7,4 seviyesindeydi.

Geçici verilere göre 2007 yılı şubat ayında dış ticaret açığı yüzde 0,6 oranında düşerek 3 milyar 741 milyon dolardan 3 milyar 718 milyon dolara geriledi. Geçen yılın aynı ayına göre ihracat yüzde 25,7 oranında artarak 7.614 milyon dolar, ithalat yüzde 15,7 oranında artarak 11 milyar 331 milyon dolar şeklinde gerçekleşti.

Türkiye İstatistik Kurumu’ndan (TÜİK) yapılan açıklamaya göre, 2006 Şubat ayında yüzde 61,8 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı, 2007 Şubat ayında yüzde 67,2 olarak gerçekleşti.