Yaratıcı bir dinamik: Avro

Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem Taraf Gazetesi Yazısı

Barrosso’nun ziyareti ve AKP’nin yeniden AB sürecini hatırlaması şu bitmek tükenmek bilmeyen AB tartışmalarını yine gündeme getirdi. AB, Türkiye için bir turnusol kâğıdı. Türkiye’de AB karşıtlığı, AB’nin ne olduğu üzerinden değil, Türkiye’nin ne olması gerektiği üzerinden gidiyor. Örneğin “sol” her zaman AB’nin kendisiyle AB sürecinin dinamiklerini birbirine karıştırmıştır. Bundan dolayı AB karşıtları hiçbir zaman AB’yi ve onun kurumlarını anlamadılar, onun dinamiklerini ve Türkiye üzerindeki etkilerini çözmeye çalışmadılar. Mesela bu kesimi en çok AB parası avro şaşırtmıştır. Almanya’nın marktan, Fransa’nın franktan nasıl vazgeçtiğini bir türlü çözemiyorlar.

AB anayasası suya düştüğünde, her kesimden bilumum “ulusalcı” ayaklanmıştı. AB’nin zaten hiçbir zaman bir siyasal birlik olamayacağı, yakın gelecekte parçalanacağı ve ulus-devlet gerçeğinin hepimizin sonsuza kadar tek gerçeği olduğunu hep bir ağızdan (hem sağdan hem soldan) haykırmaya başladılar.

Ulus-devletin en önemli egemenlik alanlarından biri olan ulusal paranın Avrupa’da tekrar gündeme geleceğini de ileri sürdüler. Hatta bunlardan hızını alamayanlar İtalya’da fiili olarak lirete dönüş yapıldığını, bazı benzin istasyonlarında liretin kullanılmaya başlandığını bile ileri sürdü.

İşte milliyetçiliğin her türlüsünün en önemli sorunu budur. Onlar aslında her zaman kapitalizmin bekasını isterler. (Sonuçta bu bir ana-çocuk ilişkisidir.) Ama kapitalizmin bekasının onun rasyonalitesinden geçtiğini anlamazlar. Yine öyle oluyor.

Kapitalizm yetmişli yılların sonunda ilan etti: “Ben, bundan sonra bana gerekli olan sermayeyi ulus-devlet üzerinden biriktirmeyeceğim; büyük bölgesel-kıtasal pazarlar ve birlikler yaratacağım” Bu irade kapitalizmin tarihindeki en önemli iradedir. AB, bu iradenin sonucunda ekonomik birlikten siyasi birliğe doğru evrilmiş ve bu siyasi birliğin genel eşdeğeri (parası) olan avroyu yaratmıştır. Avro, bu anlamda yaratıcı bir dinamiktir.

AB kapitalizminin bir rezerv para yaratma iradesi ve bunun sonucunda avronun doğması 21. yüzyılın hemen başında olmuştur ama belki de bu durum, yüzyılın en önemli ekonomik hatta siyasi olayı olmaya adaydır. Bir noktada siyasi olayıdır; avro, AB siyasi birliğinin, ulusal devletleri aşarak yeni kıtasal bir oluşum yaratmasının en önemli kaldıracıdır.

Avronun yaratıcıları onu, Maastrich kriterlerine dayandırmışlardır. Maastrich kriterleri ulusal merkez bankalarının yerini alan Avrupa Merkez Bankası’nın temel felsefesidir. Bugün merkez bankalarının bağımsızlığı deyince para politikalarının, ulusal hükümetlerden bağımsız olarak merkez bankalarınca yürütülmesi anlaşılır. Avronun bir zorlama olduğu ve yürümeyeceği iddiaları da, en azından, iktisadi değil siyasi savlardır. Avro iki nedenden bugün kapitalizm için gereklidir; bunlardan birincisi dolar karşısında alternatif bir rezerv para, bugünkü koşullarda, olmak zorundadır, bu operasyonel bir gerekliliktir. İkincisi kapitalizmin ulusal pazarlar yerine kıtasal pazarların inşası için kıtasal-küresel para birimlerine ihtiyacı vardır.

Avronun arkasında devlet yok yürümez iddialarına gelince kapitalizm artık parayı devletler eliyle üretmeyecek. “Bağımsız” Kıtasal Merkez Bankaları eliyle üretecek ve yürütecek. Para devletin gücüne değil, ekonominin rasyonalitesine dayanacak. Siyasi değil, ekonomik karşılığı olacak.

Yani kısaca ne Hitler’in ruhu markı ne de Mussolini’nin hayaleti lireti geri getirebilir.

Türk lirasını sormayın o daha uzunca bir süre var olacak. Biliyorsunuz” bizimki” yaşıyor.

