ALTERNATİF İKTİSAT NOTLARI 2

Posted by cemilertem | Posted in Alternatif İktisat, İstanbul Üni. Verilen Dersler | Posted on 17-06-2008

0

PLANLAMA, DEMOKRASİ VE PİYASA: METALARIN DİKTATÖRLÜĞÜ…

 

 

Alternatif İktisat yazılarına devam ediyoruz. 

 

Meta üretiminin olduğu her yerde fiyat vardır. Fiyatların egemenliği ve istikrarı bugün piyasanın istikrarı ve egemenliği demektir. Neo-liberal anlayışın bir ideoloji olarak egemenliğinin en önemli ayraçlarından birisi, bugün “fiyat istikrarı”dır. Merkez Bankalarının temel işlevi artık fiyat istikrarıdır. Merkez Bankası web sayfasının başında temel amacının fiyat istikrarını sağlamak olduğu yazılıdır. Bu mutlak bir piyasa egemenliğinin sloganıdır.  Küresel kapitalizm bugün iki önemli olguyu öne çıkarıyor ve ısrarla savunuyor:

 1) Meta üretiminin ve dolaşımının kesintisiz ve aynı şartlarda dünyanın her yerinde olması

 2) Bu metaların fiyatlarının ve bu fiyatlarının istikrarlı sürekliliğinin yine her yerde aynılaşması ve sürdürülmesi…

ALTERNATİF İKTİSAT NOTLARI

Posted by cemilertem | Posted in Alternatif İktisat, İstanbul Üni. Verilen Dersler | Posted on 16-06-2008

0

YENİ BİR İKTİSADA BAŞLANGIÇ DERSLERİ

Bu notlar çeşitli tarihlerde yazdığım “alternatif iktisat” yazılarının bir derlemesi. Şimdi burada yayınlamamın nedeni ise bugünlerde Marksist iktisat referans verilerek küreselleşme sürecinin yeni akım sol bir iktisadı doğuracağı tartışmasının başlaması. Bu tartışmaya Referans Gazetesi’nde Güven Sak ve Nabi Yağcı katıldı. Bu ön notları derli toplu bir makaleye (referansları ile birlikte) dönüştürmek artık boynumun borcu. Belki bir kitap olur. Ama bundan önce burada yayınlıyorum ki eleştirileri, eksikleri saptayalım. Bu yazıların dipnotlarını da önümüzdeki günlerde yayınlayacağım. Okurken kopukluk ve tekrarlara rastlayacaksınız. Lütfen geçiniz. Bunları birlikte düzelteceğiz.

Sweezy, Baran ve Magdoff 1942’de “Eğer kapitalistler kendi başlarına sermaye biriktirir, böylece her birinin kontrolü altındaki sermaye artarsa, daha büyük miktarlarda üretim mümkün olur” der. Marx’da buna sermayenin yoğunlaşması der. Sermayenin kapitalizmin tünelindeki yolculuğunu üç istasyonla sınırlayabiliriz.

Birincisi sermayenin birikimi, ikincisi yoğunlaşması üçüncüsü merkezileşmesi ve ihracı. Yoğunlaşma rekabeti ortadan kaldıran merkezileşmenin öncüsüdür ama kendisi değildir. Bu bakımdan birikim ve yoğunlaşmadan daha farklı bir süreç olan merkezileşme toplumsal servetin tekellerde toplanmasıdır. Bu süreç sınırları belli olan bir ekonomide büyük çoğunluk aleyhine hızlı bir yoksullaşmayı ve mülksüzleşmeyi beraberinde getirir. Çünkü merkezileşmede, birçok kişinin kaybettiği bir yerde, bir kişinin elinde büyük miktarlarda sermaye toplanmış olur. Yani birikiminin ve yoğunlaşmanın aksine merkezileşmede toplum, kısmi de olsa, zenginleşmiş olmaz, tam aksine fakirleşir. Herhangi bir endüstri dalında merkezileşme bir tek şirket kalıncaya kadar sürebilir. Bu bir ekonomi için akıldışı bir süreçtir. Çünkü tekelleşen malların fiyatı artar, bir müddet sonra ortalama kâr oranları da düşmeye ekonomi tam istihdamdan uzaklaşmaya başlar. Burada tekellerden geçinen bir orta sınıf yaratılmış olur, ama büyük çoğunluğun yoksulluğu niceliksel ve niteliksel olarak artar.

