Naziler ne istiyordu?
Posted by ertemcemil132 | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 23-05-2008
0
Naziler ne istiyordu?
Alman hukuk profesörü E. Hirsch unutulmaz anılarında Nazi Almanya’sından ayrılışını şöyle anlatır: “ Friedberg’de anne ve babamla vedalaştıktan sonra Haziran ortasında Frankfurt’tan hareket ettim ve Berlin üzerinden Amsterdam’a geçtim. Arada Berlin’e uğramamın nedeni orada, 1928 ve 1933 arasındaki beş yıl için pek çok şey borçlu olduğum iki kişinin elini sıkmak, onlarla vedalaşmak istememdi. Bunlar, Julius Magnus ve Hans Lewald idi. Tehdit altındaydılar, çünkü Magnus Yahudi asıllıydı, Lewald ise uluslar üstü insancıl bir dünya görüşünü savunuyordu. Her ikisi de, istasyona kadar gelerek beni geçirdiler. Tam tren kalkarken Magnus’un “ İşte Almanya’nın geleceği gidiyor” dediğini duydum. Kendisini bir daha göremedim.”
Hirsch Türkiye’ye gelir; ticaret hukuku hocalığı yapar.19 yıl Türkiye’de kalır. Hirsch, “Türkiye Cumhuriyeti’nin hedefi ileri bir demokrasi olmaktır” diye yazar.
Türkiye Hirsch’in dediği gibi “ileri bir demokrasi” olabildi mi; yoksa bürokratik ve militarist bir vesayetin gölgesinde batının iki yüz yıl önce tanıştığı temsili demokrasiyi bile beceremeyen bir ülke mi?
Charles Bettelheim, “Nazizm Döneminde Alman Ekonomisi’’nde giderek sona yaklaşan ve çökmek üzere olan Alman ekonomisinin kurtuluşu ve yeniden harekete geçmesi için gerekli olan tek şey yeni pazarların açılması idi” diye yazar. Almanya’nın faşizme dayalı çözümünün arkasında yatan gerçeklere bugün baktığınızda kanınız donabilir. Çünkü bu nedenleri çok tanıdık görecekseniz:
1913–1933 arası Alman ekonomisinin en büyük sorunu hızlı yaşlanmaydı.
Alman sanayisi 1860’dan 1913’e kadar çok hızlı büyümüş ve bu büyüme iki sorunla karşı karşıya kalmıştı.
Birincisi hammadde sorunu. Almanya yalnızca kömür, çinko ve potasa sahipti. Oysa başta petrol olmak üzere, bakır, kalay, demir, kükürt gibi o dönemin kontrol sanayilerini ileri götürecek hammaddelerini ithal etmek zorundaydı. İkinci önemli sorun yeni pazarlardı. Fransa ve İngiltere pazar sorunlarını sömürgeleri ile çözerken Almanya bundan yoksundu.
1929 bunalımı bu şartlardaki Almanya’yı çok etkiledi.
Alman burjuvazisi için tek çözüm kalmıştı: Savaş ve diktatörlük. Bu sayede yeni pazarlar açılacak, borçlar silinecek, savaşın yarattığı devlet talebi ekonomiyi canlandıracak, işgal edilen yerlerde ulus-devletin hâkimiyetiyle yeni kaynaklara ulaşılacaktı. Bütün bunlar için Almanlar dışında kimseye de ihtiyaç yoktu. Çünkü iç pazardan vazgeçilmişti. Yahudilerin ve diğerlerinin Alman burjuvazisinin ürettiği malları alması gerekmiyordu. Devlet gerekli talebi savaş ekonomisiyle yaratıyordu zaten.
Gerekli olan tek şey ulusal birlik ve bütünlük, savaşan bir ordu ve o orduya kaynak olacak saf Alman gençleri idi.
Bugün Türkiye’ye bakalım: Türkiye ekonomisi yarım yamalak gelişen bir sanayi ve finans-hizmetler sektörleri üzerinde duruyor. AB finansal hizmetler tek pazarına girdik.
Mali kesimin bu entegrasyonu bile bir kesim iktidar odağı için belirsizlik ve endişe kaynağı. Ulus devlet üzerinden örgütlenmiş ve geleceğini ulus devletin inşa ettiği ulus pazara bağlamış tüm kesimlerin ilk hedefi Avrupa Birliği.
Türkiye’de korporatist, bürokratik tüm yapılar güçlerini ulus devletten alıyorlar.
Bugün solda bile dursa çoğu meslek örgütü bu anlamda gericileşecek ve faşizmin kucağına düşecek. Ne yazık ki işin doğası böyle.
Türkiye’nin önünde iki yol var. Ya sorunlarını Naziler gibi halletmeye çalışan kesimlerin peşinden gidecek; ya da demokrasi yolunu seçerek AB üyeliği doğrultusunda adım atacak.
Bu ikinci yol aynı zamanda tek bir yol değil. Ama birinci yolun tek bir kapısı var. O kapıyı açtığınız zaman karşınıza savaş, ölüm, diktatörlük, yoksulluk çıkacak. Ama ikinci yolda halkın iradesi belirleyici olacak.
Şimdi herkesin kafasını kumdan çıkarıp bu gerçeği görmesinin zamanı.