Ergenekon’un ‘sivil kanadı’, hanehalkları ve ötesi

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-22 tarihli Sesonline.net Yazısı

Böylesi istesek olmazdı herhalde. Şu Ergenekon operasyonu’nun üstüne TÜSİAD’ın ve Merkez Bankası’nın “hanehalkı çalışması” geldi. Ne alakası var demeyin: Bu çalışma 2002–2005 döneminde hane halklarının yapısını ortaya koyuyor. Ancak çalışma Türkiye’de bundan sonrasının da sosyolojik ve ekonomik yapısının işaretleri veriyor.

Ergenekon operasyonu da Türkiye’nin bundan sonraki siyasi yapısını ve aktörlerini belirleyeceği gibi, Türkiye’de “sol”un nasıl bir geçmişten geldiğini de ortaya koydu.

Bu kısa yazıda bu ilişkileri analiz edeceğiz. Ama hem Ergenekon operasyonu hem de TÜSİAD’ın hanehalkları çalışması bir AKP süreci özeti gibi. Hanehalkları çalışması 2002–2005 dönemini kapsadığı için AKP’ye ayna tutuyor. Evet, şimdi ilk önce kavramlardan başlayalım. Ergenekon ve hanehalkı kavramlarından.

KİMDİR BU HANEHALKI

Hanehalkı olmanız için bir konutta yaşamanız ve kazanç ve masraflarınızı ayırmamanız gerekiyor. Yani aynı evde kalan ama diş macunlarını paylaşmayan öğrenci kardeşlerimiz hanehalkı sayılmıyor. Türkiye’nin 72,6 milyon kurumsal olmayan nüfusu, ortalama büyüklüğü 4,1 olan yaklaşık 17,7 milyon haneye dağılmaktadır. Burada hemen iki özelliğe dikkatinizi çekelim: Birincisi hanehalklarının yaklaşık 4 nüfustan oluşması Türkiye’de kapitalist değişimin önemli sosyolojik işaretlerinden biri sayılan “çekirdek aile” olgusunun yakalandığını göstermektedir. Zaten bu olgu çalışmada tarımın, çeşitli açılardan, çözüldüğü vurgulanarak güçlendirilmektedir. Ancak ikinci önemli özellik ise; kır ve kent arasındaki gelir ve sosyal yaşam farkının artmakta olduğudur. Bu olgu kırın küçüldüğünü ama küçülen kırda yaşamak zorunda olanlarında çok güç şartlarda ve mecbur olduklarını için yaşadıklarını bize anlatmaktadır. Kente oturan hanehalklarının büyük bir bölümü kırla olan ilişkisini ya tamamen koparmış ya da koparmak üzeredir. Bu durum Türkiye’de yoksulluğun en önemli nedenlerindendir. Kentlerin kırla olan ekonomik ve sosyal ilişkisinin kopması düşük ve orta gelirli ailelerde borçlanmaya dönük bütçe ekonomisine yol açmıştır. Türkiye’de hanehalkları okul çağında ya da işsiz genç bireyleri barındırmakta ve bunların kent sosyal yaşamına katılımı sorunlu olmaktadır. Eğitim ve iş sorunu çeken bu genç nüfus aynı zamanda kimlik sorununu da yaşamaktadır. Bu nüfusun sosyal ve kültürel yalpalanması ‘sol hareketlere’ yansımaktadır. Geçmişte gençliğin sola kazandırdığı dinamiği bugün göremiyoruz. Sol bu yüzden hala “soğuk savaştan” kalma “teorileri” ezbere tekrarlayan örümcek kafalı ihtiyarların elinde.

ŞU 2001 SONRASI

Türkiye’nin 2001 krizinden sonraki ekonomik ve siyasi yapılanması çok önemli. Çünkü bu yeniden inşa sayılabilecek süreç hem ekonomik hem de siyasi aktörleri değiştirmektedir. Ekonomik olarak Türkiye AB mali pazarına girmiştir bile. Banka sistemi, sigortacılık ve sermaye piyasaları AB sermayesi başta olmak üzere uluslararası sermayenin bir parçasıdır artık. Siyasi yapılanmada bu ekonomik değişime uygun olarak kendini tamamlama sancıları çekmektedir. Bugün solun ve sağın bütün yapıları ve aktörleri değişirken, Cumhuriyetin hukuki ve idari yapısı bu köklü değişime direnmektedir. Şimdi ikinci kavramınızı açıklayarak hem Ergenekon operasyonun iki aşamasını hem de 2001 sonrası hanehalkları rakamlarını yorumlayalım. Ama önce ‘ikinci anahtar kavramımızın’ tanımı.

NEDİR BU ERGENEKON?

