IMF’yi istiyoruz, sonra FED’i ve diğer merkez bankalarını da…

Posted by cemilertem | Posted in ABD, Kriz, Küreselleşme | Posted on 24-03-2007

0

Şimdi var mısınız IMF’yı TCMB’yi hatta BM’yi biz istiyoruz. Alacağız, onları yönetmek için programımız elimizde, dünyalı kardeşlerimizle, birlikte diyecek bir secim kampanyasına..

Geçen haftaki başlığımız yazının içeriğinden çok ilgi çekmiş, yazının içeriğinden çok başlıkla ilgili görüş ve eleştiri geldi. Ama herkesin birleştiği tek nokta “tamam, neoliberalizme karşıyız ama, alternatif  ayrıntılı ve somut bir  program ortaya koyma sıkıntısı çektiğimiz doğru” görüşüydü. Burada benim tezim ise şu; ” aslında böyle bir sıkıntı olmayabilir, çünkü sorun artık parçaları birleştirmekte. Türkiye’de de dünyada da sol hemen hemen güncel her konuda söz söyledi ve yazdı. Ama bunları bir araya getiremedi. Burada sorun mesela, iktisatçılarda, ziraatçılarda, mühendislerde, çiftçilerde, sendikalarda, kadın örgütlerinde, çevrecilerde falan değil. Burada sorun, bütün bu fikir ve mücadele taraflarını toparlayıp bir siyasi yekun yaratacak bir politik iradenin olmamasında. Tamam bu politik iradeler tek tek ülkelerde var; ama bunlar enternasyonal bir çıkış üretemiyor. Bunun nedenleri  konusunda herhalde sayfalar dolusu yazılabilir. Ama böyle çetrefil durumlarda tarih her zaman işe yarar. Ve size kestirme cevaplar verir.  O zaman biraz tarihe baksak,  yani insanlığın yine benzer sorunlar yaşadığı bir dönemde enternasyonal bir çıkış üretmeden az önceki haline. Birinci enternasyonalden önce durumlar nasılmış? Yani ne olmuşta insanlık hem Marx gibi bir filozofu hem de, geleceğini işaret eden bir dünya örgütünü çıkarmış.

AVRUPA’NIN SÖNEN UMUTLARI

Başta İngiltere olmak üzere bütün Avrupa’da burjuvazi  1840′lardan itibaren gelmekte olan krizi aşmak için sömürüyü iki katına çıkarmıştı. Ama bunun yanında özellikle kadınların ve çocukların çalışma koşullarını ve sürelerini iyileştirmek için işçi sınıfı hareketlere yine başka İngiltere olmak üzere tüm Avrupa’ya yayılıyordu. Nitekim İngiltere’de Chartist hareketin eylemleri sonuç vermiş, çalışma süreleri on saate inmişti. Fransa’da 1848 devrimi önemli bir gelişmeydi ancak bunu izleyen günler yenilgiyi ve hayal kırıklıklarını getirdi. Buna rağmen 1848-1849 devrim mücadeleleri o gün başarısız gibi gözükse de onların önemli  deneyimleri sonraki yıllarda insanlık adına kullanıldı. İnanılmaz sömürü koşulları, eşitsizliği yarattığı gibi olağanüstü bir sınai gelişmeyi de oluşturdu. Bu gelişme İngiltere ile Fransa’da olduğu gibi, Almanya ve Birleşik Devletler’de de kendini gösterdi. Endüstri, yeni bilimsel imkanlardan gitgide daha çok yararlanma sayesinde eşsiz gelişme tempolarına kavuşup ticaret, yeni pazarlara ulaşma imkanını sağlayan kolaylıklardan yararlanırken, kredi ve banka sistemimin de yaygınlaşması önem kazandı. Bu gelişmeler belki şimdikinden çok daha hızlı bir şekilde ticaretin serbestleşmesini gündeme getirdi. Gelişen endüstri hem yeni sınıflara kucağını açıyor hem de coğrafi sınırları tanımıyordu. Ama gelişen endüstri aynı zamanda işbaşındaki gerici hükümetleri korkutacak ayrı bir dinamiği de beraberinde getiriyordu.  Almanya’da 1848 Devrimi’nin yenilgiye uğraması, Almanya’nın parçalanması sonucunu doğurmuştu ama, Prusya’da olduğu kadar diğer Alman devletlerin de sınai gelişme artıyordu. Berlin’deki işçi sayısı on yılda 50.000 den 180.000′e çıkmıştı. Ancak Almanya’nın parçalanması Prusya’yı monarşiye götürdü. Bu Almanya’ya hem kapitalizmi geciktirecek hem de gecikmiş birlik için devleti güçlendiren bir yolu Almanya’nın önüne çıkartacaktı. Bunun sonucunu ve maliyetini bugün biliyoruz.  Ama aynı anda İngiltere sanayi kapitalizmin tohumlarını atmış, sömürge bir imparatorluk olarak Hindistan’daki isyanlarla uğraşıyordu. İngiliz sömürgeci yayılma politikası, İngiliz ekonomik gelişmesinin bir karşılığı idi. Bu gelişme, sınai üretimin sömürge ve yabancı ülkelerde yoğunlaşmasını gerektiriyordu. Ama İngiltere’de de işçilerin durumu giderek kötüleşiyordu. Kadın ve çocuk sömürüsü çok yoğundu.

