İkinci Ekonominin Karanlığı…

Posted by cemilertem | Posted in Türkiye Yazıları | Posted on 24-05-2008

0

Şaşırmıyorsunuz değil mi? Müzelerin o müzeleri koruyanlar tarafından soyulmasına. Hatta dünyanın en değerli taşlarından biri olan ve eşi olmayan Kaşıkçı Elması sahte çıkarsa da şaşırmayacaksınız. Ama onlar çok şaşıracaklar, nasıl olduğunu birbirlerine soracaklar, sonra suçu birbirlerinin üzerine atacaklar. Ama şaşırmadan önce de inkar edecekler, tarihçi de olsalar, bakan da olsalar fark etmeyecek, Kapalıçarsı’da çekirdekten yetişmiş bir kuyumcu edası ve tezgahtarlığıyla sahtelerin aslında gerçek olduğunu söyleyiverecekler. Hep böyle olmadı mı zaten..

Müzeleri soyanlar, sokaklarda birbirlerini vuranlar, yoksulluk ve çaresizlikten kapkaç-hırsızlık yapanlar nasılsa ortada ve suç yine onların üzerine kalacak. Bu ülkede milyarlarca dolarlık bir karanlık ekonomi yaratan yoksullaştırıcı politikaların yine üzerinden atlanacak.

Kara parayı yaratan suç ekonomisi bugün artan bir hızla denetimden çıkmaktadır. İnsanı hiçe sayan yoksulluklaştırıcı politikalar bu ekonominin dünyada giderek karşı konulamaz bir büyüklüğe ulaşmasını sağlamıştır.

Küreselleşme ve düzensizleştirme bugün kara para ekonomisini büyütmektedir. İkinci ekonominin büyümesi ile yoksulluğun artması birbirine paralel iki gelişmedir.

Türkiye bugün dünyada kara paranın en önemli, en yoğun geçişlerinden biri. Avrupa’ya dağıtılan uyuşturucunun yüzde sekseni Türkiye’den geçiyor. Bu rakamın 50 milyar doların üzerinde olduğu söyleniyor. Bu ticaretin yaklaşık % 10’u Türkiye’de kalıyor. Bu çok önemli bir rakam. Tüm dünyada trilyondan dolara yakın kara para dolaşıyor.

Dünyada, şimdilerde bir kriz kaynağı olarak görülen ve Merkez Bankalarınca faiz artırma yarışıyla geri çekilmeye çalışılan trilyon dolarlık fonların kaynaklarından birisi bugün ikinci ekonominin yarattığı “kara para.”

Altına Hücum

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem 2007-11-21 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Türkiye ABD’yi de geride bırakarak dünyanın en büyük üçüncü altın piyasası konumuna yükseldi. Üçüncü çeyrekte altın piyasasında oluşan talep 86, 3 ton. Ama altına olan talep yalnız Türkiye’de artmıyor. Hindistan’da üçüncü çeyrekte yüzde 5, Çin’de yüzde 25, Rusya’da yüzde 23, Suudi Arabistan’da yüzde 19 artış kaydedildi. Altına olan talebin temel nedeni, doların ABD ekonomisindeki durgunluk tehlikesine bağlı olarak zayıflaması.

ABD’nin durgunluğa gitmesi demek FED’in faizleri indirmeye devam etmesi anlamına geliyor. Zaten 11 Aralık’ta olması muhtemel 25 baz puanlık indirimi piyasalar satın aldı bile.

Böylece dolar üzerinden fiyatlanan tüm emtia fiyatları hızlı bir değer kazanma sürecine girdi. Başta petrol olmak üzere temel kontrol sanayilerini ayakta tutan emtiaların fiyatları artınca maliyet bazlı enflasyonla- durgunluk küresel bir tehdit olarak kapımıza dayandı. Durgunluk beklentisinin durgunluk yaratması gibi kendi kendini besleyen bir döngünün içine girmiş bulunuyoruz.

Altına hücum, tüm tarih boyunca, bir kriz ve alt-üst oluş belirtisi olarak kendini göstermiştir.

1968’de De Gaulle’ün Fransız Merkez Bankası’ndaki dolarları uçaklara koyup Amerika’ya yolladığı, tabi uçaklarında altınla dolu olarak geri döndüğü rivayet edilir. O günlerde de ABD Vietnam savaşı nedeniyle dolar harcamalarını artırdığı gibi rakipleri Almanya ve Japonya da ellerindeki dolarları harcamaya başlamışlardı. Ortalıkta sermaye hareketlerinin ve dünya ticaretinin gereksindiğinden fazla dolar dolaşmaya başlayınca doların istenilirliği azalmıştı. Nixon ya savaş harcamalarını kısarak dolar basmaktan vazgeçecek ya da yoluna doların altına olan bağımlılığını kaldırarak devam edecekti. Nixon, 1971’de ikinci yolu seçti. Ama bu yol savaşın yolu olduğu kadar onun da sonuydu. Nixon’ı bu yola Vietnam savaşının rantını toplayan silah ve petrol sanayi itmişti. Ama bu sanayi krizin yaratıcısı da olduğu için Nixon yanlış ata oynamış oldu.