Yapılan operasyonlar ve ortaya çıkan isimlerle epey renklenen bu kavram, aslında şimdilerde Türkiye’nin siyasi tarihinin bir özeti olabilecek tartışmaların ve iktidar mücadelesinin en özlü anlatımıdır. Biraz dikkat edersek şimdiye kadar başımıza gelenlerin kaynağını bu kavramın açılımının karanlık labirentlerinde bulabiliriz.

Cumhuriyetin tarihiyle sınırlı kalmayan Osmanlı’dan beri süren “devletçi geleneğin” izleri Ergenekon’da olduğu gibi, 12 Eylül öncesinin “faşist” katillerini ve örgütlenmesini bu yapıda görebilirsiniz. Ama Ergenekon tabii ki bu kadarla bitmiyor. Doksanlı yılların “özelleştirme” ve “çek-senet mafyaları” (yeğen ve kara para ekonomisi) 2001 sonrasının kavruk ve işsiz “taşra faşistleri” ve nihayet bu ülkenin “sol bildiği” ancak başından beri devletçi-neo faşist bir geleneği (tıpkı Mussolini gibi) gizliden gizliye savunan “ihtiyar”ları da Ergenekon içinde.

Peki, bu yapı niye şimdi çözülüyor? Çünkü Türkiye oligarşisi çözülüyor. Türkiye’de ulus-devletle birlikte iktidarda olan sermaye güçleri artık hem geleneksel devlet güçlerini yanlarında istemiyorlar hem de kendileri için her zaman koltuk değneği olmuş ve hükümetlerde (çoğu zaman içişleri bakanı olarak) yer almış yarı-feodal, şimdilerde de militarist-feodal, unsurlardan kurtulmak istiyorlar. Artık zaten Türkiye’de, yerel homojen sermaye iktidarı olmayacak. Uluslar arası finans-bilişim ve sanayi sermayesi hâkim güç olarak iktidara tek başına geliyor. Bu çok önemli bir değişim. Zaten bu sürecin ve değişimin tam ortasında olduğumuzu aşağıda vereceğimiz hanehalkları çalışması rakamları kanıtlıyor. Şimdi çalışmanın sonuçlarına bakalım ve buna bağlı olarak önümüzdeki günleri tahmin etmeye çalışalım.

TARIMDAKİ ÇÖZÜLME VE İŞSİZLİK

Türkiye’de yukarıda özetlemeye çalıştığımız sürecin, çalışmada sıkça vurgulanan, iki önemli dinamiği vardır. Birincisi tarımdaki çözülme; ikincisi ise artan genç nüfus ve buna bağlı işsizlik. İncelenen dönemde istihdamın sektörel dağılımı çok önemli ölçüde değişmiştir. Tarım sektörünün istihdam içindeki payı 2002–2004 döneminde ortalama yüzde 34,3 iken, 2005 ve 2006 yıllarında keskin bir çözülme yaşanmış ve bu oran 27,3’e düşmüştür. Türkiye işte bu değişim sürecinde ve bunun sosyal sancılarını çekiyor. “Ogün Samast”lar bu çözülmenin çocuklarıdır. Öte yandan, bu süreçte kentlerde istihdam artış eğilimi sürmüş ama eğitimli ve işsiz genç nüfusun sayısı artmıştır. İşgücüne dâhil olmama eğilimi en çok kırsal kesimde görülmektedir. Son dört yılda işgücüne dâhil olmayan nüfusun payı 5,4 puan artmıştır.

GELİR DAĞILIMI KENTLERDE GÖRELİ DÜZELİYOR

Türkiye’de 2005 yılında, hane gelirinin yüzde 6’sı birinci yüzde 20’lik gelir grubundaki haneler tarafından paylaşılırken, beşinci yüzde 20’lik gelir grubundaki haneler toplam gelirin yüzde 44,4’ünü elde etmektedirler. Beşinci ve birinci yüzde 20’lik gruplar arasındaki gelir farkı 2002 yılında 9,46 kat iken, 2005 yılında 7,35 kata gerilemiştir. Bu olguyu “Gini katsayı”nda izliyoruz. 2002 yılında 0,44 olan katsayı 2005 yılında 0,38’e gerilemiştir.

Ancak burada atlanmaması gereken olgu, bu göreli iyileşmenin borçlanarak yapılmış olmasıdır.

Borçlanma, en yoksul yüzde 20’de 2002’de 3,6 milyar YTL iken, 2005’te 5,6 milyar YTL’ ye çıkıyor. İşin ilginci orta ve üst düzey gelir grupları bu süreçte doğru dürüst tasarruf yapmamışlar.

Bu gruplar kazandıklarını harcamışlar. Bu çok doğru bir sonuç değil. Muhtemelen bu ankete yanıt verenler gerçek gelirlerini sakladılar. Yalnız kentlerde düzelen gelir dağılımının borçla olduğu kesin. Öte yandan tasarruf eğilimimizde düşmektedir. 2002–2004 döneminde 16,8 olan tasarruf eğilimi, 2005 yılında yüzde 10 seviyesine düşmüştür.