Avrupa’nın iki önemli dinamiği İngiltere ve Almanya iki farklı yönde kapitalizmi inşa ederken insanlığın önüne aslında tek seçenek koyuyorlardı. Almanya daha sonra gecikmesinin ve içe dönmesinin faturasını çok pahalı olarak ödeyecekti. Bu şartlarda 1864′te Avrupa’da enternasyonal kuruldu. Sonrasını biliyorsunuz. İnsanlık önemli bir fırsat yakalamıştı. 1864 ten 1871′e kadar olan süreçte Avrupa kaynaklı bir dünya devrimi olanaklıydı. Ama Paris Komünü yenilgisi çok şeyi değiştirdi. Ondan sonra dar kafalı ulusalcılık sol adına sola hakim oldu ve enternasyonal çözüldü. Paris Komünü yenilgiye uğradıktan sonra, devrimci hareketlerin ağırlık noktası Fransa’dan Almanya’ya kaydı. Bu, gecikmiş burjuva devrimini tamamlamak ve sömürgeci İngiltere’ye yetişmek için her türlü ulusal birlik gericiliğini işçi sınıfına da dayatan Alman monarşisi için iyi bir oyuncaktı ama enternasyonal için felaketti. Tıpkı bugünkü gibi o günde ulusalcı sosyalistler daha çok devrimci olduklarını söyleyip daha çok gericilik yapıyorlardı. Örneğin Bakuninciler ırkçı bir söylem geliştirip Marx’ın Museviliğini bir saldırı aracı olarak kullanıyorlardı. Bu söylem işçi sınıfının gelişmemiş unsurlarına, ulusal dar kafalılığa dayanıyordu. Zaten bu “solcu” Bakunincileri sağcı İngiliz sendikacıları desteklemeye başlamıştı bile.  Ve yine bu söylem ikinci savaş öncesi Hitler’in Nasyonel Sosyalizmine ilham kaynağı olacaktı. Her şeye rağmen Enternasyonal, La Haye Kongre’sinden adına yakışan bir sonuçla çıktı.  Ama 1871 yenilgisi işçilerin her ülkede ayrı örgütlenmesi anlayışını da dayatmıştı. Böylece enternasyonalin şekli şartları da ortadan kalkmış oluyordu. 1876 da Enternasyonal kendini fesh etti. Daha sonra Lenin şöyle demiştir: Birinci Enternasyonal unutulmaz bir şeydir. Bizim şu anda kurmak mutluluğuna ulaştığımız Dünya Sosyalist Cumhuriyetinin temellerini Birinci Enternasyonal atmıştır.

