Ergenekon’un ‘sivil kanadı’, hanehalkları ve ötesi

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-03-22 tarihli Sesonline.net Yazısı

Böylesi istesek olmazdı herhalde. Şu Ergenekon operasyonu’nun üstüne TÜSİAD’ın ve Merkez Bankası’nın “hanehalkı çalışması” geldi. Ne alakası var demeyin: Bu çalışma 2002–2005 döneminde hane halklarının yapısını ortaya koyuyor. Ancak çalışma Türkiye’de bundan sonrasının da sosyolojik ve ekonomik yapısının işaretleri veriyor.

Ergenekon operasyonu da Türkiye’nin bundan sonraki siyasi yapısını ve aktörlerini belirleyeceği gibi, Türkiye’de “sol”un nasıl bir geçmişten geldiğini de ortaya koydu.

Bu kısa yazıda bu ilişkileri analiz edeceğiz. Ama hem Ergenekon operasyonu hem de TÜSİAD’ın hanehalkları çalışması bir AKP süreci özeti gibi. Hanehalkları çalışması 2002–2005 dönemini kapsadığı için AKP’ye ayna tutuyor. Evet, şimdi ilk önce kavramlardan başlayalım. Ergenekon ve hanehalkı kavramlarından.

KİMDİR BU HANEHALKI

Hanehalkı olmanız için bir konutta yaşamanız ve kazanç ve masraflarınızı ayırmamanız gerekiyor. Yani aynı evde kalan ama diş macunlarını paylaşmayan öğrenci kardeşlerimiz hanehalkı sayılmıyor. Türkiye’nin 72,6 milyon kurumsal olmayan nüfusu, ortalama büyüklüğü 4,1 olan yaklaşık 17,7 milyon haneye dağılmaktadır. Burada hemen iki özelliğe dikkatinizi çekelim: Birincisi hanehalklarının yaklaşık 4 nüfustan oluşması Türkiye’de kapitalist değişimin önemli sosyolojik işaretlerinden biri sayılan “çekirdek aile” olgusunun yakalandığını göstermektedir. Zaten bu olgu çalışmada tarımın, çeşitli açılardan, çözüldüğü vurgulanarak güçlendirilmektedir. Ancak ikinci önemli özellik ise; kır ve kent arasındaki gelir ve sosyal yaşam farkının artmakta olduğudur. Bu olgu kırın küçüldüğünü ama küçülen kırda yaşamak zorunda olanlarında çok güç şartlarda ve mecbur olduklarını için yaşadıklarını bize anlatmaktadır. Kente oturan hanehalklarının büyük bir bölümü kırla olan ilişkisini ya tamamen koparmış ya da koparmak üzeredir. Bu durum Türkiye’de yoksulluğun en önemli nedenlerindendir. Kentlerin kırla olan ekonomik ve sosyal ilişkisinin kopması düşük ve orta gelirli ailelerde borçlanmaya dönük bütçe ekonomisine yol açmıştır. Türkiye’de hanehalkları okul çağında ya da işsiz genç bireyleri barındırmakta ve bunların kent sosyal yaşamına katılımı sorunlu olmaktadır. Eğitim ve iş sorunu çeken bu genç nüfus aynı zamanda kimlik sorununu da yaşamaktadır. Bu nüfusun sosyal ve kültürel yalpalanması ‘sol hareketlere’ yansımaktadır. Geçmişte gençliğin sola kazandırdığı dinamiği bugün göremiyoruz. Sol bu yüzden hala “soğuk savaştan” kalma “teorileri” ezbere tekrarlayan örümcek kafalı ihtiyarların elinde.

ŞU 2001 SONRASI

Türkiye’nin 2001 krizinden sonraki ekonomik ve siyasi yapılanması çok önemli. Çünkü bu yeniden inşa sayılabilecek süreç hem ekonomik hem de siyasi aktörleri değiştirmektedir. Ekonomik olarak Türkiye AB mali pazarına girmiştir bile. Banka sistemi, sigortacılık ve sermaye piyasaları AB sermayesi başta olmak üzere uluslararası sermayenin bir parçasıdır artık. Siyasi yapılanmada bu ekonomik değişime uygun olarak kendini tamamlama sancıları çekmektedir. Bugün solun ve sağın bütün yapıları ve aktörleri değişirken, Cumhuriyetin hukuki ve idari yapısı bu köklü değişime direnmektedir. Şimdi ikinci kavramınızı açıklayarak hem Ergenekon operasyonun iki aşamasını hem de 2001 sonrası hanehalkları rakamlarını yorumlayalım. Ama önce ‘ikinci anahtar kavramımızın’ tanımı.

NEDİR BU ERGENEKON?

Yapılan operasyonlar ve ortaya çıkan isimlerle epey renklenen bu kavram, aslında şimdilerde Türkiye’nin siyasi tarihinin bir özeti olabilecek tartışmaların ve iktidar mücadelesinin en özlü anlatımıdır. Biraz dikkat edersek şimdiye kadar başımıza gelenlerin kaynağını bu kavramın açılımının karanlık labirentlerinde bulabiliriz.

Cumhuriyetin tarihiyle sınırlı kalmayan Osmanlı’dan beri süren “devletçi geleneğin” izleri Ergenekon’da olduğu gibi, 12 Eylül öncesinin “faşist” katillerini ve örgütlenmesini bu yapıda görebilirsiniz. Ama Ergenekon tabii ki bu kadarla bitmiyor. Doksanlı yılların “özelleştirme” ve “çek-senet mafyaları” (yeğen ve kara para ekonomisi) 2001 sonrasının kavruk ve işsiz “taşra faşistleri” ve nihayet bu ülkenin “sol bildiği” ancak başından beri devletçi-neo faşist bir geleneği (tıpkı Mussolini gibi) gizliden gizliye savunan “ihtiyar”ları da Ergenekon içinde.