Aslında dolar o günden bu yana ekonomik olarak karşılığı olmayan bir rezerv para. Bugün de benzer şeyleri yaşıyoruz gibi görünebilir ama yaşadıklarımız gerek kapsam gerek nitelik olarak farklı.

ABD artık yalnız kendi ulusal çıkarlarını öne çıkararak yola devam edemeyecek. 2008 yılında ABD’nin beklenen cari işlem açığı 780 milyar dolar. Japonya, Gelişmekte Olan Ülkeler ve Çin bu açığı finanse ederek dünya ekonomik dengesini sağlıyor. Bunun, yüksek faiz ve karşılıksız dolarla sürmeyeceğini Greenspan ayrılırken söyledi.

Şimdilik, 2008 Başkanlık seçimlerine kadar, altın, petrol ve avro-dolar paritesi grafikleri birlikte yukarıda kalacak. Sonra hep birlikte yeni bir başlangıç yapacağız.

Isınmanın Yolu Barıştan Geçiyor

Posted by cemilertem | Posted in Taraf Gazetesi Yazıları | Posted on 19-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-01-05 tarihli Taraf Gazetesi Yazısı

Kış iyice yerleşti; tabi kışla birlikte artık geleneksel sorunlarımızdan biri olan doğalgaz sorunu da yine kapıya dayandı. Türkiye’nin doğalgaza gereksinimi her yıl katlanarak artıyor.

Doğalgaz sorunu ve bağımlılığı, başından beri hem kaynaklarımızı yağmalayan rantçı bir kesim yarattı hem de geçinemediğimiz komşular için gerektiğinde Türkiye’ye karşı kullanacakları bir silah. The Daily Telegraph, İran’ın Türkiye’ye sağladığı doğalgazı kesmesinin, İran’ın büyük gaz rezervlerini ekonomik silah olarak kullanması korkuları yarattığını yazdı. Bu şimdilik çok doğru değil ama elindeki suyu komşularına karşı bir tehdit aracı olarak kullanmayı hak sayan bir anlayışa karşı İran, zamanı gelince, niye doğalgazla yanıt vermesin.

Ama İran bir yana doğalgazda Türkiye’yi çok önemli sorunlar bekliyor. Olmayan bir kaynağa, çok hızlı olarak, kendimizi bağımlı yaptık. Bakın Türkiye’yi bir köprü olarak Avrupa’ya bağlayacak bütün gaz projeleri tıpkı Türkiye’nin AB üyeliği gibi bir ileri iki geri gidiyor. Eğer bu konuda başından beri yağmacı olmayan, akılcı bir anlayışı benimseseydik şimdi böyle bir sorunumuz olmadığı gibi zengin doğal gaz rezervlerine sahip Ortadoğu, Hazar, Orta Asya’dan AB’ye gaz geçişini yapıyor olurduk. Ama bunu yapamadık. Olmayan bir kaynağı pahalı alıp yağmalayarak rantçı bir sınıf yarattık. Bununla da kalmayıp komşularla düşmanca ilişkiler geliştirip onların eline bir de doğalgaz kozu verdik.

BOTAŞ’ın elindeki bütün doğalgaz geçiş projeleri barışa ve iyi komşuluğa dayanıyor. Örneğin şimdi siz Yunanistan’la, silah tekellerine uyup silah almak için, yeni bir Ege gerginliği yaratırsanız kucağınızda aynı anda bir enerji sorunu da bulursunuz.

Türkiye’nin şu an gaz tüketimi 30,5 milyar metre küp, ama BOTAŞ’ın senaryolarına göre bu katlanarak artacak. 2010 yılında 43, 2020’de 65 milyar metre küp olacak. Ancak arz, yapılan anlaşmaların süresi dolacağı için, giderek düşüyor. 2020 yılında Türkiye yaklaşık 25 milyar metre küp doğalgaz açığı ile karşı karşıya kalacak.

Türkiye bırakın var olan doğalgaz rezervlerini çıkarmayı, doğru dürüst bir depolama tesisi yapmayı bile beceremedi.

G. Doğu Anadolu bölgesinin, petrol ve gaz aramacılığının gerektirdiği modern tekniklerle aranması anlamında, henüz yüzde 20 oranında aranabildiğini, bu oranın gaz üretimimizin tamamını gerçekleştirdiğimiz Trakya bölgesi için yüzde 17 olduğunu artık kamuoyunun bilmesi gerekiyor. Türkiye’nin enerji konusunda komşularıyla akılcı anlaşmalar yapması, var olan rezervlerini ekonomik güce dönüştürmesi barış ve demokrasiden geçiyor.

Yağmacı militarist azınlığın sömürüsünden Türkiye kurtulmak zorunda.

Peki, hep böyle mi olacak bu yağmacı azınlık bizi esir alıp, doğalgaz örneğinde olduğu gibi, çaresizliğe mi mahkûm edecek. Tabi ki hayır, ama ısınmanın da geçinmenin de yolu barış ve demokrasiden geçiyor. Kendi devletini soyup, kaynaklarını yağmalayan, komşularını, silah tekellerinden silah almak için, tehdit eden sonra da “yurtsever” olan bir yükten Türkiye’nin artık kendisini kurtarması lazım.

Bu dökülen kanlar kimin çıkarına, ‘Cui Bono?’