BUGÜNE DERSLER

Bugün tıpkı 1870 sonrasında olduğu gibi ulusal dar kafalılık solda, hatta insanlığın tümünde yaygın. Bunun arkasında tıpkı o günkü gibi yine insanlığın uğradığı ağır bir yenilgi var. Bu gericiliğin  solda olmasında devletinde önemli rolü var. Mesela hala Türkiye’de sol, ulus-devletin içinde olmadığı hiçbir çözümü düşünemiyor. Bunun dışında her çözümü ret ediyor. Bu anlayış Enternasyonali bitiren anlayıştır. Ulus devlet sınırlarında çaresiz bir şeyler  yapmaya çalışan ama bunu aşmaya da çalışmayan tüm sol partiler Marx’ın her gün kemiklerini sızlatıyorlar. Peki bugün 1840′ların  şartları var mı? Yani bir dünya değişimi ve devrimi olanaklı mı? Evet bugün ülkelerdeki sorunlar ve dünyanın içindeki bulunduğu iktisadi şartlar bunun meşru zeminlerinin olduğunu bize söylüyor. Hem de dünden daha fazla. Dün yalnız işçi sınıfı için anlaşılır ve meşru olan talepler ve ütopyalar bugün tüm insanlık için anlaşılır ve meşru. Örneğin şunlara hayır diyecek, aklı başında, birisini bulabilirmisiniz?

1)      Bugün Küresel Hakim Sermaye için çalışan örgütlerin tümü dünya yurttaşlarının temsil edileceği bir meclis tarafından yönetilmeli. Örneğin IMF, DTÖ gibi örgütlenmeler bugün kapitalizm için bile işlevlerini yetirmiş durumdalar. Bunların yenilenmesi gerekiyor. Çok basitten başlayalım. Mesela “Küresel Ekonomiyi Yeniden Tasarlamak kitabında Wayne Ellwood bu konuda şöyle diyor: ” Bu göz alıcı başarısızlıklardan sonra, IMF ortadan kaldırılmalı mı? Muhtemelen hayır. Bunun birkaç nedeni var. Birincisi mevcut uluslar arası güç dengesi veri alındığında bu, politik olarak imkansız. İkincisi, küresel sermaye piyasaları dünyasında, en güçlü devletlerin hırsını dizginleyecek uluslar arası kurallara dayanan bu tür kurumlara ihtiyaç var. IMF olmasaydı bile icat edilmesi gerekecekti. Öyleyse; IMF’yi zenginden değil de yoksuldan yana bir kuruma dönüştürmek mümkün mü? Yani IMF, tam istikrar, adil bir gelir dağılımı gibi işlerle uğraşan bir yapıya dönüşür mü? Buna Ellwood’un verdiği yanıt, evet. IMF binlerce insanı işten çıkartarak, sağlık ve eğitim hizmetlerini sıfırlayarak istikrar sağlanamayacağını aslında öğrenmiş durumda.

Şimdi IMF’yi istiyoruz ve onu biz daha adil bir dünya için kullanacağız talebi meşru, IMF’deki iktisatçıların bile anlayacağı ve muhtemelen hak vereceği bir taleptir. Mesela yıllardır söylenen kahrolsun IMF yerine, IMF’yi istiyoruz demek daha anlaşılır. Hem siz yıllardır IMF kahrolsun diyorsunuz, kahrolmuyor. Çünkü kapitalizm için gerekli bir kurum. Hem böyle demekle bir alternatif de üretmiyorsunuz. Ama onu dönüştürmek için istemek, çok daha anlaşılır ve yapılır bir şey.  Zaten neoliberalizmin batırdığı bu kurumlar yol ayrımında. Şimdi tam zamanı.