Peki, bu yapı niye şimdi çözülüyor? Çünkü Türkiye oligarşisi çözülüyor. Türkiye’de ulus-devletle birlikte iktidarda olan sermaye güçleri artık hem geleneksel devlet güçlerini yanlarında istemiyorlar hem de kendileri için her zaman koltuk değneği olmuş ve hükümetlerde (çoğu zaman içişleri bakanı olarak) yer almış yarı-feodal, şimdilerde de militarist-feodal, unsurlardan kurtulmak istiyorlar. Artık zaten Türkiye’de, yerel homojen sermaye iktidarı olmayacak. Uluslar arası finans-bilişim ve sanayi sermayesi hâkim güç olarak iktidara tek başına geliyor. Bu çok önemli bir değişim. Zaten bu sürecin ve değişimin tam ortasında olduğumuzu aşağıda vereceğimiz hanehalkları çalışması rakamları kanıtlıyor. Şimdi çalışmanın sonuçlarına bakalım ve buna bağlı olarak önümüzdeki günleri tahmin etmeye çalışalım.

TARIMDAKİ ÇÖZÜLME VE İŞSİZLİK

Türkiye’de yukarıda özetlemeye çalıştığımız sürecin, çalışmada sıkça vurgulanan, iki önemli dinamiği vardır. Birincisi tarımdaki çözülme; ikincisi ise artan genç nüfus ve buna bağlı işsizlik. İncelenen dönemde istihdamın sektörel dağılımı çok önemli ölçüde değişmiştir. Tarım sektörünün istihdam içindeki payı 2002–2004 döneminde ortalama yüzde 34,3 iken, 2005 ve 2006 yıllarında keskin bir çözülme yaşanmış ve bu oran 27,3’e düşmüştür. Türkiye işte bu değişim sürecinde ve bunun sosyal sancılarını çekiyor. “Ogün Samast”lar bu çözülmenin çocuklarıdır. Öte yandan, bu süreçte kentlerde istihdam artış eğilimi sürmüş ama eğitimli ve işsiz genç nüfusun sayısı artmıştır. İşgücüne dâhil olmama eğilimi en çok kırsal kesimde görülmektedir. Son dört yılda işgücüne dâhil olmayan nüfusun payı 5,4 puan artmıştır.

GELİR DAĞILIMI KENTLERDE GÖRELİ DÜZELİYOR

Türkiye’de 2005 yılında, hane gelirinin yüzde 6’sı birinci yüzde 20’lik gelir grubundaki haneler tarafından paylaşılırken, beşinci yüzde 20’lik gelir grubundaki haneler toplam gelirin yüzde 44,4’ünü elde etmektedirler. Beşinci ve birinci yüzde 20’lik gruplar arasındaki gelir farkı 2002 yılında 9,46 kat iken, 2005 yılında 7,35 kata gerilemiştir. Bu olguyu “Gini katsayı”nda izliyoruz. 2002 yılında 0,44 olan katsayı 2005 yılında 0,38’e gerilemiştir.

Ancak burada atlanmaması gereken olgu, bu göreli iyileşmenin borçlanarak yapılmış olmasıdır.

Borçlanma, en yoksul yüzde 20’de 2002’de 3,6 milyar YTL iken, 2005’te 5,6 milyar YTL’ ye çıkıyor. İşin ilginci orta ve üst düzey gelir grupları bu süreçte doğru dürüst tasarruf yapmamışlar.

Bu gruplar kazandıklarını harcamışlar. Bu çok doğru bir sonuç değil. Muhtemelen bu ankete yanıt verenler gerçek gelirlerini sakladılar. Yalnız kentlerde düzelen gelir dağılımının borçla olduğu kesin. Öte yandan tasarruf eğilimimizde düşmektedir. 2002–2004 döneminde 16,8 olan tasarruf eğilimi, 2005 yılında yüzde 10 seviyesine düşmüştür.

Türkiye yukarıda özetlediğimiz değişimi, dış dünyanın tasarruflarını kullanarak yapmaktadır. Bu sürecin ve AKP’nin yumuşak karnıdır.

YA KÜRESEL KRİZ?

Şimdilerde yaşadığımız gel-gitlerin 1970’lerden beri yaşanılanlardan farklı olduğunu artık biliyoruz. Şimdi yaşadığımız bir kriz değil, daha doğrusu şimdi ortaya çıkmış bir kriz değil. Bu olan, dünyadaki siyasi ve ekonomik güç dengesinin değişimi ve 1971’de başladı. 1971’de Nixon doları altından ayırıp başıboş bıraktığında bugünlerinde adımını atmıştı. O tarihten bu yana ABD ekonomisi kaynaklı birçok sarsıntı yaşadık. Ama bu sonuncusu doların ve ABD’nin egemenliğine son vereceği için en güçlüsü ve sonuç alıcı olanı.

Avro-dolar paritesi bu çok önemli gerçeği yansıtıyor. Şu an avro bölgesi milli geliri tarihte ilk defa ABD milli gelirini aştı.

Şimdi burada Türkiye açısından tartışmamız gereken iki olgu var. İlki; ABD’nin parasal ve ekonomik güç devrinin, dünyada siyasi ve ekonomik bir ayrışmayla mı yoksa bütünleşmeyle mi sonuçlanacağı, ikincisi ise bu süreçte Türkiye’nin rolü ve duracağı yer.