Posted by cemilertem | Posted in Alternatif İktisat | Posted on 17-05-2008

0

Cemil Ertem 2008-02-24 tarihli Sesonline.net Yazısı

Marcus Tullius Cicero heyecanla ayağa kalktı; sakin ama kararlı bir ses tonuyla “onurlu yargıçlar” diye söze başladı; “Onurlu yargıçlar şimdi burada vereceğiniz karar, yalnızca bu sanığın hayatıyla ilgili olmayacaktır; Roma’nın ve hepimizin adalete olan güvenini yeniden sağlayacaktır. Kararınızı vermeden önce bir şeyi hatırlatmak istiyorum: Her biriniz kendinize sorun; bu cinayet kimin çıkarıdır, yani bu cinayetten en çok kimler yararlanmışlardır. Yani ‘cui bono’?” (1) Cicero’nun bu savunması o tarihten bu yana cinayetlerin ve savaşların arkasındaki gerçek nedeni bulmamıza yarayan anahtar kavramı önümüze atmıştır. ‘Cui bono?..’ (Kimin çıkarına?)

Şimdi bütün bu olan bitenlere bakıp Cicero’nun bu basit sorusuyla işin içinden çıkabilirmiyiz? Evet, ortada ölüm ve kan var. Ve Einstein‘ın da dediği gibi savaşlardaki ölümler de bir cinayettir. Gencecik insanların öldürüldüğü bir cinayet silsilesini hep birlikte izliyoruz. Katiller de, bu genç insanları ölüme yollayanlar yani, ellerini ovuşturarak çıkar sıralarının gelmesini bekliyorlar. Bugün gerçekler tabii ki Cicero’nun sorusu kadar yalın değil; ama binlerce yıl öncesinden gelen bu akıl bize olayların çözümü için neden-sonuç ilişkisini öğütlüyor. Yani siz bu ilişkiyi kuramadığınız zaman mesela Hitler ve Hitler’in faşizmiyle ilgili birçok ipe sapa gelmez seçeneğiniz olur: Hitler’in ‘manyak’ olduğundan tutun da aslında büyük Almanya’yı düşünen ama yöntem konusunda hata yapan bir “vatansever” olduğuna kadar sonsuz seçeneğiniz vardır; dünya savaşının ve faşizmin nedenleri açıklamak için. Hitler demişken sahi niye Almanya durup dururken Polonya’ya saldırmıştı ya da durup dururken mi saldırmıştı? Peki, şimdi Türkiye yalnız PKK için mi K.Irak’ta. İşte burada Cicero’nun sorusunu sormanın zamanı gelmiştir.

CUİ BONO: ALMANYA 1933

1913–1933 arası Alman ekonomisinin en büyük sorunu hızlı yaşlanmaydı. Çünkü karşılaştığı engeller, onu, zamansız bir yaşlanmaya uğratıyordu. Alman sanayisi 1860’dan 1913’e kadar çok hızlı büyümüş ve bu büyüme iki sorunla karşı karşıya kalmıştı.

Birincisi hammadde sorunu. Almanya yalnızca kömür, çinko ve potasa sahipti. Oysa başta petrol olmak üzere, bakır, kalay, demir, kükürt gibi o dönemin kontrol sanayilerini ileri götürecek hammaddelerini ithal etmek zorundaydı. İkinci önemli sorun pazar sorunu idi tabii. Fransa ve İngiltere pazar sorunlarını sömürgeleri ile çözerken Almanya bundan yoksundu. İngiltere 1913’te ihracatının yüzde 40’ını sömürgelerine yapıyordu. Almanya’nın ise denetleyebildiği ekonomilere ihracatı yüzde 1’i bulmuyordu. Gelişen ve gelişmesinin sınırlarına gelen Alman sanayisini artık iç pazar kesmez olmuştu. Böylece sanayi üretimi giderek düşmeye başladı. 1913’te 100 olan sanayi üretim endeksi 1918’te 57’ye düşmüştü. Bu tarihten sonra işsizlik de hızla artamaya başladı. İşsizlik bazı bölgelerde yüzde 50’ye kadar çıkmıştı. Bu tabloyu düşen ücretler tamamlıyordu.

1929 bunalımı bu şartlardaki Almanya’yı çok etkiledi. 1929’da 100 olan sanayi endeksi 1932’de 55’ e düştü. Artık enflasyon ve işsizlik bir aradaydı. (2)

Böylece büyük Alman burjuvazisi için tek çözüm kalmıştı: Savaş ve diktatörlük. Bu sayede yeni pazarlar açılacak, borçlar silinecek, savaşın yarattığı devlet talebi, ekonomiyi canlandıracak, işiz Almanlar iş bulacak, işgal edilen yerlerde ulus-devletin hâkimiyeti ile yeni kaynaklara ulaşılacaktı. Bütün bunlar için Almanlar dışında kimseye de ihtiyaç yoktu. Çünkü iç pazardan vazgeçilmişti. Yahudilerin ve diğerlerinin Alman burjuvazisinin ürettiği malları alması gerekmiyordu. Devlet gerekli talebi savaş ekonomisiyle yaratıyordu zaten. Gerekli olan tek şey ulusal birlik ve bütünlük, savaşan bir ordu ve o orduya kaynak olacak saf Alman gençleri idi. Şimdi gelelim bugüne…

CUİ BONO: TÜRKİYE 2008

Koşullar ve tarih değişti. Ama kapitalizmin özü ve savaşın gereçleri aynı. Bugün Türkiye’ye bakalım.