2)      Küresel Mali Otorite ve Küresel Merkez Bankası: Geçen hafta Tevfik Bilgin’in küresel bir mali otorite isteğinden bahsetmiştik. Aslında bunu daha 1944′de Keynes söylemişti. Keynes herkesin sandığı gibi ulusalcı falan değildir. O küresel kapitalizmi kurtarmaya çalışmıştır. Ancak dar ulusal çıkarlar yüzünden Keynes’in bu muhteşem önerisi  Bretton Woods da kabul görmemişti. Bugün Küresel Takas Bankası fikri giderek yaygınlaşıyor. Çünkü dar ulusal para politikaları güden FED gibi merkez bankaları politikaları iflas etmiş durumda. İktisatçıların bugün Küresel Takas Birliği (ICB) dediği bir Küresel Merkez Bankası kurulabilir ve bu dünyadaki para-sermayeyi adil bir dünya için yönetebilir. Dünya parası çıkartır. Ve bu parayı hiçbir ülke emperyal çıkarları için kullanamaz. Yani herkesin parasını herkesin denetlediği ve söz sahibi olduğu bir kurum basar ve yayar. Bu imkansız demeyin; şimdilerde bu talep öyle anlaşılır ve öyle kabul edilir bir talep ki. Seslendirin ve altını doldurun karşılığı gelecektir. İlk imzayı da bizde BDDK başkanı Tevfik Bilgin atacaktır.

Bu talepler çoğaltılabilir. Örneğin şu sıralar iflas etmiş ve neoliberalizmin işlevsizleştirdiği tüm küresel kurumlar, BM, DTÖ hepsi insanlığın çıkarları için hakim sermayeden geri istenip, şimdiye kadar yaptıkları onlara temizletebilinir. Tüm “bağımsız” merkez bankaları, madem artık bağımsız, onları da istiyoruz. Biz yöneteceğiz. Onların gerçek sahipleri biziz.

Şimdi var mısınız IMF’yı TCMB’yi hatta BM’yi biz istiyoruz. Alacağız, onları yönetmek için programımız elimizde, dünyalı kardeşlerimizle birlikte diyecek bir seçim kampanyasına, yani yeni bir enternasyonalin ilk adımına..

BORSA

SEÇİME KADAR BÖYLE..

İMKB’de yukarı yönlü hareket, haftanın son günü hız kesmesine rağmen hafta boyu sürdü.  Ulusal-100 Endeksi,  haftayı  168 puan ve yüzde 0.39 değer artışla 43408 puandan tamamladı. Hisse bazlı işlemlerle, haftanın son günü dengeli seyreden endeks, ABD konut verileri ile, 43600 direnç bölgesini test etti. Döviz ve faizde ise daha durgun seyir izlendi. Yakalanan iyimserlikle 1.38 bandına gerileyen dolar, bugün de bu seviyelerde işlem gördü. Gösterge faizse 19.5-19.6 bandında sıkıştı.

Cuma öğleden sonra  açıklanan ABD’de şubat ayı mevcut konut satışları, beklenti üzerinde arttı. 6.33 milyon adet olması beklenen konut satışları, yüzde 3.9 artışla 6.69 milyon adet olarak gerçekleşti. Bu gelişmeyle endeks, 43600 direnç bölgesini test etti. Endeks, en yüksek 43628 puanı gördü.  Ama sonra kar satışları geldi.  İMKB, haftalık bazda ise yüzde 3.8 değer artışı kaydetmiş oldu.

Yukarı yönlü harekette 43500 seviyesinin geçilmesi durumunda, 44000 ile 44500 aralığının hedef konumuna geleceği belirtiliyor. Yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimleri nedeniyle iç dinamiklerin İMKB’de daha fazla etkisini göstermeye başlayacağına işaret edilirken, bu açıdan bakıldığında 44500 direncinin kısa vadede aşılmasının zor göründüğü kaydediliyor.