Dünya ekonomisindeki yeni dengenin bir ayrışma (gelişmiş ülkeler-gelişmemiş ülkeler ya da bölgeler) olarak değil de tam anlamıyla küresel bir bütünleşmeyle oluşacağını söyleyebiliriz. “Gelişen ülkeler” ekonomilerine baktığımızda bu gerçeği görüyoruz. Örneğin DAX endeksinin (Almanya) yılbaşından beri kaybı yüzde 10 civarında. Gelişmekte olan ülkelerin kaybı da 12,5 civarında. Ancak burada ilginç bir nokta var. Bu süreçte dünya ekonomisinin üretim üssü olan ekonomilerinden Brezilya ve Arjantin’in borsaları Bovespa ve Meriva yüzde 3 seviyelerinde değer kaybetti. Siyasi sorunlarla boğuşan ve yağmacı ekonominin artıklarını temizleyemeyen Türkiye’nin İMKB’si ise; yılbaşından bu yana yüzde 23,3 değer kaybetti. İMKB’nin 14 Mart müdahalesinden sonraki kaybı ise yüzde 7,5. Aynı şekilde Brezilya reali yılbaşından bu yana dolar karşısında en iyi performansı gösteren para. YTL ise, yüzde 9 reel faize rağmen, eksi yüzde 4 ile dolar karşısında en kötü performansı gösteren para. Bu rakamlar bize şu sonuçları veriyor: Dünya tam küreselleşmeye doğru gidiyor.

Bu süreç, yeni bir dünya parası, gelişmiş-gelişmemiş ülke ayrımlarının ve kategorilerinin değiştiği yeni bir yapı, ABD-AB bütünleşmesi ve onlara eklemlenen bir Rusya yaratacak. Ortadoğu bu çerçevede şekillenecek. İşte Türkiye bu küresel koşullarda bir kere daha siyasi ve ekonomik kaosun içinde. TÜSİAD’ın hanehalkı çalışmasını bu küresel koşulların üzerine koyarsak hangi sonuçlarla karşılaşırız. Buna bir bakalım:

ÇALIŞMANIN VERDİĞİ SİNYALLER

2001 sonrası dönemde Türkiye’nin en önemli sorunları, tarımın alternatifsiz çözülmesi, genç işsiz nüfus, işgücüne katılımın giderek düşmesi ve kent yaşamına uymaya çalışan hanehalklarının borçlanması olarak gözükmektedir. Bu sorunlara bağlı olarak artan bölgesel eşitsizlik, eğitim ve sosyal alt yapı sorunları siyasi gündeme yansıyacak başlıklar olarak öne çıkmaktadır.

Dünyada büyüme ile istihdam arasındaki ilişkinin kopması ve geleneksel sanayi yapılarının çözülmesi aslında şu sıralar yaşamakta olduğumuz küresel krizin en önemli özelliklerinden birisidir. Büyüme istihdam ilişkisi sağlayarak büyüyen ülkeler yaşanılan krizlerden en az etkilenen ülkelerdir. (Bkz. İrlanda) Türkiye henüz bunu başarmış değildir. Bu geçiş döneminin en önemli sorunu bu olacaktır. Türkiye bu süreçte kentleşme (sanayileşme değil ama) ile küreselleşmeyi birlikte yaşamaktadır. İşte bu olgu yaşadığımız siyasi ve ekonomik alt-üst oluşun en somut nedenidir. Ulusal yapıya göre oluşmuş ekonomi, hukuk ve siyasi yapı çözülürken bunların aktörleri hem sağda hem solda “derin” bir şaşkınlık içindedirler.

Bu şaşkınlık, Ergenekon yanlısı olmaktan, “siz birbirinizi yiyin, biz zaten bu ülkede yaşamıyoruz”a kadar varıyor şimdilik. Önümüzdeki günlerde AB sürecinin, ABD’nin de desteğiyle, yeniden hızlanmasıyla Kıbrıs ve Kürt sorunu açılımları gündeme gelecektir. İhtiyar Ergenekoncuları da kafanıza takmayın: Onlara bir şey olmaz. Nazi savaş suçlusu Michael Seifert yakalanıp Kanada’dan İtalya’ya iade edildiğinde 83 yaşındaydı. Bir şey olmadı, yargılandı sadece. Türkiye kendi darbecilerini, faşistlerini yargılamadıkça refaha ve demokrasiye ulaşamaz. Bu süreçte “sol” sıfırlanmıştır. Yeni bir solun ortaya çıkması ve yukarıdaki ekonomik ve siyasi sorunları kucaklaması tek alternatiftir; ama bu zaman alacaktır.

Bu dökülen kanlar kimin çıkarına, ‘Cui Bono?’

Posted by ertemcemil132 | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-02-24 tarihli Sesonline.net Yazısı

Marcus Tullius Cicero heyecanla ayağa kalktı; sakin ama kararlı bir ses tonuyla “onurlu yargıçlar” diye söze başladı; “Onurlu yargıçlar şimdi burada vereceğiniz karar, yalnızca bu sanığın hayatıyla ilgili olmayacaktır; Roma’nın ve hepimizin adalete olan güvenini yeniden sağlayacaktır. Kararınızı vermeden önce bir şeyi hatırlatmak istiyorum: Her biriniz kendinize sorun; bu cinayet kimin çıkarıdır, yani bu cinayetten en çok kimler yararlanmışlardır. Yani ‘cui bono’?” (1) Cicero’nun bu savunması o tarihten bu yana cinayetlerin ve savaşların arkasındaki gerçek nedeni bulmamıza yarayan anahtar kavramı önümüze atmıştır. ‘Cui bono?..’ (Kimin çıkarına?)

Şimdi bütün bu olan bitenlere bakıp Cicero’nun bu basit sorusuyla işin içinden çıkabilirmiyiz? Evet, ortada ölüm ve kan var. Ve Einstein‘ın da dediği gibi savaşlardaki ölümler de bir cinayettir. Gencecik insanların öldürüldüğü bir cinayet silsilesini hep birlikte izliyoruz. Katiller de, bu genç insanları ölüme yollayanlar yani, ellerini ovuşturarak çıkar sıralarının gelmesini bekliyorlar. Bugün gerçekler tabii ki Cicero’nun sorusu kadar yalın değil; ama binlerce yıl öncesinden gelen bu akıl bize olayların çözümü için neden-sonuç ilişkisini öğütlüyor. Yani siz bu ilişkiyi kuramadığınız zaman mesela Hitler ve Hitler’in faşizmiyle ilgili birçok ipe sapa gelmez seçeneğiniz olur: Hitler’in ‘manyak’ olduğundan tutun da aslında büyük Almanya’yı düşünen ama yöntem konusunda hata yapan bir “vatansever” olduğuna kadar sonsuz seçeneğiniz vardır; dünya savaşının ve faşizmin nedenleri açıklamak için. Hitler demişken sahi niye Almanya durup dururken Polonya’ya saldırmıştı ya da durup dururken mi saldırmıştı? Peki, şimdi Türkiye yalnız PKK için mi K.Irak’ta. İşte burada Cicero’nun sorusunu sormanın zamanı gelmiştir.