Türkiye yukarıda özetlediğimiz değişimi, dış dünyanın tasarruflarını kullanarak yapmaktadır. Bu sürecin ve AKP’nin yumuşak karnıdır.

YA KÜRESEL KRİZ?

Şimdilerde yaşadığımız gel-gitlerin 1970’lerden beri yaşanılanlardan farklı olduğunu artık biliyoruz. Şimdi yaşadığımız bir kriz değil, daha doğrusu şimdi ortaya çıkmış bir kriz değil. Bu olan, dünyadaki siyasi ve ekonomik güç dengesinin değişimi ve 1971’de başladı. 1971’de Nixon doları altından ayırıp başıboş bıraktığında bugünlerinde adımını atmıştı. O tarihten bu yana ABD ekonomisi kaynaklı birçok sarsıntı yaşadık. Ama bu sonuncusu doların ve ABD’nin egemenliğine son vereceği için en güçlüsü ve sonuç alıcı olanı.

Avro-dolar paritesi bu çok önemli gerçeği yansıtıyor. Şu an avro bölgesi milli geliri tarihte ilk defa ABD milli gelirini aştı.

Şimdi burada Türkiye açısından tartışmamız gereken iki olgu var. İlki; ABD’nin parasal ve ekonomik güç devrinin, dünyada siyasi ve ekonomik bir ayrışmayla mı yoksa bütünleşmeyle mi sonuçlanacağı, ikincisi ise bu süreçte Türkiye’nin rolü ve duracağı yer.

Dünya ekonomisindeki yeni dengenin bir ayrışma (gelişmiş ülkeler-gelişmemiş ülkeler ya da bölgeler) olarak değil de tam anlamıyla küresel bir bütünleşmeyle oluşacağını söyleyebiliriz. “Gelişen ülkeler” ekonomilerine baktığımızda bu gerçeği görüyoruz. Örneğin DAX endeksinin (Almanya) yılbaşından beri kaybı yüzde 10 civarında. Gelişmekte olan ülkelerin kaybı da 12,5 civarında. Ancak burada ilginç bir nokta var. Bu süreçte dünya ekonomisinin üretim üssü olan ekonomilerinden Brezilya ve Arjantin’in borsaları Bovespa ve Meriva yüzde 3 seviyelerinde değer kaybetti. Siyasi sorunlarla boğuşan ve yağmacı ekonominin artıklarını temizleyemeyen Türkiye’nin İMKB’si ise; yılbaşından bu yana yüzde 23,3 değer kaybetti. İMKB’nin 14 Mart müdahalesinden sonraki kaybı ise yüzde 7,5. Aynı şekilde Brezilya reali yılbaşından bu yana dolar karşısında en iyi performansı gösteren para. YTL ise, yüzde 9 reel faize rağmen, eksi yüzde 4 ile dolar karşısında en kötü performansı gösteren para. Bu rakamlar bize şu sonuçları veriyor: Dünya tam küreselleşmeye doğru gidiyor.

Bu süreç, yeni bir dünya parası, gelişmiş-gelişmemiş ülke ayrımlarının ve kategorilerinin değiştiği yeni bir yapı, ABD-AB bütünleşmesi ve onlara eklemlenen bir Rusya yaratacak. Ortadoğu bu çerçevede şekillenecek. İşte Türkiye bu küresel koşullarda bir kere daha siyasi ve ekonomik kaosun içinde. TÜSİAD’ın hanehalkı çalışmasını bu küresel koşulların üzerine koyarsak hangi sonuçlarla karşılaşırız. Buna bir bakalım:

ÇALIŞMANIN VERDİĞİ SİNYALLER

2001 sonrası dönemde Türkiye’nin en önemli sorunları, tarımın alternatifsiz çözülmesi, genç işsiz nüfus, işgücüne katılımın giderek düşmesi ve kent yaşamına uymaya çalışan hanehalklarının borçlanması olarak gözükmektedir. Bu sorunlara bağlı olarak artan bölgesel eşitsizlik, eğitim ve sosyal alt yapı sorunları siyasi gündeme yansıyacak başlıklar olarak öne çıkmaktadır.