PARA VE FAİZ

SERMAYE GİRİŞİ SÜRECEK.

Döviz ve faiz, gün genelinde durgun bir görünüm izlediler. Yurtdışı destekli olumlu havayla 1.38 bandına gelen dolar, bu seviyeleri bugün de korudu. Gösterge faizse 19.5-19.6 bandında işlem gördü.

Haftanın son gününde bankalararası piyasadaki dolar kotasyonlarında; alışta en düşük fiyat 1.3825 YTL, en yüksek fiyat 1.3840 YTL, satışta en düşük fiyat 1.3870 YTL, en yüksek fiyat 1.3895 YTL düzeyinde yer aldı. Serbest piyasada dolar 1.3850 YTL’den, avro 1.8420 YTL’den işlem gördü. Avro/dolar paritesi 1.3300, dolar/yen paritesi ise 117.75 düzeyinde bulunuyor.

İMKB Tahvil ve Bono Piyasası Kesin Alım Satım Pazarı’nda işlem gören 26 Kasım 2008 vadeli tahvil, haftanın son gününe valörlü işlemlerde yüzde 19.55 bileşik seviyesinden kapanırken, pazartesi gününe valörlü işlemlerde yüzde 19.64 seviyesinde yer aldı.

21. Yüzyılın Büyük Ağıtı

Posted by cemilertem | Posted in ABD, Kriz, Küreselleşme | Posted on 27-08-2006

0

Bütün bu heyulada 1968 başka bir devrimdi. O, yeni bir ufku, özgürleşme ufkunu liberalizmin her iki yüzüne de çarparak geldi. Ama 1871 Paris’i kadar etkili ve geçiciydi 1968 Paris’i. Şimdi insanlık bu iki Paris’i bulmaya çalışıyor.

Geçen hafta İstanbul Sanayi Odası başkanı ikinci 500’ü açıklarken adeta bir ağıt yakıyordu. “Durum çok kötü, yaşama mücadelesi veriyoruz”. Durum sanayinin en yoğun olduğu İstanbul’un Sanayi Orası Başkanı’nın dediği kadar kötü mü gerçekten? İlk 500’de de durum parlak değildi ama ikinci 500 gerçekten kötü. İkinci 500’ün önemli bir bölümünü Küçük ve Orta Boy İşletmeler (KOBİ) oluşturuyor. Bu yüzden bu kategoriye giren işletmeler emek yoğun çalışan dolayısıyla istihdam sağlayan, reel ekonominin belkemiğini oluşturan şirketler.

1 milyon YTL’lik satış karşılığında istihdam edilen kişi sayısı istihdam yoğunluğu olarak ele alındığında ikinci 500, birinci 500’e göre daha önde. İstihdam yoğunluğu istikrarlı bir biçimde birincilere göre ikinci 500′deki şirketlerde 2-3 kat daha yüksek.
Birinci ve ikinci 500′deki özel imalat sanayi kuruluşlarında çalışanlara yapılan ödemelerin satış gelirlerine oranı açısından da istihdam yoğunluğunda olduğu gibi yine ikinci 500, ilk 500′e göre öne çıktı. Dolayısıyla ikinci 500’ün durumunun kötüye gitmesi işsizliğin artması anlamına geliyor. Nitekim Türkiye’de işsizlik ve işgücüne katılım geçen seneye göre düştü. Peki bu durum yalnız Türkiye’ye özgü bir durum mu? Hayır değil. Bu küresel bir gelişme. Hatta yalnız “gelişmekte olan ülkelere” özgü bir kötüleşme de sayılmaz. Aynı dertten yani “sanayisizleşme” derdinden gelişmiş ülkelerde muzdarip.