CUİ BONO: ALMANYA 1933

1913–1933 arası Alman ekonomisinin en büyük sorunu hızlı yaşlanmaydı. Çünkü karşılaştığı engeller, onu, zamansız bir yaşlanmaya uğratıyordu. Alman sanayisi 1860’dan 1913’e kadar çok hızlı büyümüş ve bu büyüme iki sorunla karşı karşıya kalmıştı.

Birincisi hammadde sorunu. Almanya yalnızca kömür, çinko ve potasa sahipti. Oysa başta petrol olmak üzere, bakır, kalay, demir, kükürt gibi o dönemin kontrol sanayilerini ileri götürecek hammaddelerini ithal etmek zorundaydı. İkinci önemli sorun pazar sorunu idi tabii. Fransa ve İngiltere pazar sorunlarını sömürgeleri ile çözerken Almanya bundan yoksundu. İngiltere 1913’te ihracatının yüzde 40’ını sömürgelerine yapıyordu. Almanya’nın ise denetleyebildiği ekonomilere ihracatı yüzde 1’i bulmuyordu. Gelişen ve gelişmesinin sınırlarına gelen Alman sanayisini artık iç pazar kesmez olmuştu. Böylece sanayi üretimi giderek düşmeye başladı. 1913’te 100 olan sanayi üretim endeksi 1918’te 57’ye düşmüştü. Bu tarihten sonra işsizlik de hızla artamaya başladı. İşsizlik bazı bölgelerde yüzde 50’ye kadar çıkmıştı. Bu tabloyu düşen ücretler tamamlıyordu.

1929 bunalımı bu şartlardaki Almanya’yı çok etkiledi. 1929’da 100 olan sanayi endeksi 1932’de 55’ e düştü. Artık enflasyon ve işsizlik bir aradaydı. (2)

Böylece büyük Alman burjuvazisi için tek çözüm kalmıştı: Savaş ve diktatörlük. Bu sayede yeni pazarlar açılacak, borçlar silinecek, savaşın yarattığı devlet talebi, ekonomiyi canlandıracak, işiz Almanlar iş bulacak, işgal edilen yerlerde ulus-devletin hâkimiyeti ile yeni kaynaklara ulaşılacaktı. Bütün bunlar için Almanlar dışında kimseye de ihtiyaç yoktu. Çünkü iç pazardan vazgeçilmişti. Yahudilerin ve diğerlerinin Alman burjuvazisinin ürettiği malları alması gerekmiyordu. Devlet gerekli talebi savaş ekonomisiyle yaratıyordu zaten. Gerekli olan tek şey ulusal birlik ve bütünlük, savaşan bir ordu ve o orduya kaynak olacak saf Alman gençleri idi. Şimdi gelelim bugüne…

CUİ BONO: TÜRKİYE 2008

Koşullar ve tarih değişti. Ama kapitalizmin özü ve savaşın gereçleri aynı. Bugün Türkiye’ye bakalım.

Türkiye ekonomisi hızla küresel durgunluğun tetiklediği bir açmaza doğru gidiyor. Bugün ekonomi yarım yamalak gelişen bir sanayi ve finans-hizmetler sektörleri üzerinde duruyor. Tarım çoktan tarih oldu. AB finansal hizmetler tek pazarına girdik bile. Türkiye, bankacılık, sigortacılık ve diğer mali hizmetlerde ve piyasalarda, tam üyeliliğin gerçekleşmesinden çok önce tek pazar uygulamasına fiilen geçiyor. Banka ve sigorta gibi fon havuzu sektörler Türk burjuvazisinin denetiminde olmayacak. Hatta bir müddet sonra Türkiye avroya geçerse Merkez Bankası Avrupa Merkez Bankası’nın yerel bir şubesi olacak. Mali kesimin yakın gelecekteki bu entegrasyonu bir kesim iktidar odağı için belirsizlik ve endişe kaynağı.

Öte yandan sanayiye dayalı büyümeye çalışan kesimlerin 20. yüzyıl başındaki Alman burjuvazisi gibi iki önemli “küçük” sorunu var:

1) Hammadde sorunu, 2) Pazar sorunu.

Hammadde sorununun başında tabi petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynakları geliyor. Türkiye ekonomisi giderek artan enerji maliyetlerini kaldıracak durumda değil. Bu gerçek küresel durgunluğun arttığı şu günlerde iyice belirginleşti. Türkiye’nin hala doğru dürüst bir doğalgaz depolama kompleksi bile yok. Petrol ve giderek yükselen petrol fiyatları ise ayrı bir sorun. Türkiye, hem fiyatı ne olursa olsun sürekli dışarıya bağımlı bir petrol ithalatçısı olmak istemiyor hem de artık kaldırılacak ve sürdürülecek seviyeyi geçen petrol fiyatlarına katlanmak istemiyor. Bunun dışında Türk burjuvazisi Avrupa’da elinin güçlü olmasının doğalgaz ve petrol kaynaklarının denetiminden geçtiğini biliyor.