Türkiye ekonomisi hızla küresel durgunluğun tetiklediği bir açmaza doğru gidiyor. Bugün ekonomi yarım yamalak gelişen bir sanayi ve finans-hizmetler sektörleri üzerinde duruyor. Tarım çoktan tarih oldu. AB finansal hizmetler tek pazarına girdik bile. Türkiye, bankacılık, sigortacılık ve diğer mali hizmetlerde ve piyasalarda, tam üyeliliğin gerçekleşmesinden çok önce tek pazar uygulamasına fiilen geçiyor. Banka ve sigorta gibi fon havuzu sektörler Türk burjuvazisinin denetiminde olmayacak. Hatta bir müddet sonra Türkiye avroya geçerse Merkez Bankası Avrupa Merkez Bankası’nın yerel bir şubesi olacak. Mali kesimin yakın gelecekteki bu entegrasyonu bir kesim iktidar odağı için belirsizlik ve endişe kaynağı.

Öte yandan sanayiye dayalı büyümeye çalışan kesimlerin 20. yüzyıl başındaki Alman burjuvazisi gibi iki önemli “küçük” sorunu var:

1) Hammadde sorunu, 2) Pazar sorunu.

Hammadde sorununun başında tabi petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynakları geliyor. Türkiye ekonomisi giderek artan enerji maliyetlerini kaldıracak durumda değil. Bu gerçek küresel durgunluğun arttığı şu günlerde iyice belirginleşti. Türkiye’nin hala doğru dürüst bir doğalgaz depolama kompleksi bile yok. Petrol ve giderek yükselen petrol fiyatları ise ayrı bir sorun. Türkiye, hem fiyatı ne olursa olsun sürekli dışarıya bağımlı bir petrol ithalatçısı olmak istemiyor hem de artık kaldırılacak ve sürdürülecek seviyeyi geçen petrol fiyatlarına katlanmak istemiyor. Bunun dışında Türk burjuvazisi Avrupa’da elinin güçlü olmasının doğalgaz ve petrol kaynaklarının denetiminden geçtiğini biliyor.

İkinci sorunumuz tabi pazar. Türkiye pazarı artık yeterli değil. Zaten günümüzde hiçbir ekonomi yalnız ulusal pazara dayalı olarak gelişemez. Bunun için diğer Avrupalı ve Asyalı rakiplerine göre zayıf olan Türkiye, Ortadoğu’da yaratacağı siyasi ve askeri güçle pazar olanaklarını güçlendirmeye çalışıyor. Türkiye büyük burjuvazisi ABD ve AB’nin de onanıyla K.Irak’ta ki enerji kaynakları üzerinde söz sahibi olmak istiyor. Bu son yapılan operasyon hem ABD’ye hem de AB’ye bölgedeki en büyük askeri güç benim; sizin buralardaki malınızın mülkünüzün teminatı benim operasyonudur.

Bu operasyonun dört temel amacı vardır:

1) Türkiye’nin militarist bölgesel güç olduğunu kanıtlama ve bu yolla Irak’taki enerji damarlarını denetleme pozisyonu yakalaması amacı,

2) Bağımsız ama sorunsuz bir Kürt Federe devletinin kurulması amacı,

3) Kerkük’ün Kürt bölgesi içinde değil de özel statüde kalması amacı,

4) Silahları bırakma ve politik yeni bir açılım yapma aşamasında olan PKK’yı “silah bırakmamaya” zorlamak. Yani bölgede silahlı güç bulundurmanın “meşru” temelini sağlamak. Kısaca bu operasyonun son amacı silahlı PKK varlığına son vermek değil, tersini yapmaktır.

Bu amaçlara tekrar geleceğiz. Ama ilkönce seçimlere gidilirken Amerikan politikalarını bakalım:

CUİ BONO: AMERİKA 2008

ABD’nin Irak’a müdahalesini bir bütün olarak değerlendirdiğimizde:

Stratejik öneme sahip olan bölgenin yeniden yapılandırılması, radikal İslamcı tehdidin ortadan kaldırılması, enerji arzının kesintisiz sürmesi, İsrail’in politik meşruiyeti ve Filistin sorununun halli; buna bağlı olarak da Suriye’nin yeniden yapılandırılması ve Lübnan sorunun buna bağlı çözümü;(3) gibi amaçları sıralayabiliriz. Birbirini çözecek ve doğuracak bu denklemin içinde olmayan ama denklemin çözümünde başat olacak iki dinamik daha vardı; bunlar Türkiye ve İran dinamikleriydi. ABD ilk önce İran dinamiğini silahla çözmeyi düşündü. Ama bunun imkânsızlığı çok geçmeden anlaşıldı. Çünkü Rusya faktörü vardı ama daha önemlisi İran ve Ahmedinecat göründüğü gibi sorun değildi. Rusya ABD’nin her zaman dikkate alması gereken bir güç. Rusya, İran’la bölgenin denetimi için işbirliği yapıyor.Avrupa’nın petrol ihtiyacının 1/3’ünün, doğalgaz ihtiyacının ise yüzde 40’ının Rusya sağlıyor. Savaş Rusya’nın doğalgaz ve petrol gelirlerini yükselten bir araç bugün. Rusya’nın petrol ihracatından kazancı yıllık 125–150 milyar dolar arasında. Bu rakam 2000’lerin başında 39–40 milyar dolarlar civarındaydı. Irak belirsizliğinin sürmesi Rusya’nın ekonomik olarak işine geliyor. Bütün bu süreçte Rusya iki şey yaptı: Birincisi Türkiye’yi kontrol etti. İkincisi İran’la stratejik ilişkiler geliştirdi ve İran’a dokunulmasına izin vermeyeceğini açıkladı. Ama bu ABD’nin de işine geldi. Zaten ABD’nin ikinci dönem planında İran’a saldırmak yoktu. ABD, bütün bunları 1970’li yılların ortalarından beri şekillenmeye başlayan “Yeni Dünya Düzeni” çerçevesinde projelendirmiştir. Bunun için bu amaçlar, seksenli yıllarda belirginleşen ve Washington uzlaşısıyla da çerçevesi çizilen yeni sermaye birikiminin ön gerekleridir. Bu modele İngiltere, bilindiği gibi, başından beri dahildi. Ancak AB Bush yönetiminden kaynaklı çekincelerle, ABD’yi yalnız bıraktı. Rusya’nın da savaş sonrası belirsizliğine bağlı çekinceleri bu sürece eklenince Büyük Ortadoğu Projesi kadük bir ‘neocon planı’ olarak ortada kaldı.

BOP’u kadük bırakan, neoconların dar ve yalnızca Amerikan hegemonyasını öne çıkaran stratejisi olmuştur. Bu strateji yalnız işgale dayanan bir güçle bütün bir bölgenin yeniden yapılanmasının başlayacağını savunuyordu. Bu strateji devam etseydi, İran ve Suriye de benzer yöntemlerle neocon usulü yeniden inşa edilecekti. Ancak neoconlar işgalin başlarında ABD’nin ulusal hegemonik devlet olamayacağını, Amerikan emperyalizminin artık eskisi gibi dolar ve silah egemenliği üzerinden işlerini halledemeyeceğini göremediler. Çünkü çok açık olarak, bir önceki sermaye birikiminin üretim güçlerinin temsilcisi olarak işbaşındaydılar. AB’nin bu süreçte ABD’nin yanında olmamasının tarihsel nedeni budur. Petrol, silah, demir-çelik sanayileri bir önceki kontrol sanayileri olarak, aslında baba Bush’tan bile önce, kapitalist birikimin gündeminden düşmüştü. Neoconlar yüksek faiz, güçlü dolar, yüksek petrol fiyatı, yüksek emtia fiyatlarını öne çıkaran arz yönlü neoliberal politika izlediler. Bu hat yüksek silahlanma harcamaları, açık bütçe ve giderek katlanan dış ticaret açığı ile sağlandı. Tabi bütün bunların yaratıcısı Amerikan Merkez Bankası (FED) idi. Çünkü dolarları o basıyordu. Bilindiği gibi bu bitti. Yaklaşık bir yıldır yaşadığımız kriz bunun krizi. Şimdi Bush ve ekibi yolcu. Ama Amerikan devleti tehlikeyi çok önceden gördüğü için 2009 başını bekleme cesaretini gösteremedi. İlk önce yaratıcıdan (FED’ten) başlayarak yeni düzenlemelere başladı. Bu düzenlemeleri öne çıkaran üç önemli etkeni de ikincil nedenler olarak sayabiliriz; bunlar, giderek gerileyen Amerikan imajı ve Amerikan kamuoyunun karşı duruşu, Amerikan askeri gücünün sınırlarına gelinmesi ve neocon ekonomik hattının tıkanması.(Kriz)

Burada bir şeye dikkat edelim: Bu sefer Amerika’nın gerilemesi ve strateji değiştirmesi, Vietnam’da olduğu gibi, karşısındaki gücün direnmesi ile değil, kendi dinamiklerinden kaynaklanıyor. Çünkü karşısında politik pozisyon alacak bütünsel bir yapı yok. Dünya kapitalizmi, bundan sonra yoluna Amerika’nın hegemon devlet olarak başını çektiği emperyal bir birikim tarzıyla değil de, küresel uzlaşıya dayanan yeni bir emperyal yapı oluşturarak yoluna devam edecek. İşte hemen yanı başımızda olan bunun ilk doğum sancıları.