HANİ NEREDE “İKİ PARİS”

İngiltere’de eski tekstil fabrikaları sökülüyor. Merkez Avrupa’nın sanayi kalbi Almanya’da son on yıldır en hızlı ilerleyen sektörler hizmetler ve finans. Fransa yıllardır Arcelor’la yürüttüğü demir-çelik liderliğini Hintli Mittal’a bıraktı. Batı’nın otomobil üretimini, Brezilya, G.Kore gibi “gelişmekte olan ülkeler” yapıyor artık. Çin ise her şeyi üretiyor. Bakın sokaklara eskiden bu kadar motosiklet görüyor muydunuz? Bisiklet fiyatına; hepsi Çin’den geliyor. Dünyanın üretim ekseni değişti. Ama bununla birlikte, çok farkında olmasak da, modern ve kalkınmış ulus fikriyatı da tarih oluyor. İşte bu önemli. Çünkü işsizliğe, hatta açlığa katlanabilirsiniz, “şimdi durum böyle ama düzelecek” inanışı bir kültürün sonucudur. Moderniteye erişmek, kalkınmak umudunu besler bu kültür. İşte şimdi yok olmakta olan bu. Bunun yok olması ulusal kalkınma umudunu, dolayısıyla bir ideolojiyi tarih yapıyor. Moderne gelişerek ulaşma, teknolojiyi yakalama yani teknolojik moderniteye ulaşma her ulusun idealiydi. “Çağdaş uygarlık seviyesi” önemliydi ve bu da sanayileşerek olacaktı. Kalkınma iktisadi sanıldığı gibi liberalizm karşıtlığı sonucu değil, liberalizmin gizli bir versiyonu olarak ortaya çıkmıştır. Liberalizmin büyük programı uluslardan devletler yaratmak değil, devletlerden uluslar yaratmaktı. Burada yani diye devam eder Wallerstein; “yani strateji, devletin sınırları içinde bulunanları almak ve bunları tümüyle devletleriyle özdeşleşen “yurttaşlar” haline getirmekti. Oy hakkı, refah devleti ve ulusal kimlikten oluşan söz konusu liberal paketin tüm sınıflara sunduğu umuttu. Yani tüm ulusça “teknolojik moderniteye” ulaşma umudu ve ülküsü. İdeolojik düzeyde ise, sol hareketler teknoloji modernliğinin öncülüğünü kabul ettikleri ölçüde sınıf mücadelesini kaybettiler. Lenin’in elektrifikasyona verdiği önem de, ne yazık ki, bu yanılsamanın sonucuydu. Ama öte taraf da Wilson “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını” Lenin’den önce ortaya atıyordu. Daha sonra Truman, ve Kennedy geri kalmış ulusların “bağımsızlığının” yanı sıra, “kalkınmasını da” militanca savundular. Ama bu paradoksal olarak “yeni sömürgeciliği” doğurdu. Wilsoncu tezleri aslında savaş sonrasının kalkınma retoriği tamamladı.

1945-1970 arası, kapitalizmin dördüncü gelişim dalgasıydı ve teknoloji modernliğinin zirvesiydi. Bu dönem, petrol sanayileri, sentetik üretimi, fordizmin yılları olarak anılır. Bu yıllarda yeni teknolojinin, elektroniğin temelleri de atılmıştır. Demir-Çelik gibi temel kontrol sanayileri bu yıllarda tepe noktasına varıp düşüşe geçmiştir. Bu düşüş küreselleşmeye kapılarını açacak yeni krizin başlangıç noktasıydı. Bu başlangıç aynı zamanda bir sonu da getiriyordu. Liberalizmin diğer yüzü, tarih sahnesinden çekiliyordu.

Reel sosyalizm, kendi kaderini tayin hakkı, ulusal kalkınma aynı anda düşmeye başladılar. Bütün bu heyulada 1968 başka bir devrimdi. O, yeni bir ufku, özgürleşme ufkunu liberalizmin her iki yüzüne de çarparak geldi. Ama 1871 Paris’i kadar etkili ve geçiciydi 1968 Paris’i. Şimdi insanlık bu iki Paris’i bulmaya çalışıyor.