İkinci sorunumuz tabi pazar. Türkiye pazarı artık yeterli değil. Zaten günümüzde hiçbir ekonomi yalnız ulusal pazara dayalı olarak gelişemez. Bunun için diğer Avrupalı ve Asyalı rakiplerine göre zayıf olan Türkiye, Ortadoğu’da yaratacağı siyasi ve askeri güçle pazar olanaklarını güçlendirmeye çalışıyor. Türkiye büyük burjuvazisi ABD ve AB’nin de onanıyla K.Irak’ta ki enerji kaynakları üzerinde söz sahibi olmak istiyor. Bu son yapılan operasyon hem ABD’ye hem de AB’ye bölgedeki en büyük askeri güç benim; sizin buralardaki malınızın mülkünüzün teminatı benim operasyonudur.

Bu operasyonun dört temel amacı vardır:

1) Türkiye’nin militarist bölgesel güç olduğunu kanıtlama ve bu yolla Irak’taki enerji damarlarını denetleme pozisyonu yakalaması amacı,

2) Bağımsız ama sorunsuz bir Kürt Federe devletinin kurulması amacı,

3) Kerkük’ün Kürt bölgesi içinde değil de özel statüde kalması amacı,

4) Silahları bırakma ve politik yeni bir açılım yapma aşamasında olan PKK’yı “silah bırakmamaya” zorlamak. Yani bölgede silahlı güç bulundurmanın “meşru” temelini sağlamak. Kısaca bu operasyonun son amacı silahlı PKK varlığına son vermek değil, tersini yapmaktır.

Bu amaçlara tekrar geleceğiz. Ama ilkönce seçimlere gidilirken Amerikan politikalarını bakalım:

CUİ BONO: AMERİKA 2008

ABD’nin Irak’a müdahalesini bir bütün olarak değerlendirdiğimizde:

Stratejik öneme sahip olan bölgenin yeniden yapılandırılması, radikal İslamcı tehdidin ortadan kaldırılması, enerji arzının kesintisiz sürmesi, İsrail’in politik meşruiyeti ve Filistin sorununun halli; buna bağlı olarak da Suriye’nin yeniden yapılandırılması ve Lübnan sorunun buna bağlı çözümü;(3) gibi amaçları sıralayabiliriz. Birbirini çözecek ve doğuracak bu denklemin içinde olmayan ama denklemin çözümünde başat olacak iki dinamik daha vardı; bunlar Türkiye ve İran dinamikleriydi. ABD ilk önce İran dinamiğini silahla çözmeyi düşündü. Ama bunun imkânsızlığı çok geçmeden anlaşıldı. Çünkü Rusya faktörü vardı ama daha önemlisi İran ve Ahmedinecat göründüğü gibi sorun değildi. Rusya ABD’nin her zaman dikkate alması gereken bir güç. Rusya, İran’la bölgenin denetimi için işbirliği yapıyor.Avrupa’nın petrol ihtiyacının 1/3’ünün, doğalgaz ihtiyacının ise yüzde 40’ının Rusya sağlıyor. Savaş Rusya’nın doğalgaz ve petrol gelirlerini yükselten bir araç bugün. Rusya’nın petrol ihracatından kazancı yıllık 125–150 milyar dolar arasında. Bu rakam 2000’lerin başında 39–40 milyar dolarlar civarındaydı. Irak belirsizliğinin sürmesi Rusya’nın ekonomik olarak işine geliyor. Bütün bu süreçte Rusya iki şey yaptı: Birincisi Türkiye’yi kontrol etti. İkincisi İran’la stratejik ilişkiler geliştirdi ve İran’a dokunulmasına izin vermeyeceğini açıkladı. Ama bu ABD’nin de işine geldi. Zaten ABD’nin ikinci dönem planında İran’a saldırmak yoktu. ABD, bütün bunları 1970’li yılların ortalarından beri şekillenmeye başlayan “Yeni Dünya Düzeni” çerçevesinde projelendirmiştir. Bunun için bu amaçlar, seksenli yıllarda belirginleşen ve Washington uzlaşısıyla da çerçevesi çizilen yeni sermaye birikiminin ön gerekleridir. Bu modele İngiltere, bilindiği gibi, başından beri dahildi. Ancak AB Bush yönetiminden kaynaklı çekincelerle, ABD’yi yalnız bıraktı. Rusya’nın da savaş sonrası belirsizliğine bağlı çekinceleri bu sürece eklenince Büyük Ortadoğu Projesi kadük bir ‘neocon planı’ olarak ortada kaldı.

BOP’u kadük bırakan, neoconların dar ve yalnızca Amerikan hegemonyasını öne çıkaran stratejisi olmuştur. Bu strateji yalnız işgale dayanan bir güçle bütün bir bölgenin yeniden yapılanmasının başlayacağını savunuyordu. Bu strateji devam etseydi, İran ve Suriye de benzer yöntemlerle neocon usulü yeniden inşa edilecekti. Ancak neoconlar işgalin başlarında ABD’nin ulusal hegemonik devlet olamayacağını, Amerikan emperyalizminin artık eskisi gibi dolar ve silah egemenliği üzerinden işlerini halledemeyeceğini göremediler. Çünkü çok açık olarak, bir önceki sermaye birikiminin üretim güçlerinin temsilcisi olarak işbaşındaydılar. AB’nin bu süreçte ABD’nin yanında olmamasının tarihsel nedeni budur. Petrol, silah, demir-çelik sanayileri bir önceki kontrol sanayileri olarak, aslında baba Bush’tan bile önce, kapitalist birikimin gündeminden düşmüştü. Neoconlar yüksek faiz, güçlü dolar, yüksek petrol fiyatı, yüksek emtia fiyatlarını öne çıkaran arz yönlü neoliberal politika izlediler. Bu hat yüksek silahlanma harcamaları, açık bütçe ve giderek katlanan dış ticaret açığı ile sağlandı. Tabi bütün bunların yaratıcısı Amerikan Merkez Bankası (FED) idi. Çünkü dolarları o basıyordu. Bilindiği gibi bu bitti. Yaklaşık bir yıldır yaşadığımız kriz bunun krizi. Şimdi Bush ve ekibi yolcu. Ama Amerikan devleti tehlikeyi çok önceden gördüğü için 2009 başını bekleme cesaretini gösteremedi. İlk önce yaratıcıdan (FED’ten) başlayarak yeni düzenlemelere başladı. Bu düzenlemeleri öne çıkaran üç önemli etkeni de ikincil nedenler olarak sayabiliriz; bunlar, giderek gerileyen Amerikan imajı ve Amerikan kamuoyunun karşı duruşu, Amerikan askeri gücünün sınırlarına gelinmesi ve neocon ekonomik hattının tıkanması.(Kriz)