CUİ BONO: IRAK-ORTADOĞU 2008

Bu çerçevede Ortadoğu’nun yalnız ABD’nin değil, AB’nin, İngiltere’nin ve Rusya’nın da çıkarlarını ve durumunu göz önüne alınarak yapılandırılması öne çıkıyor. İşte burada üç önemli pürüz var. Birincisi İran. İran sorunu şimdilik askıya alınmak üzere. İran bir müddet daha kendi dinamikleri ile baş başa bırakılacak. Ama bütün bu süreçte İran ilkönce Rusya’nın en önemli müttefiki oldu. Kimsenin şüphesi olmasın ki ABD başkanlık seçimlerinden sonra İran bölgede ABD’nin de en önemli müttefiklerinden olacaktır. Burada ABD’nin stratejisi İran’ın petrol sahalarını işlevsel hala getirerek ülkenin gelirini artırmak ve liberalizmi İran’la tanıştırmaktır.(4) Diğer önemli sorun İsrail. Geçmişin politik denklemine göre şekillenmiş İsrail devleti ve ekonomisi yeniden ele alınacak. Kurulduğu 1948 yılından beri 100 milyara yakın ABD yardımıyla yaratılan İsrail, artık Ortadoğu’da Amerika’nın uçak gemisi gibi davranmak zorunda değil. İsrail’in silahlanmaya ve Amerikan yardımına dayanan varlığı Irak’ın yapılanmasından sonra kabuk değiştirecek. Bu bölge için yeni bir dünyanın kapılarının açılması demek. Ancak İsrail’in ulusalcı şahinleri, tıpkı Türkiye’dekiler gibi, alıştıkları eski kanlı iktidarlarını kaybetmek istemeyecekler. Bunun için eski patronlarına kafa da tutacaklar. İsrail işte bunun için sorun.

Üçüncü pürüz; Türkiye tabi. Türkiye, bütün bu süreçte, Ortadoğu’nun yeniden yapılanmasında, enerji geçişlerine ve üretimine göre, ekonomik ve siyasi pay almak isteyecek. Dünyanın petrol ve doğal gaz kaynaklarının yüzde 65’i bu bölgede. Bunun yüzde 10’ununa yakını da Irak’ın kuzeyinde. Mondros Mütarekesi’nden beri (1918) bir sorunlar yumağı olan Musul tabii ki özünde ekonomik bir sorun olarak karşımızda.

Türkiye’nin Kuzey Irak’la ekonomik ilişkisi bütün sorunlara rağmen dört ekonomik başlıkta yürümüştür.

Sınır Ticareti, Petrol Nakliyatı ve Hatları, Yasa Dışı Ekonomik Faaliyetler (kaçakçılık ve uyuşturucu) Ulaştırmadır. Bu dört ekonomi başlık milyar dolarlık bir ticari döngüdür.

İşgal öncesinde Irak’a Türkiye’nin ihracatı milyar dolar sınırına dayanmıştı.

Amerikan işgali ilk önce hem KYP’nin hem de KDP’nin ekonomik güçlerini ve kazanımlarını önemli ölçüde artırdı. İşgal sonrası akaryakıt transit ticaretinin yıllık hacmi 3 milyar doları bulmuştu. Bunun dışında merkezi Irak yönetiminden alının paylar da federe yönetime ve bölgeye gitmektedir. Bugün kuzeydeki yasadışı geçişleri KDP kontrol etmektedir. KDP bu yolla KYB ile çekişmesinde ekonomik dengeleri kendi lehine çevirmiştir.

Bugün Türkiye’de KDP’nin ekonomik gücünü paylaşan ve bu bölgeye ticaret yapan çok önemli bir kesim vardır.

Savaş sonrası Kürt Federe Bölgesi’nin yeni bir ticaret ve üretim merkezi olacağı şimdilik şüphe götürmüyor. Çin,(5) Güney Kore, AB ile şimdiden çok yönlü anlaşmalar imzalanmıştır. Bunun için Basra, Ürdün, Akabe ve Mersin limanları kullanılacaktır.

Bu resme baktığımız zaman yalnız petrolü görmüyoruz. Yüz milyarlarca doları bulan bir pazar ve sermaye birikimi hinterlandı önümüzde duruyor. (Bkz: Harita)

İşte şu sıralar Türkiye’yi ayağa kaldıran savaş bunun kimler tarafından ve nasıl düzenlenip paylaşılacağının henüz belirlenmemiş olmasına bağlıdır. Geleneksel Türk burjuvazisi, çok açık olarak, kendisine rakip yeni bir güç istemiyor. Çünkü bu güç bölgenin doğal zenginliklerini de denetlerse çok çabuk büyüyecek ve Türkiye hatta AB pazarından da pay alacak. Kısaca şimdiki büyük Türk burjuvazisinin ulaştığı her yere ulaşıp onu tehdit edecek.

EN GÜÇLÜ OLASILIK

Bundan sonrası için iki senaryo geliştirilebilir. Ancak sonuç olarak bölgenin tarihsel gelişimi ve dünyadaki sermaye birikiminin yönü tek bir noktayı işaret etmektedir: Yukarıda da vurguladığımız gibi Türkiye’de şimdiye kadar iktidarı elinde bulunduran kesimler, Kuzey Irak’ın ekonomik zenginliklerinin üstüne oturmasalar bile, buralarda kendilerine rakip olmayacak, hatta kendilerini de içinde bulunduğu bir yapı istemektedirler. Geleneksel statükocu kesim emperyal ulus-devlet savunusunu şimdilik bu fırsatı kullanarak yapmakta ve Kuzey Irak’ta kalıcı olmayı savunmaktadır. Ancak TÜSİAD’tan hükümete kadar bu kesimler ABD’yle uzlaştıkları gibi bu müdahalenin yumuşak bir Federe Kürt Devleti’ni ve Kerkük meselesini gündeme taşımasını istemektedirler.