Dünyada büyüme ile istihdam arasındaki ilişkinin kopması ve geleneksel sanayi yapılarının çözülmesi aslında şu sıralar yaşamakta olduğumuz küresel krizin en önemli özelliklerinden birisidir. Büyüme istihdam ilişkisi sağlayarak büyüyen ülkeler yaşanılan krizlerden en az etkilenen ülkelerdir. (Bkz. İrlanda) Türkiye henüz bunu başarmış değildir. Bu geçiş döneminin en önemli sorunu bu olacaktır. Türkiye bu süreçte kentleşme (sanayileşme değil ama) ile küreselleşmeyi birlikte yaşamaktadır. İşte bu olgu yaşadığımız siyasi ve ekonomik alt-üst oluşun en somut nedenidir. Ulusal yapıya göre oluşmuş ekonomi, hukuk ve siyasi yapı çözülürken bunların aktörleri hem sağda hem solda “derin” bir şaşkınlık içindedirler.

Bu şaşkınlık, Ergenekon yanlısı olmaktan, “siz birbirinizi yiyin, biz zaten bu ülkede yaşamıyoruz”a kadar varıyor şimdilik. Önümüzdeki günlerde AB sürecinin, ABD’nin de desteğiyle, yeniden hızlanmasıyla Kıbrıs ve Kürt sorunu açılımları gündeme gelecektir. İhtiyar Ergenekoncuları da kafanıza takmayın: Onlara bir şey olmaz. Nazi savaş suçlusu Michael Seifert yakalanıp Kanada’dan İtalya’ya iade edildiğinde 83 yaşındaydı. Bir şey olmadı, yargılandı sadece. Türkiye kendi darbecilerini, faşistlerini yargılamadıkça refaha ve demokrasiye ulaşamaz. Bu süreçte “sol” sıfırlanmıştır. Yeni bir solun ortaya çıkması ve yukarıdaki ekonomik ve siyasi sorunları kucaklaması tek alternatiftir; ama bu zaman alacaktır.

Devrim, Bağımsızlık ve Faşizm üzerine başlangıç notları…

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-02-16 tarihli Sesonline.net Yazısı

Yeniden merhaba “Finans-Politik” devam ediyor. Bu haftayı, dilimize dolanan ama sanki otuz yıl öncesinde soğuk savaş yıllarında, kullandığımız gibi kullandığımız üç anahtar kavrama ayırdım:

DEVRİM, BAĞIMSIZLIK VE FAŞİZM ÜZERİNE BAŞLANGIÇ NOTLARI

İtalyan faşizmi ve onun “il duce”si çağdaşı Alman faşizminden birçok önemli noktada ayrılır. Her şeyden önce İtalya’da devlet olgusunun öne çıkması ve devletin farklı iktidar ve sermaye bloklarını bir arada tutması İtalyan faşizminin temel karakteristiklerinden birisidir. Poulantzas; “İtalya’da devlet aygıtının, faşizmin yükselişinde ve hatta iktidar oluşundaki rolü Almanya’da olduğundan çok daha fazladır ve belirleyicidir” der.

Burada geometrik hızla gelişen ve bir an önce iktidara gelmek isteyen, “kuzey burjuvazisiyle güneyin büyük toprak sahiplerinin ittifakını” faşist devlet sağlamak zorundaydı ve bu olgu, devletin yeni bir tarzda hızla yeniden örgütlenmesini gerektirdi. “Faşistleşme sürecinin ilk dönemlerinde, en azından büyük sermaye ve büyük çiftçiler söz konusu olduğunda, biçimsel ve gerçek iktidarın birbirinden ayrılmasına, parti yoluyla temsil bağının kopmasına tanık olunur (1). Ve bu durum 1920’lerden itibaren siyasi partilerin rolünü yok eden yeni korporatif bir yapılanmaya yol açar. Özellikle güneyde devlet içinde devlet denebilecek örgütlenmeler ve yapılar faşizmin ilk nüveleri olarak var olurlar. Faşizm öncesi kuzey burjuvazisinin liberal adımlarını geriletip “gerici” güneyle harmanlaştırmak korporatif İtalyan faşizminin en önemli becerisidir.

Bu süreçte, garip ancak “anti-kapitalist” feodal bir “sosyalizm” uç verir. Kuzeyden gelen egemen liberal ideolojiye karşı milliyetçiliği ve korporatist devleti, toprakların kamulaştırılmasını savunan ve daha sonra “sosyalist” Mussolini’nin faşizmiyle birleşecek gruplar doğar. Bunlar korporatist faşist devletin ideolojik harcını oluşturlar. Bu çerçevede İtalya’da ideolojik aygıtlar faşizmin gelişmesi ve yerleşmesinde oldukça belirleyici olurlar. İşte tam burada Mussolini’nin üçlü işlevi öne çıkar:

Birincisi eski bir “sosyalist” dergi yazarı (2) olarak, kırsal örgütlenmeleri ulusal faşist hareketin içine almak görevi. Nitekim anti-kapitalist ve korporatist olan bu yapılar 1921 seçimlerinden sonra yenilerek faşizmin potasında eridiler.

İkincisi; emperyalist ve bağımsız bir İtalya. Mussolini, iktidar için tek amaçlarının ikinci bir Roma imparatorluğu olduğunu söylüyordu.