Burada bir şeye dikkat edelim: Bu sefer Amerika’nın gerilemesi ve strateji değiştirmesi, Vietnam’da olduğu gibi, karşısındaki gücün direnmesi ile değil, kendi dinamiklerinden kaynaklanıyor. Çünkü karşısında politik pozisyon alacak bütünsel bir yapı yok. Dünya kapitalizmi, bundan sonra yoluna Amerika’nın hegemon devlet olarak başını çektiği emperyal bir birikim tarzıyla değil de, küresel uzlaşıya dayanan yeni bir emperyal yapı oluşturarak yoluna devam edecek. İşte hemen yanı başımızda olan bunun ilk doğum sancıları.

CUİ BONO: IRAK-ORTADOĞU 2008

Bu çerçevede Ortadoğu’nun yalnız ABD’nin değil, AB’nin, İngiltere’nin ve Rusya’nın da çıkarlarını ve durumunu göz önüne alınarak yapılandırılması öne çıkıyor. İşte burada üç önemli pürüz var. Birincisi İran. İran sorunu şimdilik askıya alınmak üzere. İran bir müddet daha kendi dinamikleri ile baş başa bırakılacak. Ama bütün bu süreçte İran ilkönce Rusya’nın en önemli müttefiki oldu. Kimsenin şüphesi olmasın ki ABD başkanlık seçimlerinden sonra İran bölgede ABD’nin de en önemli müttefiklerinden olacaktır. Burada ABD’nin stratejisi İran’ın petrol sahalarını işlevsel hala getirerek ülkenin gelirini artırmak ve liberalizmi İran’la tanıştırmaktır.(4) Diğer önemli sorun İsrail. Geçmişin politik denklemine göre şekillenmiş İsrail devleti ve ekonomisi yeniden ele alınacak. Kurulduğu 1948 yılından beri 100 milyara yakın ABD yardımıyla yaratılan İsrail, artık Ortadoğu’da Amerika’nın uçak gemisi gibi davranmak zorunda değil. İsrail’in silahlanmaya ve Amerikan yardımına dayanan varlığı Irak’ın yapılanmasından sonra kabuk değiştirecek. Bu bölge için yeni bir dünyanın kapılarının açılması demek. Ancak İsrail’in ulusalcı şahinleri, tıpkı Türkiye’dekiler gibi, alıştıkları eski kanlı iktidarlarını kaybetmek istemeyecekler. Bunun için eski patronlarına kafa da tutacaklar. İsrail işte bunun için sorun.

Üçüncü pürüz; Türkiye tabi. Türkiye, bütün bu süreçte, Ortadoğu’nun yeniden yapılanmasında, enerji geçişlerine ve üretimine göre, ekonomik ve siyasi pay almak isteyecek. Dünyanın petrol ve doğal gaz kaynaklarının yüzde 65’i bu bölgede. Bunun yüzde 10’ununa yakını da Irak’ın kuzeyinde. Mondros Mütarekesi’nden beri (1918) bir sorunlar yumağı olan Musul tabii ki özünde ekonomik bir sorun olarak karşımızda.

Türkiye’nin Kuzey Irak’la ekonomik ilişkisi bütün sorunlara rağmen dört ekonomik başlıkta yürümüştür.

Sınır Ticareti, Petrol Nakliyatı ve Hatları, Yasa Dışı Ekonomik Faaliyetler (kaçakçılık ve uyuşturucu) Ulaştırmadır. Bu dört ekonomi başlık milyar dolarlık bir ticari döngüdür.

İşgal öncesinde Irak’a Türkiye’nin ihracatı milyar dolar sınırına dayanmıştı.

Amerikan işgali ilk önce hem KYP’nin hem de KDP’nin ekonomik güçlerini ve kazanımlarını önemli ölçüde artırdı. İşgal sonrası akaryakıt transit ticaretinin yıllık hacmi 3 milyar doları bulmuştu. Bunun dışında merkezi Irak yönetiminden alının paylar da federe yönetime ve bölgeye gitmektedir. Bugün kuzeydeki yasadışı geçişleri KDP kontrol etmektedir. KDP bu yolla KYB ile çekişmesinde ekonomik dengeleri kendi lehine çevirmiştir.

Bugün Türkiye’de KDP’nin ekonomik gücünü paylaşan ve bu bölgeye ticaret yapan çok önemli bir kesim vardır.

Savaş sonrası Kürt Federe Bölgesi’nin yeni bir ticaret ve üretim merkezi olacağı şimdilik şüphe götürmüyor. Çin,(5) Güney Kore, AB ile şimdiden çok yönlü anlaşmalar imzalanmıştır. Bunun için Basra, Ürdün, Akabe ve Mersin limanları kullanılacaktır.

Bu resme baktığımız zaman yalnız petrolü görmüyoruz. Yüz milyarlarca doları bulan bir pazar ve sermaye birikimi hinterlandı önümüzde duruyor. (Bkz: Harita)

İşte şu sıralar Türkiye’yi ayağa kaldıran savaş bunun kimler tarafından ve nasıl düzenlenip paylaşılacağının henüz belirlenmemiş olmasına bağlıdır. Geleneksel Türk burjuvazisi, çok açık olarak, kendisine rakip yeni bir güç istemiyor. Çünkü bu güç bölgenin doğal zenginliklerini de denetlerse çok çabuk büyüyecek ve Türkiye hatta AB pazarından da pay alacak. Kısaca şimdiki büyük Türk burjuvazisinin ulaştığı her yere ulaşıp onu tehdit edecek.