KERKÜK ANAHTARI

Irak işgalini savunan ABD’li uzman, gazetecilerin çoğu daha işgal başlamadan yeni rejimin federal olarak yapılandırılması gerektiğini savunmuşlardır. Federalizmin öne çıkması hiç şüphesiz yeni dönemin sermaye birikimine ve bu birikim rejimine bağlı olarak Irak’ın nasıl yapılandırılacağın da yanıtıdır. Bu anlamda ABD, yalnız Irak’ın değil, Türkiye dâhil bölgedeki tüm ülkelerin federalizm çerçevesinde yeniden yapılandırılmasını istemektedir. Zaten 1991 “Çekiç Güç” operasyonundan beri ABD bölgedeki Kürt “kazanımlarını” federal yapıya uygun olarak korumuştur.(6) Bir siyasal sistem olarak federalizmin herhangi bir toplumda yerleşmesi ve işlevsel olması ancak siyasi uzlaşı kültürünün, güçlü federal kurumların ve merkeze bağlılığı destekleyen ödüllendirme mekanizmalarının bulunmasına bağlıdır.(7) Hiç şüphesiz, bugün federalizm modeli küreselleşme dinamiklerini karşılayan ve küresel tek bir ekonominin yapılanmasının önünü açacak yegâne siyasi modeldir. Üniter ulus-devlet modeliyle Washington uzlaşısı ve devamı olan konseptlerin yürümeyeceği artık çok açıktır. Özellikle Irak gibi hem parçalı ulusal öğelerin hem de dinsel ve mezhepsel unsurların bulunduğu ve sanayinin gelişmediği, modern sınıfların ortaya çıkmadığı bir bölgede yürüyebilecek tek model federalizmdir.

Irak’ta federalizm süreci farklı biçimlerde sonuçlanabilir: Etnik/mezhepsel temelli federe bölgelerden oluşan Irak modeli; coğrafi esaslara göre oluşacak federe Irak modeli ve bunların karma biçimde uygulandığı bir model. Bu modeller bir süreç sonunda birbirini reddeden değil birbirini tamamlayan, sorunlar çözüldükçe netleşecek alternatiflerdir. Federalizm konusunda çözülmesi gereken en önemli konulardan birisi Kürt sorunu ve Kerkük’ün durumudur.

Kerkük’ün, federe Kürt yönetiminden, bağımsız, Bağdat’a bağlı olması ya da farklı bir statüde bağımsız bir vilayet olarak bölgeye dâhil olması ama kaynaklarının merkezi yönetiminin denetiminde olması tartışması hemen bitecek bir tartışma değildir. Tabii ki Kürtler, Kerkük’ün federe Kürt bölgesinin bir parçası olmasını istemektedirler. İşte bu tartışmayı biraz olsun netleştirmişe benziyor. Çünkü orada Türkiye’nin varlığı, Kerkük’ün Kürt bölgesi içinde kalacağı ancak gelirlerinin uluslararası denetimde olacağının en büyük işareti. Bu cümleden olmak üzere, Türkiye’nin K.Irak’taki varlığı, iddia edilenin aksine, asker geri dönse bile, artık kalıcıdır.

Tabii esasında Kerkük sorunu Irak’taki yeniden yapılanma tartışmalarında merkezi bir yere oturmaktadır. Çünkü bu tartışma doğal kaynakların federe yönetimlere değil de merkezi yönetimin denetimine bırakılması tartışmasıdır da aynı zamanda. ABD doğal kaynakların merkezi yönetime bırakılması fikrine uzaktır. Çünkü böyle bir durumda zaman içinde güçlenen ve ulus-devlet gibi ters bir yöne sapacak bir merkezi yönetim pekâlâ ortaya çıkabilir. ABD’nin başından beri tercihi denetleyebildiği, zayıf federe yapılardır.

YENİ DEVLET MODELLERİ

Bu tercih aslında bize yeni bir devlet kavramını veriyor. Bu devlet küreselleşmenin, yeni sermaye birikimini karşılayacak yeni bir devlet modelidir:

Uygulamacı-çatı devletler. Bu devletler yerel ihtiyaçlar kadar silahlı güç barındırlar, federal yasaları yaparlar ve uygularlar. Diplomatik ilişki kurarlar ve küresel yönetim erkiyle hem ekonomik hem de siyasi ilişkileri yürütürler. Bu devletlerin temel işleve küresel sermayenin bulundukları bölgedeki işleyişini sürekli kılmaktır. Bu çerçeve tabii ki bu devletler, bir araya getirdikleri halkların ve yöneticilerin refahını ikinci plana atmaz. Tam tersine uygulamacı-çatı devletler küresel yönetim erkiyle ilişkilerini kendi toplumlarının refahını da en çoklaştıracak şekilde düzenlerler. Örneğin şu an Irak’taki Kürt yönetimi ve ABD ilişkileri bunun prototip örneğidir.

Bugün gelinen aşamada Irak’ın Kürtler ve Sünni Arap ulus-devletleri olarak bölünmesi en zayıf ihtimaldir. Çünkü bu yeni ulus-devletler yaratacak bir modeldir. Ve yeni sermaye birikim modeline uygun olmadığı için ABD’nin şiddetle karşı çıktığı, olmaması için çalıştığı bir modeldir. Öte yandan bu modelin üçlü bir yapı ortaya çıkararak oluşması da aynı kapıya çıkmaktadır. Yani Kürtler, Sünni Araplar ve Şii Arapların ulus- devlet olarak örgütlenmesi ve Irak’ın bu yolla bölünmesi yine ABD’nin hatta dünyanın geri kalanın isteyeceği bir şey değildir. Yani önümüzde bir konfederasyon modeli duruyor.