BÜYÜK AĞIT

Yakarıdaki üçlüden ilk ikisi artık modernliğin dolayısıyla liberalizmin konusu değil. Geminin bordrosundan aşağı atıldılar. Ulusal kalkınma liberalizmin şımarık çocuğu olarak direniyor. İşte insanlığın en büyük ağıtlarından birisi şimdilerde yüksek sesle yankılanıyor, dünyanın dört bir yanında. “Ne oluyor, kötü, geçen seneden daha kötüyüz!.”Bu yakınmayı bütün umutlarını yanlış bir teknoloji modernliğine bağlamış, ama buna hiçbir zaman ulaşamamış az gelişmişler yapıyor. Gelişmiş ülkeler şimdilik bütün liberalizm tarihi boyunca biriktirdiklerini yiyorlar. Sıra onlara da gelecek. İngilizler Hyde Parkı susuzluktan sulayamıyor artık. Amerika’yı ayakta tutan Mortgage sistemi ve Wal-Mart tehlikeli sinyaller veriyor. Almanlar işsizliğin yanı sıra, enflasyonla da tanışıyor, Fransa göçmenleri ne yapacak, liberalizmin Ortadoğu’dan nasıl çıkacağı belli mi? Ulus devletler ve ulusal kalkınma liberalizmin son kaleleri olarak düşerken, 1871’i yada 1968’i bulana kadar sürecek büyük ağıt başlıyor.

TÜRKİYE VE DÜNYA

ABD VERİLERİ VE SAVAŞ

Önümüzdeki günlerde dünyada ve artık onun bir parçası olan Türkiye’de kısa dönemde kötü gidişin sorumlusu ABD ekonomisi ve yine ABD’nin Ortadoğu’da sürdürdüğü savaş. Petrol fiyatlarının, ateşkesin sağlanmasından sonra 70 doların altına gevşemesine yine izin verilmedi. Yetmiş doların altını da kısa dönemde görmemiz pek mümkün gözükmüyor. Biliniyor ki, yüksek petrol ABD için önemli bir finans aracı. Öte yandan Çin faiz oranlarını 27 baz puan artırarak, parasını güçlendirme yolunu seçti. Aslında bu Çin’in dış ticaret fazlasına aldığı bir önlem. “Ben artık çok ucuza dışarıya mal vermeyeceğim bu birinci amacım, ama fazla vererek dolar biriktirmiş oluyorum bu da işime gelmiyor.” Çin’in faizleri artırmasının tercümesi bu. Ancak yine de doların değerli olması, ABD’deki durgunluğa eklenince Çin’in bu politikasını sürdürmesi güç gibi gözüküyor. ABD’de açıklanan temmuz ayı konut satışları, beklentilerin altında geldi. Bu durum dünya borsalarını ve İMKB’yi geriye itti. Öte yanda ABD tüketim verileri de kaygıları artırdı. ABD piyasasına bağımlı Canon gibi Japon şirketlerinin hisseleri ile birlikte Nikkei’de düşüşe geçti.

Türkiye’de ise Merkez Bankası uluslar arası derecelendirme kuruluşlarını ve yatırım bankalarını dinlemedi. Para Politikası Kurulu, FED gibi, pas geçti. Yani faiz artırmadı. Merkez Bankası’nın bu kararı olumlu.

Tarım sorunu sonbahar’da artarak devam edecek. Rekolte bir çok üründe yeterli olmasına rağmen köylü beklediği fiyatı alamıyor. Fiskobirlik’de olan diğer birliklerde olacak mı, önümüzdeki hafta bunu takip edeceğiz.

