Bir kömür parçasının gücü

Posted by ertemcemil132 | Posted in Star Gazete Yazıları | Posted on 03-11-2011

0

Bugün İsviçre’deki Nükleer Araştırma Merkezi’nden (CERN) gelen şaşırtıcı haberle başlayalım. Sanıyorum bu gelişme, hem dünya medyasında hem de fizik çevrelerinde önemli bir tartışmanın başlangıcı olacak. Ama bu tartışmanın, Einstein’ın teorisi üzerinden devam edeceğini sanmıyorum.  Zaten bu Einstein’a haksızlık olur. Çünkü onun kuramının adı ‘görelilik kuramı’ dolayısıyla adı görelilik olan bir kuramın mutlak olacağını savunmak pek mümkün değil.  CERN’de yapılan deneyin Einstein’ın kuramının çöktüğ

Türkiye’nin dış politikası nasıl belirleniyor?

Posted by ertemcemil132 | Posted in Makaleler, Star Gazete Yazıları | Posted on 15-10-2011

2

Başbakan’ın dünkü Kızılcahamam konuşmasında yine yeni Anayasa vurgusu güçlüydü.  Dünkü konuşmadan beni aklımda kalan iki temel vurgu oldu. Birincisi yeni Anayasa’nın 29 yıldır devam eden darbe sürecine son noktayı koyacak bir başlangıç olacağı ve bu başlangıcının (Anayasa’nın) milletçe yapılacağı.  Başbakan’ın ikinci önemli çıkışı da, dünyada yeni bir dönemin başladığını ve bunun parti olarak farkında olduklarını ısrarla söylemesidir.

Bu farkındalığın aslında şu sıralar Türkiye’nin giderek belirginleşen dış politika değişimine yansıdığını izliyoruz. Esad’ın, geçen hafta Şam’da düzenlediği naylon gösteri,  Esad ve Baas rejimi konusunda kafası karışık olan muhalefetin kafa karışıklığına son verdiğini söyleyebiliriz.  Başta CHP olmak üzere bilumum nasyonal sosyalist cenahın, bu Baas rejimi için, ‘içerideki’ El-Muhaberat gazetecileri çizgisinden, bundan sonra da, şaşmayacağından şüpheniz olmasın.

Mesela Hüsnü Mahalli, öteden beri Türkiye’nin Suriye ve diğer Baas rejimleri politikasının (dolayısıyla yeni dış politikasının)  hem Batı’nın hem de ‘çağdışı’, karanlık Arap rejimlerinin ‘gazıyla’ şekillendiğini söyleyip duruyor. Burada tabii ki Hüsnü Mahalli’ye göre, çağdışı ve karanlık Arap rejimleri, petrol zengini körfez ülkeleri; kesinlikle kendi halkını katleden, çoluk-çocuk demeden en ufak gösteriye ateş açan, ülkesinin petrol gelirlerini, eş-dost-akrabadan oluşan bir azınlık oligarşisine peşkeş çeken Baas rejimleri karanlık rejimler olmuyor. Şöyle yazıyor Mahalli; ‘Arap Baharı’ rüzgarı poyrazdan sert esmemiş olsaydı belki de bugün Türkiye’nin bölgesindeki prestij, saygınlık ve gücü çok daha farklı bir düzeyde olacaktı. Türkiye’nin Suriye ile dostluğu belki de tarihsel bir projeyi gerçekleştirmiş olacaktı. Sünni ve İslamcı AK Parti, laik Alevi Esad’ı dönüştürecek ve tüm kesimleriyle Suriye halkı, Türkiye’nin demokratik sürecinin bir parçası olacaktı.’

Tarih bize göstermiştir ki, halkların beklenmedik rüzgârı, en çok eski rejimin istihbarat örgütlerini şaşırtır. Şaşırırlar ve hep aynı şeyleri yaparak, söyleyerek durumu kontrol edeceklerini sanırlar. Hüsnü Bey’de aslında şaşırmış ama şaşkınlığını beyhude bir hayıflanmayla örtmeye çalışıyor: Çok komik; Mahalli’ye göre, Arap Baharı bu kadar sert olmasaymış Türkiye’nin bölgesindeki prestij ve gücü çok farklı olacakmış. Bu farklılıkta, Türkiye’nin, Ortadoğu tarihinin en kanlı Baas rejimlerinden biriyle ‘tarihsel bir proje’ gerçekleştirmesine yol açacakmış.

Ortadoğu ‘uzmanı’ öyle mi?