HEDEF SORUNSUZ KÜRT DEVLETİ

Kürt devletinin olası sorunları: 1) Devletin jeopolitik konumu dolayısıyla Türkiye faktörü ve ABD desteğine sürekli gereksinim 2) Enerji kaynaklarının denetimi sorunu, Kerkük sorunu; Kürtlerin kendi aralarındaki sorunlar 3) PKK dâhil alternatif Kürt hareketlerinin dinamiği.

Şimdi bu sorunlardan ikisi Türk ordusunun operasyonuyla hal yoluna konuluyor. Türk operasyonu aslında sorunsuz bir Kürt federe devleti yaratma operasyonudur. Bunun için Kerkük vilayeti Kürt bölgesinin içinde kalırken, petrol gelirleri içinde Türkiye’nin de bulunduğu (örtülü ya da açık) bölgesel bir uluslararası hukuki yapılanmayla gerçekleştirilecektir. (8) Şimdilik Kerkük Türkiye’yle uzlaşan sorunsuz bir Kürt yönetimine emanet edilecektir. Bu konudaki” resmi” anlaşma budur. İşte bu operasyon bunun perçinlenmesidir. Bu orta vadede ABD’nin de tercini olacaktır. Ancak ABD şimdiye kadar, arkasında denetleyebileceği bir Kürt yönetimi bırakmak istemekte bunun için de PKK’ya kadar tüm Kürt güçlerini dışlamayan bir strateji gütmekteydi.

ABD şimdi gelinen aşamada, PKK’yı dışlayarak Türkiye kozunu öne sürmüş ve hem Rusya’ya hem de dünyanın geri kalanına ‘benim Ortadoğu projem, hepimizin projesi’ demiştir. PKK’nın bölgeden temizlenmesi ve şimdilik etkisizleştirilmesi sağlanıyor. Bu “şimdilik” sözcüğü çok önemlidir. Çünkü operasyon aslında silahlı PKK varlığına yönelik görünmesine rağmen bunu tamamen ortadan kaldırmaya yönelik değildir. Bu operasyon özünde Türkiye, Kürt yönetimi ve İran’ın, Amerikan çıkarları ve Bush sonrası politikaları doğrultusunda kucaklaşma operasyonudur.

Türkiye’de ki, milliyetçi kesime rağmen şimdilik, en güçlü olasılık Türkiye ile siyasi ve ticari ilişkileri olan bir Kürt federe devletidir. Türkiye de, şimdiki Irak yönetimi de, ABD’de ve Kürtler de yüz milyarlarca dolar olan petrol, doğal gaz, uyuşturucu, inşaat, lojistik, ulaştırma ve giderek finans- hizmetler gibi para basan alanları başıboş ve birbirlerine bırakmayacaklardır. Herkes gücü ve uygulayacağı stratejinin doğruluğu-geçerliliği oranında pay alacaktır. Ama şunun da bilinmesi gerekir ki bütün bu toz duman kalktıktan sonra Türkiye’nin, İsrail’in ulusalcı şahinleri artık sahnede eskisi gibi olamayacaktır. Ancak esas olan barış ve demokrasi güçlerinin onların yerinde olmasıdır.

NOT: Erbil, Kerkük ve Kürt bölgesindeki enerji kaynakları Basra körfezine (950 km), Ürdün üzerinden Kızıldeniz’e (1250 km) ve Suriye üzerinden Akdeniz’e ulaşacaktır. (850 km) Bunun için bu operasyon yalnız Türkiye-Irak-ABD arasında değildir. Suriye, Ürdün gibi ülkeleri de ilgilendiren kapsayan bir yanı vardır.

i» 1) Cicero’nun bu deyimi bir cinayet davasının savunmasında kullandığı ve bu davayla hatipliğinin ün kazandığı rivayet edilir.

» 2) Bettelheim, C. Nazizm Döneminde Alman Ekonomisi, İstanbul: 1982

» 3) Bu çerçevede bize göre, Hariri suikastıyla başlayan süreç bunun en önemli işaretidir. Suikast ABD’nin işidir. Hariri Lübnan için erken liberalizmdi. Sınırlarını bilmedi. Tıpkı Özal gibi. Hizbullah ve Suriye dinamiklerinin ehlileştirilerek Lübnan potası içinde erimesi ABD’nin şu aşamada işine gelmedi ve Lübnan sorununu Hariri gibi “liberal” bir tercihle çözmedi.

» 4) İşte o zaman Türkiye’de ki faşist-militarist kesimin ruh halini gerçekten görmek lazım.

» 5) Çin Irak belirsizliğinin bir an önce bitmesinden yanadır. Çünkü Çin enerji maliyetleri yukarı çekecek tüm belirsizlikleri karşısında görmektedir.

» 6) TEPAV, Irak Raporu, 2007

» 7) agy.

» 8) Bu konuda ABD Savunma Bakanlığı ve CIA sitelerinde ve atıf yapılan yazılarda sayısız ipucu mevcuttur. Bkz: US Deparment of Defence, www.defenselink.mil/transcript, www.cia.gov/cia/publications