Bu aynı anda kıtlıktır. Yani başta temel mallar olmak üzere insanın yaşaması için güncel mallar da “kıt” olur ve fiyatları artar. Çünkü kar oranlarının giderek düşme eğilimi tekelleri yüksek fiyat mekanizması ile ayakta kalmaya zorlar. Tekelci yapı bunun için şimdiye kadar bilgiyi ve teknolojiyi de denetleyerek bunu başarabildi. Ama bugün kapitalizm bunu yapmakta zorlanıyor.

2008-2010 Falımız (Beklentiler ve Gerçekleşecekler)

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem 2007-12-18 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Avrupa Birliği’ne katılım öncesi mali izleme süreci kapsamında her yıl hazırlanan Katılım Öncesi Ekonomik Program geçenlerde yayınlandı. DPT tarafından hazırlanan programdan anlaşılıyor ki, önümüzdeki iki yıl, içinde bulunduğumuz ortalamadan çıkamayacağız.

Programda, orta vadeli makro ekonomik senaryoda göze çarpan birkaç noktaya değinmek ve üzerinde durmak istiyorum.

Bir kere şimdiye kadar sürdürülen para ve maliye politikalarından en ufak bir sapma bile söz konusu olmayacak. Bu bize kamu borç stokunun milli gelire oranının azalacağını söylüyor. Bunun hepimiz için anlamı devletin hayatımızdan, önümüzdeki iki yıl, daha fazla çıkacağı.

Kamu artık büyüme için temel bir talep bileşeni değil. Düşen büyümede herkes tarımı tartışıyor ama toplam tüketim harcamalarında kamu kesimi payı giderek düşüyor. Bunun önümüzdeki iki yıl yüzde olarak artış ortalaması 2,5. Oysa bu oran 2006 yılında yüzde 9,6 idi. Bu maaşlara, eğitim harcamalarına, alt yapı yatırımlarına olumsuz yansıyacak. Toplam sabit sermaye yatırımları düşüyor. Burada da kamu neredeyse hiç yatırım yapmıyor.

İkincisi para politikalarında faiz yine temel araç olacak. Bu bize Türkiye’deki reel faizlerin daima dünya ortalamasının epey üzerinde olacağını söylüyor. Merkez Bankası yüzde 4 enflasyon hedefi için hepimizi daha fazla zorlayacak.

İşgücü piyasasında ise değişen bir şey yok. İşgücüne katılım oranı 48,9, işsizlik oranı yüzde 9,7. Oysa işsizliğin, özellikle doğuda, çok daha yüksek olduğu biliniyor. En azından, faiz dışı fazla hedefi kadar, işsizliği düşürmek konusunda hükümetin iddialı olması gerekirdi. Yüksek faizle gelen durgunluk ve duran sabit sermaye yatırımlarına bağlı olarak gelişen işsizliğin her zaman küresel enflasyonla birleşme tehlikesi var.

DPT cari açıkta bir sorun olmayacağını söylüyor. Cari açık, önümüzdeki üç yılın ortalaması olarak, 40 milyar dolar düzeyinde olacak. 2008–2010 döneminde IMF’ye net 5,8 milyar dolarlık geri ödeme yapılacak olmasına rağmen, cari işlemler açığının finansmanında sorun yaşanmayacağı gibi, 6,5 milyar dolar net rezerv artışı gerçekleşecek.

Kamu borcu düşeceğine göre bu açık doğrudan yatırımlar ve portföy yatırımları ile finanse edilecek. Doğrudan yatırımlar kaleminde önümüzdeki iki yılın ortalama tahmini 18 milyar dolar, sermaye finans hesabında diğer yatırımlar kalemindeki yükümlülükler ise cari açığın bir diğer ilacı. Bu bize önümüzdeki iki yıl özel sektörün artarak dışarıdan borçlanacağını söylüyor. Yani Türkiye’de kamu değil ama özel sektör borçlanacak ve yabancılar da artarak orta ve uzun vadeli yatırımlar yapacaklar.

Bunun siyasi olarak sonucu ise çok açık: Dışta Sarkozy gibilere, içte de bilumum statükocu Sarkozy karikatürüne rağmen Türkiye-AB ilişkisi planlandığı gibi yürüyecek.