Tabii üçüncüsü; yenilmez bir ulus devlet ve birleşik homojen bir ulus-pazar. Bu anlamda Alman faşizminin daha çok aşağıdan yukarıya ve ırk kavramını öne çıkaran bir strateji ve siyasal yol izlemesine rağmen, İtalyan faşizmi devleti öne çıkaran ve o devletin ideolojik önemine vurgu yapan bir yol izlemiştir.

Bu çerçevede İtalyan faşizmi, daha sonra ikinci savaştan sonra ortaya çıkan ve yeni sömürgeciliğin temel karakteristiklerinden biri olacak “sömürge tipi faşizmin” de babasıdır. Gladio türü, derin devlete dayanan örgütlenmeler bu tür faşizmin önemli ayırt edeci özelliği sayılmalıdır.

DEVLET İÇİNDE DEVLET

Devlet içinde devletin olduğu yapılar, homojen bir ulus-pazar ve “bağımsız” bir emperyal devlet isteği Türk faşizminin de en önemli karakteristiği ve ülküsü olmuştur. Ancak burada bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim: Bağımsızlık ve bağımsız devlet ülküsü hem İtalyan faşizminde hem de daha sonra ikinci savaştan sonra ABD tarafından geliştirilen sömürge tipi faşizmde temel argüman olduğu kadar her iki tarihsel kesitte de bu olgulara, faşizmin yaşandığı tüm coğrafyalarda sağın ve “ulusal sol” anlayışların sahip çıktığını ve geliştirdiğini gözlemliyoruz.

Şimdi bu hikâyede bize çok tanıdık gelebilecek anahtar kavramlar ve olgular var. Şu sıralar tam bir kördüğüme dönüşen Türkiye’nin siyaseti için bu olgulardan yola çıkarak ufak bir çözümleme yapalım.

BAĞIMSIZLIK, ULUSLARIN PAZARI VE DEVLETİ

“Milli devrimci kalkınma yöntemiyle, ülkemizin 15–20 yıl içinde kalkınması, tam bağımsızlığın sağlanması ve çağdaş uygarlık düzeyindeki şerefli yerini alması mümkündür. Yalnız bunun için gerçekten devrimci olmak, idare-i maslahatçılıktan kaçınmak ve dış destekli tutucu güçler koalisyonunun sayısız tuzaklarını boşa çıkarmak gerekir.” (…) Kemalist tez, bağımsızlık içinde toplumsal devrimler yoluyla çağdaş uygarlığa ulaşmak biçiminde özetlenebilir (3).

Avcıoğlu’nun bu temel tezi devletçiliği kapitalizmden ayrı bir ekonomik ve siyasi sistem olarak tanımlamaya ve öngörmeye dayanır. Aslında bu tür bir sistem, özünde faşist İtalya’nın korporatist devlet ve ekonomi örgütlenmesinden ayrılmaz.

Bu anlamda devletçilik başından beri, Sovyetlerde olanla, Türkiye’de Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte gerçekleştirilmeye çalışılan solidarist korporatizm diyebileceğimiz biçimleriyle ele alınabilir(4).

Mesela Cestells, Wallerstein’den farklı olarak(5) devletçiliği kapitalist sermaye birikiminden ayırır ve Sovyet sistemini böyle tarif eder:

“Devletçilikten, toplumda üretilen ekonomik fazlanın devlet aygıtındaki iktidar sahipleri tarafından sahiplenilmesi etrafında örgütlenmiş bir toplumsal sistemi anlıyorum… (6) Castells’in burada temel mantığı şudur: Kapitalizm karın en üst çıkarılmasına odaklanmıştır, devletçilikte ise iktidarın en üstte ve en güçlü bir şekilde var olması öndedir. Böylece Sovyetlerin sadece yirmi yılda sanayileşmiş bir ekonomi inşa edip Nazi savaş makinesiyle başa çıkacak güce erişmesi açıklanmış olur. Yani toplumsal artık “toplumsal” bir değere dönüştürülüp doğrudan bürokratik devlet iktidarına aktarılır. Burada özel mülkiyet yoktur. Ama özel mülkiyetin olup olmaması da, geniş kitlere açısından, çok şeyi değiştirmez. Doğan Avcıoğlu’nun önerdiği solidarist tipte devletçilikte ise özel mülkiyet vardır. Ama bu özel mülkiyetin, daha doğrusu sermaye birikiminin, nasıl ve nerede olacağını devlet belirler. Burada devlet ekonomik artığı toplumdaki sınıf farklılıklarını azaltacak yönde kullanmaya özen gösterir. Bu çözümlemede devletin çoklu işleve sahip olduğunu gözlemliyoruz:

Birincisi devlet ekonomiyi ve onun alt yapısını sermaye için düzenler ve gerekli yatırımları yapar. Bu ulusal pazarın devlet tarafından inşasıdır. Yollar, pazaryerleri, şehirler, köprüler, demiryolları, iletişim ve enerji.