Mahalli’nin anlatmak istediği, İsrail ve Batı karşıtı bir Türkiye-Baas rejimleri ittifakı ise bırakın bunun konjoktürel açıdan saçmalığını, bugün Ortadoğu’nun dinamikleri ve bu dinamiklerin küresel krizle (dönüşüm) buluşması açısından da bu, düşünülemeyecek kadar saçma bir çıkarım.  (Mahalli gibiler, İsrail ve Suriye’nin, tıpkı bir zamanlar Sovyetler-ABD gibi, birbirine düşman olduğunu sanıyor; hayır bunlar, tıpkı soğuk savaştaki ABD-Sovyet ittifakı gibi, birbirlerini ayakta tutan örtülü ittifaklar-bloklardır.)

Birde Mahalli, yıllardır bu ülkede kendisini Ortadoğu uzmanı diye tanıtıp yazıyor; peki sizce böyle biri niye iktidar partisinden bahsederken başına ‘Sünni ve İslamcı ‘ nitelemesini koyar. Bunu yarı cahil-oryantalist- lobici batılı yazarlar bile yapmıyor. Sayın Mahalli, Ak Parti’nin hangi programında, söyleminde bu vurguyu gördünüz; vereceğiniz yanıtı biliyorum, ama sosyolojik ve siyasi olarak da Ak Parti böyle bir parti değil ki… Bu nitelemeyi, böyle kör gözüm parmağına yazacak kadar cahil olamazsınız o zaman neyi anlatmak istiyorsunuz? Yoksa Esad gibiler nasıl Suriye’de bir azınlığın şiddete dayalı iktidarıysa, Ak Parti’de, Türkiye’de yalnız Sünni Müslümanların iktidarı mı demek istediniz. Bırakın Ak Parti’yi Türkiye’de hiçbir siyasi parti ya da iktidar, örtülü olarak, bir dini kesimin sözcüsü olduğunu söyleyemez çünkü Türkiye’nin iktisadi-siyasi, sosyolojik gerçekleri, batının sınırlarını çizdiği Ortadoğu coğrafyasından çok farklıdır. Türkiye’de partiler, batıda olduğu gibi, sınıfsal, toplumsal, tarihi temeller üzerine oturur.  Size bir tavsiye, böyle provakatif nitelemeler yapmamanız en iyisi, çünkü kim olduğunuzu iyice açığa çıkartıyor.

Mahalli gibiler şunu hiçbir zaman anlamayacak: Türkiye ‘eski’ Türkiye değil artık… Türkiye, Baskın Oran’ın çok yerinde nitelemesiyle, bir eksen devlet.  Bir tarafları kırık petrol zengini şeyhlerin ya da pusulasını kaybetmiş batının gazıyla dış politikanın belirlendiği günleri geçtik…

Isınmanın Yolu Barıştan Geçiyor

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-01-05 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Kış iyice yerleşti; tabi kışla birlikte artık geleneksel sorunlarımızdan biri olan doğalgaz sorunu da yine kapıya dayandı. Türkiye’nin doğalgaza gereksinimi her yıl katlanarak artıyor.

Doğalgaz sorunu ve bağımlılığı, başından beri hem kaynaklarımızı yağmalayan rantçı bir kesim yarattı hem de geçinemediğimiz komşular için gerektiğinde Türkiye’ye karşı kullanacakları bir silah. The Daily Telegraph, İran’ın Türkiye’ye sağladığı doğalgazı kesmesinin, İran’ın büyük gaz rezervlerini ekonomik silah olarak kullanması korkuları yarattığını yazdı. Bu şimdilik çok doğru değil ama elindeki suyu komşularına karşı bir tehdit aracı olarak kullanmayı hak sayan bir anlayışa karşı İran, zamanı gelince, niye doğalgazla yanıt vermesin.

Ama İran bir yana doğalgazda Türkiye’yi çok önemli sorunlar bekliyor. Olmayan bir kaynağa, çok hızlı olarak, kendimizi bağımlı yaptık. Bakın Türkiye’yi bir köprü olarak Avrupa’ya bağlayacak bütün gaz projeleri tıpkı Türkiye’nin AB üyeliği gibi bir ileri iki geri gidiyor. Eğer bu konuda başından beri yağmacı olmayan, akılcı bir anlayışı benimseseydik şimdi böyle bir sorunumuz olmadığı gibi zengin doğal gaz rezervlerine sahip Ortadoğu, Hazar, Orta Asya’dan AB’ye gaz geçişini yapıyor olurduk. Ama bunu yapamadık. Olmayan bir kaynağı pahalı alıp yağmalayarak rantçı bir sınıf yarattık. Bununla da kalmayıp komşularla düşmanca ilişkiler geliştirip onların eline bir de doğalgaz kozu verdik.