Ayçiçeği hasat zamanı başlarken Ayçiçeği üreticileri, en büyük ayçiçeği alıcısı Trakya Birlik’e taleplerini ilettiler. Bugün 110.000 ortak sayısı ve entegre tesisleri ile en büyük üretici birliklerden biri olan Trakya Birliğin ikinci bir Fiskobirlik olmaması için, üreticiler taleplerinin dikkate alınmasını istiyor.

Ayçiçek üreticilerinin örgütlü olduğu Ayçiçeği Üreticileri Sendikası taleplerini üreticiler adına Trakya Birlik yönetim kurulu başkanı Rafet Sezen’e iletti. Üreticiler;

Avans fiyatının bu sene erken belirlenmesini, Trakya Birlik’in piyasayı düzenleme işlevinin bu sene üreticinin çıkarları doğrultusunda yapmasını, gerek avans gerekse taban fiyat belirlenirken bir kg ayçiçeğinin maliyet fiyatının göz önüne alınmasını, birliğin bu sene ekim alanlarının genişlemesini teşvik edecek önlemleri almasını ve bu yıl kg başına en az 35 Ykş. Destek verilmesi gerektiğinin altını çizdiler. Üreticiler, 200 kg ortalamaya göre, bir kg ayçiçeğinin taban fiyatının 70 YKş. olmasını istiyorlar.

BORSA

DÜNYA İLE PARELEL

İMKB, bütün hafta boyunca ABD’den gelen verilerin etkisiyle düşüş yaşadı. Haftanın son günü, 36500 seviyesine kadar geriledikten sonra 2. yarıda tepki alımlarıyla yükselişe geçen endeks, günü 210 puanlık artışla (yüzde 0.57) 36862 değerinden tamamladı. TCMB’nin faiz kararının ve yurt dışı piyasalardaki toparlanmanın etkisiyle son güne alıcılı başlayan İMKB 100 Endeksi, yatay bir seyir izledi. 500 puanlık bantta git-gel yaşayan endeks, 37 binin üzerinde tutunamadı. Diğer yandan, FED Başkanı Bernanke’nin bugün yapacağı açıklamalar, Lübnan’a asker gönderip göndermeme ve 31 Ağustos tarihinde Avrupa Merkez Bankası’nın vereceği faiz kararı piyasalar için kısa vadede izlenecek konu başlıkları. ABD’deki ekonomik durgunluk belirtileri dünya borsalarında önümüzdeki haftada hissedilecek. Bundan dolayı İMKB’nin 40.000 direnç noktasını görmesi zor.

PARA VE FAİZ

MERKEZ DİRENDİ

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu’nun piyasa oyuncularının büyük kesiminin faiz artırımı istemesine rağmen, (anketlere göre yüzde 85) kısa vadeli faizleri sabit tutması, yine de piyasalarda olumlu karşılandı. Merkez Bankası’nın bu kararında banka sisteminin elinde bulunan ve yüzde 13-14 faizli kağıtların varlığı da etkili oldu. Faizlerin yükselmesi bu kağıtları elinde bulunduran bankalara zarar yazıyordu.

Döviz yukarı yönlü hareketini hafta boyunca korurken, sert iniş çıkış yaşanmadı.

Bankalararası piyasadaki dolar kotasyonlarında alışta en düşük fiyat 1.4760 YTL, en yüksek fiyat 1.4800 YTL, satışta en düşük fiyat 1.4820 YTL, en yüksek fiyat 1.4850 YTL seviyesinde bulunuyor. Uluslararası piyasada avro/dolar paritesi 1.2770-1.2780 aralığında seyretti.

İMKB Tahvil ve Bono Piyasası Kesin Alım Satım Pazarı’nda işlem gören 16 Temmuz 2008 vadeli tahvil 19.43 bileşikten kapanırken, pazartesi gününe valörlü işlemlerde 0.11 puanlık kayıpla yüzde 19.49 bileşikten işlem görüyor. Merkez Bankası’nın tavrına rağmen faizlerde aşağı yönlü bir hareket beklenmiyor.