İkincisi; devlet yatırımlar için sinyal verir; örneğin planlama yapıp önümüzdeki beş yılda hangi sektörlerin öne çakacağını söyler. Böylece piyasa yerine geçer.

Üçüncüsü toplumdaki sınıf farklılıklarını törpüleyecek mekanizma ve araçları geliştirir. Nihayet ulusal güvenliği, otoriteyi sağlar ve hâkim ideolojiyi giderek kültürü oluşturur.

Bu sonuncusu belki en önemlisidir. Çünkü ulusal pazarın çimentosudur. Türkiye’de kılık kıyafet, kanunla düzenlenmiştir. Bu çok açık olarak ulusal pazarı yaratmaya dönük bir çabadır. Şimdi isterse Sovyetler’deki gibi “sosyalist”, isterse faşizm İtalya’sındaki gibi faşist korporatist, isterse de Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarındaki gibi solidarist korporatist bir devlet ve ekonomi tasarlanmış olsun bunların üç ortak ekseni vardır:

Birincisi otarşik kendi kendine yeten ve giderekte anti-demokratik ve iktidardaki azınlığa dayanan bir siyasi yapı.

İkincisi dışa açılmaktan yalnız emperyalist yayılmacılığı anlayan ve bunun için fırsat kollayan bir devlet.

Üçüncüsü devletin bir üst yapı olarak çimentosunu oluşturduğu çoklu iktidar yapıları ve bunlar arasındaki mücadele. Bunun için bu toplumsal biçimlenmelerde her zaman devlet içinde devletler ve ayrı örgütlenmeler olmuştur.

DEMOKRATİKLEŞMEYİ SAĞLAMAK

Bu yapılar ancak bir “devrimle” çözülür. Yani birtakım arkadaşların şimdilerde ileri sürdüğü gibi; “nasılsa Türkiye’de darbe olması uluslararası konjoktür gereği mümkün değildir. O zaman bunu bir tehlike olarak görüp bütün siyasi çıkarımları bu “hayali” tehlike üzerinden yapmak bir nevi gölge boksudur” yaklaşımları doğru değildir.

Türkiye’de, otarşik bir yapıyı ve ekonomiyi savunan, anti-demokratik, gücünü ve fırsatını bulduğu zaman da emperyalist emeller peşinde hepimizi ateşe atacak bir devlet seksen yıldır var. Üstelik 12 Eylül faşizmi bu yapıyı güçlendirmiş ve Anayasal koruma altına almıştır. Türkiye, hala 12 Eylül faşizminin kurumları ve Anayasası ile yaşamaktadır.

Türkiye’de demokratların ve solun ilk görevi, demokratikleşmeyi derinleştirecek araçları inşa etmek ve bu yönde mücadeleyi geliştirmektir.

Önümüzdeki temel görev budur. Peki, burada, şimdi devrim nerede?

ŞİMDİ DEVRİM NEREDE?

Baskıcı devlet diktatörlüklerinin yalnız ya çok şiddetli toplumsal depremlerle ya da devrimle çözüleceğini söyledik. Bu yapıların yenilgisi kendi içlerindeki düzenleyici reformlarla ya da hâkim iktidar bloğundaki güçlerden birinin galebe çalmasıyla mümkün olmuyor. Türkiye’nin şu sıralar yaşadığı sorun tam da budur. AKP iktidarı dayandığı güçlere bağlı olarak var olan devlet yapısını yalnızca kendi kadrolarıyla tahkim etmektedir. Bu yapıyı çözmek ve demokratikleştirmek gibi bir derdi yoktur. Peki, bugün Türkiye’de sol ve demokrasi güçleri değişim ve devrim derken neyi anlamalıdır ve anlatmalıdır. Bugün devrim kavramını otuz yıl öncesinde olduğu gibi kullanabilir miyiz?

Bu haftayı bu sorunun yanıtıyla kapatalım:

Kapitalizmin sanayi devrimini takip eden ve küreselleşme aşamasına kadar gelen tüm süreçleri sermaye birikimini ulus-devletler üzerinden yapmıştır. Ulus-devlet paradigması ve sınırları sağı da (muhafazakârlığı ve statükoyu) solu da (devrimi ve değişimi) belirlemiş ve anlatmıştır. Bu tarihsel süreç aslında bir denge halini tarif eder. Bu denge hali kendi içinde de ikili bir dengeyi esas alır. Birinci denge ulus-devletlerin birbirleriyle olan ilişkisi ve bunun dengesi. Bu dengenin bozulma hali sistemin krizi olarak kendini gösterir. Bu krizin aşılması ve dengenin yeniden tesisi ancak savaşla olur. Birinci denge sistemin çatısı gibi işler. İkinci denge de ulus devletlerin kendi iç dengeleridir. Burada sınıfların mevzilenmesi ve çekişmesi ulusal pazarın ve o pazarın ekonomik gerçeklikleri üzerinden cereyan eder.