BOTAŞ’ın elindeki bütün doğalgaz geçiş projeleri barışa ve iyi komşuluğa dayanıyor. Örneğin şimdi siz Yunanistan’la, silah tekellerine uyup silah almak için, yeni bir Ege gerginliği yaratırsanız kucağınızda aynı anda bir enerji sorunu da bulursunuz.

Türkiye’nin şu an gaz tüketimi 30,5 milyar metre küp, ama BOTAŞ’ın senaryolarına göre bu katlanarak artacak. 2010 yılında 43, 2020’de 65 milyar metre küp olacak. Ancak arz, yapılan anlaşmaların süresi dolacağı için, giderek düşüyor. 2020 yılında Türkiye yaklaşık 25 milyar metre küp doğalgaz açığı ile karşı karşıya kalacak.

Türkiye bırakın var olan doğalgaz rezervlerini çıkarmayı, doğru dürüst bir depolama tesisi yapmayı bile beceremedi.

G. Doğu Anadolu bölgesinin, petrol ve gaz aramacılığının gerektirdiği modern tekniklerle aranması anlamında, henüz yüzde 20 oranında aranabildiğini, bu oranın gaz üretimimizin tamamını gerçekleştirdiğimiz Trakya bölgesi için yüzde 17 olduğunu artık kamuoyunun bilmesi gerekiyor. Türkiye’nin enerji konusunda komşularıyla akılcı anlaşmalar yapması, var olan rezervlerini ekonomik güce dönüştürmesi barış ve demokrasiden geçiyor.

Yağmacı militarist azınlığın sömürüsünden Türkiye kurtulmak zorunda.

Peki, hep böyle mi olacak bu yağmacı azınlık bizi esir alıp, doğalgaz örneğinde olduğu gibi, çaresizliğe mi mahkûm edecek. Tabi ki hayır, ama ısınmanın da geçinmenin de yolu barış ve demokrasiden geçiyor. Kendi devletini soyup, kaynaklarını yağmalayan, komşularını, silah tekellerinden silah almak için, tehdit eden sonra da “yurtsever” olan bir yükten Türkiye’nin artık kendisini kurtarması lazım.

İşçi sınıfının yeni yönü

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Perşembe günü tüm dünyada işçi sınıfı, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs’ı kutlayacak. Türkiye’de de bu sefer 1 Mayıs bütün sendikaların katılımıyla, son yılların en kitlesel kutlamasına sahne olacak. Umarım devlet yine devletliğini yapmaz, 1 Mayıs alanını, Taksim’i işçilere bırakır.

Çalışma Bakanlığının verilerine göre, Türkiye’de kamu hariç 5,3 milyon civarında işçi var. Bu işçilerin yüzde 58’i sendikalı. Sendikalaşma oranı 2002’den beri artmıyor.

Türkiye’de en fazla işçi inşaat, sonra metal ve dokumada var. Ama en çok artan işçi metal iş kolunda. Çünkü Türkiye’de tekstil gerilerken otomotiv ve onun yan sanayileri gelişiyor.

Bu açıdan bu işkolundaki örgütlülük bugün bize Türkiye işçi sınıfının içinde bulunduğu durumu gösteriyor.

Geçen hafta sonu TAREM (Toplumsal Araştırma ve Eğitim Merkezi ) ve DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikasının düzenlediği panele katıldım. Yaşadığımız krizde ve sonrasında çalışanların fırsatlarının ve zorluklarının ne olacağı konuşuldu. Metal işçisi çok şeyin farkında; tabii bunda örgütlü oldukları sendikanın payı var. Birleşik Metal-İş, işçi hareketi tarihine damgasını vuran pek çok grev ve direnişi örgütleyen, Türkiye Maden-İş’in devamı. Kavel Grevi, Sungurlar Direnişi, MESS’e bağlı işyerlerinde 1964, 1977–1978 ve 1980 yıllarında yaşanan yaygın grevler bu sendikanın yürüttüğü etkinliklerdi. İşte böyle bir gelenekten gelen Birleşik Metal-İş şimdilerde ikili bir görevi üstlenmiş durumda. Birincisi Türkiye’nin en hızlı işçileşen ve gelişen en dinamik sektöründe örgütlenmek ve işçinin haklarına sahip çıkmak, ikincisi ise bu işkolunda ağırlığı olan ama artık sarıdan faşizmin  siyahına  dönmüş bir sendikanın ideolojik ve politik ağırlığını kırmak. Birleşik Metal-İş’in bunu başarması metal iş kolundaki işçilerin haklarını almalarının ötesinde bir şey olacak. Yapılan panelde işçiler milliyetçiliğin ve içe kapalı bir Türkiye’nin kendileri için daha fazla sömürü ve yoksulluk olduğunu vurguladılar. AB süreci ve demokratikleşmenin çalışanlar için bir fırsat olduğu da genel kabul gören görüştü. Çalışanlar bu konuda kendilerine dayatılan ve mücadeleyi dar ulusalcı bir kalıba sokan sağ ve “sol” milliyetçiliğin farkında.