ABD başkanlık seçimlerinden sonra bu süreç hızlanacak. Bunu ABD’nin işbaşına gelecek kanadı da istiyor.

Sonuç olarak ekonomi olarak sıkıntılı ama siyasi olarak alternatif açılımları olan, daha geniş ufuklu bir iki yıl bizi bekliyor.

Önümüzdeki İki Yıl

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem 2007-11-24 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

2008–2010 yatırım programı metnindeki giriş paragrafı şu:” TBMM tarafından kabul edilerek 2007 yılında uygulanmaya başlanan Dokuzuncu Kalkınma Planı ile, vatandaşlarımızın refah ve mutluluğunun artırılması temel amacı çerçevesinde, “istikrar içinde büyüyen, gelirini daha adil paylaşan, küresel ölçekte rekabet gücüne sahip, bilgi toplumuna dönüşen ve AB’ye üyelik için uyum sürecini tamamlamış bir Türkiye” vizyonu ortaya konulmuştur.”

Gerçekten böyle mi olacak; yoksa yukarıdaki satırlar, yıllardır dinlediğimiz ve hiçbir işe yaramayacak“politik” yapacağız-edeceğiz metinlerinden mi?

Bu tür laflara ancak biz iktisatçılar kanarız; vatandaşın bu sözlere karnı tok, o olup bitene, sonuca bakar.

Şu düşen-çıkan piyasalar bir yana, bu günlerde sanayi sitelerinde, organize sanayi bölgelerinde işler pekiyi değil. İhracat yapmaya çalışan, yurtdışında malının kalitesi ile bir yer edinmiş ve kurumsallaşmış firmalar dışında kalanlar iç pazardaki talep daralmasına ve nakit sıkışıklığına bağlı sıkıntı yaşıyorlar.

TÜİK İmalat Sanayi Anketi’nde kapasite kullanım oranı, geçen yıla göre, ancak bir puan yukarıda. Ama daha önemlisi hammadde fiyatları satış fiyatlarının üstünde artıyor. İmalat sanayinde hammadde fiyatları Ekim ayında yüzde 0,9 artarken satış fiyatları yüzde 0,3 artmış. Satış fiyatlarının artmaması düşen iç talebe bağlı. Çünkü iç pazardaki talep yetersizliği iş yerlerinin tam kapasite ile çalışmamasının en önemli nedeni. YTL değerleniyor, dolar ucuzluyor ama dolarla işlem gören emtia fiyatları dünyada artıyor. Hammadde fiyatlarındaki artış sürecek. Görünen o ki iç talepteki daralma da sürecek. Çünkü imalat sanayi emek verimliliğine bağlı ayakta kalıyor. Bunun da anlamı ücretlerin düşük, çalışma sürelerinin uzun olması. Böyle olunca, çok geniş bir kesim zorunlu ihtiyaçlarını bile alamıyor.

Emek verimliliği deyince kimse, zaten canı çıkmış, KOBİ’lerin yüksek karlarla çalıştığını sanmasın. Hammadde fiyatlarının satış fiyatlarından hızlı arttığı ve reel faizin yüzde 10–15 arasında olduğu bir ekonomide karlılıkta düşük tabi. İhracat yapanların karlılığı kur dengesizliği nedeniyle düşük; iç pazara çalışanlarında faiz ve talep daralması nedeniyle düşük. Ortalama karlılık yüzde 5’lerde geziniyor.

Faizin reel olarak yüzde 15’lere dayandığı bir ekonomide nasıl ayakta kalacak binlerce KOBİ; çoğu batacak.

Önümüzdeki iki yıl çok hızlı bir sermaye temerküzü yaşayacağız.

Şimdi hükümet Ar-Ge’ye çok büyük teşvikler getirmeye hazırlanıyor. 2013 yılına kadar Ar-Ge harcamalarının milli gelir içindeki payı yüzde 2’ye yükselecekmiş. Şimdilik bu oran 0,66. Bu konudaki teşvik yasası hazırmış.

Ama bu yasadan yararlanacak KOBİ’ler nerede?

Yasa çıkmadan çoğunu kaybetmeyelim.

Önümüzdeki iki yıl çok iyi geçmeyecek.