Bütün bu yapı aslında sanayi devriminin statik Newtoncu değerleri üzerinde kurulmuştur. Örneğin ulus-devletlerin birinde bir denge kırılması ve değişmesi (devrim) birinci dengeyi çok etkilemeyebilir. Çünkü eğer birinci dengede çok güçlü bir kırılma yoksa sistem er geç bu kırılmayı tamir edecektir (karşı devrim). Sol anlayış Marks’tan hemen sonra kendisini sanayi devriminin Newtoncu değerleri üzerinden tarif etti. Marks gibi birinci denge ile ilgilenmedi. Sömürü mekanizması ulus-devletin sınırları içinde işliyordu. Üstelik ulus-devletlerin kapitalizmin işleyişinden doğan hiyerarşik yapılanması ülkeler arasında eşitsizliği ve yeni sömürü mekanizmalarını da yaratmıştı.

Sol, hem iç dengeyi geniş kitleler lehine değiştirmek hem de birinci dengedeki çarpık durumu değiştirmek için var olan statik durumu hedef aldı. Ama bu hedefin “devrimciliği” kendinden menkuldü. Var olan dengeyi kendi lehine ulus sınırları içinde bir müddet bozmayı başarabiliyordu. Ama sonra “devrim” daha derine inemiyordu. Nedeni açıktı; sistemin bütününün dengesi değişmemişti. Aslında bu durumda, sol sanılan bir dönüşüm bir müddet sonra sistemin dengesini daha da güçlendirecek gerici bir yapıya dönüşüyordu.

Şimdi otuz-kırk yıl öncesinden çok farklı bir işleyiş içindeyiz. Birçok kavramı yeniden tarif etmek, yorumlamak zorundayız. Bizim eskiden çok radikal sandığımız söylemler ve teoriler aslında bugün gerici ve çözümsüz. Bugün devrimin artık ulusal sınırlar içinde gerçekleşeceğini iddia etmek ve tek bir ülkede bağımsızlık, sosyalizm gibi eskimiş tekerlemeler üzerinden politika yapmak şarlatanlık değilse bile “Japon Askerliği”dir.

Devrim, Marks’ın dediği gibi şimdi her zamankinden fazla enternasyonaldir. Che ile Fidel arasındaki temel ayrılık Küba devrimi ve Latin Amerika devrimi tartışmasıydı. Che, Küba ile sınırlı kalacak bir devrimin başarısız olacağını ve Sovyet- ABD soğuk savaşının oyuncağı olacağını söylüyor ve devrimi tüm kıtaya yaymanın tek çözüm olduğunu savunuyordu. Bunun için Bolivya’ya gitti. Haklı çıktı. İşte Che bunun için Che’dir.

David Bohm, Gerçekliğin Bütüncül Kuramı’nda Newtoncu klasik denge anlayışının karşısında kuantum kuramının bütüncül yaklaşımını çok özlü anlatır. Bohm’a göre, ekonomik evren, kuramsal olarak otonom parçalardan oluşurken, ampirik olarak bağımsız parçaların anlamını yitirdiği sınırsız, farklılaşmış bir bütündür. Her bir parçanın anlamının ancak gerçekliğin bütünüyle ilişkisinden bulunabileceğini fizik bilimi çok önceleri ortaya çıkardı. Küreselleşme ve ulus devletlerin erime süreci fiziğin kuantum teorisiyle mükemmelleştirdiği bu evrensel gerçeği sosyal bilimlere taşıyor artık. Evet, şu yaşadığımız günler çok öğretici. Sanki sonsuz toplumsal ve politik bir laboratuar içinde yaşıyor gibiyiz. Ama bu laboratuardan yararlanmak, eski ezberlerin içinde gezinirken, mümkün olmuyor…

(1) A.Rosenberg: A History of the German Repuclic’ten aktaran Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, S; 130

(2) Mussolini’nin “sosyalistliğini” fazla abartmamak gerekir yalnız; o, faal bir örgüt üyesi değil, sadece “dergi” yazarıydı

(3) Doğan Avcıoğlu; Türkiye’nin Düzeni, cilt 2, s: 1224,

(4) Bu konuda bkz: Taha Parla Ziya Gökalp; Kemalizm ve Türkiye’de korporatizm

(5) I. Wallerstein, Liberalizmden Sonra, 1998.

(6) Castells, Binyılın Sonu, S: 13, 2008.