EN GÜÇLÜ OLASILIK

Bundan sonrası için iki senaryo geliştirilebilir. Ancak sonuç olarak bölgenin tarihsel gelişimi ve dünyadaki sermaye birikiminin yönü tek bir noktayı işaret etmektedir: Yukarıda da vurguladığımız gibi Türkiye’de şimdiye kadar iktidarı elinde bulunduran kesimler, Kuzey Irak’ın ekonomik zenginliklerinin üstüne oturmasalar bile, buralarda kendilerine rakip olmayacak, hatta kendilerini de içinde bulunduğu bir yapı istemektedirler. Geleneksel statükocu kesim emperyal ulus-devlet savunusunu şimdilik bu fırsatı kullanarak yapmakta ve Kuzey Irak’ta kalıcı olmayı savunmaktadır. Ancak TÜSİAD’tan hükümete kadar bu kesimler ABD’yle uzlaştıkları gibi bu müdahalenin yumuşak bir Federe Kürt Devleti’ni ve Kerkük meselesini gündeme taşımasını istemektedirler.

KERKÜK ANAHTARI

Irak işgalini savunan ABD’li uzman, gazetecilerin çoğu daha işgal başlamadan yeni rejimin federal olarak yapılandırılması gerektiğini savunmuşlardır. Federalizmin öne çıkması hiç şüphesiz yeni dönemin sermaye birikimine ve bu birikim rejimine bağlı olarak Irak’ın nasıl yapılandırılacağın da yanıtıdır. Bu anlamda ABD, yalnız Irak’ın değil, Türkiye dâhil bölgedeki tüm ülkelerin federalizm çerçevesinde yeniden yapılandırılmasını istemektedir. Zaten 1991 “Çekiç Güç” operasyonundan beri ABD bölgedeki Kürt “kazanımlarını” federal yapıya uygun olarak korumuştur.(6) Bir siyasal sistem olarak federalizmin herhangi bir toplumda yerleşmesi ve işlevsel olması ancak siyasi uzlaşı kültürünün, güçlü federal kurumların ve merkeze bağlılığı destekleyen ödüllendirme mekanizmalarının bulunmasına bağlıdır.(7) Hiç şüphesiz, bugün federalizm modeli küreselleşme dinamiklerini karşılayan ve küresel tek bir ekonominin yapılanmasının önünü açacak yegâne siyasi modeldir. Üniter ulus-devlet modeliyle Washington uzlaşısı ve devamı olan konseptlerin yürümeyeceği artık çok açıktır. Özellikle Irak gibi hem parçalı ulusal öğelerin hem de dinsel ve mezhepsel unsurların bulunduğu ve sanayinin gelişmediği, modern sınıfların ortaya çıkmadığı bir bölgede yürüyebilecek tek model federalizmdir.

Irak’ta federalizm süreci farklı biçimlerde sonuçlanabilir: Etnik/mezhepsel temelli federe bölgelerden oluşan Irak modeli; coğrafi esaslara göre oluşacak federe Irak modeli ve bunların karma biçimde uygulandığı bir model. Bu modeller bir süreç sonunda birbirini reddeden değil birbirini tamamlayan, sorunlar çözüldükçe netleşecek alternatiflerdir. Federalizm konusunda çözülmesi gereken en önemli konulardan birisi Kürt sorunu ve Kerkük’ün durumudur.

Kerkük’ün, federe Kürt yönetiminden, bağımsız, Bağdat’a bağlı olması ya da farklı bir statüde bağımsız bir vilayet olarak bölgeye dâhil olması ama kaynaklarının merkezi yönetiminin denetiminde olması tartışması hemen bitecek bir tartışma değildir. Tabii ki Kürtler, Kerkük’ün federe Kürt bölgesinin bir parçası olmasını istemektedirler. İşte bu tartışmayı biraz olsun netleştirmişe benziyor. Çünkü orada Türkiye’nin varlığı, Kerkük’ün Kürt bölgesi içinde kalacağı ancak gelirlerinin uluslararası denetimde olacağının en büyük işareti. Bu cümleden olmak üzere, Türkiye’nin K.Irak’taki varlığı, iddia edilenin aksine, asker geri dönse bile, artık kalıcıdır.

Tabii esasında Kerkük sorunu Irak’taki yeniden yapılanma tartışmalarında merkezi bir yere oturmaktadır. Çünkü bu tartışma doğal kaynakların federe yönetimlere değil de merkezi yönetimin denetimine bırakılması tartışmasıdır da aynı zamanda. ABD doğal kaynakların merkezi yönetime bırakılması fikrine uzaktır. Çünkü böyle bir durumda zaman içinde güçlenen ve ulus-devlet gibi ters bir yöne sapacak bir merkezi yönetim pekâlâ ortaya çıkabilir. ABD’nin başından beri tercihi denetleyebildiği, zayıf federe yapılardır.

YENİ DEVLET MODELLERİ

Bu tercih aslında bize yeni bir devlet kavramını veriyor. Bu devlet küreselleşmenin, yeni sermaye birikimini karşılayacak yeni bir devlet modelidir:

Uygulamacı-çatı devletler. Bu devletler yerel ihtiyaçlar kadar silahlı güç barındırlar, federal yasaları yaparlar ve uygularlar. Diplomatik ilişki kurarlar ve küresel yönetim erkiyle hem ekonomik hem de siyasi ilişkileri yürütürler. Bu devletlerin temel işleve küresel sermayenin bulundukları bölgedeki işleyişini sürekli kılmaktır. Bu çerçeve tabii ki bu devletler, bir araya getirdikleri halkların ve yöneticilerin refahını ikinci plana atmaz. Tam tersine uygulamacı-çatı devletler küresel yönetim erkiyle ilişkilerini kendi toplumlarının refahını da en çoklaştıracak şekilde düzenlerler. Örneğin şu an Irak’taki Kürt yönetimi ve ABD ilişkileri bunun prototip örneğidir.