Bugün üretim eksenin “gelişmekte olan ülkelere” kayması sonucunda buralarda sendikal hareketlilik ve örgütlenme artıyor. Dünyada sendikalaşma 1945–1970 arası çok önemli sayısal yükselişler göstermiştir. Ancak bu devletin de araya girdiği ve yönlendirdiği sarı sendikacılığı öne çıkarmış ve gerçek anlamda bir sendikal mücadele alanı yaratmamıştır. Bugün her şeye rağmen sendikal mücadele “gelişmekte olan ülkelerde” artıyor.

İşçi sınıfı bu süreçte toplu pazarlık gücünü de artırmalıdır. Bugün toplu pazarlık gücü sendikal örgütlülükten ayrı olarak etki alanı açısından güçlü bir silahtır.

Bu önümüzdeki günlerde işçi sınıfının devletsiz, gerçek bir sendikal mücadele ve örgütlenme açısından önünün açılması anlamına da gelecektir.

Toplu sözleşmelerin kapsamı ve uygulama gücünü kıtasal hale getirmek bugün işçi sınıfının ilk hedefi olmalıdır. Toplu pazarlığın kapsama alanı genişletilmeli ve bu alan sendikasız işçileri de kapsamalıdır. Avrupa sendikaları azalan güçlerine çözüm olarak sendikal birleşmelere yönelmektedirler. Kimya, Enerji ve Maden işçileri uluslar arası federasyonu (ICEM), sendikal hareket için temel sorunun “bütünleşen küresel piyasaya karşı sendikaların yenilenme ve bütünleşmesi olduğunu ortaya koyuyor.

Bugün AKP iktidarı Cumhuriyet tarihinin, çalışanlar açısından en güçsüz iktidarlarından biridir. İktidardan tasfiye edilmekte olan faşist ve militarist yapılar da AKP ile uğraşmakta, bir süre daha iktidarlarını devam ettirmek için bütün imkânları ve hukuk dışı yolları –darbe ve benzeri girişimler dâhil- kullanmak istemektedirler. İşçiler AKP iktidarıyla mücadele ederken darbeci ve yağmacı azınlığın oyununa da gelmemeli politik süreci doğru okumalıdır. Bu açıdan önümüzdeki 1 Mayıs önemli bir deney olacaktır.

İşçi sınıfı kendi enternasyonal sınıf bayraklarıyla alanı doldurmalıdır.

Cui Bono: Kimin Çıkarına?

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-02-26 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Marcus Tullius Cicero heyecanla ayağa kalktı; sakin ama kararlı bir ses tonuyla “onurlu yargıçlar” diye söze başladı; “onurlu yargıçlar şimdi burada vereceğiniz karar, yalnızca bu sanığın hayatıyla ilgili olmayacaktır; Roma’nın ve hepimizin adalete olan güvenini yeniden sağlayacaktır. Kararınızı vermeden önce bir şeyi hatırlatmak istiyorum: Her biriniz kendinize sorun; bu cinayet kimin çıkarıdır; bu cinayetten en çok kimler yararlanmışlardır. Yani “cui bono” ? Cicero’nun bu savunması, o tarihten bu yana cinayetlerin ve savaşların arkasındaki gerçek nedeni bulmamıza yarayan anahtar kavramı önümüze atmıştır. Cui bono? Kimin çıkarına?

Şimdi bütün bu olan bitenlere bakıp Cicero’nun bu basit sorusuyla işin içinden çıkabilirmiyiz? Evet, ortada ölüm ve kan var. Ve Einstein da dediği gibi savaşlardaki ölümler de bir cinayettir. Gencecik insanların öldürüldüğü bir cinayet silsilesini hep birlikte izliyoruz.