Bu Borsada Spekülasyon Yok! – Çiçeklerin Piyasasına Üretici Hakim!

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 18-05-2008

0

Cemil Ertem ve Gülşen İşeri Taraf Gazetesi Yazısı

Türkiye’de her şeyin birbirine karıştığı günlerden geçiyoruz. Bütün bu olup bitenleri, başımıza gelenleri demokrasiye, dışa açılmaya yükleyen siyasi yaklaşımlara ve ufuk açıcı (!) görüşlere her geçen gün bir yenisi ekleniyor. Aslında bu Türkiye “kahrolsun insan hakları” diye slogan atarak yürüyen devlet görevlileri gördü. Bundan ötesi olmaz artık dediğinizde bir yenisi geliyor. Irkçıların adına ödül koyan baroda gördük nihayet. Şimdilerde kesif bir AB ve piyasa düşmanlığı çok moda oldu. Tabii bu aynı anda, gizli ya da açık demokrasi karşıtlığını da beraberinde getiriyor.

Türkiye’de devlet elitleri ve onları takip eden “eğitimli” kesim, başından beri, hiçbir şeyin başıboş bırakılmamasını savunur. Her şey, “bilenler” tarafından, denetlenmeli, planlanmalı, düzenlenmelidir. Bu planlayıcı ise devlet ve onun teknokratları olmalıdır. Hele ekonomi kesinlikle başıboş bırakılamaz.

“Devletin elinin değmediği bir ekonomi kadının elinin değmediği ev gibidir” Bu devletçi, ataerkil görüşe Türkiye’de “sol”’da başından beri sahip çıkmış, çoğu kere onu açıktan savunmuştur. Seksen sonrası gündeme gelen ve 12 Eylül Cunta’sıyla sonuçlanan neo liberal sürecin karşısına yağmacı bir devletçiliği dikenler, şimdilerde karşımıza Ergenekoncu olarak çıkıyorlar. Peki, çözüm nedir? Bugün yaşadığımız küresel krizin ve onu üreten politikaların demokrasi içinde bir alternatifi var mı? Şimdilerde yeniden Keynesci bir devletçiliğe dönülmesini savunanlarla, gümrük duvarlarını örüp öyle Allah ne verdiyse geçiniriz diyenlere kadar her çeşit “şaşkın” alternatif iktisat önerisine rastlanıyor. Ama ortak nokta, içe kapanma ve akıl dışı bir piyasa-demokrasi karşıtlığı olarak öne çıkıyor. Piyasa adil olabilir mi? Bu çok eski bir tartışma. Bu tartışmaya burada girmeyeceğiz ama bugün aslında devletçiliğin dik alası olan neoliberal piyasa dışında, ona rağmen, üreticilerin kendi ürünlerinin fiyatlarının belirlenmesinde söz sahibi oldukları “piyasalar” var ve bunlar belki de geleceğin adil ekonomik sisteminin ipuçlarını bize veriyor. İşte size bir örnek: Hem de Türkiye’den.

KARANFİLLERİN PİYASASI

Ürettiğiniz ürünün kalitesi, ambalajı, alıcı için yeterli ve rekabet edebilir nitelikte olması için üyesi olduğunuz kooperatif yalnız buralarda sizi desteklemekte kalmasa, aynı zamanda ürettiğiniz ürünün piyasada hak ettiği fiyatı bulması için piyasayı belirleyecek kadar büyük ve güçlü olsa; sizde üretici olarak gücü olana ürününüzü ucuz fiyattan kaptırmamış olsanız bunun adını ne koyardınız? Bu soruya yanıt verirmisiniz yoksa bu zamanda böyle bir şeyin henüz erken olduğunu ama yakın gelecekte olması gerektiği söyleyip konuyu kapatırmısınız? Böyle bir yer var.

Hem de çiçeklerin renkli dünyasında. İşte Gülşen’le bulutlu bir bahar sabahı bu çok eski ama az bilinen deneyimi anlatmak için Karanfilköy’ün yolunu tuttuk.

Karanfilköy, Akmerkez ile Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün Avrupa girişi arasında sıkışmış, yağmadan mucize eseri sıyırmış, ağaçlar içinde sevimli bir mahalle. Bu mahallenin camisinin altında bir mezat yeri. Kapısında “Flora Çiçekçilik Üretim ve Pazarlama Kooperatifi” yazıyor.