Bugün gelinen aşamada Irak’ın Kürtler ve Sünni Arap ulus-devletleri olarak bölünmesi en zayıf ihtimaldir. Çünkü bu yeni ulus-devletler yaratacak bir modeldir. Ve yeni sermaye birikim modeline uygun olmadığı için ABD’nin şiddetle karşı çıktığı, olmaması için çalıştığı bir modeldir. Öte yandan bu modelin üçlü bir yapı ortaya çıkararak oluşması da aynı kapıya çıkmaktadır. Yani Kürtler, Sünni Araplar ve Şii Arapların ulus- devlet olarak örgütlenmesi ve Irak’ın bu yolla bölünmesi yine ABD’nin hatta dünyanın geri kalanın isteyeceği bir şey değildir. Yani önümüzde bir konfederasyon modeli duruyor.

HEDEF SORUNSUZ KÜRT DEVLETİ

Kürt devletinin olası sorunları: 1) Devletin jeopolitik konumu dolayısıyla Türkiye faktörü ve ABD desteğine sürekli gereksinim 2) Enerji kaynaklarının denetimi sorunu, Kerkük sorunu; Kürtlerin kendi aralarındaki sorunlar 3) PKK dâhil alternatif Kürt hareketlerinin dinamiği.

Şimdi bu sorunlardan ikisi Türk ordusunun operasyonuyla hal yoluna konuluyor. Türk operasyonu aslında sorunsuz bir Kürt federe devleti yaratma operasyonudur. Bunun için Kerkük vilayeti Kürt bölgesinin içinde kalırken, petrol gelirleri içinde Türkiye’nin de bulunduğu (örtülü ya da açık) bölgesel bir uluslararası hukuki yapılanmayla gerçekleştirilecektir. (8) Şimdilik Kerkük Türkiye’yle uzlaşan sorunsuz bir Kürt yönetimine emanet edilecektir. Bu konudaki” resmi” anlaşma budur. İşte bu operasyon bunun perçinlenmesidir. Bu orta vadede ABD’nin de tercini olacaktır. Ancak ABD şimdiye kadar, arkasında denetleyebileceği bir Kürt yönetimi bırakmak istemekte bunun için de PKK’ya kadar tüm Kürt güçlerini dışlamayan bir strateji gütmekteydi.

ABD şimdi gelinen aşamada, PKK’yı dışlayarak Türkiye kozunu öne sürmüş ve hem Rusya’ya hem de dünyanın geri kalanına ‘benim Ortadoğu projem, hepimizin projesi’ demiştir. PKK’nın bölgeden temizlenmesi ve şimdilik etkisizleştirilmesi sağlanıyor. Bu “şimdilik” sözcüğü çok önemlidir. Çünkü operasyon aslında silahlı PKK varlığına yönelik görünmesine rağmen bunu tamamen ortadan kaldırmaya yönelik değildir. Bu operasyon özünde Türkiye, Kürt yönetimi ve İran’ın, Amerikan çıkarları ve Bush sonrası politikaları doğrultusunda kucaklaşma operasyonudur.

Türkiye’de ki, milliyetçi kesime rağmen şimdilik, en güçlü olasılık Türkiye ile siyasi ve ticari ilişkileri olan bir Kürt federe devletidir. Türkiye de, şimdiki Irak yönetimi de, ABD’de ve Kürtler de yüz milyarlarca dolar olan petrol, doğal gaz, uyuşturucu, inşaat, lojistik, ulaştırma ve giderek finans- hizmetler gibi para basan alanları başıboş ve birbirlerine bırakmayacaklardır. Herkes gücü ve uygulayacağı stratejinin doğruluğu-geçerliliği oranında pay alacaktır. Ama şunun da bilinmesi gerekir ki bütün bu toz duman kalktıktan sonra Türkiye’nin, İsrail’in ulusalcı şahinleri artık sahnede eskisi gibi olamayacaktır. Ancak esas olan barış ve demokrasi güçlerinin onların yerinde olmasıdır.

NOT: Erbil, Kerkük ve Kürt bölgesindeki enerji kaynakları Basra körfezine (950 km), Ürdün üzerinden Kızıldeniz’e (1250 km) ve Suriye üzerinden Akdeniz’e ulaşacaktır. (850 km) Bunun için bu operasyon yalnız Türkiye-Irak-ABD arasında değildir. Suriye, Ürdün gibi ülkeleri de ilgilendiren kapsayan bir yanı vardır.

i» 1) Cicero’nun bu deyimi bir cinayet davasının savunmasında kullandığı ve bu davayla hatipliğinin ün kazandığı rivayet edilir.

» 2) Bettelheim, C. Nazizm Döneminde Alman Ekonomisi, İstanbul: 1982

» 3) Bu çerçevede bize göre, Hariri suikastıyla başlayan süreç bunun en önemli işaretidir. Suikast ABD’nin işidir. Hariri Lübnan için erken liberalizmdi. Sınırlarını bilmedi. Tıpkı Özal gibi. Hizbullah ve Suriye dinamiklerinin ehlileştirilerek Lübnan potası içinde erimesi ABD’nin şu aşamada işine gelmedi ve Lübnan sorununu Hariri gibi “liberal” bir tercihle çözmedi.

» 4) İşte o zaman Türkiye’de ki faşist-militarist kesimin ruh halini gerçekten görmek lazım.

» 5) Çin Irak belirsizliğinin bir an önce bitmesinden yanadır. Çünkü Çin enerji maliyetleri yukarı çekecek tüm belirsizlikleri karşısında görmektedir.

» 6) TEPAV, Irak Raporu, 2007

» 7) agy.

» 8) Bu konuda ABD Savunma Bakanlığı ve CIA sitelerinde ve atıf yapılan yazılarda sayısız ipucu mevcuttur. Bkz: US Deparment of Defence, www.defenselink.mil/transcript, www.cia.gov/cia/publications