Bugün gerçekler tabii ki Cicero’nun sorusu kadar yalın değil; ama binlerce yıl öncesinden gelen bu akıl bize olayların çözümü için neden-sonuç ilişkisini öğütlüyor.

CUİ BONO: TÜRKİYE – 2008

Türkiye ekonomisi hızla küresel durgunluğun tetiklediği bir açmaza doğru gidiyor. Bugün ekonomi yarım yamalak gelişen bir sanayi ve finans-hizmetler sektörleri üzerinde duruyor. AB finansal hizmetler tek pazarına girdik bile.

Türkiye, bankacılık, sigortacılık ve diğer mali hizmetlerde ve piyasalarda, tam üyeliliğin gerçekleşmesinden çok önce tek pazar uygulamasına fiilen geçiyor. Banka ve sigorta gibi fon havuzu sektörler Türk burjuvazisinin denetiminde olmayacak. Hatta bir müddet sonra Türkiye avroya geçerse Merkez Bankası Avrupa Merkez Bankası’nın yerel bir şubesi olacak. Mali kesimin yakın gelecekteki bu entegrasyonu bir kesim iktidar odağı için belirsizlik ve endişe kaynağı.

Öte yandan sanayiye dayalı büyümeye çalışan kesimlerin 20. yüzyıl başındaki Alman burjuvazisi gibi iki önemli “küçük” sorunu var:

1) Hammadde sorunu 2) Pazar sorunu.

Hammadde sorununun başında tabi petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynakları geliyor. Türkiye ekonomisi giderek artan enerji maliyetlerini kaldıracak durumda değil.

İkinci sorunumuz tabii pazar. Türkiye pazarı artık yeterli değil. Zaten günümüzde hiçbir ekonomi yalnız ulusal pazara dayalı olarak gelişemez. Bunun için diğer Avrupalı ve Asyalı rakiplerine göre zayıf olan Türkiye, Ortadoğu’da yaratacağı siyasi ve askeri güçle pazar olanaklarını güçlendirmeye çalışıyor.

Türkiye büyük burjuvazisi ABD ve AB’nin de onanıyla K.Irak’ta ki enerji kaynakları üzerinde söz sahibi olmak istiyor. Bu son yapılan operasyon hem ABD’ye hem de AB’ye bölgedeki en büyük askeri güç benim; sizin buralardaki malınızın mülkünüzün teminatı benim operasyonudur.

Bu operasyonun dört temel amacı vardır:

1) Türkiye’nin militarist bölgesel güç olduğunu kanıtlama ve bu yolla Irak’taki enerji damarlarını denetleme pozisyonu yakalaması amacı

2) Bağımsız ama sorunsuz bir Kürt Federe devletinin kurulması amacı

3) Kerkük’ün Kürt bölgesi içinde değil de özel statüde kalması amacı

4) Silahları bırakma ve politik yeni bir açılım yapma aşamasında olan PKK’yı “silah bırakmamaya” zorlamak.

Bundan sonrası için birçok senaryo geliştirilebilir. Ancak sonuç olarak bölgenin tarihsel gelişimi ve dünyadaki sermaye birikiminin yönü tek bir noktayı işaret etmektedir:

TÜSİAD’tan hükümete kadar olan kesimler ABD’yle uzlaştıkları gibi bu müdahalenin yumuşak bir Federe Kürt Devleti’ni ve Kerkük meselesini gündeme taşımasını istemektedirler. Kerkük’ün Kürt yönetimi sınırları içinde kalması ancak enerji kaynaklarının uluslararası denetimi şimdilik anlaşma noktasıdır. (bu uzun vadeli anlaşmanın yapıldığını çeşitli kaynaklar teyit etmektedir.) Bu anlamda Türkiye’nin askeri varlığı değil ama siyasi ve ekonomik varlığı bölgede kalıcıdır. Ya da kalıcı olması planlanmaktadır.

Bu operasyon özünde Türkiye, Kürt yönetimi ve İran’ın, Amerikan çıkarları ve Bush sonrası politikaları doğrultusunda kucaklaşma operasyonudur.

Türkiye’de, şimdiki Irak yönetimi de, ABD’de ve Kürtler de yüz milyarlarca dolar olan petrol, doğal gaz, uyuşturucu, inşaat, lojistik, ulaştırma ve giderek finans- hizmetler gibi para basan alanları başıboş ve birbirlerine bırakmayacaklardır. Herkes gücü ve uygulayacağı stratejinin doğruluğu-geçerliliği oranında pay alacaktır.

Ölen çocuklar mı dediniz?