Haftanın 5 günü açık olan mezat bir anlamda da çiçek borsası. Yani sizin dışarıdan aldığınız, sokaktan ya da dükkânlardan aldığınız çiçeklerin fiyatları işte tam da burada belirleniyor…

Nasıl mı? Borsa müdürü Süleyman Çiftçi anlatıyor: “Mezat günleri kooperatifin üyeleri mallarını getiriyorlar. Ama çiçek fiyatlarını belirlemek tamamen alıcının elinde. Üreticiler mallarını hazırlar gönderirler fiyatlar burada belirlenir.

Fiyatların olması gereken seviyede olması için biz arz ve talebi kontrol ederiz. Örneğin karanfile talep Antalya’da azsa oradan karanfil alır, burada gül arzı çoksa buradan Antalya’ya ya da gül talebi olan yerlere gül yollarız o gün. Ayrıca tekelleşmeyi, fiyat spekülasyonunu da önleriz. Hiçbir üretici kooperatiften büyük değil.

Aslında biraz geriye gidip araştırdığımızda ortaya çıkıyor ki kooperatif 1945 yılında Sadık Güzel Osman tarafından kurulmuş. Sadık Güzel Osman Karadenizli. Otuzlu yılların başında Heybeliada’ya gelmiş, plaj işletmeye başlamış. Sonra plaj etrafında yetiştirdiği çiçekler dikkat çekince, etrafının da desteğiyle bir kooperatif kurarak çiçek yetiştirme ve pazarlama işine girmiş.

Süleyman Bey; “ O yıllardan bu yıllara kadar devletten tek kuruş almadan ayakta duran tek kooperatif” diyor Flora Çiçekçilik Üretim ve Pazarlama Kooperatifi için.

Dört bin tane üyenin bulunduğu kooperatifin Yalova, İzmir, Antalya, Mersin, Kemer, Kilyos, Silivri gibi çiçekliğin yaygın olduğu yerlerde şubeleri bulunuyor.

“ÜRETİMİ DESTEKLİYORUZ”

Üreticilerle de birebir ilişki içinde olan kooperatifin başkanı Muammer Yazıcı ; “biz üreticimize gerek maddi gerek manevi her türlü desteği veriyoruz. Ülkemizde olmayan bir çiçek soğanını dikmek istiyorlarsa biz adetlerini toplar hangi ülkeyse oradan ithal eder veririz. Onların hesaplarına borç olarak geçer bu. Naylon ihtiyacını da biz karşılarız. İlaç ihtiyacını vs… Üyelerimize kredi sağlarız. Her anlamıyla üretimi destekliyoruz. Türkiye’de olmayan çiçekleri üreticimize yetiştirmeyi bugün başardık biz” diyerek devlete de sitem ediyor. Devletin tek kuruş yardımını alamadıklarını da söyleyen Muammer Bey, “devletten para değil yer istiyoruz” diyor.

İzmir, Yalova ve Antalya’da ihracat mezatlarımız var. Hollanda’ya kadar fiyatları biz belirliyoruz. Artık Avrupa bize gelecek ve fiyatlar burada belirlenecek. Buna az kaldı, diyor, Muammer Yazıcı.

“POLİTİKA BİZİ DE ETKİLİYOR”

Çiçekçilikte diğer sektörler gibi ülkenin politik sürecinden nasibi alıyor… AKP’nin kapatılma sürecinde durgunluk yaşanmış ve “hala devam ediyor o durgunluk” diyor Süleyman bey. “Her işte olduğu gibi bizde de durgunluklar oluyor… Politika bizi de etkiliyor.

Borsa nasıl mı işliyor… Belirli müşteriler var üye olan, her birine bir numara veriliyor ve çiçek banttan geçerken almak isteyen önünde duran düğmeye basılı tutuyor, bilgisayar en son yakaladığı numarayı belirler ve satış gerçekleşir. Gün boyu bu borsa devam ediyor.

Gittiğimiz gün çiçek borsası İMKB gibi durgun bir gün yaşıyordu. Üretici Mehmet Tunoğlu, geçen seneye göre en az yüzde otuz aşağıdayız dedi. Ama diye ekledi, bu kooperatif olmasa bu fiyatlar da olmaz, bizde aç kalırdık…